Diriliş Yazıları :: Yeni Dönem

Saygıdeğer Diriliş Yazıları Okuyucuları;

Diriliş Yazıları projesi, WordPress’in yayın yasağının kalkması ile kaldığı yerden devam edecektir. Ziyaretleriniz, katlılarınız ve her türlü görüş ve önerilerinizler desteğinizi eksik etmeyin lütfen.

Selam ve dua ile

Taha Başar

Add comment Nisan 27, 2008

SEZAİ KARAKOÇ için…

Yazar: Saadettin Acar

Bu topraklarda yaşayan insanların, son iki asırdır dünya insanlarına övünçle takdim edebilecekleri bir eserleri, ayakları yere basan bir özgün denemeleri olmadı. Bundan dolayı başlarını dik tutmalarına yarayacak fazlaca bir nedenleri yok. Birkaç istisna dışında, -çoğunlukla inkâr ettikleri tarihleri gibi- yüzlerini ağartacak sahici bir övünç kaynağına da sahip değiller.
Yarı sevinçler, yarım aşklar, ‘yarım adamlarla atılan yarı adımlar’… ve avuntuyla geçmiş, çeşitli maceralara sahne olmuş iki asır… Bundan dolayı bu iki asırlık sürede ortaya atılan iyi ya da kötü, güzel ya da çirkin her iddia, her önerme büyük ilgi görmüştür.

Bu coğrafyanın insanları, son iki asırdır hep aldatıldılar. İyi bir analize tabi tutulmazsa güzel ve çirkin, pekâla karışabilir. Sahte kahramanlar türetildi, yalancı kurtarıcılar. Genellikle en yükseklere en alçaklar çıkartıldı. Uyanık olunmazsa korkaklar en cesur; utanılası adamlar büyük kahraman diye yutturulabilir.
Evet, son iki asırdır, -birkaç istisna dışında- göğsümüzü gere gere ‘işte bu!’ diyebileceğimiz bir örneğimiz olmadı.

İşte o, başımızı dik tutmamızı sağlayan ‘o birkaç istisna’dan biri… Bu coğrafyanın çocuğu, bu toprakları seven ve özümseyen ve ‘Bu Ülke’yi fikri ve ruhi anlamda iyileştirmeye çalışan bir muallim, bir hoca, bir bilge… Şeyh-i Ekber Muhyiddinden, Büyük Mevlâna’dan, Hallâc ve Bayezitlerden kalan hayırlı bir miras, Fuzulilerden, Şeyh Galiplerden, çağımıza yadigar. Şu yaşadığımız coğrafyaya, Allah’ın bir nimeti ve önemli bir hediyesi. Geylanilerin, Yesevilerin, Ebu Hanifelerin yolunda bir derviş; Akiflerin, Yahya Kemallerin, Necip Fazılların veliahtı, mahcup, naif ve ince ruhlu bir şair. İçinde ukalalık barındırmayan bir bilgelik, kibirden uzak bir onur… Bir kadın kadar afif, bir derviş kadar zahit ve ince idrak sahibi. Edebiyat ve düşünce dünyamız için taze bir soluk ve yeni bir nefes… “Büyük nehirlerin kıyısından, büyük şehirlerin ortasına bir tayf’ gibi inen, şehirlerin kapalı ve kirlenmiş havasına taze dağ havası getiren…” şair. Toplumun yok olan sağduyusu, aranılan ve ihtiyaç duyulan dengesi ve ortak bilinci. Üzerinde ittifak edebileceğimiz birkaç noktadan birisi: Sezai Karakoç…

Onun gibi çok yönlü bir adamı yazmaya çalışmak dışardan ne kadar avantajlı ve hakkında çıkan sayısız yazı, araştırma ve kitaptan dolayı kolay gibi görünse de; işin içine girildiğinde bunun pek de böyle olmadığı anlaşılır. Söz konusu olan bir fizik bilgini ya da bir tıp dehası olsaydı, onu değerlendirmek, işin ehli için çok zor olmazdı. Ama söze konu edilen, Karakoç gibi, edebiyatta büyüklüğünü tartışmasız herkese kabul ettirmiş, fikirde bir ekol olmuş, siyasete yeni bir bakış açısı getirmiş, denemeci, şair, yazar, mütefekkir, parti başkanı, dergi editörü, yayınevi yöneticisi, mütercim, öykücü, piyes yazarı… gibi pek çok ünvanlı bir şahsiyetse işin neresinden tutacağınızı şaşırırsınız. Bu, belki de, bir medeniyet mimarı ile karşı karşıya kalmanın doğal şaşkınlığıdır. Evet, o aynı zamanda bir medeniyet mimarı. Herkes ümitsiz bir şekilde, sağına soluna, şaşkın şaşkın bakınırken, o, bir medeniyet projesiyle ortaya atıldı. Medeniyet anlayışımızı modern bir üslûpla yeniden yorumladı. Medeniyetimizin öldüğünü ve/veya iddiasını yitirdiğini kabul etmedi ve ölmediğini yalnızca rakiplerinin hızına yetişmediği için gerilediğini haykırarak, kararmaya yüz tutan medeniyet havzamıza yeni bir mum yaktı: “Gemi iskeleden hareket ettiğinde dalgınsanız geminin yerinde durduğunu, iskelenin çekip bir yana gittiğini sanırsınız bir an için. Hareket nisbi bir kavramdır. Sabit bir noktaya göre bir hareket söz konusu olabilir. Bu fizikte böyle olduğu gibi, tarihi, sosyolojik olay, durum ve gerçekliklerde de böyledir.” dedi. Gündemimize şiiri soktu, aşkı, dirilişi ve gülü… Bir medeniyet kurmaktan söz etti. Hep diri kaldığına inandığı medeniyetin ateşleyicisi ve diriliş muştucusu oldu. Etrafındakilere ve sesini duyurabildiklerine hep umut ve moral verdi. İşte yaşadığı bu yoğun ruh ve fikir maratonundan ötürü Karakoç’u yazmak bir hayli zor. Yine de onu anlamaya yardımcı olacak bazı anahtar kelimeler var. Bu kelimeler sayesinde Karakoç’un derin ve tutarlı iç dünyasına bir yolculuk denemesi yapılabilir.

Hiç şüphesiz Karakoç ismiyle özdeşleşen kelimelerden biri şair ve mütefekkir ise, diğeri Diriliş’tir; bir diğeri de aşktır. O, mütefekkirdir ama diriliş mütefekkiri, şair, ama aşk şairi. Diriliş, Karakoç fikriyatının ana ekseninin merkezinde yer alır. Karakoç, Dirilişi, bütün tıkanmaların anahtarı ve bütün yozlaşma ve hastalıkların ilacı olarak takdim eder. Şiir poetikasında ‘Diriliş Ekolü’, medeniyet teklifinde ‘Diriliş Medeniyeti’, sanatta ‘Diriliş Mantığı’, siyasette ‘Diriliş Partisi’, edebiyatta ‘Diriliş Dergisi’, aksiyonda ‘Diriliş Hareketi’, Diriliş erleri, diriliş muştusu, diriliş nesli… Hülasa, Diriliş, Karakoç’la özdeşleşmiş ve bütün yorumlarında anahtar kelime rolünü üstlenmiştir. Bu, çok iddialı gibi görünse de, aslında bir sistem filozofunun yapmak durumunda kaldığı bir şeydir. Kaldı ki bunlar içi boş birer iddia, ya da sloganlar manzumesi değildir.

Sözgelimi, Diriliş Dergisi… Bu dergi yakın edebiyat tarihimiz açısından önemli kilometre taşlarından birisidir. Son çeyrek asırdır, edebi ve fikri sahada yoğrulanların yolu bir şekilde ‘Diriliş’ten geçmiştir. Bu derginin önemini edebiyat ve düşünce dünyasına büyük katkısı, birkaç kuşağı beslemesi, kendi ekolünü deklare etmesi…gibi birçok faktörle açıklayabiliriz belki ama en önemli fonksiyonu, bir reddiyeden çok, bir itiraz ve karşı ses olmaktan öte, bir kendini takdim ediş olmasıdır. Yani Diriliş bir antitez değil bir tez, bir önermedir.

Parantez içinde şunu da söyleyelim: Aslında, Diriliş Dergisi için bu söylediklerimizi bütün bir Diriliş mefkûresine de teşmil edebiliriz. Karakoç, Diriliş felsefesini bir batı reddiyesi ya da bir tepki hareketi olarak değil, dört başı mamur bir ‘medeniyet projesi’ olarak takdim eder. Bir ayağını Diriliş merkezinde sabit tutarak bütün varlığı yorumlama teşebbüsündedir Karakoç. Ekonomiden siyasete, bilimden sanata, dinden tarihe, edebiyattan felsefeye kadar hemen her konuda Diriliş eksenli fikirler geliştirir. Bu açıdan bakıldığında Diriliş mefkuresinin, cumhuriyet döneminin en önemli çığırlarından birisi olduğunu görürüz.

Yine sözgelimi Diriliş Partisi… Karakoç, öngördüğü ve kitaplarında çerçevesini çizdiği ‘Sürgün Özülke’yi, yani tasarladığı model toplum taslağını parti programıyla eylem alanına çekmeye çalıştı/çalışıyor. Bir deneme, bir iddia olarak ortaya atılan programın, siyasi arenada çok fazla akis bulamaması, Karakoç felsefesinin başarısızlığı anlamına gelmez. Bilakis, sanatçı-siyaset ilişkisi açısından bir numune olarak tarihe mal olacağını ve mühim bir anektod olarak belleklerdeki yerini alacağını düşünmek de mümkün. Neticede bu partinin bir tüzüğü, bir programı ve tamamı özgün olan proje ve teklifleri var. Ama Diriliş lideri, ince duyarlıklı ve kelimenin tam anlamıyla bir sanatçı olunca, siyaseti ucuz kavramlar üzerinden yapan piyasa siyasetçileri ile başedemedi diyerek, meseleyi kısmen de olsa anlaşılır bir zemine oturtabiliriz.

Sanat ve sanatçıya da, diriliş mantığının kendine has bir yaklaşımı vardır. Bu yaklaşımda: Sanat Allah’a doğrudur, sanat eseri fizikten, fizikötesine atılan bir köprü ucudur, tabiatın eşyaya gördürdüğü işle sanatçının gördürdüğü iş arasında bir mahiyet farkı var, sanatçı bilmediğimiz bir dünyadan kaza sonucu dünyamıza fırlatılmış bir yaratıktır, yani sanatçı fizikötesi yaşantılı bir kazazededir. Yine diriliş mantığına göre sanatçı, bu dünyadaki her şeyin yabancısıdır, yabancılaşmamış, yabancılaştırılmamış, düpedüz yabancıdır o; ona düşen bu dünyaya alışmaktır. Sanatçı kendini ne kadar gizlese de, o geldiği ülkenin sesleri ve sözleri ara sıra araya girecek ve bu, onu ele verecektir.

Karakoç, dirilişe böylesine önemli ve geniş bir misyon yüklerken kendini diriliş erlerinin arasına katmaktan da geri durmaz. Diriliş misyonunun eri olmayı, diriliş önderi olmaya tercih ederek, olayları bir kişiden çok bir kolektif bilince yükler. Bütün yapıp etmelerinde bir çoğuldan, bir çoğunluktan söz eder. Bütün analiz ve çözümlemeleri diriliş merkezli ve ortaklaşadır.

Diriliş fikriyatının bu kadar detaylanmasının bile örtemediği tarafı; kuşkusuz şairliğidir Karakoç’un. O, bir şairdir. Zaten, düşüncesini temellendirirken de hep bu şiirsel dili kullanmıştır. Nesri ve şiiri birbirine bu kadar yakın kaç yazar-şair var ki… Karakoç, her halükârda şairdir. Özgün ve kendi sesiyle yazan bir şair. Buram buram aşk kokan, metafizik ve cennet kokan, gül kokan şiirler yazmıştır; Sürgün Özülkeden’i yazmıştır, Monna Rosa’yı, Masal’ı, Balkon’u, Gül Muştusu’nu, Münacaat ve Naat’ı… Kadının şiirini, tarihin ve geleceğin şiirini, ölümün ve dirilişin şiirini yazmıştır. Şiirde bir sekülerleşme çabası olarak da adlandırabileceğimiz ve kendisinin ‘salt gerçekçi şiir’ diye tanımladığı ikinci yeni’nin en önemli şairleri arasında gösterilse de, en doğru yaklaşım onu, kendi şiir ekolünün kurucusu bir şair olarak tanımlamak olacaktır. Çünkü Karakoç, sadece fiziğin içinde kalmamış, bunun yanında belki de daha fazla fizikötesine uzanmış, destanlar yazmış, kasideler söylemiş, masallar anlatmış bir şairdir.

Aslında, tam da kendisinin şaire çizdiği çerçeveye uyan bir portredir o: Şair, bir toplum için büyük bir olaydır. O, önemli bir misyon yüklenir: Toplumun öncülüğü misyonunu. Tanrıyı, O yüceltir insan kardeşleri adına. Onlar adına sesini O yükseltecektir. İnsanlık adına günah çıkaracak, insanlığın günahlarının itirafını o yapacaktır. Yalvarış ve yakarışların en güzelini, belki de en ölmezini, o yapacaktır. Evet, bir toplum için şair büyük bir olaydır. Şairden önceki ve şairden sonraki toplum arasında bir fark vardır. Şair, milletinin sözcüsü, yorumcusu ve gerekirse yol göstericisidir. Toplumun kalbi, atan nabzı ve çarpan yüreğidir. Şairi olmayan millet yok demektir, şairini yaşatmayan millet yaşamıyor demektir…İşte Karakoç, tam da budur.
Karakoç’un, şiirin temel meselelerine farklı bir bakışı var. Ona göre, şiir insanla yaşar. İnsansız şiirin yaşama şansı yoktur. Diğer edebiyat türlerinin aksine şiir insanı soyutlaştırır. Peki şiirde anlam olmalı mı? Anlam, yeni şiirde kendi fonksiyonunu yitirmiştir. Bundan ötürü de şiir, yer yer anlamsızlığı deneyebilir, bu normaldir. Ama büsbütün anlamsız şiir: işte bu düşünülemez.

Sezai Karakoç’un, dini ve geleneği okuması da dengeli ve tutarlıdır. Herşeyden önce dine yaklaşımı teslimiyet derecesindedir. Daima anlama çabası güder. Dinin bütün emir ve yasaklarında yalnızca hikmet arar. Dini ve onun mukaddeslerini sorgulamadığı gibi, tartışma alanına bile sokmaz. Allah aşkı, peygamber ve evliya aşkı bütün yazı ve şiirlerinde ön plana çıkar. Karakoç, hayat serüvenini inancından ayrı tutmaz, sanatını ibadet aşkı ve bilinciyle icra eder, din kardeşliğine büyük değer ve önem verir. Nabzı, İslâm coğrafyası ile birlikte atar. Bu coğrafyada olan biten bütün hadiseleri büyük bir heyecanla yaşar ve kardeş bildiği insanlarının sevinçlerini paylaşarak üzüntülerine ortak olur. Bir Bağdat’a ağıt yaktığını görürsünüz, başka zaman Endülüs’e, Elhamra’ya, Kurtuba’ya… Kah Mekke-Medine hasretiyle yanıp tutuştuğuna şahit olursunuz, kah Semerkand’e, Buhara’ya el salladığına… Kudüs’e ağlar, Şam özlemiyle yanar, Diyarbekir’i dilinden düşürmez, İstanbul diye inler. İslâm aleminin semalarını kaplayan bela ve musibetlerin dağılması için çareler üretir ve dualar eder. Fakat gelecekten ümitsiz değildir. Gözleri hep ufuklarda, gelecek olanı gözler: “Ruhumuzun İskender’i gözükmeyecek mi Tanrım? O İskender ki, bir kılıç darbesiyle bu karanlığın yuvasını deşecek ve kördüğümünü kesip atacak, çözecektir. Medeniyetimizin büyük gündüzüne yol açılacaktır böylelikle. …Evet! Bu gece kıyamete kadar sürmeyecek, hakikatin ışığı parlayacak, İslâm medeniyetinin yeni büyük gündüzü tekrar kendini gösterecektir.”

Gelenekle ilişkisinde ise Karakoç, ondan yararlanma taraftarıdır. Gelenekten yararlanmayı da; “o eski şekil ve kalıpları taklit etmek olarak değil, onları sevmek, onlardan zevk almayı bilmek, onları yakinen tanımaya ve anlamaya çalışmak” şeklinde açıklar. Geleneğin dilini dönüştürerek çağının dilini oluşturmak belki de.. Gerçi yerli yerinde geleneğe itirazlar da yöneltilebilir ama “üstadlar belki şakirtlerin susuşunu severler.” Bunun yanında iyi bir soru da onları kesinlikle sevindirecektir. Çünkü terbiye sınırları içinde kalan ve haddini aşmayan bir soru, dakik bir izleyicinin geldiğine işarettir.

Tüm bunlardan sonra; Sezai Karakoç, sanat ve düşünce dünyamızda neye tekabül eder, ya da ne ifade eder? Onu kendi ekolünün kurucusu bir şair olarak görenler olduğu gibi ikinci yeni’ye dahil edenler de var. Bu iki görüşün dışında, onu siyasal İslâmcı sanatın önde gelen teorisyenlerinden kabul eden görüşlere de rastlamak mümkün. Tek tek analize tutup netice olarak bu görüşlerden hangisini kabul edersek edelim, şu sonuç değişmeyecektir: Ciddi bir edebiyatçı, özgün bir şair ve ancak bir kaçyüzyılda bir gelen önemli bir sanat ve düşünce adamı ile karşı karşıya olduğumuzu kabullenmek durumundayız.

Karakoç’un son yarım asırdır yetişen şair, yazar ve düşünürleri dolaylı veya dolaysız biçimde etkilediği ise su götürmez bir gerçek. 1950’lerden itibaren düşünce ve sanat dünyasında kendi üslubuyla varolan, yıllarca dergi çıkarıp edebiyatın hemen her alanında kitaplık çapta eserler veren ve fikir hayatımıza kaynaklık edebilecek özgün düşünceler üreten Sezai Karakoç’un, kabul etmek gerekir ki, hepimiz üzerinde çok büyük hakkı var. Cahit Zarifoğlu’nun kendisine ithafen yazdığı şiirde dediği gibi; “Şu küçücük kalpte / (Yaman halimiz helal ettirmezsek) /nice hakkın yüklü.” Bundan dolayı Karakoç’u yeniden ve silbaştan okumalı, okumalar esnasında yol boyunca sıkça ihtiyaç duyacağımız aşkı, gülü ve dirilişi el altında bulundurmalıyız. Bunu yaparken de onu idollaştırıp dokunulmaz bir makamda mütalaa etmemeliyiz. Onda bir insanüstülük vehmetmek, özel ve münzevi hayatından yola çıkarak onu efsaneleştirmek, -başta Karakoç’un kendisine olmak üzere- büyük haksızlık olur. Çünkü böylesine bir tavır, kişiliğini ortaya koyduğu büyük eserlerinin önüne geçirir ki bu, Karakoç gerçeğini anlamamızın önündeki en büyük engeldir.

Evet, Sezai Karakoç’u yeniden okumalıyız. Çünkü o, mahzun coğrafyamızın sesidir. Rahat peşinde değildir. Hüznü arayan, acıyı bulmazsa sipariş eden Asyalıdır. Yüreğini bazen kendisi ateşe verendir. Yüreğinin kavrulmasından haz duyandır. Onu yeniden okumalıyız. Çünkü Sezai Karakoç, makus talihimizi değiştirmek için son çırpınıştır.

Sezai Karakoç, 1933 yılında Diyarbakır Ergani’de dünyaya geldi. AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirdi. Çeşitli resmi kurumlarda görev yaptı. Yazı ve şiirleri başta Büyük Doğu olmak üzere dönemin en önemli dergilerinde yayınlandı. Yeni İstanbul ve Sabah gazetelerinde fıkra muharrirliği yaptı. Uzun süre -aralıklarla- Diriliş dergisini çıkardı. Diriliş Partisi’nin kuruculuğunu ve genel başkanlığını yaptı/yapıyor. İstanbul’da yaşamaktadır.

Facebook’ta bulunan SEZAİ KARAKOÇ grubudan alınmıştır. 

Add comment Ocak 11, 2008

Ankara’da Diriliş!

szi.jpg

Büyük düşünür Sezai Karakoç, Ankara’da Yüce Diriliş Partisi Genel Merkezi’nde “Şairler Ankara’ya ölmeye gelirmiş, bense dirilmeye geldim.” diyerek başladığı konuşmasında, gündemdeki meseleleri Diriliş görüşü bağlamında değerlendirdi. Karakoç, oldukça kalabalık olan salona, devletin milletin ve medeniyetin yeniden dirilişi için hangi yolların geçerli olduğunu anlattı. “İktidarı uyarmamıza hiçbirşey engel değil” diyen Karakoç, yapılacakların yapılmaması halinde bu medeniyet sahiplerinin yersiz yurtsuz kalmayacağını, diriliş’in ayakta olduğunu söyledi.

Add comment Aralık 28, 2007

Diriliş Burcu internette

Saadettin Acar’ın hazırlayıp sunduğu Diriliş Burcu programının yayınlanan 40 bölümünü www.burcfm.com.tr adresinden dinleyebilirsiniz.

Add comment Aralık 4, 2007

Burç fm’de ‘Diriliş’ burcu…

Yazar: Musa Güner
Sezai Karakoç, ‘Diriliş’ merkezli fikirleriyle Türkiye’de büyük bir etki gücüne sahip bir şair-düşünür. Son elli yılda yetişen bir çok düşünce adamı ve edebiyatçının üzerinde doğrudan ya da dolaylı olarak emeği bulunuyor.

Edebiyat ve düşünce dünyamızın kırk kapılı sarayıdır Sezai Karakoç. Yazı hayatına başladığı 1950 yılından bu yana eserleriyle muhteşem bir mimari gibi meydanda duruyor. O yazmaya başladığı günden bugüne çağdaşlarından başlamak üzere kuşaklar üzerinde büyük bir etki sahibi oldu. Her yaştan, her meslekten insan onun şiirleriyle büyüdü. Her on yılı bir kuşak sayarsak beş kuşak onu okudu. Herkes kırk kapılı bu saraydan kendine uygun bir kapı buldu ve kendi algılarının açıklığınca istifade etti ondan. Kimi şiir kapısından girdi, karşısında muhteşem bir şair buldu. Kimi düşünce kapısından girdi, büyük bir fikir adamıyla karşılaştı. Kimi ekonomi kapısından, kimi hikâye kapısından, kimi teorik edebiyat kapısından, kimi güncel konular kapısından seyretti onu. Sonuçta herkesin bir Sezai Karakoç’u oluştu. Karakoç hakkında kitaplar yazıldı, tezler yapıldı, makaleler yazıldı. Karakoç için yapılanlara bir de radyo programı eklendi. Yazar Saadettin Acar kırk hafta boyunca kırk ayrı kişiyle konuşarak bir Sezai Karakoç portresi çıkarmaya çalıştı. Biz de Saadettin Acar ile Burç FM’de yayınlanmış olan Diriliş Burcu programı çerçevesinde Sezai Karakoç’u konuştuk.

Sezai Karakoç hakkında 40 program yaptınız. Nasıl oldu?

Aslında bir yıl boyunca her hafta yayınlanacak şekilde 52 program olarak düşünmüştük. Sonra bazı endişelerden dolayı ve Sezai Karakoç’un Hızırla Kırk Saat’ine atfen 40 programda bıraktık. Üzerine konuşabilecek insanların sayısı, ortaya koyduğu çaba ve o büyük külliyat bakımından, 40 değil, 150, 200 programda konuşulabilir Sezai Karakoç. Türkiye’deki etkisi ve gücü, etkilediği insan sayısı o kadar fazla ki… Sezai Karakoç’ta o kadar konuşulacak kavram, konu, başlık var ki bu böyle yüzlerce programa sığdırılabilir. Ama itiraf edeyim, büyük bir çaba gerektiriyor. Kırk hafta bir sanat ve düşünce adamını konuşuyorsunuz, tekrara düşmeme gayreti güdüyorsunuz, her hafta başka bir konuyu ele alıyorsunuz.

Programda Turan Karataş’a doktora çalışması için sorduğunuz soruyu ben de size sorayım: Neden Sezai Karakoç, başka sanatçı mı yok ya da başka konu?

İdeolojisi, hayata bakışı, birikimi ne olursa olsun, Sezai Karakoç’un eseriyle tanışan bir insan, önyargılardan birazcık arınabilirse, hayatında çok büyük bir dönüşüm yaşayabilir. Çünkü Sezai Karakoç’taki o coşkunluk, o müjdeleyici, germeyen, inatlaşmayan, karamsar tablo çizmeyen üslup, sanatçıyla onu takip eden okur arasında bir bağ kuruyor. Tarifi imkânsız bir bağdır o. Ona herhangi bir yerden başlayan bir okur birdenbire kendini Sezai Karakoç’un düşünce dünyasının içinde bulabiliyor.

Sizin üzerinizde nasıl bir etkisi var Karakoç’un?

Ben Sezai Karakoç’un kitaplarıyla tanıştığımda İslam üzerine, din üzerine, tarih üzerine, edebiyat üzerine kendimce okumalar yapmış bir insandım. Sezai Karakoç’la tanışmak bütün bu okumaları yeniden gözden geçirmemi sağladı. Bu, reddetme, eksiltme ya da öncekini yok sayma anlamında değil, gözden geçirme, elimdekini yeniden değerlendirme anlamında… Bize öyle ölçüler verdi ki…

Sizin yazarlık hayatınız da Sezai Karakoç ile başladı sanırım…

Hasbelkader Sezai Karakoç ile başladım yazarlığa. 94 yılı olmalı. Bir üniversite öğrencisiydim, bir gazetenin asistanlığını yapıyorum. Kendimce Sezai Karakoç ile ilgili karalamalar yapıyordum. Ahmet Kekeç o gazetede kültür sanat editörüydü. Aldı baktı, bunlar güzel metinler dedi. Bunu yayınlayalım dedi, yayınladı. Benim yayınlanmış ilk yazımdır. Suskun ve kırgın bir filozof: Sezai Karakoç… ilk yazdığım yazıdır.

O yazıdan sonra ilk kez Sezai Karakoç’la görüştünüz. O görüşmede nasıl değerlendirdi yazınızı?

‘Ne suskunum ne de kırgın! Elli tane kitap yazdım, 30 sene dergi çıkardım. Niye suskun olayım ki! Kimseye de kırgın değilim, buradayım, gelenle gidenle konuşuyorum.’ dedi.

Diriliş Burcu’nda ben okurlara, dinleyenlere Sezai Karakoç’u işaret ediyorum diyorsunuz. O ne söylüyor bize?

Parmak ayı gösterdiği zaman parmağa değil aya bakınız diyor Hazreti Mevlânâ… Sezai Karakoç da “Ben bir işaretim parmağıyım, işaret ettiğim yöne bakın!” diyor. Onun şahsiyeti de çok değerlidir bizim için, saygıdeğerdir, ama Sezai Karakoç’un çabası, ortaya koyduğu o büyük eser daha da önemlidir. Şiiri büyük bir şiirdir, düşüncesi büyük bir düşüncedir Sezai Karakoç’un. Tarihi yorumlaması, gelenekle ilişkisi, günümüze getirdiği özgün yorumlar… Yani baştan sona Sezai Karakoç orijinal ve büyük bir fikirdir.

Neden çok göz önünde biri değil Sezai Karakoç, oysa düşüncesinin, sanatının büyüklüğüne baktığımızda daha fazla göz önünde olması gerekmez mi?

Uzaktan öyle bir fotoğraf görünüyor ama aslında öyle değil. O bütün engelleri kaldırmış, ona ulaşmak o kadar kolay ki. Herkes gider, teklifsiz, davetsiz, randevusuz, ‘Ben Sezai Bey’le görüşmek istiyorum’ der, zile basar. Hatta bazen kapıyı kendisi açar, o mütevazı, o sade, güzel ofisinde oturur. Bu kadar kendisini açmış, bu kadar zırhlardan kuşatmalardan, surlardan arındırmış bir adam. Hangi yazara bu kadar rahat ulaşabiliyoruz ki?

Neden öyle görülüyor öyleyse?

Birileri onunla ilgili, belki bilerek, belki bilmeyerek, bunları uyduruyor. Git gide onun şahsi durumlarını efsaneye dönüştürüyorlar ve bu da kişiliğini eserinin önüne geçiriyor. Bir şiirini alıyorlar, efsaneleştiriyorlar, Sezai Karakoç’un orta halli olması gereken bir şiiri efsaneleştirildiği için, Sezai Karakoç o şiirle anılmaya başlanıyor. Hâlbuki Sezai Karakoç’un gerçek okuyucusu, Sezai Karakoç üzerine düşünenler, araştıranlar, yazanlar da bilir ki Sezai Karakoç’un kendisiyle anıldığı o şiir Sezai Karakoç’un tipik şiiri değildir. En önemli şiiri asla değildir. En büyük şiiri hiç değildir.

Mona Roza’yı mı kastediyorsunuz?

Evet. Şimdi oradan bir şeyler uydurarak, efsaneleştirerek onu Sezai Karakoç’un fotoğrafının önüne koyuyorlar. O yaşadığı yaşamadığı bilinmez olan şey… Tabii toplum olarak efsaneleştirmeye çok yatkınlığımız var.

Vitrin olarak mı düşünüyorlar Mona Roza’yı?

Olabilir. Vitrin de parlak olmalı. Belki bu anlamda Mona Roza’nın bir çekiciliği var. İnsanları üstadın ismine aşina kılıyor. Ve buradan girerek belki ‘Hızırla Kırk Saat’le ‘Leyla ve Mecnun’ ile, ‘Gül Muştusu’ ile, ‘Gün Doğmadan’ ile ve oradan da Sezai Karakoç’un büyük düşüncesiyle tanışırlar.

Gelelim radyo programına… Programlarda farklı kuşakların temsilcileriyle Sezai Karakoç’u konuştunuz. Nasıl bir sonuç çıktı buradan?

Karakoç, 1950’lerden itibaren yazdıklarını yayınlamaya başlıyor. Ve aynı yıllardan itibaren de bir Sezai Karakoç okuru oluşmaya başlıyor. Onun şiirleriyle, yazılarıyla nesiller büyüyor. Karakoç okurlarını 1940’lı doğumlu insanlardan başlatırsak… Bu kuşağın en önemli temsilcisi Rasim Özdenören’dir. 60’ta Sezai Karakoç 27 yaşındadır, Rasim Özdenören 20 yaşındadır. O nesilde Cahit Zarifoğlu, Alaattin Özdenören, Akif İnan, Nazif Gürdoğan gibi isimler var ki bunlar Sezai Karakoç’un eseriyle muhatap olan ilk önemli nesil. Bu kuşağın abisidir Karakoç. Sezai Karakoç’un 1950 nesli üzerindeki etkisi bariz. Fehmi Koru, Ebubekir Eroğlu, Ali Bulaç ile temsil edilen bir sonraki nesil var ki bunlarda da Sezai Karakoç’un ciddi etkisi var. 1960’larda doğan kuşak var; Yusuf Kaplan, Akif Emre, Necat Cavuş, Şabak Abak, Kamil Eşfak Berki, Osman Bayraktar, Mustafa Armağan, Mustafa Özel, Ali Haydar Haksal, Hüseyin Su, Hüseyin Atlansoy, Turan Karataş, Kamil Yeşil, Haydar Ergülen… Onların da ciddi anlamda Sezai Karakoç’tan beslendiklerini görüyoruz. Belki de en ciddi anlamda beslenen kuşak bu kuşaktır. Sezai Karakoç’un en iyi dönemidir o dönem.

Epeyce de birikmiştir o dönemde Sezai Karakoç.

Bu 60 doğumluların okumaları 75’lerde başlıyor. Bu sırada Sezai Karakoç da kırkını aşmıştır, olgunluk dönemi eserlerini vermeye başlamıştır. Artık kendi tarzını oluşturmuştur, Diriliş çıkmıştır. Sonra 70 doğumlulara bakıyorsunuz. Onlarda da açık bir Sezai Karakoç etkisini görüyorsunuz. Programda bunlardan da çok sayıda isimle konuştuk. Bu kuşak da 80’lerin başında ve ortalarında kendini gösteriyor. Ömer Erdem, Hüseyin Akın, Cevdet Karal, Ali Ayçil, Yusuf Özkan Özburun, Ahmet Murat, Tarık Tufan, Suavi Kemal Yazgıç… Onların da ciddi etkilenmeleri var. Ve bu kuşaktan sonra gelen, bizim kuşak var: İsmail Kılıçarslan, Mustafa Akar, Alper Gencer, Ahmet Edip Başaran… Şimdiye kadar tam anlamıyla beş kuşak Sezai Karakoç’tan beslenmiş, etkilenmiş. Bu programda bunu gördüm ben. Sezai Karakoç’la yetişen beş kuşak yani… Tabii bu saydığım isimlerin tümünü konuk alma imkânımız olmadı, bunu da belirtelim.

Siz Diriliş Burcu programında bu beş farklı kuşağın temsilcileriyle mi konuştunuz?

Evet, beş kuşaktan isimler bize Sezai Karakoç’u anlattı. Ve beş farklı kuşağın bize söylediği ortak şey şu: Sezai Karakoç büyük bir şair, büyük bir yazar, büyük bir düşünür. Bu enteresan. Konuklarımın en küçüğü İsmail Kılıçarslan 1977 doğumlu, en büyükleri ise Rasim Özdenören 1940 doğumludur. Aralarında kırk yıl var. Kırk yıllık yaş aralığına rağmen ikisi de Sezai Karakoç karşısında aynı heyecanı duyuyor. Sezai Karakoç’un kendi üzerindeki hakkını teslim ediyor. Bu iki örnek de kendi kuşaklarının en tipik örnekleri. Sezai Karakoç’un elli yıllık çabasının semeresi. Yazı hayatının başladığı 1950 yılından Monna Roza’nın yayımlandığı 1999 yılına kadar beş kuşak beslendi, kana kana içti. Enteresandır bu beş kuşak da onda, hep bir şeyler buldu, buluyor. Merhum Cahit Zarifoğlu’nun Sezai Karakoç’a ithafen yazdığı şiir kendi neslinin ve sonraki nesillerin Sezai Karakoç’a bakışını da özetliyor aslında: Şu küçücük kalpte / Yaman halimiz / Helal ettirmezsek / Nice hakkın yüklü.

Bu etkiyi güçlendiren sanatçı-yaşantı-eser arasındaki samimi bağlar mıdır?

Tüm mesele dini hayat haline getirmek. Şimdi dini yaşayacağız diye bir bölüm yok hayatımızda. Din hayatın her alanını kapsıyor çünkü. Diyor ki Cahit Zarifoğlu: “Duyuyorum, bunlarla sanatın ne ilgisi var deyip duruyorsunuz. Söyleyin iki hayatınız mı olacak, biriyle inancınızı fiilen yaşarken ötekiyle sanat mı yapacaksınız? Ne saçma, olamaz bu.” Yani sanat icra etmek için ayrı vakit, dini yaşamak için ayrı bir vakit yok. Sezai Karakoç bu anlamda bütüncüldür. Namaz kılar bu bir ibadettir, şiir yazar bu da ibadettir. Yani şimdi ibadet edeceğim, şimdi de sanat yapacağım demiyor. Hayat ibadettir zaten.

Edebiyat tarihçisi Sezai Karakoç’u nasıl konumlandıracak?

Bir modern şiir tesis etti ve geleneği de reddetmedi. Geleneği öyle bir devşirdi ki, öyle bir dönüştürdü ki o gelenekten Leyla ile Mecnun, Hızırla Kırk Saat, Yitik Cennet çıktı ortaya. Normalde Leyla ile Mecnun çok klasik, geleneğe dayalı, eski, insanların menkıbe diye baktığı bir olay. Ama Sezai Karakoç onu öyle yorumladı ki yeniden, bunun üzerine yüksek lisans, doktora çalışmaları yapıldı. En son konuştuğum konuşmacılardan birisi İlhan Genç’ti. İlhan Genç, Sezai Karakoç’un Leyla ile Mecnun’unu Fuzuli’nin Leyla ile Mecnun’uyla kıyaslayarak bir kitap yayınladı. Şule Yayınları’ndan çıktı, Leyla ile Mecnun’un iki şairi Fuzuli ve Sezai Karakoç diye. Çok önemli bir çalışma. İşin ehli bir akademisyen, bir profesör olarak, bir uzman olarak ‘Fuzuli’ye hakkını teslim edelim ama Sezai Karakoç da ondan aşağı kalmaz.’ diyor. İşte böyle büyük bir şiir yazdı. Hızırla Kırk Saat’i yazdı. Onu okuyunca bakıyorsunuz bir peygamberler kıssası, peygamberler geçidi. Hiç kimse rahatsız olmuyor, modern şairler de bundan rahatsız olmuyor. Hızırla Kırk Saat’te geçen o peygamber tasvirleri, o miraç, kıyamet sahneleri. Şiirden zevk alan herkes bu metinleri şapka çıkararak okuyor. Saygı duyuyor, kimse burun kıvırmıyor, kimse küçümseyemiyor. Öyle bir dönüşüm yaşattı. İşte bundan dolayı diyorum ki Sezai Karakoç, bu yüzyılın en büyük şair ve düşünürüdür ve henüz aşılmış da değil. Çünkü henüz keşfedilmiş değil, tam anlaşılmış değil. Ve halihazırda aşılamaz gibi duruyor. Sezai Karakoç’un aşılması için önce anlaşılması gerekir.

Geçtiğimiz yıl verilen ödül Sezai Karakoç’u tekrar gündeme getirdi mi?

Evet, bu kültür sanat ödülü de tabii, Sezai Karakoç’u bir kez daha gündeme getirmesi açısından önemli oldu. Ama bu ödül Üstad’a bir değer katmadı. Onu da parantez içinde söyleyelim. Sezai Bey o ödüle değer kattı. Bundan sonra o ödülü alacak olanlar şöyle sevinebilirler: “Sezai Karakoç’a verilen ödül bana da verildi.” Yoksa Sezai Karakoç o ödülün de, ona o ödül verenlerin de üzerindedir. Hepimizin üstadıdır yani.

Kaynak: zaman.com.tr

Add comment Aralık 4, 2007

Batılılaşma Çukuru

Sezai Karakoç’un 30 Kasım 2007 tarihli Basın Açıklaması:

Bütün meselelerimizin, sıkıntılarımızın, çıkmazlarımızın kaynağı Batılılaşmadır, Batıcılıktır. Yüzyıllardır içine saplandığımız bu bataklıktan kurtulmanın ne yazık ki halâ bir çaresini bulmuş değiliz.

Kurtulmak için yapılan her teşebbüs, dönüp dolaşıp daha çok batıcılıkla sonuçlanmaktadır.

Avrupa’da görev yapan dış işleri mensuplarının, elçilerin, vezirlerin görünüşe (ki Batı çok önem verir) kapılıp başlattığı bu hareket, daha sonra oraya okumaya gönderilen öğrencilerle devamlılık, yoğunluk ve hız kazanarak büyümüş ve bugün çok daha geniş ve etkin bir boyuta ulaşmıştır.

Bu formasyonu alan nesiller yetişmiş, ülkemizin manzarası değişmiş, ama bu değişiklik daha çok olumsuzluk yönünde gelişmiştir. Kendi öz kök ve kimliğimizden neredeyse ne varsa atmaya çalışmış, buna da “devrim” adını vermiş ve sonunda geriye dönüp bakmaya korkacak hâle gelmişizdir.

Toplumda geniş bir tabaka, İslâm yapısından kopmuş, otantik anlamda batılı da olamamış, halkımızın özgün deyimiyle söylersek, “iki arada bir derede” kalmıştır. Halkımızsa, kendi yaşantısını sürdürmeğe çaba sarfetmişse de, sahipsizlikten, bu da giderek gücünü koruyamayan bir yerellik direnişi seviyesini aşamamıştır.

Bütün bu gayretkeşliklere göre, bâri Batıyla aramızdaki teknoloji, bilim ve silâh sanayiindeki açık kapanmış olsaydı! Ama ne gezer! Aksine, bugün bu konudaki fark bir uçuruma dönüşmüştür. Kendimizi savunmak için her türlü ileri teknoloji ürünü silâhı, uçağı, tankı, helikopteri vb. ni satın almak zorundayız.

Neyle satın alcağız bunları? Elma, domates satarak mı? Tam tersine, Batı, tarım ürünlerimizi, tekstil mamullerimizi, tütünümüzü, şekerimizi dahi almama yönünde sınırlamalar getirmiş ve kendi tarım, hatta süt ürünlerini bize satmayı hedeflemiştir.

Herşeyi Batı’dan alcaksak neyle alcağız? Tabiidir ki, atalardan kalan ne varsa, onunla. Onların çoğu gitti. Sıra topraklarımıza geldi. Onu da artık kapış kapış alıyorlar.

Bu Batıcılık macerası bizi sonunda, yersiz yurtsuz, her kapıdan hakaretle kovulan ve en sonunda sefalet içinde bir çöplükte can veren dilencinin durumuna düşürecektir.

Avrupa Birliğine katılma ham hayali içinde varacağımız son, bir çukurda hayatı sona erdirmekten başkası olmayacaktır.

Dünya tarihinde, kendi varlık cevherini, özgün kişiliğini terk ve başkasını taklit ederek yeni bir atılım yapmış, hayatta kalmış bir toplum, bir millet, bir devlet, bir medeniyet yoktur.

Batı, Kartaca medeniyetini, eski Mısır medeniyetini, Amerikan kıtasındaki İnka, Maya ve Aztek medeniyetlerini yok etmiştir. Filistin Yahudi Devleti’ni yıkmış, halkını bütün dünyaya dağıtmıştır. Yahudiler ancak iki bin yıl sonra derlenip toparlanmışlardır. Baştan beri İslâmı yoketmek için saldırmış, bunun için asırlarca süren haçlı seferleri düzenlemiştir.

Afrika’yı, Asya’yı, Hindista’nı, Çin’i, Orta Asya’yı (unutmayalım ki, Ruslar da Batı’ya dahildir) işgal ve istila etmiştir.

Birinci Dünya Savaşı’nda da son büyük İslâm devleti olan Osmanlı Devleti’ni yıkmışlar, islâm ülkelerini işgal etmişlerdi Batılılar. İkinci Dünya Savaşı’nda onlar birbirine düşünce, bir parça nefes alan islâm ülkelerine, şimdi, yeniden saldırmaya, hepsini tekrar işgal ve istilâya girmişlerdir.

Bütün bu saldırıları durdurmak, bu işgal ve istilâyı önlemek için girişilen batılılaşma hareketleri ve bunun artık bağımlılık biçimine girmiş hâli olan batıcılık, ülkeyi savunma ve korumada etkisiz kalmış, hatta batılıların işini kolaylaştırmaktan başka bir şeye yaramamıştır.

Jöntürklük, ittihatçılık, devrimcilik, liberallik, solculuk, sosyalistlik, komünistlik gibi adlarla bize yabancı ruhu musallat eden batıcılık, daha da ileri giderek, sözde demokrasi, sağcılık ve milliyetçilik adına, halka, hatta, bir dereceye kadar, sözde islâm cemaatlerine de ârız olmuş bir psikoloji olarak ruhumuzu kemiren, onulmaz aşağılık duygusuna boğan bir ortam oluşturmuştur.

Çaresiz miyiz? Bir çıkış yolu yok mudur? Kurtuluş yolu nedir?
Soru çok ciddidir. Sorun, derin ve büyüktür. Ancak, umutsuzluğa yer yoktur.

Kur’an-ı Kerim, bize eski medeniyetlerin neden çöktüğünü, bazı toplumların neden âdeta maymuna dönüştüklerini anlatmakta ve bizi uyarmakta iken, “başka”larına benzemekten bizi şiddetle men ettiği halde, gafletle bu uçuruma yuvarlanmış da olsak, yaptığımızdan dolayı pişman olmalı, tövbe etmeli, Allah’tan, af dilemeli ve ayağa kalkmalıyız. Peygamberimizi, sahabelerini, sayısız bilginlerimizi, bilgelerimizi, imamlarımızı, hükümdarlarımızı hatırlayarak eşsiz medeniyetlerimizi yeniden diriltmenin büyük atılımına girişmeliyiz.

Tarih, böyle köklü, uzun vâdeli ve çok cepheli, çok boyutlu yürekten yapılan bir girişimin başarıyla, zaferle biteceğine çok kez şahit olmuştur.

Yeter ki, birleşelim, Abbasiler, Osmanlılar gibi büyük devletlerimizi kuralım. Medeniyetin her alanında batılıları geride bırakacak keşifler, icatlar, çalışmalar yapalım. Bilimde, teknolojide, sanat ve edebiyatta, inanç ve ahlâkta en objektif değerlendirme ile en önde olalım. Sayısız tarihçi, sosyolog, arkeolog, matematikçi, fizikçi vb. yetiştirelim. Ölçü: Dünya çapında olmak. Dünya çapında bilim adamları, ruh insanları, devlet adamları, şairler, romancılar vb. yetiştirelim. Dünya çapında sinemamız, televizyonculuğumuz olmalı. Dünyaya her dilden seslenmeli ve onlara gerçek insancılığın çıkar yolunu göstermeliyiz.

İslâmın Dirilişi böyle gerçekleşecektir. Diriliş gençliğinin, diriliş erlerinin, tüm müslümanların yolu açık olsun!

Add comment Aralık 4, 2007

Diriliş Savaşı

Sezai Karakoç’un 24 Kasım 2007 tarihli basın açıklaması:

İslâm Dünyası - ki her zaman esasta bir millet, İSLÂM MİLLETİ olarak düşünülmelidir-, çağımızda, müthiş bir mücadele, yani yeniden var olma savaşı içindedir. Evet, islâm halkları, ölmediklerini, kelimenin tam anlamıyla varolduklarını, ölmeyeceklerini önce kendilerine, daha sonra bütün dünyaya göstermek, ispat etmek savaşı içindedir.

Bu savaş tek cepheli ya da tek boyutlu bir savaş değildir. Varolmanın bütün alanlarında verilen bir savaştır. Bu sebeple, milletimiz, islâm milletince, inanç, düşünce, ahlâk, sanat, edebiyat, hayat tarzı, yönetim, ekonomi ve askerlik alanlarını kaplayan tüm bir medeniyet, toplum, devlet ve tarih boyutlarıyla bu yüzyılda kimliğimizin büyük sınavı verilmektedir.

Ama, korkulacak bir şey yok, hamdolsun, milletimiz, İslâm Milleti büyük bir millettir. Bu sınavlara alışıktır. Daha doğarken adeta savaşların içine ve içinde doğdu İslâm. Önce putatapıcılıkla, sonra yahudilikle, hırıstiyanlıkla inanç alanında karşılaştı. Sonra, o günün büyük iki dünya devletiyle kılıç kılıca çarpıştı. Batının büyük devleti, Ortadoğu dedikleri bölgenin üzerine çökmüş Bizans Devleti ile, Doğunun o günkü büyük ve eski devleti İran İmparatorluğu ile. Bütün bu kızgın ateş çemberlerinden çeliğine su verilmiş bir Şam kılıcı kadar sağlam ve parlak çıktı.

Daha sonra, islâm, ruh, zihin, kültür alanında Eski Yunan, hukuk alanında Eski Roma ve yönetim, idare alanında İran teori ve pratiği ile boy ölçüştü. Sonuç, hep Kur’an’ı Kerim’in, islâmın zaferi oldu.

Arap, Fars, Türk ülkeleri, ırkları, kültür ve medeniyetleri Kur’an’ı Kerim’in mucize ışığında yoğrularak BÜYÜK İSLÂM MEDENİYETİ oluştu.

Tarihin sınavı burada da bitmedi. Bu dünyanın kuralı gereği, güzelliğe çirkinlik, hakikate yalan, iyiye kötülük musallattır. Olumlu ne varsa, onu yok etmek isteyen kara düşünce, niyet ve hareketle çarpışarak var olacak ve yaşamayı sürdürecektir.

Müslümanlar da, refah ve medeniyetin binbir gece masallarına konu olacak zirvesinde yaşarken, yukarıdan kopan bir çığ, bir sel, tufan ve kasırga gibi bir akın oldu: Moğol Akını. Akın, karşısına ne çıktıysa yaktı, yıktı, harabeye çevirdi. Milyonlarca insanımızı öldürdüler. Yine de Müslümanlar dayandı, yıkımları onardı, Moğolları da medeni ve müslüman yapıp dinin hizmetine koşturdular.

Bu, doğudan gelen bir felâket fırtınasıydı. Batı’dan gelen ve yüzyıllar süren ve bir anlamda bugün de süren haçlı seferleri ise, Batı’nın islâmı yeryüzünden silip müslümanların ülkelerini işgal ve istilâ etmek amacı taşır. Geçmişte onlar bizi öldürmeye geldiler. Biz onlara hayat ve medeniyet verdik. Ama ne yazık ki, bundan bir ders almadılar. Birinci Dünya Savaşı’nda şanlı, şerefli devletimiz Osmanlı Devletini yıktılar. Şimdi de İslâm âleminde ne kadar devlet, kuruluş, eser varsa hepsini yerle bir edip ülkelerimizin bütün zenginliklerini yağma etmeye geldiler. Hepimizi, çocuk kadın, genç ihtiyar demeden öldürmek pahasına da olsa bu arzularından vazgeçmeyeceklerdir.

Evet, hayat bir savaştır. Biz Müslümanlar tecrübeyle bunu en iyi bileniz.

Batı’nın başlattığı bu yeni ve korkunç savaşı da, kendimizi toparlar toparlamaz karşılayacağız. Şimdiki tepkiler içgüdüsel direnişlerdir. Diriliş de gelecek.

Milâdi 3. binyıl (milenyum)ı hristiyanlığın islâmı ortadan kaldırması binyılı olarak ilan edenler görecektir ki, 2. binyıl gibi, 3. binyıl da islâmın binyılı olacaktır.

Milletimizin bilinçlenip dirilmesi ile, Allah’ın izni ile.

Add comment Aralık 1, 2007

Batı Saldırısına Karşı

Sezai Karakoç’un 9 Kasım 2007 tarihli basın açıklaması:

Yiizyillar boyu Hach Seferlerini diizenleyerek Islam iilkelerini isgal ve yagma
eden, insanlanm oldiiren, sayisiz, hesapsiz kiyim ve zarara sebep olan, sonunda
medeniyetimizden hisseler kapip giden Ban, Bati Hint Adalan inanciyla istilaya gittigi
Amerika’yi ke§fedince bir an icjn aradigim buldu sandi. Aradigi neydi? Aradigi, dunyayi
zaptetmek igin yiizyillar iginde rahatga hazirlanabilecegi tenha ve erisilmez bir yer
bulmakti.
Ancak, Amerika, insansiz ve bo§ bir kita degildi. Orada da her yerde oldugu
gibi insanlar yasiyordu ve bunlarm da kendilerine ozgii medeniyetleri vardi. Olsun.
Ne beis vardi, kendisini hak din hiristiyanligi (!)m yayan “fatihler” olarak adlandiran
Batiblar, bu insanlan soykirimma ugratip soylanm soplarim yok ettiler. Kalan kilig
artiklarmi da kolelestirdiler. Boylece, tarihin kaydettigi dikkate deger kiiltiir ve
medeniyetlerden olan Inka, Maya ve Aztek ktiltlir ve medeniyetlerini yiktilar, tarihin
karanligma ve goplugtine gomdiiler. Altmlarim, hazinelerini de miilklerine gegirdiler.
Bu sekilde, Kader ve Tarih tarafmdan, kiyamete kadar siirecek “soy katili” yazisi
damgasi vuruldu almlarma.
Bati, Roma Imparatorlugu devrinden beri hegemonya hastasidir. Diinyaya hakim
olmak, kendisinin dismdaki biitun insanlan kole yapmak ister. Ona gore bu onun en
dogal hakkidir. O, b e y a z dir. “insanlar” derken kendilerini kasdederler. Avrupa
dismdaki kitalarda yasayanlan, agikga soylemeseler de, bir tiir hayvan olarak goriirler.
Onlan, san, siyah, kizil gibi, ten renklerine gore isimlendirirler. Onlan, koleleri, ulkelerini
de, kendi mallan miilkleri saymayi en tabii haklari olarak kabul ederler.
Once, Afrika’ya yoneldiler. Oranm insanlanm hayvan avlar gibi yakalayip
Avrupaya, Amerikaya goturiip kole olarak en zalimane sekilde galistirdilar. Sonra
Dogu’ya, Qn’e, Hindistan’a, Hindi Qnfye, Avustralya’ya saldirdilar. Cin’i ve Hindistan’l
i§gal, Afrika’yi istila ettiler. Birinci Diinya Sava§i’nda da, yeni kesfedilmig enerji kaynagl
petrolii de gozoniinde tutan bir hirsla, Islam iilkelerine, bilhassa Batiya karsi Islamm,
suru, kalesi olan Osmanli Devleti’ne saldirdilar. Ve onu yiktilar. Ve artik btitun dtinya
ellerine diistii sandilar.
Ama, herkesin bir hesabi var, Allah’in da bir hesabi var. llahi Kudretin tecelli
aynasi olan kaderin ve tarihin hesabi var. Ve bu hesap gelmekte gecikmedi. Hirslanndan
diinyayi paylasamadiklari igin birbirlerine diistiiler ve tkinci Diinya Savasi patladi. Az
kalsin birbirlerini yok edeceklerdi. Bundan yararlanarak bir gok iilke bagimsizligma
kavustu.
Sonraki elli yil iginde kendilerini toparlayan Batililar, bir parq:a kendilerine
gelmeye, rahat nefes almaya galisan Islam iilkelerine saldinya ge^tiler. Uzun vadeli
planla Islam Dtinyasim paramparga edip, devletleri yikip yerine ufak ufak bagimh
yerel yonetimler kurmak, onlan kolelestirmek, soykinmina ugrarmak, soylanni soplanru
yeryiiziinden kaldirmak, medeniyetlerini yok etmek, Islam inanom saptinp yozlastirmak,
camilerini, sehirlerini yikmak, su, petrol, tarihi eser ve topraklarim ele ge^irmek igin
topyekun bir saldindir bu. Boylece korkung bir Hagli amaciyla tekrar geldiler. Eldeki
yazma eserleri yaktilar. Miizeleri yagmaladilar. Insanlanmizi olduriip duruyorlar. Teror
bahanesiyle, ruhlarmda silinmez bir sekilde yerlesmis bulunan oldiirme, yok etme
komplekslerini, islama karsi olan asagilik komplekslerini tatmin etmek istiyorlar.
Suglamamiz, Bati yonetimleri iqindir. Halklar pasiftir. Yonetimler onlan kullamr.
Bati diisiinur, sair, bilgin ve yazarlanndan bir kismimn iginde de yonetimlerinin bu
zulmlerinden rahatsiz olanlan vardir. En azindan, Batida, kendi aralannda, “insan
hakki” miicadelesi siirdiiren bu kimseleri, diinyayi somurmek isteyen yoneticilerinden
ayinyoruz. Onlan birlikte hareket etmeye elverisli goriiyoruz.
Islam Diinyasi uyanmah, harekete gegmeli. Kendi birligini kurmah. Kendi
Birlesmis Milletlerini, kendi Giivenlik Konseyi’ni, kendi Asken Gucu’nii (Nato benzeri)
en kisa zamanda kurmali.
Kirk yildir, elli yildir soyledigimiz gibi, yine soyliiyoruz ki, biran ge^irmeden,
Islam ulkeleri ISLAM BlRLlGl’ni kurmali.
ISLAM BlRLlGl’ni kurmahyiz, musliimanlar! Yoksa, esaret, kolelik geliyor.
Topraklanmizm yabancilarm eline gegnesi, iilkelerimizin isgali, soy ve soplanmizm,
insanlarimizm ve medeniyetimizin yok edilmesi geliyor.

Add comment Aralık 1, 2007

Güneş Yeniden Parlayacaktır

Sezai Karakoç’un 16 Kasım 2007 tarihli basın bildirisi.

Batılıların Ortadoğu dedikleri, İslâm Dünyasının merkez ülkeleri olan bölge, yaklaşık yüzyıldır tarihî bir şoku yaşıyor. Osmanlı devletinin, kendi öz adıyla Devlet-î Âliyenin (Yüce Devlet) yıkılmasının, ortadan kalkmasının şokunu.

Eski dünyanın ortası, merkezi olan bu bölge, tarih boyunca büyük devlet gücüyle ayakta durmuş, bir taraftan doğuyla batı arasında sağlıklı bir ilişkiyi, diğer taraftan doğu, batı ve orta dengesini kurmuş, böylece insanlığın mümkün olduğu ölçüde birarada bir bölgenin öbürünü ezmediği bir düzen sağlamıştır.

Kur’an-ı Kerim’de anlatılan, Doğu’ya ve Batı’ya dikilmiş Zülkarneyn setleri, İslâmın, bu, Doğu’yu da, Batı’yı da “yer”lerinde tutan gücünü sembolize etmektedir.

Abbasiler bunun ne güzel bir örneğidir.

Son büyük islâm devleti olan Devlet-i Âliye (Osmanlı Devleti), islâm ruhuna erişi ve yüz yılların birikimi ile bu bölgedeki çeşitli ırklara, mezheplere, hatta dinlere sahip topluluk-ları, antik dünyadan kalanlar dahil, âdetleri, gelenekleri, inançları, medeniyetleri ile, farklı coğrafyalarıyla geniş bir alandaki insanları, mümkün olan bir sulh, sükûnet ve refah içinde yaşatmıştı. Bunu yaparken, Batı’nın ve Kuzey’in hiç durmayan saldırılarını karşılamayı da sürdürmekten geri kalmamıştı.

Ne yazık ki, yüzyıllar süren bu saldırılar sonunda bu kutlu devleti yıkmayı başardı Ba-tı. Bunu da temelde teknoloji sayesinde yaptı.

Tarihe gömülen bu eşsiz devlet, yerinde, büyük, doldurulamaz derin bir boşluk bıraktı.

Kendisine üstünden güneş batmayan imparatorluk adını veren İngiliz İmparatorluğu, bu boşluğu doldurmak istedi. Ama bu mümkün değildi. Çünkü: o, ne kadar uyum sağlamağa çalışırsa çalışsın, sonuç itibariyle “yabancı”ydı. Dertleri bilemezdi. Çıkarı için gelmişti ve derdin kaynağı kendisiydi. Merkez İslâm bölgesini olduğu gibi, Doğu ve Batı İslâm Bölgele-rini de Batılılar (Ruslar dahil) işgal, istilâ etmişlerdi.

İslâm için ne karanlık günlerdi, Yüce Devletin (Osmanlı Devleti’nin) yıkılış günleri.

Yerine birçok sun’i, köksüz devletçikler türetilmişti. Bunlar da İngiltere’ye, Fransa’ya bağlı devletçiklerdi.

Sanki, islâmın son günleriydi.

Ama, en karanlık zamanlarda dahi, umudu kesmemek gerekir.

Çok zaman geçmedi, dünyayı paylaşamayan Avrupalı devletler birbirine düştü. İkinci Dünya Savaşı dedikleri bu savaş, İslâm Âlemi için bir kurtuluş ümidini doğurdu. Birçoğu ba-ğımsızlığını ilan etti. İngilizler, Fransızlar, en sonunda Ruslar, İslâm ülkesinden kovuldular.

Ama ne yazık ki, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan sun’i devletçikler, ekono-mi, askerlik, bilim ve teknoloji alanında gerekli güce ulaşamadıkları için kendini toparlayan Batı geri geldi.

Onları koruyacak, İslâm Âleminde düzeni sağlayacak, Batıya ve Doğuya haddini bildi-recek, onları durduracak, Yüce Devlet ( Devlet-î Âliye - Osmanlı Devleti) gibi bir devlet yok.
Sözde bize demokrasi, özgürlük, zulümlerden kurtuluş getiriyorlar. Oysa getirdikleri, ölüm, aşağılanma, sefalet, esaret ve köleliktir.

Ama, bu sürmeyecektir.

Biz, kimseye düşman değiliz. Hele halklara ve kendi yönetimlerinin fenalığını gören bilgin, sanatçı vb.lerine. Ama varlığımıza, kimliğimize, topraklarımıza, inanç ve değerlerimi-ze, eşsiz medeniyetimize saldıran, ülkemizi işgal ve istilâya kalkışan, insanlarımızı öldüren, kalblerinin kinle ve kötülükle dolu olduğu hareketlerinden apaçık ortaya çıkan düşmanlarımı-za, en yüksek düzeyde, milletimizin, BÜYÜK İSLÂM MİLLETİ’nin, sun’i de olsalar, zaruret dolayısıyla uyanması beklenen mevcut devletlerimizin, “ İSLÂM BİRLİĞİ” ni kurarak, gere-ken karşılığı vereceklerinden hiç kimsenin kuşkusu olmasın.

Hiç kimse şüphe etmesin ki, İslâm’ın Güneşi Asya ufuklarında göz kamaştırıcı bir par-laklıkla yeniden yükselecektir. O Güneş sönmemiştir. O Güneş, Diriliş Güneşi’dir. Vakti ge-lince; ki o vakit çok uzak değildir, bu güneşin ruhların birleşip kaynaşmasından doğup yeryü-zünü ışıkla, aydınlıkla dolduracağını bütün insanlık görüp yaşayacaktır. Bu, Müslümanlar için olduğu gibi, insanlık için de, asıl kurtuluş, gerçek kurtuluş olacaktır.

Add comment Kasım 21, 2007

Aydınlar harekete geçmeli

Röportaj: Habil Tecimen

“İslam dünyası sızım sızım sızlıyor ” diyen Sezai Karakoç, kurtuluşun, mevcut rejimlerden, politika ve politikacılardan medet ummayan, aydınlara ‘can evinden ulaşan’ bir akımla mümkün olduğunu belirtti ve ekledi: İşte o akım tüm yapıları yeniden doğuracaktır…
Yüce Diriliş Partisi Genel Başkanı Sezai Karakoç, ‘ufacık parçalar halinde’ çözüm olamayacağını, İslam dünyasındaki parçalanmışlığın ‘her şey’in sebebi olduğunu vurguluyor. İslam dünyasının ‘diriliş’te birleşmesi gerektiğini belirten Karakoç ekliyor: Bilimde, sanatta, maneviyatta, askerlikte, düşüncede, edebiyatta, maddede, siyasette ve ekonomide birleşilirse kurtuluş var. İslam’ın yeniden dirilişine ömür adayan Karakoç ile dünya meselelerini ve kurtuluşu konuşmaya devam ediyoruz:

TEK BAŞINA ÇÖZÜM OLMAZ

nSorunlar nasıl çözülecek? İslam birliği ile Kürt meselesini çözeceğiz. Avrupa’nın karşısında böyle duracağız. Sudan ve Cezayir meselesini böyle halledeceğiz. İslam alemi sızım sızım sızlıyor, paramparça duruyor. Filistin gibi zayıf bir güç, dev bir güç karşısında. Filistin büyük İslam devletinin içinde olsa onlarla elbette başa çıkabilir. Türkiye’de laik Müslüman bölünmüşlüğünü altında batı yatıyor. Nihayet İslam dünyasındaki parçalanmışlık her şeyin sebebidir, ufacık parçalar halinde çözüm yoktur.

ORTAK YAPI KONUŞMALI

Yunanistan bizimle doğrudan görüşmüyor, AB ile birlikte görüşüyor. Tüm batıyı arkasına alıyor. ABD de böyle konuşuyor, ‘demokrasi getirdik’ diyor. Batı’yı arkasına alıyor. İslam dünyası da, bir araya gelmeli, ileride güçlenecek asli yapıya kavuşabilmek adına öncelikle tek tek batıyla konuşmayı bırakmalı. Kurdukları ortak bir yapıyla konuşmalılar. İçişlerine fazla karışmadan askeri konularda anlaşılması gerekir. Batının örnekleri ortada. BM, batının BM’sidir. İnsan hakları beyannamesi batının insan hakları beyannamesidir. Güvenlik Konseyi’nde daha etkin güçlü devletler dünya düzeni için istedikleri kararları alıyor. NATO var AB var, bizimkiler İslam Konferansı’nı İslam’ın BM’si haline getirmeliler. Tavsiye kararlar almalı, meseleleri orada görüşmeliler. İran, Türkiye, Suudi Arabistan, Endonezya, Pakistan, Mısır gibi devletler güvenlik konseyini oluştursunlar. NATO gibi askeri birlik kursunlar. İslam ortak pazarı kurulmalı. İleride Abbasiler ve Osmanlılar gibi hatta daha büyük devlet olunmalı. Mevcut rejimler, yapılardan bunu beklemeyiz, şimdiki rejimler batıya sığınan rejimlerdir. Politikadan medet beklenemez bir akım olmalı, aydınlara can evinden ulaşmalı, dert meselesi olmalı, kalben bağlanmalı, o akım bu yapıları doğurmalı.

DOZUNU AYARLAMALI

Nasıl çalışılmalı? İslam’ın diriliş hareketi altında bütün hareketler toplanmalı genel anlamda ‘dirilişte’ herkes birleşmeli, bilimde sanatta, maneviyatta, askerlikte, düşüncede, edebiyatta, maddede, siyasette ve ekonomide tam cephelerde birleşilirse kurtuluş var. Bir cepheden gelişme yeterli değil. İnançta diriliş temel olabilir ama diğerleri de arkasından gelmelidir. Rejimler, seçimler nasıl yapılanmalıdır, demokrasi alıp uygula; bunun neresi uygun neresi değil, kaide midir, naas mıdır, halkın seçmesi? Peki olduğu gibi reddedelim o da olmaz. Dünyada birtakım fikirler de gelişmiştir, batıda da olabilir bu. Bunlardan yararlanabilirsin ama işleyerek, olduğu gibi almak yarar yerine zarar getirir; dozunu ayarlanmayan ilaç zehir olur.

AYDINLARIN DEĞERİ

İslam’ın modern dönemde söyleme gücü nasıl olmalı? İslami düzen gelecekse kesinlikle ‘geri’ izlenimi vermemeli; çağdaş olabilmek için çok ciddi tartışmalar yapılıp bütün dünyaya faydalı olmalıdır. Kimseyi suçlamamalı, önce özeleştiri yapmalı, kendimizi suçlamalı, sonra karşımızdaki suçlamalıyız. Yeniden doğarak kendi öz kaynağımıza dönerek, “bütün Müslümanları nasıl birleştirebiliriz” in üzerinde çalışılmalıdır. Osmanlı bütünüyle bunu yaptı. Karşıtlarımızın kurduğu düzen yıkılıyor, çünkü suni idi. “Nasıl İslam devleti oluşturabilir?” diye düşünmek lazım ama popülist olmamalıyız. Oy için halka dayanmak, ekonomik zenginlik için bunlar aldatıcıdır. Aydının değerini bilip halkı küçümsemeden İslam birliği gerçekleştirilmelidir. Aydınlar harekete tez elden geçmelidir.

TÜRKİYE’DE MÜSLÜMANLAR HATA YAPTI

Türkiye Müslümanları hata mı yaptılar? Ben böyle düşündüm oldu bitti. Şimdi MSP hareketi politik hareketti. “Demokrasi diye bir şey var. Oyla başa gelirim, uygularım düzeltirim” diye düşündüler. Alt yapısı yok bunların…

AYDINLARI KAZANMALI

Aydınları kazanmalı, halkı kazanmalısın. Halk hazır zaten, ama programınız yok. Onlar sonra da sizi kolayca değiştirdiler. Hep değiştirdiler. 1970-80 arasında biz ortaya attık “Ortak Pazar’a hayır…” Ama onun yerine ne koyacaksın? İslam Ortak Pazarı’nı biz söyledik. MSP, bunu slogan olarak kullandı, biraz da başarılı oldu ama, arkası gelmedi. Birileri sıkıştırdı ve vazgeçtiler. AB’ci oldular. Şimdi muhalefetteler, AB’ye karşılar. İktidar olsalar karşı olmayacaklar…

ERBAKAN HiÇ iSLAM BİRLİĞi İÇİN ÇALIŞMADI

20.yy’da İslam alemi batı karşışında daha güçlü olacağı birleşme denemeleri yapmadı mı? Türkiye, Pakistan, İran, Bağdat Paktı’nı kurdu. Solcular karşı çıktı. Görüntüde Rusya’ya karşı idi. ABD destekledi (sözüm ona). Kuranlar bile yaşatamadı. Bağdat Paktı CENTO’ya çevrildi. Herkes gönülsüzdü. Daha sonra onu da alt derecede bir birliğe çevirdiler. Eko diye bir birlik kurdular. Türkiye İran, Pakistan Eko’yu ölü vaziyette tutuyorlar. Ben İslam Birliği diyorum kimisi D-8 diyor. Erbakan’ın fikri D-8 İslam Birliği değildir. Erbakan hareketi hiçbir zaman İslam Birliği için çalışmadı. Bir ideal yok, D-8 lafını attı. D-8′den İslam Birliği çıkar mı? Kendimizi kandırmayalım. Eko’yu geliştirmeyenler Ruslar’la Karadeniz İşbirliğini kurdular. D-8 bunun gibi olacaktı, Erbakan’la ortadan kalkmadı, yerinde duruyor.

kaynak: bugun.com.tr 

Add comment Kasım 21, 2007

Previous Posts


Diriliş Yazıları nedir?

Diriliş Yazıları, diriliş düşüncesinin en sahih şekilde anlaşılması ve anlatılması projesidir. Bu kapsamda, ne olduğu, ne olması gerektiği ve nasıl olacağı da önem arzeder. Bu maksatla, bu ilk ayakta Diriliş Yazıları, bir internet sitesinde ilgili yazıların arşivini oluşturmaktadır.

Sayfalar

Son Yazılar

Bağlantılar

Diriliş Paneli

Diriliş Yazıları, diriliş düşüncesi üzerinde düşünme ve konuşma merkezli çalışmalarına bir panele destek olarak başladı. Panel kapsamında konuşmacılar, diriliş düşüncesi ve düşüncenin mimarı Sezai Karakoç'u konuştular. 3 saati aşkın bir süre akademisyen ve yazarların da içinde bulunduğu panel konuşmacıları, dinleyicilere diriliş ve Sezai Karakoç'u anlattılar. -nisan'07-