Karakoç olmasaydı Türk şiiri eksik kalırdı

Haber: Murat tokay, Yusuf Gündüz

Türk şiirinin yaşayan en büyük ustası Sezai Karakoç’un düşüncesi ve eserleri, dün İstanbul Fatih Belediyesi’nin düzenlediği “Şair ve Düşünür Sezai Karakoç” sempozyumunda konuşuldu.

Bahardan kalma bir sonbahar gününde, Topkapı Eresin Otel’de yapılan sempozyum 5 oturumdan oluşuyordu. Toplantıya akşam saatlerine kadar gösterilen yoğun ilgi, Sezai Karakoç’un ‘Diriliş’e giden yolda yalnız olmadığının fotoğrafı gibiydi. Etkinliğin koordinatörü Sadettin Acar, İlhan Berk’in “Karakoç’un şiirleri resullerin sözleri gibidir.” sözüyle başladığı sunuş konuşmasına şöyle devam etti: “Üstad’ın söylediklerini peygamberlerin sözlerine eklemleme ve yaslama becerisini gösterdiği ve yazdıklarının onlardan bir koku, bir renk taşıdığı şeklinde anlamakla, hakikati dile getiren bir söze dönüştürebiliriz.”

Sempozyumun ilk oturumunda Vahdettin Işık başkanlığında Hamit Can ve Sadettin Acar tebliğlerini sundu. Vakit darlığı yüzünden konuşmacıların tebliğlerinin tamamını sunma imkânı bulamadıkları sempozyumda şair Ömer Erdem hatıraların da yer aldığı bir konuşma yaptı. Karakoç’u Türkiye’nin dünyaya göstereceği en büyük değer olarak gördüğünü söyleyen Erdem, “Sezai Karakoç olmasaydı, modern Türk şiiri eksik kalırdı.” dedi. Ömer Erdem’in naklettiği bir hatıra da Karakoç’un zihinlerdeki fotoğrafını netleştiren bir ayrıntıydı. Sezai Karakoç Aksaray’daki ofisinde Ömer Erdem’i Sultanahmet Köftecisi’nden köfte ve helva almaya gönderir. Ömer Erdem, yemeği alıp geldiğinde Karakoç, “Büyük bir yanlış yaptık.” der. Erdem şaşırır. Sofraya hemen oturulmaz. Karakoç yineler: “Büyük bir yanlış yaptık.” Erdem, ne olduğunu tam anlayamaz. Karakoç, ‘Kuşlara ekmek vermedik.’ der. Ömer Erdem, tekrar bir koşu markete gider ve bir ekmek alır. Karakoç o ekmekleri küçük küçük böldükten sonra penceredeki kuşları doyurur. Ve sonra sofraya oturulur… Konuşmacılardan Hamit Can da hatıraları ışığında Sezai Karakoç’un hayatına dair kesitler paylaştı. Can, şiirimizde ‘gül’ mazmununu tazelendiren Karakoç’un 1933 yılının Mayıs ayında, yani bir gül mevsiminde doğduğunu; Erganililerin bu zaman dilimine “gülan” dediklerini anlattı.

Sempozyumun ikinci oturumunda ise Sezai Karakoç’un İkinci Yeni’nin neresinde durduğu tartışması vardı. ‘Şiiri Etrafında’ başlığını taşıyan oturumu yöneten Ali Haydar Haksal’ın konuşmasından sonra Mehmet Can Doğan, Karakoç’u İkinci Yeni akımının dışında konumlandıran bir tebliğ sundu. Haydar Ergülen ise Doğan’ın aksine, Karakoç şiirinin bazı hassasiyetleri barındırması yanında İkinci Yeni’nin tam göbeğinde durduğunu söyledi. Mehmet Can Doğan, Ahmet Oktay’ın 1980′in başlarında yazdığı bir yazıdan alıntıyla, “Sezai Karakoç, edebiyat kanonlarınca dışlanmıştır uzun süre.” dedi. Haydar Ergülen de belki 30 yıl önce bunun geçerliliğinin olabileceğini; ama 80′den sonra Sezai Karakoç’un, her kesimin okuduğu, istifade ettiği büyük bir şair olduğunu söyledi. Ergülen, İkinci Yeni’yi tanımlayan 10 maddenin her birine şairin şiirlerinden örnekler vererek, aslında Karakoç’un İkinci Yeni’den ayrılamayacağını anlattı. Ali Ayçil ve Necip Yılmaz’ın konuşmalarının ardından oturuma katılamayan Hayriye Ünal’ın tebliğinden bazı bölümler Ali Ayçil tarafından okundu. Toplantıya katılamayan Turan Karataş ve Cihan Aktaş’ın tebliğlerinden de kısa bölümler okundu.

Öğleden sonraki ‘Sanatta Parlayan Fikir’ başlıklı oturum Tarık Tufan’ın başkanlığında başladı. Oturumda Prof. Dr. Fatih Andı, Karakoç şiirlerinde ve fikirlerinde şehri ele aldı. Ahmet Murat ise Karakoç’ta ‘gelenek’in ne anlama geldiği üzerinde durdu. Oturumun diğer konuşmacısı ise ‘Diriliş Şairinin Öyküleri’ konuşması ile Işık Yanar’dı. Sempozyumun dördüncü oturumu şairin fikir ilkelerini ele alan tebliğlerden oluşuyordu. Nazif Gürdoğan’ın başkanlığında başlayan oturumda Ahmet Albayrak, Münire Kevser Baş, Yusuf Kaplan tebliğ sundu. Sempozyumun en son oturumunda ise şairin ‘Diriliş düşüncesi’ ve bunun sosyopolitiği üzerine yazılmış tebliğler yer aldı. Yaklaşık 300 kişilik dinleyici kitlesinin sonuna kadar takip ettiği sempozyumda sunulan tebliğler kitaplaştıktan sonra adresi alınan dinleyicilere de gönderilecek.

kaynak: zaman.com.tr

Add comment Aralık 31, 2008

Sezai Karakoç Okuma Kılavuzu

Yazar: Murat Tokay

Sezai Karakoç, “ancak birkaç yüzyılda bir yetişen” önemli bir entelektüel, bir mütefekkir. Türk şiirinin yaşayan en büyük ustasının düşüncesi ve eserleri geçen hafta bir sempozyumda konuşuldu. Biz de külliyatı 60 kitabı geçen Karakoç’u tanımayanlar ve yeniden okumak isteyenler için mini bir kılavuz hazırladık. Şair ve yazarlara “Sezai Karakoç’u nasıl okumalı?” sorusunu yönelttik.

Türk şiirinin yaşayan en büyük ustası Sezai Karakoç. Sadece şair değil. Rasim Özdenören’in ifadesiyle “ancak birkaç yüzyılda bir yetişen” önemli bir entelektüel, bir mütefekkir. Geçtiğimiz hafta düzenlenen “Şair ve düşünür Sezai Karakoç” başlıklı sempozyumda bütün konuşmacılar, Türkiye’nin dünyaya göstereceği en büyük değerinin Sezai Karakoç olduğunu ifade etti. Karakoç, “Mevlânâ, Yunus Emre döneminden Şeyh Galip’e uzanan İslam klasiklerinin altın zincirinin günümüzdeki en önemli temsilcilerinden biri”ydi ve onunla aynı çağda yaşamak büyük bir talihti.

Sezai Karakoç’u ne kadar tanıyoruz?

İslam/Türk dünyasının yaşayan en önemli düşünürü olan Sezai Karakoç, fikir ve sanatta “Diriliş Akımı”nın kurucusu olarak tanınıyor. 1933 Diyarbakır/Ergani doğumlu. 1950-55 arası Ankara Siyasal Bilgiler’de okudu. İlk şiirlerini Mülkiye dergisinde yayımladı. O yıllarda Osman Yüksel Serdengeçti’yle ve Necip Fazıl Kısakürek’le tanıştı. “İslam milletinin ve İslam medeniyetinin dirilişi” davasını savundu. İlk sayısını Nisan 1960′ta çıkardığı ve yayınını aralıklarla otuz üç yıl boyunca sürdürdüğü Diriliş Dergisi çevresinde çok sayıda genç aydının; fikir ve sanat adamının yetişmesine öncülük etti. 60′tan fazla kitaba imza attı.

Henüz 19 yaşında iken yazdığı Monna Rosa isimli şiiri dilden dile, nesilden nesile aktarıldı. Şiir bir kitapta toplanana dek (1998, Diriliş Yayınları) fotokopilerle çoğaltıldı. Karakoç’un, Monna Rosa adlı ünlü kitabı da dahil, daha önce çıkmış dokuz şiir kitabının tümü bir arada 2000 yılında yayımlandı. Karakoç, bütün şiirlerini “Gün Doğmadan” adını verdiği yedi yüz sayfalık kitapta topladı.

Sezai Karakoç deyince Diriliş akla gelir. Kendi ifadesiyle “Diriliş, aslında bir edebiyat akımından çok, bir hakikat akımıdır. (…) Yeniden inanmak, yeniden düşünmek, yeniden duymaktır. Diriliş, İslam’dan ayrılışın sona erişi, ona yeniden kavuşmanın başlangıcıdır.” Sezai Karakoç, amblemi “güller açmış gül ağacı” olan Diriliş Partisi’nin de kurucusudur. Partinin amacı şöyle açıklanmaktadır. “Amaç üç kelimeyle özetlenirse hakikat, adalet ve fazilettir”. Karakoç, halen Yüce Diriliş Partisi’nin başkanlığını yapıyor.

Hiç evlenmeyen Karakoç, İstanbul’da yaşıyor. Vaktinin bir kısmını Cağaloğlu’ndaki bürosunda geçiriyor. Sezai Karakoç’un Diriliş Yayınları arasında çıkan eserlerinden bazıları şöyle: Şiir: Gün Doğmadan Çeviri Şiir: Batı Şiirlerinden, İslam’ın Şiir Anıtlarından. Düşünce: Ruhun Dirilişi, Kıyamet Aşısı, Çağ ve İlham I-II-III-IV, İnsanlığın Dirilişi, Yitik Cennet, Makamda, İslam’ın Dirilişi, Gün Dönümü, Diriliş Muştusu, İslam, Diriliş Neslinin Amentüsü, İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü, Düşünceler I, Dirilişin Çevresinde, Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi I-II-III, Yapı Taşları ve Kaderimizin Çağrısı I-II, Unutuş ve Hatırlayış.

Kuramsal yazılar en son okunmalı

Doç. Dr. Turan Karataş: Sezai Karakoç okumak isteyenlerin beğenileri, birikimleri ve ilgileri bakımından çeşitli tercihler/sıralamalar yapılabilir. Karakoç’un şiirini okumak isteyenler için en iyi yol, Monna Rosa’dan başlayarak kronolojik bir okuma yapılmasıdır. Burada küçük bir ayrıntı, Gün Doğmadan kitabı değil de, kitapların müstakil baskıları tercih edilebilir. Düzyazılarda izlenecek yol benzer olabilir. Evvela ilk yazılar ve bunların içinde öncelikle günlük yazılar (Farklar, Sütun, Sûr, Gündönümü, Gün Saati) okunmalıdır. Sonra denemeler bilhassa Yitik Cennet, İslam, İslam’ın Dirilişi, İnsanlığın Dirilişi okunmalıdır. Edebiyata yatkın/ aşina okur, elbette Edebiyat Yazıları I, II ve III; Yunus Emre, Mevlânâ ve Mehmed Akif kitaplarını okuma listesine almalıdır. Kuramsal yazılar, politik/siyasi denemeler en son okunabilir.

Gençler önce Monna Rosa’yla tanışmalı

Haydar Ergülen (Şair): Sezai Karakoç’un ‘Gün Doğmadan’ adıyla tek ciltte toplanan şiir kitapları, aslında doğru okuma sırasını da gösteriyor. Bu sıralama “Şahdamar (Sesler/Körfez” üçlemesiyle “Hızırla Kırk Saat/Taha’nın Kitabı/Gül Muştusu” üçlemesini karşılaştırmak, aralarındaki uzaklıktan çok yakınlıkları, ilginç benzerlikleri keşfetmek bakımından da yararlı olabilir. En başta ne okunması gerekiyor diye sorarsanız da “Monna Rosa” derim, çünkü o şiirin gençleri hem şiire, hem de Sezai Karakoç şiirine yakınlaştıracak bir şiir olduğunu biliyorum. Nerden biliyorum, elbette kendimden. Sezai Bey’in ‘Balkon’, ‘Karayılan’, ‘Ötesini Söylemeyeceğim’, ‘Liliyar’ şiirlerini okurken, elime bir de “Monna Rosa” fotokopisi geçmişti, Eskişehir’de ortaokuldaydım, o günden sonra Sezai Karakoç benim vazgeçilmez şairlerimden biri oldu.”

Parçadan bütüne giderek okumak

Ömer Erdem (Şair): Ben bugün okusaydım… Kendi ilgi alanıma yakın kitabı seçerdim. Eğer şiire merak duysaydım önce bir şiiri seçer, günlerce onun evrenine girmeye çalışırdım. Mesela Köşe şiiri olabilirdi bu. Okurdum onu, yeniden yeniden okurdum; ezberlerdim. Mısraların üzerine düşünürdüm. Şiirdeki estetik yapı olduğu kadar iç dünyayı yakalamaya çalışırdım. Arkadaşıma okuturdum, onun sesinden gözlerimi yumar, dinlerdim. Şiirdeki müziği duymaya çalışırdım. En az bir kez kendi el yazımla şiiri yeniden yazardım. Eğer nesre ilgi duyuyorsam Ruhun Dirilişi’ni okurdum. Nesire geçmiş şiirsel düşünce yanında yorum derinliğini yakalamaya çalışırdım. Parçadan bütüne gitmek, bir kitabı veya yazıyı özümsedikten sonra şairin veya yazarın geniş dünyasına yönelmek uygun geliyor bana.

Külliyata şiirden başlanmalı

Ali Ayçil (Şair): “Sezai Karakoç’tan her bahsedişimizde doğal olarak bir Karakoç külliyatından da bahsediyoruz. Genç okur, bu külliyatın kalbi olan sayfalardan, şiirden başlamalı. Ve ben olsam, Karakoç şiirini başından sonuna yayınlanış sırasıyla okur, araya herhangi bir düşüncenin girmesine müsaade etmeden kendimi bu şiirlerle baş başa bırakırdım. İnsan, kendisini şiirin imasına açık hale getirebildiği, bir şiirle aracısız temas kurabildiği oranda, bir şairin düşüncelerini kavrayacak zihin açıklığına kavuşabilir. Şiiriyle yüzleşilmemiş bir şairin düşüncelerine sarılmak akla yatkın gözükmüyor. Şiirinden sonra şiir çevirileri, hikâyeleri ve edebiyat yazıları okunmalı. Bütün bunlar Karakoç külliyatının çekirdeğidir; okur şairin kalbiyle buralarda merhabalaşır. Bu kalp kapısından girince, yeni kapılar aralanacak nasılsa.”

Türkçenin lezzetini duyabilmek için…

Can Bahadır Yüce (Şair): Sezai Karakoç şiirini okumaya nereden başlanması gerektiğini soran birine, lirik şiirlerden başlamasını önerirdim. En iyi seçim Körfez/Şahdamar/Sesler kitabı galiba. “Balkon”un, “Kapalı Çarşı”nın yer aldığı bu kitap, yalnız Sezai Bey’in değil, bütün şiirimizin bazı en iyi dizelerini içinde barındırıyor. Körfez/Şahdamar/Sesler, hem şairinin hem de çağdaş Türk şiirinin ruhunu okura duyurabilecek güçte bir yapıt. Bu ‘genelleme’nin yanı sıra bir de değişmez gerçek var: Sezai Karakoç şiirine giriş yapmak isteyen her okur, şairin düzyazılarını da okumalıdır. Hem şiirlerin ardındaki büyük dünyayı sezebilmek hem de Türkçenin lezzetini duyabilmek için. Karakoç’un Sütun yazılarını, Çağ ve İlham serisini, şiir üzerine düşüncelerini okumayan birinin onun şiirine de tam nüfuz edebileceğini sanmıyorum.

Yeni başlayanlar için Diriliş Neslinin Amentüsü

Şaban Abak (Şair): Öncü bir mütefekkir ve dava adamı olarak üstat Sezai Karakoç’un önce düşünce eserleri bir bütün halinde okunup özümsenmeli, sonra şiire geçilmelidir. Yeni başlayanlar için Diriliş Neslinin Amentüsü veya İslam’ın Dirilişi adlı eserlerden biri ile başlayıp İslâm, İnsanlığın Dirilişi, Yitik Cennet ve Sütun ile devam etmeyi önerebiliriz. Toplum, devlet, devlet kurumları ve siyasetle doğrudan ilgili konulara öncelik tanıyanlar ise Fizik Ötesi Açıdan Ufuklar ve Daha Ötesi ile (üç cilt) Yapı Taşları ve Kaderimizin Çağrısı (iki cilt) ve “Çıkış Yolu” adlı ilk kez 1995-2003 arası basılan eserlerden başlayabilirler.

kaynak: zaman.com.tr

Add comment Aralık 31, 2008

Türkçenin en büyük şairi kim?

Yazar: Elif ŞAFAK

Milliyet gazetesinin aylık kitap eki, son sayısında sanat ve edebiyat çevrelerinde hayli ses getiren bir soruşturma yürüttü: “Sizce Türkçenin yaşayan en büyük şairi kim?”

Bundan kırk sene evvel Dağlarca için kullanılan Yaşayan En Büyük Türk Şairi değerlendirmesinin bir nevi devamı olan bu çarpıcı soru farklı farklı kesimlerden gelen yazar, çizer, eleştirmenlere soruldu. Elli kişilik jüride herkes kendine göre (ve birbirinden habersiz) cevapladı. Sıra bana geldiğinde doğrusu bir tereddüt yaşadım. Zira edebiyat söz konusu olduğunda, “en büyük”, “en ünlü”, “en iyi” gibi yakıştırmalardan mümkün mertebe uzak durmak gerektiğine inanırım. Nedir bir yazarı diğerinden “başarılı” kılan? Çok satması mı? Çok tutulması mı? Fazlasıyla bilinmesi mi? Yoksa yeterince bilinmemesi mi? Nasıl hiyerarşik bir sıralamaya tabi tutabiliriz ki yaptıkları iş ve bizzat varlıkları gereği hiyerarşilere uymayan, kaplarına sığmayan sanatçıları?

Öte yandan Milliyet Kitap, çok beğenerek, takdir ederek okuduğum bir dergi. (Keza Milliyet Sanat dergisi de bu anlamda başlı başına bir duruş sergiler. Bir yandan sanatı sırça köşklerde sadece elit kesimin konuştuğu bir “lüks” olmaktan çıkaracaksın, bir yandan düzeyi düşürmeyecek, çıtayı hep yüksekte tutacaksın. Edebiyatı sevdirirken kaliteyi bozmayacak, ayağa düşürmeyeceksin. Kolay bir denge değil bu.) Soruşturmada, ben oyumu Sezai Karakoç’tan yana kullandım. Çok sevdiğim halde seçemediğim nice kıymetli şairde kalsa da aklım, kelimeleriyle bende senebesene derin iz bırakan Sezai Karakoç’un adını zikrettim.

Sonra soruşturmanın sonucu açıklandı. Türkçenin yaşayan en büyük şairi oyçokluğuyla Gülten Akın olmuştu. Ve ben o zaman kendi oyum farklı olduğu halde gülümsemeden edemedim. Sevindim, çocuk gibi. Bir kadın şairin ama bilhassa Gülten Akın’ın seçilmiş olması ne güzel, ne kadar isabetli! O her ne kadar “Ah kimsenin vakti yok / İnce şeyleri anlamaya” dese ve böyle demekte yerden göğe kadar haklı olsa da, bilmeli ki bu ülkede kaç kuşak insan Gülten Akın’ın incelikli dizelerini okudu ve okuyor.

Yüksekten bakmayan, okurunu kendinden aşağı görmeyen, gürlemek yerine fısıldamayı tercih eden, öğretmek yerine paylaşmayı seven, mürekkebini hınç hokkasına değil, sakin ve kendinden emin bir bilgelik deryasına bandırarak yazan, dostane, mütevazı; ama bir o kadar zeki, çakmak çakmak eleştirel bir sestir Gülten Akın’ın şiirleri edebiyat tarihimizde. Varlığı bizim için feyz ve ilham kaynağıdır.

Bir şey daha var: Bilen bilir, güzel yaşlanmak edebiyat aleminde herkese nasip olmaz. Ne yazık ki şair olsun, yazar olsun, eleştirmen olsun, kadın olsun, erkek olsun, hepimizi bekleyen bir tuzaktır yaşlanırken sirkeleşmek. Ne çabuk kararır yüreğimiz. Kızar, köpürür, kıskanır, söylenir; gençlerin bizi anlamadığını, yaşıtlarımızın bizi sevmediğini düşünür, ha bire şüpheler ve garezler besler, başka yazar ve şairlerin başarılarını bize yapılmış bir haksızlık gibi algılarız içimiz sirkeleşince. Ben-merkezci bir uğraştır edebiyat. Nefsini kabartır kişinin. Her yazar ve şairde az da olsa vardır bu sirkeleşme temayülü. Kiminde az, kiminde fazla. Ama işte Gülten Akın bütün bunların çok ötesinde duran, tamamen dışında kalabilen nadir sanatçılarımızdan biridir. O, güzel yaşlandı. Aslında hiç yaşlanmadı ki! “Deli Kızlar” yaşlanır mı hiç?

Bugün bir Gülten Akın şiiri okuyun. “Ben yalnızlığımı gözlerim gibi taşıdım / Unutmak olmazdı unutmadım” diyen sıcacık sesini duyun yüreğinizde. Yaşadığınız şehrin kumunu yollayın ona. Sevgiyle…

kaynak: zaman.com.tr

Add comment Aralık 31, 2008

Çağ körleşmesi, Diriliş ufku ve varoluş yolculuğu (2)

Yazar: Yusuf Kaplan

İnsanlık tarihinde, daha önceki dönemlerde yaşanmayan; dünyada olup bitenleri de, kendi yaşadıklarımızı da anlamamızı zorlaştıran; algılama, görme ve bakış açılarımızı sakatlayan nevzuhûr bir durumla karşı karşıyayız: Tarihte ilk kez tek bir “uygarlık”ın, tek bir algılayış, duyuş ve yaşayış biçiminin, açık ve örtük kontrol ve kolonizasyon biçimleriyle bütün küre ölçeğinde hâkim kılındığı bir zaman diliminde oraya buraya sürükleniyoruz.Yalnızca Batılıların zeitgeist’larının (zamanın ruhu’nun), seküler algılama, görme, bakış açısı ve yaşama biçimlerinin yaygınlaştırıldığı, başka zeitgeist’lara, medeniyetlere varolma ve hayat hakkı tanınmadığı dondurucu bir kış mevsimi bu. İşte bu durum, zamanı durmuştur; çünkü Batılıların ürettiği seküler algılama ve yaşama biçimleri, bütün dünyaya hâkim kılınmıştır. Artık farklı medeniyetler ve toplumlar, kendi zamanlarını yaşa/ya/mıyorlar; Batılıların ürettiği seküler zamanın, seküler algılama, duyuş ve yaşama biçimlerinin içine fırlatılmış gibiler sadece.

Bu durum, tarihi de donmuştur: Tarihi yalnızca Batılılar yapıyor. Batılıların dışındakiler, tarihi yapamadıkları, tarihte tatile çıktıkları, Batılıların yaptıkları seküler tarihin içinde kayboldukları, eritildikleri için oraya buraya sürüklenmekten başka bir şey yapamıyorlar.

Sonuçta, bütün dünyada tek bir zeitgeist’ın hâkim kılınması, zamanın durması, tarihin donması; Batı dışındaki medeniyetlerin ve toplumların, bu çağa, seküler algılama ve yaşama biçimlerine hapsolmalarına, dolayısıyla baştan çıkarıcı bir çağ körleşmesi sorunu yaşamalarına yol açıyor.

Sonuç, Batı dışındaki toplumların kendi tarihlerine, kendi sorunlarına bakarken bile yalnızca seküler / Batılı bakış açılarıyla bakıyor olmaları gibi bir “cinayet”in zuhur etmesidir. Bu, bir kendi-kendine intihar biçimidir: Çünkü siz kendi’niz değilseniz, sizin kendi dili’niz, kendi bakış açılarınız yoksa, yok olmuşsa, o zaman, siz de yoksunuz, yok olmuşsunuz, demektir: Sizin konuştuğunuz bir dil’iniz, baktığınız bir göz’ünüz, bakış açı’nız yoktur, yok olmuş, demektir.

Bu durumda, sizin varolduğunuzdan, tarihi sizin (de) yaptığınızdan, dünyaya sizin dil’inizle, sizin göz’ünüz ve bakış açınızla ürettiğiniz esaslı fikirler, sanat eserleri, hayat biçimleri, duyuş ve davranış modelleri sunabildiğinizden elbette ki, sözedilemez. Bu, sizin varolamadığınız; aksine yok olduğunuz, üstelik de bizzat kendi ellerinizle kendinizi yok etmek gibi bir garabeti ve cinayeti işlediğiniz anlamına gelir. Yaptığınız tek şey, Batılıların seküler zamanının içinde yaşadığınız için, Batılıların seküler algılama, varolma, duyma ve yaşama biçimlerini yeniden-üretmeniz ve meşrûlaştırmanızdan, dolayısıyla “körleşme”niz ve “köleleşmeniz”den ibarettir.

İşte üstad Sezai Karakoç, tam da bu çağ körleşmesine ve “köleleşme”sine karşı esaslı bir diriliş hamlesi başlatmıştır. Bizi metamorfoza uğratan, Batılıların gönüllü zihnî kölesi kılan bütün Batılı / seküler algılama biçimlerini yıkan, Cumhuriyet tarihimizin ilk düşünürüdür: Batılılaşmanın, sekülerleşmenin medeniyet iddialarımızı ve ruhumuzu yok ettiğini, bizi intiharın eşiğine sürüklediğini görmüş; bütün zamanları kucaklayabilen, bütün zamanları seferber edebilen, bütün zamanların çocuğu olabilen ve bütün zamanları kendi çocuğu kılabilen bir medeniyet ufku ve yolculuğu armağan etmiştir bize Sezai Karakoç.

Sezai Karakoç, Bediüzzaman ve Necip Fazıl’la birlikte, yaşadığımız Batılılaşma / sekülerleşme biçimlerine esaslı bir “semantik müdahale”de bulunmuş; bizi körleştiren ve “köleleştiren” seküler algı kapılarını kırarak, ilhamını Kur’ân’dan, Hz. Peygamber’den, İslâm düşünce ve sanat geleneğinden alan esaslı bir medeniyet yürüyüşü ve yolculuğu başlatmıştır.

Sezai Karakoç, kendi entelektüel tarihimizi yeniden başlatan, tarihi ve zamanı zihnî düzlemde yeniden harekete geçiren, dalga-kırıcı ve dalga-kurucu bir çığır açmıştır. O yüzden, Sezai Karakoç, entelektüel tarihimizde, bize kendi zamanımızı yaşatan, kendi dilimizi kurdurtan, kendi bakış açılarımızı armağan eden, kendi medeniyet yolculuğumuzu yeniden hatırlatan ve başlatan bir milattır. Hatırlatmakta yarar var: Elbette ki, Bediüzzaman ve Necip Fazıl olmasaydı, Sezai Karakoç olmazdı.

Bize düşen şey, Sezai Karakoç’un ektiği diriliş tohumlarını, ilimde, düşüncede, sanatta ve hayatımızın bütün alanlarında derinlemesine ekerek ete kemiğe büründürecek esaslı, sarsılmaz ve savrulmaz bir varoluş yolculuğuna soyunmak, bunun için de, önce hakîkat medeniyetinin fikrî yemişlerini yeşertecek, sonra da bunu hayata geçirme “savaş”ı verecek öncü bir varoluş kuşağı yetiştirmektir.

kaynak: yenisafak.com.tr

Add comment Aralık 15, 2008

Çağ körleşmesi, Diriliş ufku ve varoluş yolculuğu (1)

Yazar: Yusuf Kaplan

ABD’de patlak veren, Almanya, İngiltere, Rusya ve Çin’e de derinlemesine yayılan ekonomik kriz, seküler-kapitalist Batı uygarlığının 150 yıldır yaşadığı felsefî krizin zorunlu bir sonucu.Kapitalist ekonomik sistem, seküler dünya tasavvurunun ürünüdür. Avrupa’da Kilise Hıristiyanlığı’nın Protestanlaşması, beraberinde “Protestan ahlâkı”yla birlikte, hem hayatın, hem de Hıristiyanlığın sekülerleşmesini de getirmiş ve sekülerleşen Protestan ahlâkı, kaçınılmaz olarak kapitalizmin neşvünemâ bulmasına zemin hazırlamıştır.

Şöyle söyleyelim: Pratik ahlâkın öncelenmesi (yani fizik gerçekliğin, yani bu dünyanın, yani araçların, yani bilim ve teknolojinin mutlaklaştırılması), kaçınılmaz olarak pratik ahlâkın pragmatik ahlâka dönüşmesine; bu da, çıkar’ın mutlaklaştırılmasına ve hayatın çatışma kavramı etrafında kurulmasına ve dönmesine yol açmıştır: Pratik ahlâkın pragma’ya yol vermesi ise kaçınılmaz olarak pragmanın pranga’ya dönüşmesiyle sonuçlanmıştır: Foucault’nun üretilen dünyayı “modernliğin hapishanesi” olarak tanımlaması; Weber’in, modernliği, “demir kafes” olarak tanımlaması ve anlam krizi ile özgürlük kaybı gibi iki esaslı soruna neden olduğundan sözetmesi, modernliğin omurgasını, ruhunu oluşturan seküler dünya tasavvurunun yaşadığı felsefî krizin telâffuzundan başka bir şey değildi/r.

Nitekim, ikinci sanayi devriminin yavaş yavaş palazlanmasıyla birlikte, 19. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Batı uygarlığı yaşadığı felsefî krizi iliklerine kadar hissetmeye başlamıştır: Batı uygarlık tarihçilerinin Batı uygarlığının bu son dönemini veya evresini “bunalımlar çağı” olarak tarif etmeleri, o yüzden, boşuna değildir. 19. yüzyılın ikinci yarısı, aydınlanma çağı’nın, dolayısıyla modernliğin vaatlerini gerçekleştirememesi üzerine karşı-aydınlanma ya da romantik çağ olarak adlandırılan bir çağdır: Felsefede, sanatta ve sosyal hayatta gözlenen yeni arayışlar, Batı uygarlığının felsefî, sanatsal, sosyal ve siyasî olarak büyük bir krizin eşiğine sürüklendiğini haber veren ve modernliğin çöküşünü ilan eden arayışlardır.

Ne var ki, bu arayışlar, modernliğin sonunu ilan etmekten başka esaslı bir çıkış yolu öneremediler: Sonuçta, ulus-devlet çöktü; Avrupa, iki büyük savaş yaşadı ve tarumar oldu; Avrupa’nın yerine, kısmen ulus-devlet ötesi bir örgütlenmeyi başaran, pragma’yı her şeyin başı ve kalkış noktası hâline getiren ABD yerleşti; Tanrı, hayattan kovuldu; kâinât tahrip edildi; gezegenimiz büyük saldırılara ve yıkımlara maruz bırakıldı; akıl, hapishaneye kapatıldı, din-dışı kutsallıklarda inanılmaz bir patlama yaşandı ve her alanda neo-paganizm biçimleri pıtrak gibi bitmeye başladı; toplum çözüldü, atomize oldu ve birey, fetişlerine ve dizginleyemediği ayartıcı arzularına ve hazlarına hızla kaçıverdi; sonuçta izafîleşme, tek esaslı felsefî söylem katına yükseldi.

İşte bütün bunlar, modernlik meydan okuması’yla birlikte, adına ayartıcı bir şekilde dünyayı “medenîleştirme süreci” denilerek dünyanın bütün mevcut medeniyetlerini ya yok eden ya da fosilleştiren, Heidegger’in deyişiyle varoluşa varoluşsal bir saldırı gerçekleştiren seküler-kapitalist tecrübenin aslında bütünlüğü esas alan medeniyet fikrini yok etmesinin kaçınılmaz sonuçlarıydı ve modern seküler Batı tecrübesinin, dünya üzerinde büyük bir hegemonya kurmasına rağmen, insanlığı, büyük bir varoluş, hakîkat, değerler ve bilgi bunalımının eşiğine sürüklemekten; dolayısıyla kültürel, siyasî ve ekonomik olarak tam bir tıkanmanın ve kaosun eşiğine getirmekten başka bir şey öneremediğinin yakıcı göstergeleridir.

Oysa izafîleşmenin felsefî temeli hâline geldiği bir “uygarlık”, hem kendisini, hem de dünyayı büyük bir bunalımın, kaosun ve çatışmanın eşiğine sürüklemekten başka bir şey yapamaz/dı. Bu bunalımdan çıkışın tek yolu var: İnsanlığa yeniden hakîkati, adaleti, hakkaniyeti, kardeşliği hatırlatacak, bütünlük fikri’ne dayanan yeni bir medeniyet atılımı gerçekleştirmek. İşte bu atılımı gerçekleştirecek fikir, Bediüzzaman ve Sezai Karakoç tarafından Türkiye’de geliştirilmiştir.

Cumartesi günü Fatih Belediyesi, bir Sezai Karakoç sempozyumu düzenledi. Bu sempozyumda Sezai Karakoç’un medeniyet fikri/yatı, çeşitli yönleriyle tartışıldı.

Cuma günkü yazıda sempozyum dolayımında insanlığın nasıl zihinlerimizi ve vicdanlarımızı körleştirici bir çağ körleşmesi sorunu yaşadığını, bu çağ körleşmesinin, Bediüzzaman’la birlikte farkına varabilen ve nasıl aşılabileceğini gösteren iki önemli düşünürden biri olan üstad Sezai Karakoç’un medeniyet fikriyatının önümüze nasıl yepyeni bir ufuk ve koridor açtığını; bu diriliş ufkunun ve koridorunun nasıl esaslı bir varoluş yolculuğuna dönüştürülebileceğini göstermeye çalışacağım.

kaynak: yenisafak.com.tr

Add comment Aralık 15, 2008

Diriliş Rüyası

Yazar: Mehmet Doğan

“Akan bir nehirsen, yalnız mansabın değil, menbaın da olacak.” diyor, İsmail Habib Sevük. Bugünün gençlerinin anlayacağı dille söylersek: Akan bir ırmaksan, yalnız döküldüğün yer değil, kaynadığın, doğduğun yer de olacak, diyor.Kültür ve medeniyetler de birer ırmak gibi, nehirler gibi doğarlar, kendilerine yataklar aça aça uçsuz bucaksız ummanlara, deryalara doğru kıvrım kıvrım giderek dökülürler.

Bazı nehirler, bazı zamanlar yeraltına kaçar, sonra tekrar çıkarlar. Batışları ölüm, doğuşları da yeni bir hayat olur, çevresi ve halkı için.

Batıp bir daha hiç çıkmayan nehirler olduğu gibi, besleyen nehirleri kuruduğu için kuruyan iç denizler de vardır. Yerlerinde sadece bir çöl kalır, geriye.

Uzay fotoğraflarından bakılınca nehirlerin çoğu mansabından menbaına doğru dallanan birer heybetli ağaç gibi görünürler. Zaten ağaçlar da birer nehir değil midir, göklere doğru akan.

Kutlu şair de öyle diyor ya: “Yerden göğe doğru akan incecik ırmakları / Kendime mahsus bir tarzda dinlerdim ağaç bedenlerinde” (Erdem Bayazıt).

Sonbaharlarda, kışlarda kuruyan ağaçlara can katan, kök ve gövdelerinden dal uçlarına doğru gürül gürül akan bahar özsularıdır, Bengisu ırmaklarıdır.

Bazı nehirler yatak değiştirir. Bazıları da kaynak değiştirir. Bazılarına yabancı kaynaklar katılır. Nehrin rengi değişir, tadı değişir. Nehirler için ölümden farksızdır, bu değişimler.

Bazı ağaçlar da kök değiştirir, gövde değiştirir. Toprak değiştirir, yaprak değiştirirler. Ölümcül bir değişime uğrarlar, uğratılırlar.

Bazı ağaçlar, gövdelerini kaybederler. Toprak seviyesinde kesilir, yok edilirler. Yakınına yöresine başka tohumlardan türeme ağaçlar yerleştirilirler.

Gel zaman git zaman eski ağacın kökünden filizler fışkırır, dallar gelişir, kol kol. Yeni gövdeler oluşur, yol yol. Bir diriliş kuşatır onları.

Dallar, yapraklarla, çiçeklerle donanır. Çiçekler, meyveye durur. Meyveler, yeni çekirdekler demektir. Çekirdeklerse yeni bir hayat, yepyeni bir oluş demektir, diriliş demektir.

“Ağaç, çiçeğinde kökünün rüyasını görür.” (Sezai Karakoç).

Kültür ve medeniyetler de kimi zaman, kaderin bunlara benzer cilvelerini yaşarlar. Bir ölüş ve diriliş vardır, kaderlerinde.

Milletler de bebeklerinde köklerinin rüyalarını görürler.

Bebekleri büyüten kan, besleyen süt ne kadar önemli ise, doğduklarında kulaklarına okunan söz, ruhlarına yüklenen öz de o kadar önemlidir.

Doğduğu kaynağı ve döküldüğü deryayı, kulaklarına fısıldananlarla duyan bir gençlik ırmağıdır, bugün dünyanın dört bir yanında çağıl çağıl akan.

Beslendikleri kaynaklardan aldıkları rahmetle, Seyhun-Ceyhun gibi, Dicle-Fırat gibi, Nil-Tuna gibi, Ganj-Amazon gibi gittikleri yere hayat götüren bir gençlik ırmağıdır, bu.

Anadolu’nun bağrından yükselen kutlu ağacın dallarının gölgesi, beş kıtaya vurmaya durdu. Dallarda patlayan tomurcuklar, bir sonsuzluk rüyasını taşıyorlar.

İnsanlık, bir cennet rüyasının yorumunu yaşıyor, bu dünya çiçekleriyle.

Tohumu Hz. Âdem’le yeryüzüne atılan insanlık ağacı, yeniden kutlu meyvelerini vermeye duruyor.

Yüce Rabbimizden duamız, dileğimiz, bu rüyanın gerçekleşmesi, tamamlanmasıdır.

kaynak: yenisafak.com.tr

Add comment Aralık 15, 2008

Sezai Karakoç’u anlama çabası

Yazar: Mehmet Şeker

Cumartesi günü Fatih Belediyesi tarafından Topkapı Eresin Otel’de “Şair ve Düşünür Sezai Karakoç Sempozyumu” düzenlendi.Sabah 10.00′da başlayan oturumlar, kısa aralıklarla devam etti ve akşam 19.30′da son buldu.

Katılım o kadar yüksekti ki salonda yer bulamayanlar dışarıya taşmıştı.

İleriki oturumlarda başkan olarak görev yapacak ve bildiri sunacak olanlardan bazıları bile yer bulmakta zorlandı.

Öyle ki, son toplantıyı yöneten Yasin Aktay, önceki oturumlarda salona giremediğini, açış konuşmasında belirtme gereği duydu.

 

* * * Anlaşılan o ki, sempozyumu düzenleyenler de o kadar yoğun ilgi göreceğini tahmin etmemişler.

Alışılagelen türdeki sempozyumlarda, kürsüde bir başkan, yanında üç dört konuşmacı, karşı tarafta ise iki üç dinleyici bulunurken, bu defa durum farklıydı.

Ümit verici bir manzara ile karşı karşıya idik.

Salonun büyük bölümünü gençler doldurmuştu.

Sezai Karakoç hakkında anlatılanları dinlemek için gelen dinleyicilerin yarıdan fazlasını hanımlar oluşturmaktaydı.

Hanımların yarısı başörtülüydü, beylerin yarısı kravatlıydı.

 

* * * Şaban Abak, Saadettin Acar, Cihan Aktaş, Yasin Aktay, Ahmet Albayrak, Fatih Andı, İshak Arslan, Ali Ayçil, Münire Kevser Baş, Osman Bayraktar, Hamit Can, Kenan Çağan, Mehmet Can Doğan, Ömer Erdem, Haydar Ergülen, Nazif Gürdoğan, Ali Haydar Haksal, Vahdettin Işık, Yusuf Kaplan, Turan Karataş, Mustafa Kirenci, Ahmet Murat, Mustafa Özel, Tarık Tufan, Hayriye Ünal, Işık Yanar ve Necip Yılmaz katılacak isimler arasında bildirilmişti.

Birkaç isim mazeretleri sebebiyle orada bulunamadıysalar da hazırladıkları bildirileri vekâleten sunuldu.

 

* * * Bildiri sahiplerinin en büyük sıkıntısı vakit yönündendi.

Hepsi de ayrıntılı şekilde hazırlanmış, Sezai Karakoç’u bir yönüyle anlatmak için heyecanla koşup gelmişlerdi.

Keşke her bir konuşmacıya birer saat süre tanınabilseydi de sempozyum on gün devam etseydi.

Öyle olsa bile, yine de Sezai Karakoç’un ve düşüncelerinin ve şiirlerinin ve hayatının ve etkilerinin ancak bir bölümü anlatılabilmiş olurdu.

Evet, gerçekten sadece bir bölümü anlatılabilirdi yine de. Buna inanın.

Zira biz toplantıya ertesi günün ilk saatlerine kadar devam ettik.

 

* * * Sezai Karakoç imzalı eserlerin yalnızca isimlerini zikretmek dahi yarım saat sürer.

Tek bir kitabı, tek bir yazısı, tek bir şiiri için, kapısında bende olmayı kabullenebilir insan.

Savunduğu tek bir kavram için hayatını adayabilir, o kavram ve o üslup karşısında hayranlık duyanlar.

Mesela “İslam Medeniyeti” olsun o kavramlardan biri… Başka bir kavrama ne gerek var ki?

Ne mutlu bize ki o toplantıya katılma fırsatı bulmuşuz.

Ne mutlu bize ki Sezai Karakoç ile aynı çağda, aynı ülkede, aynı şehirde, aynı muhitte yaşamaktayız.

Ziyaretine gitmiş, çayını içmiş, sohbetine iştirak etmişsek ve bundan bahtiyarlık duymuşsak, daha ne isteriz!

Ondan ötesi kitaplarında.

Add comment Aralık 15, 2008

Tüm zamanların şairi Sezai Karakoç

Ünlü düşünür ve şair Sezai Karakoç’un Türkiye’nin sosyokültürel hayatına dün ve bugün yaptığı katkıların konuşulduğu ‘Şair ve Düşünür Sezai Karakoç’ sempozyumunda Karakoç, Diriliş akımı, Karokoç’un İkinci Yeni’deki konumu, medeniyet tasavvuru ve gelenekle ilgisi tartışıldı.

Fatih Belediyesi’nin Topkapı Eresin Otel’de düzenlediği sempozyumda oturumları Ersin Nazif Gürdoğan, Yasin Aktay, Tarık Tufan, Ali Haydar Haksal ve Vahdettin Işık yönetti. Sezai Karakoç’un katılmadığı sempozyumunun açılış konuşmasını yapan Fatih Belediye Başkanı Mustafa Demir, Karakoç’un düşüncelerinin kritik edilmesinin önemine dikkat çekti. Sempozyumun koordinatörü Saadettin Acar, Karakoç’u konuşmanın, Türkiye’nin yaşadığı son birkaç asırlık kültürel ve düşünsel macerayı konuşmakla aynı anlama geldiğini söyledi. Acar, “Karakoç’tan söz etmek, sadece sanatta çığır açmış iyi bir şairden söz etmek değil, aynı zamanda önemli felsefi ve sosyolojik tezleri olan, tarihe, medeniyete, dine, sosyal hayata, kültüre, siyasete, küresel sorunlara dair çarpıcı tespit ve çözüm önerileri de bulunan bir mütefekkirden de söz etmek demektir” dedi.

DAİMA UMUT VERDİ

Şair Ömer Erdem de umutsuzluk ve mutsuzluk içine düşmüş Türkiye’ye, Müslümanlara ve insanlığa Karakoç’un şiirlerinde ve yazılarında her daim bir umut olduğunu, umut ve mutluluk kaynağının da maneviyat ve ilahi aşk olduğunu söyledi.

Mehmet Can Doğan, Karakoç’un İkinci Yeni’lerin imaj ısrarından ve dil sapmalarından uzak olduğunu anlattı. Doğan, yok sayılan geçmiş ile bugünü ve yarını fikir dünyasına taşıyan Karakoç’un bugünü Osmanlıya ve hatta Selçuklulara bağladığını ifade etti. Şair Haydar Ergülen, Karakoç’un Türkiye’nin en büyük şiir hareketi İkinci Yeni’nin önemli bir şairi olduğuna dikkat çekti. Şair Ali Ayçil, Karakoç’un bir çok şiirinin çok farklı anlamlar taşıdığını söyledi. Necip Yılmaz da, Karakoç’un birçok şiirinde insanın her dönemde yaşadığı halleri ve onlara derman olabilecek ve ufuk açabilecek bakış açılarını bulabileceklerini anlattı.

 

Mağlup görünür ama hep galiptirler

Sempozyumda konuşan Yeni Şafak editörü Hamit Can, Karakoç ile Diriliş’i birbirinden ayırmanın mümkün olmadığını söyledi: “Karakoç ve Diriliş’in birbirlerinde yok oluşları ve var oluşları, nefesle ses gibidir. Duruşları ve üslupları birdir. Biri ‘gökte yapılıp yere indirilen şehir’leri tasvir ederse diğeri ‘toprağa yakınken gökte nar bahçesi düzenleyen insanoğlu’nu. Geçmişle gelecek, teoriyle pratik, fizikle metafizik, hayatla ölüm, onlara göre tek yapıdır. Bakışları ve mizaçları gereği bölüp parçalamadan algılar ve yorumlarlar. Biri mutlak hakikatin rüyasıysa, öbürü rahmani rüyanın hakikatidir. Onların gözünde reklam, olsa olsa bala katılmış şeker, ün, mevki ve mal ise büyük yürüyüşte ayak kanatan zehirli dikenlerdir. Bir velinin Karakoç hakkındaki buyurdukları ifadesi ile Onlar ki, hep mağlup görünürler, fakat hep galiptirler.”

 

Sempozyum kitap olacak

Karakoç birçok yönüyle tartışıldığı sempozyuma Vahdettin Işık, Ali Haydar Haksal, Mehmet Can Doğan, Haydar Ergülen, Ali Ayçil, Necip Yılmaz, Tarık Tufan, Fatih Andı, Ahmet Murat, Ömer Erdem, Işık Yanar, Cihan Aktaş, Nazif Gürdoğan, Ahmet Albayrak, Yusuf Kaplan, Mustafa Kirenci, İshak Arslan, Münire Kevser Baş, Yasin Aktay, Kenen Çağan, Şaban Abak, Hamit Can, Mustafa Özel ve Osman Albayrak gibi isimler katıldı. Sempozyuma katılanların tebliğlerinden oluşacak kitap da önümüzdeki günlerde ‘Sezai Karakoç Kitabı’ olarak yayınlanacak.

 

 

16.11.2008 kaynak: yenisafak.com.tr

Add comment Aralık 15, 2008

Tüm yönleriyle Sezai Karakoç

Şair ve düşünür Sezai Karakoç, 15 Kasım günü Topkapı Eresin Otel’de düzenlenecek olan bir sempozyumda, tüm yönleriyle konuşulacak. Açılışı saat 10.00′da yapılacak olan sempozyumda Turan Karataş ”Bir entelektüelin portresi”, Hamit Can “Karakoç’un hatıraları ışığında hayatı”, Saadettin Acar “Sezai Karakoç’u düşünmek”, Haydar Ergülen “Taha’nın kitabı’nda ikinci yeninin belirmesi”, Hayriye Ünal “Karakoç şiirinin etkileri”, Ali Ayçil “Bir şairi bir şiirden okumak” başlıklı tebliğlerini sunacak. Dört oturum halinde düzenlenecek sempozyuma Tarık Tufan, Fatih Andı, Ömer Erdem, Işık Yanar, Cihan Aktaş, Ahmet Albayrak, Yusuf Kaplan, Yasin Aktay, Şaban Abak, Mustafa Özel ve Osman Bayraktar da konuşmacı olarak katılacak.

10.11.2008 kaynak: yenisafak.com.tr

Add comment Aralık 15, 2008

Yakın dostları Sezai Karakoç’u anlatıyor

Şair, yazar ve düşünür Sezai Karakoç için bugün Topkapı Eresin Otel’de bir sempozyum düzenleniyor. Sempozyumda Sezai Karakoç’un fikirleri ve dünya görüşü, onu tanıyanlar tarafından anlatılacak.

Fatih Belediyesi’nin desteği ve Sempozyum Genel Koordinatörü Saadettin Acar’ın girişimleri ile düzenlenen sempozyum saat 10.00′da başlayıp ve 5 oturum halinde gerçekleştiriliyor. Oturumları, Ersin Nazif Gürdoğan, Yasin Aktay, Tarık Tufan, Ali Haydar Haksal ve Vahdettin Işık’ın yönettiği sempozyumu TV NET de canlı olarak ekrana getiriyor. Sezai Karakoç Sempozyumu Genel Koordiatörü Saadettin Acar, “Çağ ve İlham” olarak nitelendirdiği Karakoç’un bütün düşüncelerinin dünyaya, teknolojik medeniyetin hükümran olduğu, aşağılık kompleksinin ortalığı kasıp kavurduğu günümüze ışık tutacak nitelikte olduğunu söyledi.

BUGÜNÜN DİLİNİ KULLANIYOR

Acar, “Karakoç, sadece konuşmuyor. Aynı zamanda naif ve içli sesiyle bu karanlığın geçici olduğunu, bu ateşin sönmediğini sadece üzerinin küllendiğini, ümitsizliğin bize yakışmadığını haykırıyor adeta. Sadece tarihte kalmıyor Karakoç, ‘Şanlı geçmiş’ nostaljisiyle avunmuyor/avutmuyor, en önemlisi de bu kötü tablodan iyimser bir sonuç çıkarabileceğini gösteriyor. Dahası buna bizi de inandırıyor. Tüm bunları yaparken de bugünün dilini kullanıyor’ diye konuştu.

 

 

 

15.11.2008 kaynak: yenisafak.com.tr

Add comment Aralık 15, 2008

Previous Posts


Diriliş Yazıları nedir?

Diriliş Yazıları, diriliş düşüncesinin en sahih şekilde anlaşılması ve anlatılması projesidir. Bu kapsamda, ne olduğu, ne olması gerektiği ve nasıl olacağı da önem arzeder. Bu maksatla, bu ilk ayakta Diriliş Yazıları, bir internet sitesinde ilgili yazıların arşivini oluşturmaktadır.

Bölümler

Son Yazılar

Bağlantılar

Diriliş Paneli

Diriliş Yazıları, diriliş düşüncesi üzerinde düşünme ve konuşma merkezli çalışmalarına bir panele destek olarak başladı. Panel kapsamında konuşmacılar, diriliş düşüncesi ve düşüncenin mimarı Sezai Karakoç'u konuştular. 3 saati aşkın bir süre akademisyen ve yazarların da içinde bulunduğu panel konuşmacıları, dinleyicilere diriliş ve Sezai Karakoç'u anlattılar. -nisan'07-

Arşiv