Yazar: Saadettin Acar
Bu topraklarda yaşayan insanların, son iki asırdır dünya insanlarına övünçle takdim edebilecekleri bir eserleri, ayakları yere basan bir özgün denemeleri olmadı. Bundan dolayı başlarını dik tutmalarına yarayacak fazlaca bir nedenleri yok. Birkaç istisna dışında, -çoğunlukla inkâr ettikleri tarihleri gibi- yüzlerini ağartacak sahici bir övünç kaynağına da sahip değiller.
Yarı sevinçler, yarım aşklar, ‘yarım adamlarla atılan yarı adımlar’… ve avuntuyla geçmiş, çeşitli maceralara sahne olmuş iki asır… Bundan dolayı bu iki asırlık sürede ortaya atılan iyi ya da kötü, güzel ya da çirkin her iddia, her önerme büyük ilgi görmüştür.
Bu coğrafyanın insanları, son iki asırdır hep aldatıldılar. İyi bir analize tabi tutulmazsa güzel ve çirkin, pekâla karışabilir. Sahte kahramanlar türetildi, yalancı kurtarıcılar. Genellikle en yükseklere en alçaklar çıkartıldı. Uyanık olunmazsa korkaklar en cesur; utanılası adamlar büyük kahraman diye yutturulabilir.
Evet, son iki asırdır, -birkaç istisna dışında- göğsümüzü gere gere ‘işte bu!’ diyebileceğimiz bir örneğimiz olmadı.
İşte o, başımızı dik tutmamızı sağlayan ‘o birkaç istisna’dan biri… Bu coğrafyanın çocuğu, bu toprakları seven ve özümseyen ve ‘Bu Ülke’yi fikri ve ruhi anlamda iyileştirmeye çalışan bir muallim, bir hoca, bir bilge… Şeyh-i Ekber Muhyiddinden, Büyük Mevlâna’dan, Hallâc ve Bayezitlerden kalan hayırlı bir miras, Fuzulilerden, Şeyh Galiplerden, çağımıza yadigar. Şu yaşadığımız coğrafyaya, Allah’ın bir nimeti ve önemli bir hediyesi. Geylanilerin, Yesevilerin, Ebu Hanifelerin yolunda bir derviş; Akiflerin, Yahya Kemallerin, Necip Fazılların veliahtı, mahcup, naif ve ince ruhlu bir şair. İçinde ukalalık barındırmayan bir bilgelik, kibirden uzak bir onur… Bir kadın kadar afif, bir derviş kadar zahit ve ince idrak sahibi. Edebiyat ve düşünce dünyamız için taze bir soluk ve yeni bir nefes… “Büyük nehirlerin kıyısından, büyük şehirlerin ortasına bir tayf’ gibi inen, şehirlerin kapalı ve kirlenmiş havasına taze dağ havası getiren…” şair. Toplumun yok olan sağduyusu, aranılan ve ihtiyaç duyulan dengesi ve ortak bilinci. Üzerinde ittifak edebileceğimiz birkaç noktadan birisi: Sezai Karakoç…
Onun gibi çok yönlü bir adamı yazmaya çalışmak dışardan ne kadar avantajlı ve hakkında çıkan sayısız yazı, araştırma ve kitaptan dolayı kolay gibi görünse de; işin içine girildiğinde bunun pek de böyle olmadığı anlaşılır. Söz konusu olan bir fizik bilgini ya da bir tıp dehası olsaydı, onu değerlendirmek, işin ehli için çok zor olmazdı. Ama söze konu edilen, Karakoç gibi, edebiyatta büyüklüğünü tartışmasız herkese kabul ettirmiş, fikirde bir ekol olmuş, siyasete yeni bir bakış açısı getirmiş, denemeci, şair, yazar, mütefekkir, parti başkanı, dergi editörü, yayınevi yöneticisi, mütercim, öykücü, piyes yazarı… gibi pek çok ünvanlı bir şahsiyetse işin neresinden tutacağınızı şaşırırsınız. Bu, belki de, bir medeniyet mimarı ile karşı karşıya kalmanın doğal şaşkınlığıdır. Evet, o aynı zamanda bir medeniyet mimarı. Herkes ümitsiz bir şekilde, sağına soluna, şaşkın şaşkın bakınırken, o, bir medeniyet projesiyle ortaya atıldı. Medeniyet anlayışımızı modern bir üslûpla yeniden yorumladı. Medeniyetimizin öldüğünü ve/veya iddiasını yitirdiğini kabul etmedi ve ölmediğini yalnızca rakiplerinin hızına yetişmediği için gerilediğini haykırarak, kararmaya yüz tutan medeniyet havzamıza yeni bir mum yaktı: “Gemi iskeleden hareket ettiğinde dalgınsanız geminin yerinde durduğunu, iskelenin çekip bir yana gittiğini sanırsınız bir an için. Hareket nisbi bir kavramdır. Sabit bir noktaya göre bir hareket söz konusu olabilir. Bu fizikte böyle olduğu gibi, tarihi, sosyolojik olay, durum ve gerçekliklerde de böyledir.” dedi. Gündemimize şiiri soktu, aşkı, dirilişi ve gülü… Bir medeniyet kurmaktan söz etti. Hep diri kaldığına inandığı medeniyetin ateşleyicisi ve diriliş muştucusu oldu. Etrafındakilere ve sesini duyurabildiklerine hep umut ve moral verdi. İşte yaşadığı bu yoğun ruh ve fikir maratonundan ötürü Karakoç’u yazmak bir hayli zor. Yine de onu anlamaya yardımcı olacak bazı anahtar kelimeler var. Bu kelimeler sayesinde Karakoç’un derin ve tutarlı iç dünyasına bir yolculuk denemesi yapılabilir.
Hiç şüphesiz Karakoç ismiyle özdeşleşen kelimelerden biri şair ve mütefekkir ise, diğeri Diriliş’tir; bir diğeri de aşktır. O, mütefekkirdir ama diriliş mütefekkiri, şair, ama aşk şairi. Diriliş, Karakoç fikriyatının ana ekseninin merkezinde yer alır. Karakoç, Dirilişi, bütün tıkanmaların anahtarı ve bütün yozlaşma ve hastalıkların ilacı olarak takdim eder. Şiir poetikasında ‘Diriliş Ekolü’, medeniyet teklifinde ‘Diriliş Medeniyeti’, sanatta ‘Diriliş Mantığı’, siyasette ‘Diriliş Partisi’, edebiyatta ‘Diriliş Dergisi’, aksiyonda ‘Diriliş Hareketi’, Diriliş erleri, diriliş muştusu, diriliş nesli… Hülasa, Diriliş, Karakoç’la özdeşleşmiş ve bütün yorumlarında anahtar kelime rolünü üstlenmiştir. Bu, çok iddialı gibi görünse de, aslında bir sistem filozofunun yapmak durumunda kaldığı bir şeydir. Kaldı ki bunlar içi boş birer iddia, ya da sloganlar manzumesi değildir.
Sözgelimi, Diriliş Dergisi… Bu dergi yakın edebiyat tarihimiz açısından önemli kilometre taşlarından birisidir. Son çeyrek asırdır, edebi ve fikri sahada yoğrulanların yolu bir şekilde ‘Diriliş’ten geçmiştir. Bu derginin önemini edebiyat ve düşünce dünyasına büyük katkısı, birkaç kuşağı beslemesi, kendi ekolünü deklare etmesi…gibi birçok faktörle açıklayabiliriz belki ama en önemli fonksiyonu, bir reddiyeden çok, bir itiraz ve karşı ses olmaktan öte, bir kendini takdim ediş olmasıdır. Yani Diriliş bir antitez değil bir tez, bir önermedir.
Parantez içinde şunu da söyleyelim: Aslında, Diriliş Dergisi için bu söylediklerimizi bütün bir Diriliş mefkûresine de teşmil edebiliriz. Karakoç, Diriliş felsefesini bir batı reddiyesi ya da bir tepki hareketi olarak değil, dört başı mamur bir ‘medeniyet projesi’ olarak takdim eder. Bir ayağını Diriliş merkezinde sabit tutarak bütün varlığı yorumlama teşebbüsündedir Karakoç. Ekonomiden siyasete, bilimden sanata, dinden tarihe, edebiyattan felsefeye kadar hemen her konuda Diriliş eksenli fikirler geliştirir. Bu açıdan bakıldığında Diriliş mefkuresinin, cumhuriyet döneminin en önemli çığırlarından birisi olduğunu görürüz.
Yine sözgelimi Diriliş Partisi… Karakoç, öngördüğü ve kitaplarında çerçevesini çizdiği ‘Sürgün Özülke’yi, yani tasarladığı model toplum taslağını parti programıyla eylem alanına çekmeye çalıştı/çalışıyor. Bir deneme, bir iddia olarak ortaya atılan programın, siyasi arenada çok fazla akis bulamaması, Karakoç felsefesinin başarısızlığı anlamına gelmez. Bilakis, sanatçı-siyaset ilişkisi açısından bir numune olarak tarihe mal olacağını ve mühim bir anektod olarak belleklerdeki yerini alacağını düşünmek de mümkün. Neticede bu partinin bir tüzüğü, bir programı ve tamamı özgün olan proje ve teklifleri var. Ama Diriliş lideri, ince duyarlıklı ve kelimenin tam anlamıyla bir sanatçı olunca, siyaseti ucuz kavramlar üzerinden yapan piyasa siyasetçileri ile başedemedi diyerek, meseleyi kısmen de olsa anlaşılır bir zemine oturtabiliriz.
Sanat ve sanatçıya da, diriliş mantığının kendine has bir yaklaşımı vardır. Bu yaklaşımda: Sanat Allah’a doğrudur, sanat eseri fizikten, fizikötesine atılan bir köprü ucudur, tabiatın eşyaya gördürdüğü işle sanatçının gördürdüğü iş arasında bir mahiyet farkı var, sanatçı bilmediğimiz bir dünyadan kaza sonucu dünyamıza fırlatılmış bir yaratıktır, yani sanatçı fizikötesi yaşantılı bir kazazededir. Yine diriliş mantığına göre sanatçı, bu dünyadaki her şeyin yabancısıdır, yabancılaşmamış, yabancılaştırılmamış, düpedüz yabancıdır o; ona düşen bu dünyaya alışmaktır. Sanatçı kendini ne kadar gizlese de, o geldiği ülkenin sesleri ve sözleri ara sıra araya girecek ve bu, onu ele verecektir.
Karakoç, dirilişe böylesine önemli ve geniş bir misyon yüklerken kendini diriliş erlerinin arasına katmaktan da geri durmaz. Diriliş misyonunun eri olmayı, diriliş önderi olmaya tercih ederek, olayları bir kişiden çok bir kolektif bilince yükler. Bütün yapıp etmelerinde bir çoğuldan, bir çoğunluktan söz eder. Bütün analiz ve çözümlemeleri diriliş merkezli ve ortaklaşadır.
Diriliş fikriyatının bu kadar detaylanmasının bile örtemediği tarafı; kuşkusuz şairliğidir Karakoç’un. O, bir şairdir. Zaten, düşüncesini temellendirirken de hep bu şiirsel dili kullanmıştır. Nesri ve şiiri birbirine bu kadar yakın kaç yazar-şair var ki… Karakoç, her halükârda şairdir. Özgün ve kendi sesiyle yazan bir şair. Buram buram aşk kokan, metafizik ve cennet kokan, gül kokan şiirler yazmıştır; Sürgün Özülkeden’i yazmıştır, Monna Rosa’yı, Masal’ı, Balkon’u, Gül Muştusu’nu, Münacaat ve Naat’ı… Kadının şiirini, tarihin ve geleceğin şiirini, ölümün ve dirilişin şiirini yazmıştır. Şiirde bir sekülerleşme çabası olarak da adlandırabileceğimiz ve kendisinin ‘salt gerçekçi şiir’ diye tanımladığı ikinci yeni’nin en önemli şairleri arasında gösterilse de, en doğru yaklaşım onu, kendi şiir ekolünün kurucusu bir şair olarak tanımlamak olacaktır. Çünkü Karakoç, sadece fiziğin içinde kalmamış, bunun yanında belki de daha fazla fizikötesine uzanmış, destanlar yazmış, kasideler söylemiş, masallar anlatmış bir şairdir.
Aslında, tam da kendisinin şaire çizdiği çerçeveye uyan bir portredir o: Şair, bir toplum için büyük bir olaydır. O, önemli bir misyon yüklenir: Toplumun öncülüğü misyonunu. Tanrıyı, O yüceltir insan kardeşleri adına. Onlar adına sesini O yükseltecektir. İnsanlık adına günah çıkaracak, insanlığın günahlarının itirafını o yapacaktır. Yalvarış ve yakarışların en güzelini, belki de en ölmezini, o yapacaktır. Evet, bir toplum için şair büyük bir olaydır. Şairden önceki ve şairden sonraki toplum arasında bir fark vardır. Şair, milletinin sözcüsü, yorumcusu ve gerekirse yol göstericisidir. Toplumun kalbi, atan nabzı ve çarpan yüreğidir. Şairi olmayan millet yok demektir, şairini yaşatmayan millet yaşamıyor demektir…İşte Karakoç, tam da budur.
Karakoç’un, şiirin temel meselelerine farklı bir bakışı var. Ona göre, şiir insanla yaşar. İnsansız şiirin yaşama şansı yoktur. Diğer edebiyat türlerinin aksine şiir insanı soyutlaştırır. Peki şiirde anlam olmalı mı? Anlam, yeni şiirde kendi fonksiyonunu yitirmiştir. Bundan ötürü de şiir, yer yer anlamsızlığı deneyebilir, bu normaldir. Ama büsbütün anlamsız şiir: işte bu düşünülemez.
Sezai Karakoç’un, dini ve geleneği okuması da dengeli ve tutarlıdır. Herşeyden önce dine yaklaşımı teslimiyet derecesindedir. Daima anlama çabası güder. Dinin bütün emir ve yasaklarında yalnızca hikmet arar. Dini ve onun mukaddeslerini sorgulamadığı gibi, tartışma alanına bile sokmaz. Allah aşkı, peygamber ve evliya aşkı bütün yazı ve şiirlerinde ön plana çıkar. Karakoç, hayat serüvenini inancından ayrı tutmaz, sanatını ibadet aşkı ve bilinciyle icra eder, din kardeşliğine büyük değer ve önem verir. Nabzı, İslâm coğrafyası ile birlikte atar. Bu coğrafyada olan biten bütün hadiseleri büyük bir heyecanla yaşar ve kardeş bildiği insanlarının sevinçlerini paylaşarak üzüntülerine ortak olur. Bir Bağdat’a ağıt yaktığını görürsünüz, başka zaman Endülüs’e, Elhamra’ya, Kurtuba’ya… Kah Mekke-Medine hasretiyle yanıp tutuştuğuna şahit olursunuz, kah Semerkand’e, Buhara’ya el salladığına… Kudüs’e ağlar, Şam özlemiyle yanar, Diyarbekir’i dilinden düşürmez, İstanbul diye inler. İslâm aleminin semalarını kaplayan bela ve musibetlerin dağılması için çareler üretir ve dualar eder. Fakat gelecekten ümitsiz değildir. Gözleri hep ufuklarda, gelecek olanı gözler: “Ruhumuzun İskender’i gözükmeyecek mi Tanrım? O İskender ki, bir kılıç darbesiyle bu karanlığın yuvasını deşecek ve kördüğümünü kesip atacak, çözecektir. Medeniyetimizin büyük gündüzüne yol açılacaktır böylelikle. …Evet! Bu gece kıyamete kadar sürmeyecek, hakikatin ışığı parlayacak, İslâm medeniyetinin yeni büyük gündüzü tekrar kendini gösterecektir.”
Gelenekle ilişkisinde ise Karakoç, ondan yararlanma taraftarıdır. Gelenekten yararlanmayı da; “o eski şekil ve kalıpları taklit etmek olarak değil, onları sevmek, onlardan zevk almayı bilmek, onları yakinen tanımaya ve anlamaya çalışmak” şeklinde açıklar. Geleneğin dilini dönüştürerek çağının dilini oluşturmak belki de.. Gerçi yerli yerinde geleneğe itirazlar da yöneltilebilir ama “üstadlar belki şakirtlerin susuşunu severler.” Bunun yanında iyi bir soru da onları kesinlikle sevindirecektir. Çünkü terbiye sınırları içinde kalan ve haddini aşmayan bir soru, dakik bir izleyicinin geldiğine işarettir.
Tüm bunlardan sonra; Sezai Karakoç, sanat ve düşünce dünyamızda neye tekabül eder, ya da ne ifade eder? Onu kendi ekolünün kurucusu bir şair olarak görenler olduğu gibi ikinci yeni’ye dahil edenler de var. Bu iki görüşün dışında, onu siyasal İslâmcı sanatın önde gelen teorisyenlerinden kabul eden görüşlere de rastlamak mümkün. Tek tek analize tutup netice olarak bu görüşlerden hangisini kabul edersek edelim, şu sonuç değişmeyecektir: Ciddi bir edebiyatçı, özgün bir şair ve ancak bir kaçyüzyılda bir gelen önemli bir sanat ve düşünce adamı ile karşı karşıya olduğumuzu kabullenmek durumundayız.
Karakoç’un son yarım asırdır yetişen şair, yazar ve düşünürleri dolaylı veya dolaysız biçimde etkilediği ise su götürmez bir gerçek. 1950’lerden itibaren düşünce ve sanat dünyasında kendi üslubuyla varolan, yıllarca dergi çıkarıp edebiyatın hemen her alanında kitaplık çapta eserler veren ve fikir hayatımıza kaynaklık edebilecek özgün düşünceler üreten Sezai Karakoç’un, kabul etmek gerekir ki, hepimiz üzerinde çok büyük hakkı var. Cahit Zarifoğlu’nun kendisine ithafen yazdığı şiirde dediği gibi; “Şu küçücük kalpte / (Yaman halimiz helal ettirmezsek) /nice hakkın yüklü.” Bundan dolayı Karakoç’u yeniden ve silbaştan okumalı, okumalar esnasında yol boyunca sıkça ihtiyaç duyacağımız aşkı, gülü ve dirilişi el altında bulundurmalıyız. Bunu yaparken de onu idollaştırıp dokunulmaz bir makamda mütalaa etmemeliyiz. Onda bir insanüstülük vehmetmek, özel ve münzevi hayatından yola çıkarak onu efsaneleştirmek, -başta Karakoç’un kendisine olmak üzere- büyük haksızlık olur. Çünkü böylesine bir tavır, kişiliğini ortaya koyduğu büyük eserlerinin önüne geçirir ki bu, Karakoç gerçeğini anlamamızın önündeki en büyük engeldir.
Evet, Sezai Karakoç’u yeniden okumalıyız. Çünkü o, mahzun coğrafyamızın sesidir. Rahat peşinde değildir. Hüznü arayan, acıyı bulmazsa sipariş eden Asyalıdır. Yüreğini bazen kendisi ateşe verendir. Yüreğinin kavrulmasından haz duyandır. Onu yeniden okumalıyız. Çünkü Sezai Karakoç, makus talihimizi değiştirmek için son çırpınıştır.
Sezai Karakoç, 1933 yılında Diyarbakır Ergani’de dünyaya geldi. AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirdi. Çeşitli resmi kurumlarda görev yaptı. Yazı ve şiirleri başta Büyük Doğu olmak üzere dönemin en önemli dergilerinde yayınlandı. Yeni İstanbul ve Sabah gazetelerinde fıkra muharrirliği yaptı. Uzun süre -aralıklarla- Diriliş dergisini çıkardı. Diriliş Partisi’nin kuruculuğunu ve genel başkanlığını yaptı/yapıyor. İstanbul’da yaşamaktadır.
Facebook’ta bulunan SEZAİ KARAKOÇ grubudan alınmıştır.