Archive for Ocak, 2007

Bir ödül, Bir Diriliş, Bir Şair

Yazar: Tarık Tufan

Ödül kelimesi içinde taşıdığı bütün ışıltılı havaya rağmen korkutur beni. Herhangi bir ödülü alandan önce, ödülü kimin verdiğine dikkat ederim. Sonra da ödülün verilme sebebine yöneltirim dikkatimi.

Modern zamanlarda oldukça prestijli olduğu düşünülen büyük ödüller, küresel ölçekli psikolojik savaşların araçları haline gelebiliyor. Bu durum elbette ödülü alanların bu savaşta egemenlerin yanında olmasını gerektirmiyor. Bazen bir ödül, ilgili kişinin bütün söylemlerinin algılanma biçimlerini de değiştirebilir. Bugün olmazda bile gelecek kuşaklarda bir anlam sapmasına uğrayabilir. Sanat, bilim, barış, sinema, siyaset, edebiyat vs alanlarında dağıtılan büyük ödüllerin sahiciliğine önemine bir türlü ikna olamadım. Bu neyi değiştirir diyeceksiniz. Senin ikna olmandan kime ne! Bu da doğru ama ben de aynı şekilde ödül verenleri umursamıyorum ve kendi dünyamda ödüllerimi dağıtıyorum. Çok nadir de olsa ödüllerimizin çakıştığı oluyor. O vakit dönüp zihnimi kontrol ediyorum bir yerlerde yanlış yapmış mıyım diye. Kültür Bakanlığı’nın Sezai Karakoç’a verdiği ödülde de böyle bir durum oldu. Garip duygular içindeyim. Neticede uzun zamandır “devlet”le aynı kişiye ödül vermemiştik. Devlet gibi konuşan adamların, önemsediği, büyüttüğü, saygınlaştırdığı, ortalığa sürdüğü kurgusal tipler genellikle bu toprakların insanlarına uzak durdular. Kendi steril ve gösterişli hayatlarında başka duyarlılıkların adamları olarak, bu coğrafyada üretilen ve yaşanılan her şeye uzak durdular.

Ortalama sözlerin adamlarına verildi hep ödüller. Sentetik duyarlılıkların adamlarına, yabancı zihinlerin kelimelerine tapanlara, kendi topraklarında biten besinlere burun kıvıranlara, kendi türkülerini dinlemeyi küçümseyenlere verildi. Ödül törenleri denilince zihnimizde açılan perde, ancak ayrıcalıklı kimselerin katılabildiği, kadınların ve erkeklerin özel kıyafetlerle arzı endam ettikleri mekanlar oldu. Bizim olmadığımız yerler. İşin trajik tarafı bu ödüller bazen de bizim adımıza verildi.

Benim ödüllerim, kitaplığımın görünür yerlerinde yer vermek olur genellikle. Sevdiğim insanlara hediye olarak vermek oldu bazen de. Büyük ödüller totaliter anlamlar çağrıştırıyor benim dünyamda. Ödül verenlerin kendilerini ayrıcalıklı ve üstün pozisyonlarda görmelerinin simgesel karşılığı gibi. Sezai Karakoç’a verilen ödül üzerine düşünüyorum bütün bunları. Diriliş mimarına verilen ödül üzerine.

Bir imkân mı doğuyor önümüzde? Medeniyetimizin mimarlarına, bekçilerine, işçilerine dönük bir geç kalmış teşekkür müdür bu ödül? Umarım öyle olur. Umarım bu ödül, toplumun ve devletin, yaşayan en önemli Türk şair ve düşünürünü hakkıyla fark edebilmesinin anahtarı olur.

Diriliş sözlerine muhatap olmayan bir kimsenin bu coğrafyada siyaset, edebiyat, sanat, edebiyat, felsefe yapabilme imkânları da daralmış demektir. Zira Diriliş, bütünlüğü ve kökleriyle, vahyin ve bu coğrafyanın özünden doğmuş bir varoluş biçimidir.

kaynak: bugun.com.tr

Add comment Ocak 27, 2007

Meclis’te Diriliş Konuşması

Konuşmacı: Alaettin Güven

Sayın Başkanım, değerli milletvekili arkadaşlarım; Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 2006 yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne layık görülen büyük şair ve düşünür Sezai Karakoç hakkında gündem dışı söz almış bulunuyorum. Bu vesileyle, yüce Meclisi ve yüce Türk milletini saygıyla selamlıyorum.

Sayın Başkanım, değerli milletvekili arkadaşlarım; Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 1979 yılından beri verilmekte olan Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nün 2006 yılı sahibi şair, düşünür ve sanatçı Sezai Karakoç oldu. Bakanlığın açıklamasına göre, bu ödül, Türk kültür ve sanatının gelişmesine yurt ve dünya çapındaki çalışmalarıyla kültür ve sanatımızın yücelmesine katkıda bulunan şahıs, topluluk ve müesseseleri devlet adına ödüllendirme gayesini taşımaktadır. Bu anlamda, “Sezai Karakoç, insanda insani duyguların canlı algılar hâlinde yaşayarak gittiği büyük şiir yatağında akması, insanlık macerasında, ruhun ve milletimiz özelinde yüksek bir ifadeye kavuşmuş olan tarihi yeniden yapılanma fırtınalarını şiirlerinde yansıtması sebebiyle ödüle layık görüldü. Şiirlerinde çarpıcı benzetme ve imgelerle, daha önce denenmemiş sentezlere ulaşan bir sanatçı olarak tanınan Karakoç, Türk edebiyat dünyasında mümtaz bir yere sahip bulunmaktadır.” ifadeleri bir hakkı teslim ve kadirşinaslığın özeti olsa gerek.

Karakoç, 1933 Diyarbakır Ergani doğumludur. Nüfus kayıtlarında adı Ahmet Sezai. Ergani’de ilkokul, Maraş’ta ortaokul, Gaziantep’te lise öğreniminden sonra Siyasal Bilgiler Maliye Bölümünden 1955′te mezun oldu. 1950′li yılların ilk yarısında Mülkiye’de öğrenciyken çıkardığı Şiir Sanatı dergisiyle edebiyat dünyasında adını duyuran Sezai Karakoç, yine aynı yıllarda yazdığı “Mona Roza” şiiriyle dikkatleri üzerine çekti. 1960′lı yıllarda Diriliş dergisini çıkarmaya başlayan Sezai Karakoç dergide ve yayınladığı kitaplarda Doğu medeniyetinin yeniden dirilişini işledi. O, edebiyatın pek çok türünde yetmişe yakın eser verdi. Şiirlerinin yanı sıra hikâyeler, piyesler, düşünce, deneme, inceleme ve günlük yazılar yazdı.

Sezai Karakoç, modern şiirimizde birçok yönüyle ilktir. Şiirinin geleneğe bağlanan damarı süreklilik ve içerik planında çok derindir. Çünkü, şiirimizin evrimi ilk defa onunla ciddi bir metafizik açılım kazanır ve ta Şeyh Galip’e bağlanma imkânı bulur. Böylece modern şiirimiz, bir ölçüde geçmişiyle arasındaki mesafeyi kapamış olur.

Düşünce dünyasını “diriliş” kavramı üzerinde inşa eder ve dirilişi bir sevgi devrimi olarak tanımlar. Onun yaklaşımıyla diriliş, yeniden inanmak, yeniden düşünmek ve yeniden duymaktır. Başka bir ifadeyle, kendine dönüş ve kendi uygarlığını diriltmektir. O, şiiri, yaşanmış olandan ve kendi hayatından süzer. Popülizme ve ideolojik alana kapalı durur. Şiirle kavga vermez, ama şiiri kavgasını yüklenir. Sonuçta insanlığın ortak tecrübesine bağlanabilecek bir şiiri ortaya koyar.

Bir yazarımızın belirttiği gibi Sezai Karakoç’un şiirlerini hangi dilden okursanız okuyun, özgünlüğünü yitirmediğini, özünde daima Doğulu bir soluğu sakladığını göreceksiniz. Onda, Mona Roza’dan Leyla ile Mecnun’a, beşerî olandan ilahî olana doğru bir eğilim söz konusudur.

Gelenekten beslenme, bir kültürün statik unsurlarının korunması değil, dinamik unsurlarının geliştirilmesidir. Geçmişte yaşanmış tecrübeyi dilde yakalamak ve oradan günümüze bir açılım sağlamaktır. Ona göre sanat eseri, yaratışın taklididir, yaratılanın değil. Bu görüşünü de sanatçı işi, Tanrı’nın yaratışını taklide yeltenme cinsinden bir iş olmakla birlikte onun gibi yoktan var edici değildir elbet. Ona göre, gelenek, şairin ilk dünyasıdır ve yeteneği ilk uyandıran, bilinçlendiren, kımıldatan, onu harekete geçiren tarihî, sosyolojik birikimdir.

Sezai Karakoç, kültür coğrafyası ve iklimine yabancılaşmamış saf bir Anadoluludur. Psikolojik yapısının temelinde Anadolu ikliminin etkileri görülür. Çocukluğu Dicle kıyılarında geçer, Anadolu’nun yoksul, garip ve hüzünlü havası içinde büyür. Bununla birlikte bir İstanbul tutkunu ve İstanbulludur o. Gözlem ve yorumlarıyla dönemine, kuşağına ve topyekûn bir tarihe tanıklık eder.

Sezai Karakoç, baştan sonra özlem dolu bir arayışın insanıdır. Arayışının inanç, insan ve toplum olmak üzere üç ana boyutu vardır. Sezai Karakoç, şiiri, düşünce dünyası ve kişiliğiyle yüzyılımızın bilgesidir. Tanıklıkları, açtığı ufuklar ve ortaya koyduğu ürünler daha birçok nesle yol gösterecek özelliktedir. Bu yüzden Kültür ve Turizm Bakanlığının ödülü yerinde ve isabetli bir ödüldür. Aslında, Sezai Karakoç, ödülünü okuyucusundan almış gerçek bir aydın ve sanatçıdır.

Sayın Başkanım, değerli milletvekili arkadaşlarım; sonuçta, Sezai Karakoç, son yarım yüzyılın sürekli diri, anafor güç kaynaklarından birisidir. Hakkında birçok doktora, yüksek lisans ve akademik çalışma yapılması, bunu açıkça göstermektedir. İleri sürdüğü düşünceler, insanı ve insanlığı yüceltmek üzerine bina edilmiştir. Bu ödüle vesile olan herkesi saygıyla selamlamak gerekir ve saygıyla selamlıyorum.

kaynak:tbmm.gov.tr

Add comment Ocak 27, 2007

Necip Fazıl’ın Çile’si Bitmedi

Yazar: Kadir Metin Akbaş

‘Renk Sineması’na konferans vermek için gelmişti. Konuşmasını sürdürürken arka sıralardan birisi bağırdı: ‘Üstat! Anlattıklarından bir şey anlamıyoruz.’ Necip Fazıl cevap verdi: ‘Benim sizin seviyenize inmemi beklemeyin, siz yükselin.’ Yedi İklim Dergisi Editörü Ali Haydar Haksal, o günü tekrar yaşıyormuş gibi anlatıyor hatırasını. Türk düşünce hayatına silinmez bir mühür vuran Necip Fazıl Kısakürek hafızalardan hala aynı seslenişi yapıyor: “Benim sizin seviyenize inmemi beklemeyin, siz yükselin.” Aynı çağrıyı yapıyor, çünkü hâlâ anlaşılmıyor; çünkü hâlâ farklı.

Yazılarıyla, şiirleriyle, konferanslarıyla bir nesle hocalık yapmış olan Necip Fazıl, etkisi günümüze kadar devam eden bir sembol isim. Zor şartlar altında kurduğu ve mücadele içerisinde devam ettirdiği Büyük Doğu dergisi ile İslami duyarlılığa sahip birçok yazarın, şairin, politikacının, düşünürün yetişmesine imkân sağlayan, aynı zamanda Türk halkının bilinçlenmesi için çaba gösteren Necip Fazıl, vefatının 23. sene-i devriyesinde bir kez daha yâd ediliyor.

Edebiyat eleştirmeni Ömer Lekesiz’e göre Necip Fazıl’ı büyük yapan biraz da onun ortaya çıktığı ortamdır: “Necip Fazıl, harf değişimi ile İslami kaynaklarla bağı kesilen yeni nesillerin laiklikle terbiye edildiği, İslami bilgilere sahip kişilerin sürgünle, hapis cezalarıyla susturulmaya çalışıldığı tek parti devrinde ayağa kalktı. Kalktı ve edebiyattan beslenen bir güç ve söylemle sessiz çoğunluğun haklarını, din ve düşünce özgürlüğünü savundu.”
İslami duyarlılığa sahip olması yüzünden Necip Fazıl, Türkiye’deki hâkim sanat çevreleri tarafından adeta görmezden gelindi. Şairliği küçümsendi ve salt polemik ustası olarak lanse edildi. Ali Haydar Haksal’ın ifadesiyle ‘karşı tarafta kalsa heykeli dikilecek, el üstünde tutulacak biri iken’ 1934 yılında çizgisini değiştirmiş ve kendisini ‘ateşe atmış’ bir kalem üstadıydı Necip Fazıl. Gerçekten de, o yıllarda hakkı söylemek, dillendirmek bedel ödemeyi gerektiriyordu. Necip Fazıl için bu bedeli ödemek davasının kendisi olmuştu. Ölümüne kadar aleyhinde yüzlerce dava açıldı. Son nefesini verdiğinde hakkında verilmiş bir mahkûmiyet kararı bile vardı.

Necip Fazıl için yazmak vazgeçilmez bir uğraşıydı. 12 yaşında yazmaya başladığı şiirlerini 20’lerinde kitaplaştırdı. Genç yaşta ulaştığı şöhreti, devrin önemli şairlerini gölgede bıraktı. 1936 yılında Ağaç isimli edebiyat dergisini çıkardığında zamanın önemli entelektüellerinden Sabahattin Eyüboğlu, Ahmet Hamdi Tanpınar, Sait Faik Abasıyanık, Cahit Sıtkı Tarancı, Falih Rıfkı Atay, Ziya Osman Saba, Ahmet Muhip Dranas ve Asaf Halet Çelebi gibi isimleri bir araya getirmeyi başardı. Bu isimlerin bir kısmı üstat çizgisini değiştirip Büyük Doğu’yu yayınlamaya başladığında da onun yanında yer aldı.

Büyük Doğu gerçekten büyük bir himmetin ürünüdür. ‘Ülkü’ isminde bir matbaası olan arkadaşı Enver Tuncalp’le başlayan Büyük Doğu macerası, Tuncalp’in derginin içeriğine müdahale arzusu üzerine bozuldu. Necip Fazıl’ın dergiyi kendi başına çıkaracak parası da yoktu. Annesinin ‘kefen param’ diyerek bir kenara koyduğu 400 lirasını almıştı, ama bu da yetmiyordu. O günlerde ‘Para’ isimli piyesi Şehir Tiyatroları’nda oynanmış ve telif ücreti ödenmişti. Üstat o parayla eşi Neslihan Hanım’a bir kürk almıştı. O kürkü de yanına aldı ve Kahramanmaraşlı Ali Rıza Pişkin’e rehin bırakmaya gitti. Ondan aldığı para annesinin kefen parasıyla birleştiğinde Büyük Doğu’nun matbaa ücretlerini karşılayabiliyordu. Ali Haydar Haksal’ın ‘Büyük Doğu dediğimiz şey; İslam coğrafyasını, Ortadoğu’yu hedefleyen bir isim.” şeklinde özetlediği Büyük Doğu Davası işte bu yokluklar ve bu kararlılıkla başlamıştı.
“Büyük Doğu Necip Fazıl’ın ‘kafa kağıdı’ gibiydi. Yayıncısı gibi tahmin edilemeyen, insanı şaşırtan bir çizgisi vardı. Kah olur Necip Fazıl hapse düşer, dergi yayınlanmazdı. Kah olur günlük gazeteye dönüşür; kah da aylık çıkardı. Büyük Doğu’nun cesareti de dillere destandı. Kimsenin cesaret edemediği bir zamanda Bediüzzaman Said Nursi hakkında yazılar yayınlardı. Başka bir sayısında masonlarla uğraşır, onlara karşı mücadelenin kalesine dönüşüverirdi. Bir defasında Türk masonlarının isim listesini yayınlamış, derginin matbaası kimliği belirsiz kişilerce basılıp dağıtılmıştı.

Necip Fazıl’ın hiciv sanatını kelimelerin ötesine taşıyan, görsellik yoluyla da hicvetmeye başlayan tarzı Büyük Doğu’yu bir anlamda Türkiye’nin ilk ‘siyasal karikatür dergisi’ yapmıştı. 13 Aralık 1946 tarihli sayının kapağında kocaman bir kulak çizilmiş, altına da “Başımızda kulak istiyoruz!” yazılmıştı. Kapağın İsmet İnönü’nün sağırlığını hicvettiğinde şüphe yoktu. Mesajını vermekle birlikte derginin bir müddet kapatılmasına da sebep oldu bu kapak.

ŞAİRLİĞİNİN YANINDA BÜYÜK BİR DAVA ADAMIYDI

Büyük Doğu dergisi, sadece yayınlandığı zamanın değil, günümüze kadar gelen bir geleneğin de en önemli ve öncü dergisi oldu. Edebiyat tarihçisi Prof. Dr. Orhan Okay’ın ifadesiyle “Büyük Doğu bir mekteptir ve o mektepten yetişenler aynı istikamette fakat farklı ufuklara açılmışlardır.” Günümüzde edebiyat ve düşünce alanında söz sahibi birçok yazar ve düşünür Büyük Doğu’nun tedrisatından bir şekilde geçmiştir.

Büyük Doğu’yu bir ekol olarak göreceksek, bu ekolün başta gelen temsilcilerinin Sezai Karakoç, Rasim Özdenören, Nuri Pakdil, Erdem Beyazıt ve Akif İnan gibi isimler oldukları söylenebilir. Bu isimler içinde Necip Fazıl’la en fazla ilişkilendirileni kuşkusuz Sezai Karakoç. Derginin çıkarılması için her türlü fedakarlığı gösteren, bazı zamanlar cebindeki harçlığı ortaya koyan Karakoç, ilk yazı deneyimlerini de Büyük Doğu’da yaşar. Necip Fazıl’ın ‘Benim Sezaim’ şeklinde iltifat ettiği Karakoç’u Türk düşünce hayatı için önemli kılan, Büyük Doğu ekolünden gelip kendi ekolünü oluşturmasıdır. Devlet, millet ve medeniyet kavramlarına yeni anlamlar yükleyen Sezai Karakoç’un ‘Diriliş Doktrini’ etrafında düşünsel alanda bir Diriliş Nesli oluşmuştur.

Aynı ekolde dergiler de yayınlandı Türkiye’de. Diriliş, Mavera, Edebiyat, Yönelişler gibi dergiler yayınlandıkları dönemin ‘Büyük Doğu’su oldular. Ömer Lekesiz’e göre şimdilerde yayın hayatında olan ve Büyük Doğu çizgisini tutturan bir dergi yok. Ancak birçok dergide Büyük Doğu’nun amacından, projesinden, talebinden, tavrından, muhalefetinden az ya da çok mutlaka bir iz görmek mümkün. Lekesiz; Umran, Haksöz, Semerkant, Mostar, Yedi İklim, Kitap Postası, Merdiven Şiir, Sızıntı, Köprü, Kafdağı, Yağmur, Kültür ve Keşkül gibi dergilerin tamamının Büyük Doğu’dan izler taşıyan dergiler olduğunu düşünüyor.
Necip Fazıl’ın bu kadar farklı çizgiden dergileri etkileyebilmiş olmasının sebebi onun şairliğinin yanında bir dava adamı olması, şiirin yanında edebiyatın hemen her dalında eser verebilmiş olması. Mustafa Miyasoğlu’na göre Necip Fazıl’ın Ahmet Cevdet Paşa’nın Kısas-ı Enbiya’sından sonra 150 yıl kurumuş bir edebiyat dalını canlandıran Çöle İnen Nur eseri bile onun farklılığını ortaya koymaya yeter.

EN ÇOK SEVİLEN DE EN AZ OKUNAN DA O

Necip Fazıl, şiirleriyle, yazılarıyla, konuşmalarıyla bir neslin yetişmesine büyük katkı sağlamış fakat sonraki nesiller tarafından yeterince kavranamamıştır. Yapılan birçok ankette Necip Fazıl, ülkemizin en çok sevilen yazarları arasında gösterilmekte ancak ‘En son hangi kitabını okudunuz?’ sorusuna ‘Çile’ haricinde bir cevap verilememektedir. Aksiyon’un Boğaziçi Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde okuyan 30 öğrenciyle yaptığı mini anket gençliğin Necip Fazıl’ı birkaç mısranın ötesinde tanımadığını ortaya koydu. “Necip Fazıl’dan aklınıza gelen ilk mısra nedir?” sorusuna 12 öğrencinin cevap veremediği ankette, 7 kişi Kaldırımlar şiirinin adını bildiklerini söyledi. Dört kişi de Sakarya Türküsü’nden birer mısrayı hatırlayabildi. Boğaziçili genç edebiyatçıların üçte biri üstadın Çile kitabını okumuş. İkinci sırada Bir Adam Yaratmak kitabı geliyor. 30 öğrenciden 12’si ise Necip Fazıl’ın 85 kitaplık külliyatından hiçbir eser okumamış. Genç edebiyatçıların üçte ikisi modern dönem edebiyatçılarından Necip Fazıl ile kimseyi özdeşleştiremiyor. Ankete katılan öğrencilerin üçte birinin gözünde ise Necip Fazıl Sezai Karakoç’un şiirinde yaşamaya devam ediyor.

Bu küçük anketi Kitap Postası editörü Asım Gültekin’in “Necip Fazıl savunduğu değerler itibariyle benimseniyor, seviliyor; fakat sevginin gereği yerine getirilmiyor, okunmuyor” serzenişi destekliyor.

kaynak: aksiyon.com.tr

Add comment Ocak 27, 2007

Berhava Edilen Mahremiyet

Yazar: Rasim Özdenören

Korkunç. Tut ki, özene bezene sakladığın, duvar kovuğuna, kitap arasına sıkıştırmaya kıyamadığın, bizzat kendi kalbine itiraf etmeye güç yetiremediğin bir sır saklıyorsun.

Öyle bir zarafetle üstüne titriyorsun…

Trene bindiğinde, trenin o firaklı, insanın içini titreten ney sesinde, sırrını karşına alıyorsun…

Gözlerin trenin penceresinden dışarıya çevrilmiş…

Dışarıya çevrilmiş, çünkü ola ki, o bakışta gizlenen sır bir yabancının gözüne değe.. bundan bile korkuyorsun…

O sırra aşina olan birileri çıkar diye, sırrın köşe bucağını tahrif ediyorsun…

Bütün ipuçlarını kemiriyorsun…

Bütün işaret levhalarını yıkıyorsun…

Trafiğin yön levhalarını altüst ediyorsun…

Gemidesin veya daha mütevazı, bir vapur yolculuğundasın…

Vapurun göğe savrulan dumanları arasında sakladığın sırrın yüzünün, orada sana gülümsediğini fark ediyorsun…

Aman Allah! O ne telaş! Ya, o aynı kara dumanın içinde bir başkası da ona nazarını çevirirse?.. Ya, o yabancı nazarla, o sırrın çehresinde karşılaşırsanız?..

Bu olmayacak ihtimal, imkânsızın bu kanırtılmış hali bile taşınması yürek isteyen bir silaha dönüşür.

Bu, tek başına taşınmak isteyen bir silahtır. Ortak kabul etmez. Şirke aman vermez. Buna fırsat verdiğin anda, kendi sırrını kendi elinle mahvetmeye yürümüş olursun.

Şairin, elinde patlayan bir güllesi vardı, biliyorsun, elinde patladı. Sırrını ararken…

Ama bu sonuç asla istenen bir durum değildir. Asla, asla, asla…

Sır, sevgilidir. Sevgilinin bir adı vardır.

Sen, rüyanda bile o adı telaffuz etmek istemiyorsun.

Ardından koştuğun ceylanın, seni, ona götüreceğini biliyorsun. Koşuyorsun.

Bacakların tutmaz oluncaya dek, kolların düşünceye, kalbin son darbesini vurasıya.. koşuyorsun. Ceylanın biraz sonra narin bir hayvancıktan, o sırra zarf olan bir sise, elle tutulamaz bir cennet buğusuna dönüşeceğini kestirebiliyorsun. Bağırmak, onun adını ünlemek istiyorsun.

Ama.. biliyorsun ki, sirenler ormanda da yuvalanmış olabilir. Sesine karşılık ve-rildiği anda, sırrını kendi elinle faş etmiş olursun. Yakışır mı? Sığar mı?

Kan ağlayarak susarsın. Sevgilinin adını bile ünlemeyi kendine yasaklarsın.

Uçmaya bu sırla gideceksin. Kararlısın.

Bir gün rüyandan uyanırsın ya da rüyanın tam içine gömülürsün: ikisi de bir.

Rüyada gösterilen bir kapı..

Davetkâr bir hışırtı işitilir. Tafta hışırtısı…

Orayı, sırrın mutlak mekânı olarak algılıyorsun.

O çatlaktan ya da yarıktan başını içeriye sokmaya girişiyorsun.

Sırrın gözleri orada. Sırrın kalbi, elleri…

İşte orada, oraya gözlerini açtığında, yaşanan hüsran dünyada hayal edilebilecek hiçbir denaete denk düşmüyor: sırrın gözleri parçalanmış. Sırrın kalbine çakal pençeleri takılmış, leş kargaları, akbabalar sırrın üstünde raks ediyor..

Birden kopuyorsun.

Boşanıyorsun.

İki gözün iki çeşme…

kaynak: yenisafak.com.tr 

Ocak 27, 2007

Yatağına Kırgın Akan Bilge: Sezai Karakoç

Yazar: Osman Çelik

“Kaç aç varsa hepsi ben

Kaç hasta varsa hepsi ben

Kaç liman önlerinden dönen

İşsiz hamal hepsi ben”

“Tarihte her hareket tek bir kişinin ayağa kalkmasıyla başlar.” Tarih, her dönemde kendine şekil veren kahramanlarla vücut bulur. Bu kahramanlar, omuzlarındaki yükün çilesini, milletlerinin huzuru için tek başına çekerler.

Akıl danışılan, öğüt alınan hünerli sözlerle, gönülleri açan bu insanlar sayesinde, belki de insanlık tarihi özgün yerini bulmaktadır.

Bir düşünün, Oğuz Beylerinin onca salahiyetine rağmen, Dede Korkut belirleyici olur halkının dimağında. Son söz, onun hikmetli dudaklarından dökülür. Küskünleri barıştırır, kinleri giderir bilgece öğütleriyle. Sözü son demde, O kemale erdirir hünerlice; “boy boylayıp, soy soylayarak”.

Ve Selçuklunun son demleri. Moğol istilasına karşı takati kesilmiş halkın imdadına, söze yürek yükleyen Mevlana ve Yunus çıkar. Gönül yıkmanın, ne denli kötü olduğunu vurgulayarak, göze göze deryalara ulaştırırlar sevenlerini.

Onlarla gönülleri tımarlar Anadolu insanı. Her yıkılan ocakta, yeniden ocaklar dirilir. Her yenilgide, yeni zaferlerin kapısı aralanır adeta. Yürek yürek, yeni dirilişler gerçekleşir doğunun uç kapısında…

Bu son yüzyılımızda, yeni bir insan çıkar sessiz sedasız. Beslendiği kaynakların özgeliğinden olsa gerek, kalabalıklardan uzak bir koza örer kendisine. Bir damarı Mevlana’ya Yunus’a, bir damarı da geleceğin en öte ufkuna bağlanır. Umudunu yitirmiş Doğu’nun, Batı karşısındaki yenilgisini sonlandırmanın, yürek kavgasını verir. Umutsuzluğa ilerleyen kalabalıkları, yeniden diriltmenin gayretine dalar adeta. “Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır” nidasıyla, ötelerin ötesini görür suskun zamanlarda…

Kendi Küllerinden Doğan Simurg Anka

Seyit Hüseyin Nasr; “Batı yalanla yaşar, Doğu gerçekler üzerinde uyur” der. İşte bu son asrımızda, Sezai Karakoç, doğunun bu anlamsız uykusunu, bir türlü hazmedemeyen biri olarak çıkar karşımıza. Bir kırılma döneminden sonra, yılgınlığa sürüklenen Doğu’nun, tekrar eski günlerine ve medeniyetini, yeniden keşfetmesinin mümkün olabileceğinin kavgasını güder. Simur Anka gibi, küllerinden yeniden doğabileceğinin mecburiyetini hissettirir.

Bilimde, kültürde, sanatta yeniden medeniyetimizin gün ışığına çıkarılması gerektiğini işler konularında.

Yitiğini kaybetmiş bir milletin yeniden yitiğini bularak, gönlünün seyri sulukunu tamamlamasını öngörür her seferinde.

O, bir dirilişi özler yeniden. Yeni bir diriliş değil, var olan ve unutulmaya yüz tutmuş dirilişi özler adeta. Önce gönülden başlayan ve sonra ev ev tüm dünyayı saran yürek dirilişini özler.

Kültür Bakanlığı’nın Ödülü ve Mono Roza

Kültür Bakanlığı’nı Sezai Karakoç’a vereceği ödül, edebiyat dünyasında yeni tartışmalara da kapı araladı son günlerde. Şan ve şöhret peşinde koşan nice zevatın aksine, Üstad’ı yakından tanıyanlar bilirler ki; Üstad, alkıştan, şaşadan, plaketlerden çokça uzak yaşayan bir bilge. Adeta “içine doğru akan kırgın bir ırmak”.  İçinden sızan mumla da, milyonlarca insanın aydınlatan bir ışık.

Lakin yüzyılımız, o kadar bayalığı içinde barındırıyor ki; sözün gerçek değerine vakıf olanlar gölgede yaşıyorlar. Şarlatanlığın, bencilliğin, akçelerin geçer kabul bulunduğu her ortamda, insana mahsuz gizler didik didik ediliyor.

Sezai Karakoç’un yaşattığı anlayışı irdeleyip, gelecek kuşaklara aktarma yerine, Mona Roza adlı şiirde kilitlenip kaldı insanlar.  Oysa o kadar mı anlaşılamadı üstad?

Ömrünü, Doğunun dirilişine vakfeden bir bilge, Mono Roza da mı sıkıştırılıp kalmalıydı?

Elbette ki, herkesin kendince bildiği efsaneler mevcuttu. Mona Roza’nın dizeleri, ayın on dördü gibi, hafif gece siluetiyle hem haldi. Kimse gün ışığına çıkarmaya cesaret edemedi. Sezai Karakoç’a olan derin sadakat ve hatıra ahlakı, buna müsaade etmedi. Artık her şey o kadar çok gün ışığına çıktı ki; gölgede kalan yanları daha çok arar olduk. İnsanların hayatını didik didik karıştıran mahremsiz magazinler, vefa adlı üst yüreği hiç görürler miydi?

Oysa efsaneleri bozmamak daha erdemli değil miydi?

Evet, birkaç kuşak üstadın yaktığı mumun ışığında ilerledi durdu. Onu tam anlamıyla kimse anladı mı bilemeyiz ama; tek bildiğimiz, Üstad’la ilgili tartışmalar, Mona Roza üzerinde kaldığı için, demek ki hiç anlaşılmadı.

Belki de çağın yetiştirdiği son bilgeyi, sukut içinde yaşamaya iten de bu. Ama bilirler ki gönül erbapları; “İnsanın özgesi, yalnızken kalabalığı yaşayandır.”

“Artık Bu Hayatın Tadı Kaçtı”

Osmanlının son döneminde, liyakatin ters yüz edildiği zamanlara eren, Dede Efendi’nin söylediği söz olarak kayda geçer: “Artık bu hayatın tadı kaçtı” sözü.

Her türlü yapaylığın, adam kayırmacılığın baş tacı edildiği ve gerçek sanatçıların kıyıda köşede kaldığı bir dönemde, büyük bestekâr daha fazla dayanamaz yüzü boyalı gülücüklere ve alır başını gider; gerçek âleme daha yakın bir uzlete. Bu anlamdan da yol çıkarak, içinden yaşayan insanların, ne kadar nazenin olduğunu anlayabiliriz belkide…

Aslında, biraz da bu bağlamda mı değerlendirmek icab eder Sezai Karakoç’u? Aynı bayalığın ruhları yağmaladığı bir ortam değil mi yaşananlar? Sadakatin, sevginin, kardeşliğin çıkar çıtaları altında kaldığı, maskeli bir balo değil mi yaşadıklarımız?…

Düşününüz ki; Sezai Karakoç’u anladığını sananlar bile, Mona Roza’da kilitlenip kaldığına göre, demek ki dudaktan yüreğe inememiş Onun gayretleri…

Bu yazı, yazarı tarafından elimize ulaştırılmıştır. Kendisinee teşekkür ediyoruz. 

Ocak 26, 2007

Diriliş Neslinden Diriliş Şairine; BİR MEDENİYET RÜYASI İÇİN TEŞEKKÜR

Yazar: Yasin Ramazan

Medeniyet rüyasının mümkün olduğunu gösterdiğiniz için, umudun her zaman kapı ardında saklı olduğunu ve kapıyı açacak diriliş erlerinin varlığını bize müjdelediğiniz için, sevgisiyle de korkusuyla da, peygamberî öğretinin bu çağda temsilcisi olduğunuz için, bir pınar başında oturup bu pınardan herkesi haberdar ettiğiniz ve karamsarlığa haddini bildirdiğiniz için, tabuların yıkılabileceğini gösterdiğiniz için, hakkınızda söylenen sözlere değil, kendi söylediğiniz söze itibar ettiğiniz için, reklamı sevmediğiniz, bu yüzden fotoğraflarınız bile sınırlı olduğu için, Diriliş Neslinin Amentüsü’nü yazıp nesilleri, insanlığı, İslam’ı ve ruhu yeniden dirilişe çağırdığınız için, aynalar ardındaki sırları ifşa etmede, görülmeyeni görmede gerçekten bir Müslüman olarak uyanık ve ferasetli olduğunuz için, hakkıyla yerine getirilmemiş ödevleri bir bir sıraladığınız ve bu ödeve ilk soyunan yine kendiniz olduğu için, yazıp kenara çekilen, fildişi kulelerden hiç inmeyen, halka küçümser, devlet erkanına ezik bakanlardan olmadığınız için, Cağaloğlu’nda küçük bir dairede hâlâ o mütevazı ve anlamlı bakışlarınızı cömertçe sunduğunuz için, makama, mala itibar etmediğiniz için, kendi olabilmek davasından bizi haberdar ettiğiniz ve derin uykulardan bizi uyandırdığınız için, bitmeyen azminiz için, söylenmeyen sözlerde, susuşlarınızda hikmeti buldurduğunuz için, Allah’a gerektiği gibi kul olma sevdasının ötesinde dava, yol, yoldaşlık ve arkadaşlığın olmayacağını bize anlattığınız için, üstadlar kazandıran bir Üstad olduğunuz ve sizden önceki üstadların mirasını bu üstadlara devrettiğiniz için, dünyanın dönmesine alışıp dönen, sahte sözlerle beynimizi içen bir önder olmadığınız için, sevdiğiniz için, kızdığınız için, öğüt verdiğiniz için, inandığınız için ve inancınızı gururla karıştırmadığınız için, körükörüne sevdalardan bizi koruduğunuz için, ardımızda bırakacağımız bir değer olduğunuz için, kitaplarınızın güzel kokusu için, feda ettiğiniz dakikalar, aylar, yıllar için, kurtarmaktan kurtulup, hep birlikte kurtulmayı aklımıza getirdiğiniz için, umduğunuz için, ümid ettiğiniz için, Batıya hesap vermeyi reddettiğiniz için, zaman ve mekana uzayan evreni bir başka gözle gösterdiğiniz için, Balkon şiiri için, Hızır’ı aramıza tekrar soktuğunuz için, Taha ile bizi tanıştırdığınız için, Yağmur Duası için, “Ay bölün” dediğiniz için, evrime ve devrime bulaştırmadan bengisudan haberler verdiğiniz için, çağın ilhamlarını bize sunduğunuz için, aydınlattığınız tüm meseleler için, susmadığınız için, İslam dünyasına birliği sunduğunuz için, korkmadığınız için, aldanmadığınız için, aşırı olmadığınız için, saygı dolu olduğunuz için, elde kalan son parça yerine tüm topraklarımız yine bizimdir dediğiniz için, Yitik Cennet için, Gündoğmadanın son baskısı güzel olduğu için, bu yazı yazıldığında 74 yaşında olmanız ama hâlâ mücadele ile dolu olduğunuz için, bana ilham verdiğiniz için, bana fikir verdiğiniz için, bana cesaret verdiğiniz için, elimden tuttuğunuz için, adımı sorduğunuz için, gözüme baktığınız için ve büronuzda içtiğim iki bardak çay için teşekkür ederim.

Bu yazı yazarı tarafından elimize ulaştırılmıştır. Kendisine teşekkür ediyoruz.

Ocak 25, 2007

Dünyayı Fethetmemiz Gerekiyor

Yazar: Hakan Albayrak

Dünyayı fethetmemiz gerekiyor. İşgalden bahsetmiyorum, açmaktan bahsediyorum. İslâm’a, İslâm medeniyetine açmalıyız dünyayı. Alimlerimiz, filozoflarımız, münevverlerimiz taarruza geçmeli. Dervişlerimiz taarruza geçmeli. Şairlerimiz, yazarlarımız taarruza geçmeli.

Müzisyenlerimiz, sinemacılarımız, televizyoncularımız taarruza geçmeli. Dünya halklarına medeniyet diye yutturulan Frenk barbarlığını, vahşi kapitalizmi ve emperyalizmi alt etmek, insanlıkla güneşin arasına çekilen perdeyi kaldırmak için seferber olmalıyız. Topyekün taarruz! Topyekün taarruz! Topyekün taarruz!

Kamusal gündemimizin birinci maddesi (ve ikinci maddesi ve üçüncü maddesi…) İslâm medeniyetini canlandırmak olmalı, Nizam-ı Alem olmalı. Sevr’e takılıp kalmak bize yakışmıyor. Türkiye Cumhuriyeti topraklarının bölünmesi tehlikesini vurgulaya vurgulaya bölünme ihtimalini içselleştiriyoruz. Halbuki ruhlarımız, yüreklerimiz ve beyinlerimiz bu sınırlardan taşıp dünyanın öbür ucuna kadar akmalı. İçimizden bir grup, Kafkasya ve Orta Asya’yla entegrasyonun zeminini oluşturmalı. Bir grup, Balkan Müslümanlarıyla entegrasyonun… Bir grup, Ortadoğu’yla entegrasyonun… Sonra, Afrika’yla, Güney Amerika’yla sağlam bağlar kuran gruplarımız olmalı. Ama meselemiz sadece entegrasyon, yani cepheyi genişletmek, yani kendimizi sağlama almak değil. Meselemiz, dünyaya ışık saçmak.

“Bir Huntington, bir Fukuyama…” diye konuşarak, Batı’nın felsefi iflasından başka bir şey ifade etmeyen fikir müsveddesi karın ağrılarını göklere çıkarırken İslâm dünyasının geçmişteki ve günümüzdeki muazzam fikir birkimini aşağılamaya cüret eden bedbahtların veyahut bedhahtların propagandalarına aldanmayalım; kurtuluş formülü bizdedir ve başka da hiçkimsede değildir.

Bir kazayı sağ salim atlattığımız zaman ne deriz? “Verilmiş sadakamız varmış.” Yani biz, kendimizi ancak başkalarına yardım ederek koruyabileceğimize inanırız… Bir zulme şahit olduğumuz zaman ne deriz? “Alma mazlumun âhını, çıkar âheste âheste.” Yani biz inanırız ki, zalim ne kadar güçlü olursa olsun ve mazlum ne kadar güçsüz olursa olsun, hiçbir zulüm zalimin yanına kâr kalmaz… İşte dünya görüşümüz! İşte dünyayı kurtaracak görüş! İşte vahşi kapitalizmin ve emperyalizmin sonunu müjdeleyen hayat felsefesi! İşte tünelin ucundaki ışık! Bu ışığı yaymalıyız. Ve bu ışığı yaymak için Batı’nın kültür emperyalizmine karşı her cephede savaşacak kadar donanımlı olmalıyız. Medeniyetimizi romanlarda, filmlerde, şarkılarda yeniden üretmeliyiz. “Tûti-i mu’cize gûyem, ne desem laf değil” asaletinden “Çeksene elini, kırcan mı belimi” rezaletine geçiş sürecini tersine çevirip, asaletimizi yeniden kuşanmalıyız. Her şey birbiriyle irtibatlı. Aşağılık bir müzik zevkiniz varsa medeniyetiniz olamaz!

Bizim ‘dökülme’ lüksümüz yok. Muhkem bir kale olmalıyız insanlık için. Duruşumuz hayranlık uyandırmalı. Kendi mahallemizden, yani Ortadoğu’dan ve Kafkasya’dan ve Orta Asya’dan ve Balkanlar’dan başlayarak bütün dünyada bir asalet rüzgarı estirmeliyiz. İliklerimize kadar idrak etmeliyiz bu sorumluluğu.

Şair Cevdet Karal anlattı: Bakü’lü gençler arasında Rusça konuşma hastalığı yayılıyormuş… Rusça konuşmak, Ruslar gibi davranmak, medeniyet alameti olarak görülüyormuş bazı çevrelerde; Türkçe (veya Azerice) konuşmak, yerliliği önemsemek ise bayağılık, liyakatsizlik, anakroniklik alameti olarak görülüyormuş… Niye? Çünkü Azeri televizyonlarına bakıyorsunuz, “Azerbaycan Respublikası Prezidenti İlham Aliyev”in günlük mesai haberleri ve üç-beş türküden başka yerli bir şey yok. Türkiye televizyonlarının ekseriyeti ise amiyane tabirle ‘karı oynatıyor’. Dünyaya çekidüzen vermek gibi bir gayesi olan kimselerin kurduğı televizyonlar da var, ama bunlar iç siyaset tartışmalarına öyle gömüldüler ki (ve bu tartışmaları öyle iç karartıcı, öyle ümit kırıcı, öyle yıldırıcı bir üslupla yürütüyorlar ki), Bakü’lü gençlerin yüreğinde ufacık bir kıvılcım bile çaktıramıyorlar. Almanya’ya bakın, Makedonya’ya bakın, Batı Trakya’ya bakın; Türkiye televizyonlarının Türkçe konuşan topluluklar üzerindeki en bariz ve en büyük etkisi, ahlâkı ve asaleti aşındırmak. Arap ve Fars komşularımız üzerinde de yozlaştırıcı bir etkileri var.

Sadece televizyonlarımız (en azından birkaç tanesi) İslâm medeniyetini ihya amacını gütseydi ve bu amaca matuf kaliteli, asaletli, cazibeli programlar (bilhassa filmler, filmler, filmler) yapsaydı, onca eksiğimize-gediğimize rağmen dünyanın altını üstüne getirebilirdik.

Koca insanlık, televizyon çocuğu olmadı mı? Çocuğun kurda kuşa yem olmasını istemiyorsak, üstad Sezai Karakoç’un yıllar önce kurduğu o muhteşem televizyon hayalini bir an evvel gerçekleştirelim: Türkçe’nin yanı sıra Arapça, Farsça, Urduca, İngilizce, Fransızca… yayın yapacak bir İslâm medeniyeti televizyonu!

kaynak: milligazete.com.tr 

Add comment Ocak 24, 2007

Yeni Bir Dünya

<Hakan Albayrak ile Röportaj>

- Bildiğiniz gibi, özellikle Amerika’nın son Irak harekatı da göz önüne alındığında dünya dengeleri ve haritaları değişmekte. Bu süreçte Türkiye’nin etkileneceği koşullar hakkında öngörülerinizi alabilir miyiz?
- Sezai Karakoç, 40 yıldır, İslâm ülkelerinin başkalarınca yutulmamak için birleşerek büyümeleri gerektiğini söylüyor. Türkiye bu sese kulak vermeli. Bütün Asya, bütün Afrika bu sese kulak vermeli. Bıçak kemiğe dayandı. Dün Afganistan, bugün Irak, yarın Suriye, öbür gün İran…İstediği kadar frak giysin, Batı medeniyetine bağlılık yemini etsin, sıra Türkiye’ye de gelecek. Küresel meydan okumaların üstesinden gelmek istiyorsak, birlik bayrağını yükseltmeliyiz. Komşularımız Suriye ve İran’dan başlayarak, İsrail hariç bütün Ortadoğu devletleri ve bilahare bütün Asya ve Afrika ile kucaklaşmalıyız. Öyle ki, can-ciğer kuzu sarması olmalıyız. Yapılacak ilk iş, bunun psikolojik altyapısını oluşturmaktır. Günde yüz kere, bin kere, bir milyon kere Asya ve Afrika dememiz lazım. Ciğer sahibi yazarlarımız, siyasetçilerimiz mütemadiyen Asya’dan, Afrika’dan bahsetmeliler. Malcolm X, aşağılık kompleksinden geberen Afro-Amerikalıları “Siyah güzeldir”? diye diye canlandırmıştı. Biz de Asya ve Afrika’dan nefret ettirilerek Batı’nın kölesi haline getirilen insanlarımızı “Asya güzeldir”?, “Afrika güzeldir”? diye diye rehabilite etmeliyiz. Diyeceksiniz ki Asya ve Afrika’da diktatörlükler var, iç savaşlar var, ölüm var. Evet var. Çünkü Asya ve Afrika’da hâlâ umut var. Müstekbirleri korkutan bir umuttan bahsediyorum: Yeni bir dünyanın kurulabileceği umudu. Batılı bir filozof, “Batı’da askeri darbe olmaz, çünkü Batı’da bastırılacak umutlar kalmadı”? gibi bir laf etmişti. Çok doğru. ZDF (Alman devlet televizyonunun ikinci kanalı) sokaktaki Alman’a “Sizin için hayattaki en önemli şey nedir?”? diye soruyor; genç Alman “seks”? diyor, yaşlı Alman “sosyal güvenlik”? diyor. Hepsi bu. Bir de Asya ve Afrika sokaklarında dolaşsın ZDF. Burada insanlar müstekbirlerle hesaplaşmak ister, devrim yapmak ister, yeni bir dünya kurmak ister. Onun için buralar boş bırakılmaz. Ortadoğu düzenli olarak bombalanmalı ki, Londralı centilmenler 5 çaylarını huzur içinde yudumlayabilsinler. 5 çayını huzur içinde yudumlamaktan başka dertleri yok bu adamların. Halbuki bizim dünyamız, Asya ve Afrika, başkaları yoksulluk içinde kıvranırken gününü gün etmenin yadırgandığı, kendisine verilen rızktan başkaları için infak etmenin ve kendisine verilen canı Allah yolunda başkaları için feda etmenin vazife telakki edildiği medeniyetlerin beşiğidir. Biz bir vakıf medeniyetinin varisleriyiz. Ne kadar yozlaşmış olursak olalım, bu medeniyetin izlerini hâlâ taşıyoruz. Ağır bir kazadan sağ salim kurtulduğumuz zaman “verilmiş sadakamız varmış”? diyoruz. Kendimizi kurtarmak için başkalarının yardımına koşmamız gerektiğine içten içe inanmaya devam ediyoruz. Vahşi kapitalizm ve birey olma edebiyatı bu inancı zedelediyse de yok edemedi. İnancımızı yeniden üretmeyi başarırsak, dünyanın altını üstüne getirebiliriz. Anarşizmden bahsetmiyorum, adaleti gerçekleştirmekten bahsediyorum. Üstte müstekbirler, altta mustazaflar var. Yani dünyanın altını üstüne getirmek iyi bir şeydir, iyiliktir. Kendimize ve dünyanın bütün ezilen halklarına böyle bir iyilik yapmak istiyorsak, imkanlarımızın hatırı sayılır bir kısmını İslâm dünyasının birliği davasına vakfetmeliyiz. Dahası, emperyalizm yahut neo-kolonyalizmin pençesindeki bütün halk ve devletlerle dayanışmaya girmeliyiz. Irak’ta yaşananların Türkiye’yi nasıl etkileyeceğini sordunuz. Temennimiz o ki, Türkiye’nin bu kıssadan çıkaracağı hisse “İran ve Suriye ile entegrasyon kaçınılmaz bir zarurettir”? olsun. Ben bu ülkelerin birleşmesi veya en azından beraber hareket etmesi ile dünyanın altının üstüne getirilebileceğine inanıyorum. Türkiye, Suriye, İran… Türkler, Araplar, Farslar… İslâm medeniyetinin üç kadim bayraktarı… Ve elbette onların yoldaşları; Kürtler, Çerkezler, Boşnaklar, Arnavutlar… Böyle bir ittifak yahut ittihat, tedricen bütün Asya ve Afrika’yı birleştirecek bir cazibe merkezi olabilir. Ben Müslümanım, ben idealistim, ben bütün dünyada adalet istiyorum, fakat Türkiye-Suriye-İran birliğini savunmak için böyle olmak şart değil. Bıçağın kemiğe dayandığını, vahşi kapitalizmin kamçıladığı neo-kolonyalist taarruzun hiçbir ayrım yapmadan bütün Asya ve Afrikalıları ezip geçeceğini fark eden herkes, Müslüman olsun veya olmasın, birlik bayrağının altına koşmalı. Dünya umurunuzda olmayabilir; sırf kendi canınızı kurtarmak için olsun bu davaya destek vermelisiniz.

kaynak: milligazete.com.tr

Add comment Ocak 24, 2007

Sezai Karakoç’a verilen Kültür bakanlığı Ödülü Üzerine

Yazar: Mahmut Balcı

Bir Kitap Kurdu olan Kültür Bakanı Atilla Koç’un öncülük yaptığı Sezai Karakoç’a verilen büyük “Kültür Sanat Ödülü”nü samimi bir girişim olarak görüyorum. Ancak ödülle birlikte onunla ilgili yazılan bazı yazılarda ve kimi konuşmalarda samimiyetsizlikler de görüyorum. Bazıları sanki Sezai Karakoç üzerinden bizzat kendine meşruiyet alanı açmaya çalışmakta.

Onu anlamak, onun görüşlerini, onun mütevazılığını, yaşadığı sorunları da paylaşmayı gerektirir. Gerçi o, hak etmediği bu tür imkanlara iltifat etmez. Ancak başkalarına fazilet dersi veren, çocukları için hiçbir fedakarlıktankaçınmayan , kazandıklarını lüks yerlerde tüketen günümüzün israfçı Müslümanlarının onun bir iki kitabına dahi sahip olmamalarını ise yadırgamaktayım. Fakat, onun sadece Monaroza şiirini ezberleyenlerin kendileri, eş ve çocukları makam araçlarıyla gösterişli bir şekilde yolculuk yapmakta. Dini hassasiyeti olmayanların onu Monaroza ile tanımalarını anlarım, ancak dindar çevrelerin de aynı yanlışlığa düşmeleri affedilecek bir hata olamaz. Karakoç’un fikirleriyle büyüyen bir çok siyasetçinin ve yerel yöneticinin bir çok lüzumsuz kitaba ve işe para harcamak, etkinlik yapmak yerine, onun kitaplarını alıp ücretsiz dağıtmak, Sezai Karakoç’u ve benzeri isimleri anlama programı düzenlemeyi vs aklediyorlar mı merak ediyorum.

Yukarıda belirttiğim gibi Kültür Bakanlığı’nın Sezai Karakoç’a ödül vermesi çok anlamlı olmuştur. Ancak bu ödülden birkaç ay önce Necip Fazıl gibi bir şairin yaşadığı evin, onun şiirlerini ezbere bilenlerin çoğunlukta olduğu bir partinin iktidarı döneminde yıkılmasını ise hatırlatmak zorundayım.
Belki herkes gibi evden yayınevine akbil kullanarak gitmekten; tramvay beklerken kalabalıklar içinde ezilmekten rahatsız değildir. Ancak bizim bu tür durumlardan, kendi zaaflarımızdan ötürü sıkılmamız gerekir.

Sezai Karakoç’u istismar etmenin bir yolu da onu dikkate alıyormuş gibi yapmaktır. O, herkesi Tevhide çağırırken bir çoğumuz tam tersi insanları öncelikle kendi cemaatine ve üstatlarına çağırmaktadır. O, İslam birliğinden, İslam kardeşliğinden söz ederken, biz, bir çok işimizi ayrılıklar üzerine bina etmekteyiz. Onun 1971 yılında Diriliş Gazetesi’nde yazdığı Kurt ve Lamba isimli bir yazısını açıp okuduğunuzda sanki bugünü anlattığı görülecektir.
Onu anlama kapasitesinden uzak olanlar önemli konularda üstadın görüşlerini görmezlikten gelirler. Diriliş Partisi’nin yeniden kurulacağı gündeme gelince, bazıları hemen ileri-geri konuşmaya başladı. Doğrusu ben de üstadın bu yaştan sonra bir parti için mesaisini harcamasını istemem. Bu ve bazı konular hakkında onun, yakın çevresi tarafından, günümüzün gelişen bazı gerçeklerinden daha iyi haberdar edilmesi gerekir. Ancak başkalarına tanınan
parti kurma hakkının ondan esirgenmesini ise yadırgadığımı belirtmek istiyorum. Öncelikle amacının ne olduğunun anlaşılması gerekir diye düşünüyorum. Keşke onun düşüncelerini gündeme getirecek vakıflar , dernekler ve enstitüler kurulsa da partileşmeye hiç ihtiyaç olmamış olsa. Ancak görüyoruz ki daha Sezai Karakoç konuşmadan bazıları onun adına konuşmaya ve projeler geliştirmeye çalışıyor.

Göreceksiniz ki ona verilen bu ödül de popüler ve magazin kültürün
dehlizleri içinde ticari bir meta olarak kullanılacaktır. İşte hepimizin, bu istismarın ve vefasızlığın yapılmasına şiddet ve şevkle karşı durması gerekir.

kaynak: edebiyatmezunlari.com

Add comment Ocak 24, 2007

Çağın Ufkunda Duran Adam

Yazar: Yunus Nadir Eraslan

“Sanat, şüphesiz insanın geçimini ve üremesini sağlayan faaliyetlerin üstünde, gaye olmaya daha yakın bir mahiyet taşımaktadır. Ama Tanrının sanatı önünde insan sanatı fazladan olarak bir şey getirecek değildir. İnsan bizzat kendisi Tanrının eşsiz sanatından bir örnektir. İnsan sanatı tanrının sanatının gönüle vuran yankılarından doğmakta, onun tükenmez kaynağından beslenmektedir. Tanrının sanatına ermeyen insan veya sanatçının kalıcı bir sanat eseri bırakmasına imkân yoktur. İçinde bulunduğu büyük sanattan habersiz bir sanatçı, kör mimar ve sağır musikişinas imajından da çok yoksun bir imajdır. Çünkü kör mimarın iç gözü görebilir, sağır musikişinasın ruh kulağı duyabilir, ama Tanrının her an mucizelerle dipdiri kaynaşan sanatını duymayan gönülden en ufak bir sanat kıpırtısı beklenemez. Gerçek sanat, Tanrının sanatına götürecektir. Bu bakımdan insanın yaratılış sırrına yakın bir soydan meydana gelmiştir, ama sanatın özündeki ilahi hayranlık duygusu veya sanat duygularındaki arılık derecesi yüzde yüz değildir. Tanrıya doğrudan doğruya yönelememektedir her zaman sanat duygusu. Kimi zaman da Tanrının eserlerine olan hayranlık, O’na olan sonsuz aşka bir engel olmaktadır. İnsan eşyaya takılmakta ve asıl hedeften geri kalmaktadır. Bu bakımdan sanatı saf bir ab-ı hayat kabul etmek mümkün değildir. Belki sanat bulanık bir ab-ı hayattır. Marifet de o bulanıklık içinden saf olanı ayırabilmekte.”[1]

Müslüman sanatçının kimliğini ve hassasiyetini sorguladığımız yıllardı seksenli yıllar. Yukarıda alıntıladığım metin o yıllarda altını çizdiğim satırlardır. Üstat Karakoç’un tüm sanat hayatını uğruna adadığına inandığım yüce bir gaye-i hayalin etrafında tıpkı bir ateşböceği misali bir ömrü tüketmeyi göze aldığının resmidir. Kutsal sanatın yörüngesinde hiç yorulmadan dönenen çağdaş derviş Sezai Karakoç, sanata ve hayata karşı duruşunu da kutsalla kurduğu bağların neticesinde belirlemiştir. O’na göre kutsalın gelecek nesle aktarılmasında sanatçı bir nirengi noktasıdır. Bu bağlamda, sanatın hakikati algılama sürecinde verilen ürünlerden öte başka bir gayeye hizmet edemeyeceği gerçeğinin altını çizerken, verdiği ürünler de bir arayışın değil bir buluşun neticesidir. Böyle ürünler edebiyatımızda ender rastlanan ürünlerdir. Zira arayıştan neşet eden ürünler insanı ve insanlığı bir çıkmazın eşiğine getirmiştir. Sezai Karakoç’un hiçbir eserinde böyle bir çıkmazı tespit etmek mümkün olmadığı gibi sanki onun her kitabı yalnızca bir kitabı anlamak için kaleme alınmıştır. Bu mecrada seyrini sürdüren sanatçı artık kelimeleri yaratan Tanrının insana bahşettiği anlam evrenini müşahede makamındadır. Sezai Karakoç’un bize kazandırdığı ürünler salt bir edebiyat kaygısından çok uzaktır-ki böyle bir makamdan seslenen kişinin belagat yetersizliğinden söz edilemez.

Kanımca O’nu ikinci yeniden ayıran nedenlerin başında yukarıda yaptığımız açıklamalar en ön sırada yer alır. Zaten Fransa geleneğinden neşet bir dergi etrafında toplaşıp poetika üretmek ya da sanat icra etmek belki de üstat için ilahi sanata karşı bir manifesto olarak da algılanmış olabilir. Zaten çağdaş edebiyatın yaptığı da budur. Tanrıyı merkezden alıp yerine insandan neşet bir sanatı merkeze koyan batı uygarlığı insanı Tanrısal kılmaktan bir adım öte gidememiştir. Sezai Karakoç’un tüm eylemleri bu gidişata bir başkaldırıdır. Sanatçı sahih bir kaynağın bilgesidir. Ancak böyle olduğu müddetçe çağını yorumlayabilir. Ben daha on yedi yaşımda toy bir delikanlıyken O’nun “Ruhun Dirilişi” nam eserini elime aldığımda üstadın elimden tuttuğunu hissetim. Bana şöyle dedi: “- Ey genç, felsefenin karanlık caddelerinde gezinirken, derin kuyular vardır; o kuyuları göremezsin. Seni ansızın yutarlar. Dikkatli ol, her kuyudan farklı sesler gelir. O sesleri iyi dinle kulağın o seslere alışsın ki dipsiz şüphe kuyularına düşmeyesin. Bir bir söyledi kuyuları bana. Nietzsche’nin, Sartre’ın ve Camus’nün kuyularını ben O’ndan öğrendim. Yine üstaddan bir alıntıyla devam edelim. “Sartre, bir bakıma Camus’nün içi dışına çevrilmiş şeklidir. O, Camus’nün aksine, insanın tam bağımsız ve hür olduğunu kabul etti. “İnsan kendini yapar”, ” insan kendini seçerken başkalarını da seçer” derken, insanı içine girdiği veya içinde dolaştığı her olgudan sorumlu tuttu. Kaderi inkar etmekle kalmayarak dış şartları da tanımak istemedi. Bu çizdiğimiz Sartre portresi, elbet komünizme iyice angaje olduğu dönemden önceki Sartre’a aittir. Yani aynı sıkıntıdan çıktıkları halde, Camüs’nün donuk “yabancı”sı ile, Sartre’ın ruhun kendi varoluş uçurumunda duyduğu “bulantı”sının ortaya çıktığı zamanlardan başlayarak bütün büyük eserlerini içine alan ve asıl Sartre diyeceğimiz dönemine ait. Bu Sartre bir nevi mutezile düşüncelerini andırmaktadır!”[2] İşte yazarla el ele dolaştığınız anlardır bu anlar. Okur ile yazar arasında kurulan ünsiyet hayatın karanlık caddelerinde karşıya atlayamayacağınız kadar geniş çukurları geçmekte yardımcı olabiliyorsa muhkem bir bağa dönüşecektir. Bu bağlamda sanatçı geçmiş ile yeni nesil arasında kadim bir köprüdür de…

Sezai Karakoç’un bütün metinlerinde toplumun önünü açan ve adeta ufuktan geleceği müjdeleyen bir sesin ünlediğini duyarsınız. Bu umut yüreklere serpilen diriliş muştusudur. Bu ses Hıra’da yankılanan ilahi sesin Müslüman sanatçıya tevarüs eden yankısıdır. Bu ses sanatı ebedi kılmak saçmalığıyla değil de gerçek ebedinin sanatını ifade etmek adına yapılan bir diriliş eylemidir. O’nun tüm eserleri müslüman sanatçı gözüyle yaşadığı çağın bir yorumudur.

Üstattan kelam edip şiirlerinden bahsetmemek büyük haksızlık olur elbet. O’nun şiirleri de bir oluşun, olgunlaşmanın meyvesidir. Onun metinlerine aşina olan okurda, şiirlerinde gezinirken sanki bir mimarın iki farklı eserinde dolaşıyor hissi uyanır. Evet, birden insanın içine girer gibi olursunuz. Metinlerinde sizi kurduğu köprüden geçiren şair, şiirlerinde sizi içine alır adeta. Bir insanın içine girer gibi girersiniz Karakoç’un şiirlerine. İşte Monna Rosa’nın efsaneleşmesi de bundandır. O bir durumun, bir olayın şairi değildir. Bizlere öyle bildik hikâyeler anlatmaz şiirlerinde. Monna Rosa’da öyledir. Toy bir delikanlının ağzından dökülen sözlerin devrin bulvar edebiyatının çok ötesinde imajlar taşıdığı bir vakıadır. Daha o yıllarda şairin konumlandığı yeri ifade etmesi açısından da önemlidir. Mahreme arkasını dönerek mecaz bir dille aşka geçit aramıştır belki de. Mecaz aşkın dilidir; aşkı mecazsız ifade eden şairler Süleymaniye’yi fotoğrafına bakarak tarif etmeye kalkmışlardır(!) Yakın zamanlarda da Monna Rosa’yı paparazzi mantığıyla değerlendirmeye çalışanlar olmuştur. Onlar kendilerince aşkı dokunulur kılmışlardır güya. Ne büyük tevafuktur ki üstat sanki bu olacakların cevabını daha o yıllarda ikinci dörtlükte vermiştir.

/ Ulur aya karşı kirli çakallar

Bakar ürkek ürkek tavşanlar dağa

Monna Rosa bugün bende bir hal var

Yağmur iğri iğri düşer toprağa

Ulur aya karşı kirli çakallar./

Hülasa Sezai Karakoç şiiri bize insanın yeryüzü maceralarını anlatır. Elbette düz yazılarında olduğu gibi şiirlerinde de insanın olgunlaşma sürecine şahit olursunuz. O, örneklik vazifesinin şuurunda bir şair olmanın çilesini çeken ve çekmeye devam eden şairdir.

Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından verilen 2006 yılı Kültür ve Sanat Büyük Ödülünün üstada verildiği haberini duyduğumda yaşadıklarım buruk bir sevinçti sadece. Ne ki O, ödül alan değil, ödül verebilecek tek şahsiyettir. Soruyorum, Karakoç�tan ödül almayı kim istemez ki?


[1] “Ruhun Dirilişi” sayfa 80, Diriliş Yayınları 1979 nüshası

[2] “Ruhun Dirilişi” sayfa 97

kaynak: dergibi.com

Add comment Ocak 24, 2007

Previous Posts


Diriliş Yazıları nedir?

Diriliş Yazıları, diriliş düşüncesinin en sahih şekilde anlaşılması ve anlatılması projesidir. Bu kapsamda, ne olduğu, ne olması gerektiği ve nasıl olacağı da önem arzeder. Bu maksatla, bu ilk ayakta Diriliş Yazıları, bir internet sitesinde ilgili yazıların arşivini oluşturmaktadır.

Bölümler

Son Yazılar

Bağlantılar

Diriliş Paneli

Diriliş Yazıları, diriliş düşüncesi üzerinde düşünme ve konuşma merkezli çalışmalarına bir panele destek olarak başladı. Panel kapsamında konuşmacılar, diriliş düşüncesi ve düşüncenin mimarı Sezai Karakoç'u konuştular. 3 saati aşkın bir süre akademisyen ve yazarların da içinde bulunduğu panel konuşmacıları, dinleyicilere diriliş ve Sezai Karakoç'u anlattılar. -nisan'07-

Arşiv