Archive for Ocak, 2007

Samanyolunda Ziyafet

Yazar: Vedat Aydın

Her sene olduğu gibi bu sene de güzel kanatlarını çırparak geldi Ramazan. Yeryüzünde yaşayan bizlerin, kirlenen, arızalanan, dibe vuran ne kadar ameli varsa temizlemek, arındırmak için geldi. Taşlaşan kalplerimizi merhamet yağmuruyla yumuşatmak için geldi. Bir adım önünü göremeyerek kör olan gözlerimize ışık saçmak için geldi. Gıybet ederek kirlenen dillerimizi zemzemle yıkamak için geldi.
Kapımızın eşiğinden adım atarak içeri girdi, hanemize bereket geldi. Konukların en azizi, başımızın tacı olarak başköşeye oturdu. Gökte açılan sofradan serdi orta yere. Kelam-ı Kadim’in huzur veren iklimiyle kalbimiz itminana erdi. Gözlerimizin nuru çoğaldı. Daha merhametli bakar olduk çevremize. Kardeşlik hukuku tekrar tahakkuk etti. Dillerimiz zikirle güzelleşti. Yalan, gıybet, dedikodu hızla uzaklaştı yanı başımızdan. Nazenin bir bakışla gönlümüzü fethetti.
Bu sene de Ramazan ayına kavuşmayı nasip eden Allah’a sonsuz hamd olsun. Gereği gibi şükrümüzü yapmadığımız halde bize ne kadar da güzellikler ihsan ediyor. Düşünün bir kere; gazap değil, rahmet indiriyor katından. Ateş değil, nur saçıyor melekleri eliyle üzerimize. Her türlü isyanımıza rağmen, Gaffar sıfatıyla günahlarımızı affediyor. Orucu bize gönderiyor ki, azgınlaşan nefsimiz dizginlensin. Şeytani eğilimlerimiz yerini insani yüceliklere terk etsin. Secdeye mıhlanan alnımızla “Subhanallah” diyerek derin bir hayret, “elhamdullillah” diyerek de gönülden şükrümüzü eda edelim.
Oruçla gelen güzelliği üstad Sezai Karakoç, o doyumsuz kitabı “Samanyolunda Ziyafet”te o kadar güzel anlatıyor ki, insan elinden bırakmak istemiyor. Diriliş yayınları arasından yeni baskısı çıkan kitabı Ramazan boyunca okumak ne kadar da güzel olur! İşte bu müstesna kitaptan bazı satırlar:
“Oruç, öyle bir ruh kalıbıdır ki, her gün, ortalığın ilk ağardığı vakitten ilk karardığı vakte kadar, içimizi oraya yerleştiririz; orada ruh bir biçim alacak; bir öz kazanacak, billirlaşacak; yıkanacak, canalanacaktır. Gece dinlenecek; bir gün sonra yine aynı çerçeveye girecek; böyle böyle; bir ay sonunda yepyeni ve taptaze bir insan yüreği, ruhu ve vücudu olacaktır mü’minin yüreği, ruhu ve vücudu.” (Samanyolunda Ziyafet, sh. 10).
“Her yıl bir ay için oruç mimarı bize konuk gelir. Gelir gelmez de kollarını sıvar ve işe koyulur. Bir kahve içimlik bile beklemez, dinlenmez. Kutsallığın işçisidir o. İlkin vücut evini şöyle bir yoklar. Bir sarsar insanı. Öyle sarsar ki, bacalarda ne kadar birikmiş kurum varsa dökülür. Tabiat etkisiyle gevşemiş ve kopmaya yüz tutmuş sıvalar düşer. Yerinden oynamış kiremitler kayar. Organlar arasında, kasların eklem yerlerinde, hareketsizliğin ve ölümün sembolü olarak gerilmiş kaç örümcek ağı varsa yırtılır. Vücut konağı, böylece konuğun, büyük konuğun gelmiş olduğunu bilmiş olur.” (a.g.e. sh. 29).
“Oruç geldi, öyleyse oruca yiyecek taşımalı, su sunmalı, orucun lâmbasını yakmalı, örtüler atmalı üzerine ki, geldiğinden daha zengin gitsin. Verdiğinden daha çok alsın. Yanına gideceği eski oruçlara katacağı, söyleyeceği çok şeyler bulunsun. Çağımız Müslümanlarının portresini eski çağ müminlerinin portrelerinin yanına çizecek ya, bizim öyle bir portremizi çizsin ki, ilerde gün olur ki, o portreyi bize gösterirler, utanmayalım ondan o zaman.” ( a.g.e. 43).
Hoş gelen, sefalar getiren Ramazanın, giderken de bizden memnun kalacağı bir Oruç şuuruna sahip olmamızı Rabbim bizlere nasip etsin.

kaynak: vaydin.blogcu.com

Add comment Ocak 23, 2007

Üstad Sezai Karakoç

Yazar: Mehmet Nuri Yardım

O çölleri geçen, dağları aşan, gönüllere düşen bir ideal adamıdır. Sevdası uğruna ömür tüketen, kalemini hep açık tutan, düşüncesi için kelimelere tutunan bir söz sultanıdır. Yıllardır ilmek ilmek Anadolu kilimini dokuyan bir sanatkârdır… Çağını sorgulayan bir aydın, mazi ile gelecek arasında köprü olan bir mütefekkir, kâinat kitabını toplumuna okuyan bir şairdir…
Bir çağın, yeryüzündeki mazlum milletlerin vicdanı olmak isteyen bir münevverdir… Hoyrat ellere karşı gül bahçesinde nâdide çiçekler yetiştiren bir bahçevan… Çorak iklimlerde susuz kalanlara nur şerbetiyle dolu tası uzatan bir gönül sakası… Şiiri de nesri de yücelerdeki mukaddes dâvâsını anlatmak için birer merdiven…
Diriliş düşüncesinin sanatkâr öncüsü üstad Sezai Karakoç, nesilleri etkileyen, ardından sanatkârlar kafilesi yürüten Türk edebiyatının son yarım yüzyılındaki çok önemli bir sanat öncüsü ve kılavuz kişisidir. O, şair olarak öne çıkışı kadar, fikir adamı olarak nesillerin elinden tutuşu, onları yetiştirmesi, beslemesi ve yönlendirmesiyle de çok değerlidir.
Sezai Karakoç, 1933′te Diyarbakır Ergani’de doğdu. İlk öğrenimini Ergani’de, orta tahsilini ise 1950’de Kahramanmaraş ve Gaziantep’te tamamladı. Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni bitirdikten sonra Maliye Bakanlığı, Mülkiye Müfettiş muavinliği, Gelirler Genel Müdürlüğü Kontrolörlüğü görevlerinde bulundu. 1965 yılında görevinden ayrılarak Babıâli’de Sabah gazetesinde fıkra yazarlığı yaptı. 1967 ve 68 yıllarındaki yazarlığı sırasında edebî çalışmalara da yöneldi. 1960′ta kurduğu Diriliş dergisini aralıklarla uzun yıllar çıkardı. 1975′te Diriliş Yayınevi’ni kurarak kitaplarını yayınlamaya başladı. 1990′da kurduğu ve Genel Başkanlığını yaptığı Diriliş Partisi, 1997′de kapandı.
Pekçok eseri bulunan Karakoç’un şiir kitapları arasında Körfez, Şahdamar, Hızırla Kırk Saat ve Gül Muştusu da bulunuyor. Bütün şiirleri Gün Doğmadan adıyla tek eserde toplandı. Oyunları, hikâye ve günlük yazıları yayınlanan Sezai Karakoç’un düşünce ürünü eserlerinden bazılarının isimleri şöyledir: İslâmın Dirilişi, Kıyamet Aşısı, Mağara ve Işık, Ölümden Sonra Kalkış, Ruhun Dirilişi, Çağ ve İlham, Yitik Cennet, Diriliş Neslinin Amentüsü, Edebiyat Yazıları, Gün Saati…
Şiir, nesir, hikâye ve düşünce alanlarında güçlü eserler veren Sezai Karakoç’un bütün kitaplarında derin bir kültür birikimi ve süzülmüş has fikirler vardır. Aslında türleri farklı olsa da bütün kitaplarında aynı dünya görüşünün yansımasını ve seslenişini hissederiz. Şiirde çıkış olarak İkinci Yeni’ye dahil edilse de esasında Sezai Karakoç’un çok daha orijinal, yeni, farklı ve üstün bir şiir tarzı vardır. Bu bakımdan onu çağdaşlarından ayırmak ve bağımsız bir sanatkâr olarak kabul etmek zorundayız. O horlanmış, ezilmiş, yok farz edilmiş değerleri tutup kaldıran, savunan ve onları yücelten bir öncü kimliğine sahiptir. Mistik şiirlerinde, metafizik arayışları barındıran nesirlerinde kısacası bütün edebî ve fikrî verimlerinde aynı kaygıyı, aynı endişeyi, aynı duyarlılığı hissederiz.
Sezai Karakoç, değerlerimizle birlikte insanımızı da çirkefliklerden, bataklıklardan kurtarmak istemiştir. Kadın’a bakışı da böyledir sanatçının. Kirletilen kavramlara inat ‘aşk’ı yüceltme çabası içinde gördüğümüz şair, Leylâ ile Mecnun’da ‘ideal aşk’ın gerçek örneklerini gösterir. Tasavvuftan beslenen, edeple örtülmüş, insana yakışan bir aşktır bu.
Sezai Karakoç’ta, çağdaşı bir çok şairde görülen karamsarlık, bedbinlik, ümitsizlik ve çaresizlikten eser yoktur. Sıkıntılara, bunalımlara fersah fersah uzaktır. Aydınlık fikirlerle, geçmişten günümüze akıp gelen yüksek ruh hisleriyle doludur. Madde ötesi, metafizik yollarda yürüyen ve ümidinden hiçbir şeyi kaybetmeyen üstad Sezai Karakoç bu konuda şöyle demektedir:
“Şair, kendinden memnun olmalı… Bu memnunluk, bir gün geçiricinin bir ne oldum delisinin memnunluğu olmamalı. Eserin, şairini sevinçten titretmesi demek bu. Şair eserini sevmeli.
Memnunluk ilkesinin temeli sevinç. Modacılar buna yaşama sevinci diyor. Ben yaşatma sevinci diyorum. Ürkek bir kadını yaşatan romancı, çocuklar gibi sevinir. Asılan bir adamı canlandıran şair de. Sevinç, en nüansı bol duygu… Tanrı toprağa bir parça neşe verdi: İşte insan…”
“Doğunun Yedinci Oğlu” olarak târif edilen Sezai Karakoç sembolist, kapalı şiir üslûbuyla Anadolu’yu nakış nakış işleyen üstün bir sanatçı. Şiir coğrafyasında içinde doğup büyüdüğü Güneydoğu toprakları var. Ortadoğu ve İslâm coğrafyası ağırlıkta, ama hep Türkiye merkezli. Çocukluğunda gözlemlediği şark insanının geleneklerini, yaşayış biçimini, örflerini, hayat tarzını kısacası bütünüyle insanlarını anlatır. Çoluk çocuğuyla, erkeği kadınıyla bütün bir Anadolu insanı ortaya çıkar mısraların arasından.
…………..
Ağız yakan özel bir peygamber çiçeği
Sultan Şehmus ve Veysel Karani
İncir yaprağıyla sildiler gözümü çocukken
Ve sen ey sıcak doğu gecelerinin bitmeyen göz ağrısı
Çocuklara mahsus çocuklara ait çocuklara dair göz ağrısı
Kırmızı mürekkebi andıran gözotu
Yalancı fakat acının yemişi kanlı göz bezleri
Türbe önlerine sahicisinden daha gerçek
Daha fizik ötesi sara taklitleri
Ve ağızlarda mecusi meşaleleri
Tembelliğin kehribarı Bitlis Saroyan
Ağızları yakan sigara ilk çağ kokan kav
Birinci dünya harbi namazı
Babamın namazı
İkinci Dünya harbi namazı
Ölümsüzlük gençlik aşısı o ikindiler
Evi sokağı çarşıyı onaran Yasin
Paslanan güneşi sığayan sûre
Eve ve ellere can veren sûre
Geceye zikzaklar çizdiren sûre
Güneşi batıran doğuran sûre
Hamile Meryemi doğurtan sûre
Evin taşlığına çiçekler serperek
Yağmuru çatıda döndüren sûre
Huzuru gece ekleyen sûre
Gece gündüz bir bekçi gibi
Ebedî bir gözcü nöbetçi gibi
Evin yüreklerinde bekleyen sûre.

Sezai Karakoç’un, bazı şiirlerinde müphem kapalı ifade tarzını benimsediğini görüyoruz. Şaire göre, “Anlam, yeni şiirde, kendi öz fonksiyonunu yitirmiştir. Bir uyurgezerdir, hâfızasını kaybetmiştir belki… Gerçi yeni şiir yer yer anlamsızlığı dener. Anlam boşlukları bırakabilir, anlam sıkıntıları çekebilir ama büsbütün anlamsız şiir düşünülemez.”
Mükemmel ve göz kamaştırıcı mecazlar kullanan şairin şiirlerinde kaba, argo, çirkin ve nâhoş kelime bulunmaz. Nezih bir üslûp, akıcı bir Türkçe hemen dikkat çeker. Konuşma dilini ustalıkla kullanılır.
Sezai Karakoç’un şiirinde ve diğer bütün eserlerindeki temel motif denilebilir ki “diriliş” düşüncesidir. Bir bakıma hayatının temel maksadıdır bu kavram. Ancak bu sıradan bir kelime değil, zenginliği, derinliği, enginliği ve çağrışımları sınırsız olan bir kavramdır. İstediği “diriliş ilhamı” hayatın her alanında olmalı. Sanatta, hayatta ve düşüncede… Ona göre kurtuluş, “ancak insanlığın İslâm’la dirilişi” sayesinde mümkün olabilecektir. Sanatı da, şiiri de, hatta hayatı da “diriliş” zâviyesinden ele alan Karakoç, bunun bir medeniyet meselesi olduğunun altını çizer.
Bilindiği gibi ömrünü bu milletin, bu ümmetin ve nihayetinde bütün insanlığın kurtuluşuna adayan ideal, dâvâ, tefekkür ve sanat adamı üstad Sezai Karakoç’a, Kültür ve Turizm Bakanlığı iki gün önce çok isabetli bir kararla “Büyük Onur Ödülü” vermiştir. Bakan Atilla Koç, Müsteşarı Mustafa İsen ve danışmanları tarihî ve çok doğru bir karar vermiş ve büyük takdir görmüşlerdir. Bakanlık bu ödülü verirken, çok kıymetli bir kültür ve sanat adamının bu ödülü kabulüyle de onurlanmıştır. Bu arada bazı hazımsızların, nasipsizlerin, bu toprağa yabancı ruhların ödülü bir türlü kabullenemedikleri görülüyor. Birkaç gazete, haberi buruk bir şekilde ve geçiştirerek verdi. Onlar farklı dünyaların, aykırı iklimlerin insanları olarak elbette bu ödüle sevinmeyeceklerdi. Ama üstad Sezai Karakoç’un eserleriyle beslenenler, “Diriliş Nesli”nin pırıl pırıl evlatları elbette bu sonuçtan memnundurlar. Kurban Bayramı’nda haberi Yeni Şafak’ın manşetinden okuyan Türk milleti çifte bayram yaşamıştır. Duyduğum kadarıyla Bakanlık, sanatkârımız için mükemmel bir prestij kitap da hazırlatıyor. Herhalde İstanbul’da düzenlenecek bir toplantı ile hem ödülü mütefekkirimize takdim edilecek, hem de sözkonusu eser, fikir ve edebiyat âleminin dikkatlerine ve istifadesine sunulacaktır.
Ödülleri bekleyenler vardır, ödüllerin peşinden koşanlar da… Ama vakar timsali ve istiğna örneği olan Sezai Karakoç fikirleri, eserleri ve hizmetleriyle zaten çoktan gönüllerde taht kurmuş ve mükâfatların en büyüğünü, biricik hediyeyi okuyucularından almıştır. Onun bu ödüle hiç ihtiyacı yoktur. Ama genç nesillerin, kültür adamlarının, hatta aydınların, daha geniş mânâda söyleyecek olursak, herkesin Sezai Karakoç’un eserlerini okumaya, fikirlerini öğrenmeye, sanatını kavramaya, ezelî derdini ve temel meselelerini anlamaya ihtiyacı vardır.
Sezai Karakoç’un şiirlerinden küçük bir seçme yapıp sitemizin “Şiirler” bölümünde yayımladığımızı okuyucularımıza duyururken, üstada bu vesile ile selâmlarımı, hürmetlerimi ve şükranlarımı arz ediyor, sözlerime onun “Çağ ve İlham I” isimli eserinden aldığım şu satırlarla son vermek istiyorum:
“Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak. Halbuki, biz sussak, tarih susmayacak. Tarih sussa, Hakikat susmayacak. Onlar sanıyorlar ki, bizden kurtulsalar mesele kalmayacak. Halbuki bizden kurtulsalar vicdan azabından kurtulamayacaklar, vicdan azabından kurtulsalar, Tarihin azabından kurtulamayacaklar. Tarihin azabından kurtulsalar Tanrı’nın gazabından kurtulamayacaklar.”

kaynak: sanatalemi.net

Add comment Ocak 23, 2007

Bir Mektep Şahsiyet: Sezai Karakoç

Yazar: Mehmet Doğramacı

Bazı insanlar tek başına çığır açar; olağanüstü başarılara imza atarlar.

“Mektep şahsiyet” diyebileceğimiz bu hüviyetteki zatlar kültür- sanat- fikir alanında ekoller oluşmasına, sanat ve siyaset adamlarının yetişmesine ön ayak olmuşlardır. M. Akif, Necip Fazıl, O.Y. Serdengeçti, Nihal Atsız, Nurettin Topçu, Ş.Yüksel Şenler bu karaktere sayabileceğimiz örnekler.

Kültür Bakanlığı 2006 Kültür-Sanat Büyük Ödülüne Sezai Karakoç’u layık gördü. Fikir dünyası, Karakoç gibi bir değer için geç kalmış ama anlamlı bir ödül olduğunda birleştiler.

“İkinci Yeni Şiir Akımı” nın öncüsü; Diriliş Dergisi ile bir nesil inşa eden; sanatın ötesinde; İslam’ı milli ruhumuz ve köklerimizle evrensele açık bir bütün halinde sunan müstesna bir mütefekkir!

“LA ile süpürülmemiş yoldan, İLLA cennetine gidilmez” diyen, İslam’ı kendimizde nasıl yaşamamız gerektiğini “İslam”ı öyle sağlam ve diri yaşa ki seni öldürmeye gelen; sende dirilsin” diyerek belirleyen Karakoç’u biz de tebrik ediyor; ummanlar seyredilen nice yazı ve şiirlerle dolu uzun ömürler diliyoruz.

Kaynak: sufizmveislam.com

Add comment Ocak 23, 2007

En Büyük Ödül Nedir?

Yazar: Bünyamin Yılmaz

Sezai Karakoç’a verilen bu anlamlı ödül, şairi uzun yıllar uzak durduğu toplantılara katılmaya ikna eder mi? Sanmıyorum. Ona ödül verecek olanların Üstadın eserlerine özel önem vermeleri gerekir mi? Sanıyorum. Üstadın bütün eserleri İslâm coğrafyasında ve batı dünyasında okunabilir hale getirilmeli.
Edebiyat, sanat ve kültürle magazin arasında ince bir fark var. Bunu her zaman savundum yine savunmaya devam ediyorum. 10 yıllık kültür sanat editörlüğüm boyunca en çok dikkat ettiğim nokta, magazinleşme temayülü gösteren haberlerden kaçınmak oldu. Bunun çok önemli örneklerini geçtiğimiz yıllarda yaşadık. Öyle bir durumla karşı karşıya kalıyorsunuz ki, onunla ilgili yazacağınız bir yazı, yapacağınız bir haber içerik açısından çok iyi malzeme üretmesine karşın durumun içeriğindeki anlamı da paramparça edebilir. Bu yüzden her zaman bir ‘dikkat’ üzere olmanız gerekiyor.
Ahmet Hakan’ın geçtiğimiz günlerde gündeme getirdiği konu da bu anlamda ‘titizlik’ gerektiren bir durum ortaya koydu. Ahmet Hakan’a önyargıyla bakan, yazdıklarını değersiz gören biri değilim. ‘Merkez medya’da yazmadan önce hak bilirlik esasıyla çalıştığının şahidiyim. Ancak şu an bunları söylemek anlamsız. Üzerinde yoğunlaştığı konular kendisine uzatılan bir edebiyat dergisini aldığında hissettiği heyecanın artık azalmış olduğunu gösteriyor. İlgi alanına pek çok şey girmiş ve ilgi alanından pek çok şey de çıkmış. Polemiklerin getirdiği ‘gol atabilme’ dürtüsü de bazen durumu içinden çıkılmaz bir hale getiriyor, farkında olduğum bu; yanılıyor da olabilirim!
Ahmet Hakan ve karakutu.com
Sevgili Ahmet Hakan pek çoğumuz gibi Sezai Karakoç’un eserlerine, şiirlerine önem veren bir isim. ‘Camia’nın merak ettiği konuları tüm Türkiye’nin merak edebileceği konular haline getirerek yazıyor, böylece dost sohbetlerinde ortaya konan konular pek çok çevreyi içine alabilecek bir şekilde genişliyor. Sezai Karakoç’a Kültür Bakanlığı tarafından ödül verilecek olması şairimizi yeniden geniş bir çerçevede gündeme taşıdı. Ahmet Hakan’ın Hürriyet’te yazdığı bir yazı Muazzez Akkaya’nın kızının ilgisini çekti ve Muazzez Hanım’ın sınıf arkadaşı Karakoç’u tanımadığı bilgisini verdi. Karakutu.com ise yayınladığı bir fotoğrafla Akkaya’nın yanındaki şairi tanıdığı bilgisini ulaştırdı bize. Ahmet Hakan bu fotoğrafı yayınladı ve ABD’de yaşayan Akkaya ile ilgili herkesi bir merak içinde bıraktı. Durum o hale geldi ki korkarım Ahmet Hakan üzerinden de malzeme toplayıp izleyiciye servis eden magazin programları için bir yol açılmış oldu. Neyse ki Sezai Karakoç uzun yıllar boyunca bu konu hakkında konuşmadığı için ve onun saygı uyandıran yazı hayatı göz önüne alındığında böyle bir konunun ‘cıvıma’ içermesi zor olduğu için bir tehlike yok. Yine de bu tip haberler, yazılar insan üzerinde bir kekremsilik bırakıyor.
Fotokopilerden takip edilen şiir
Karakutu.com dikkatle takip ettiğim bir site. Türk edebiyatının genel durumunu görmek isteyenler bu siteye göz atmalılar bence. Fotoğrafı ve yazılanları görünce açık söyleyeyim ‘canım sıkıldı.’ Yaptığı tüm güzel çalışmalara rağmen bu kare, Sezai Karakoç’u eserleriyle tanıyan ya da onu Cağaloğlu’nda ziyaret edip sohbet eden herkes için can sıkıcı olmuştur diye düşünüyorum. Ahmet Hakan’ın gündeme getirdiği konular şairi tanımayan kesimler için iyi olmuştur ama şairi sadece Mona Rosa şiiri üzerinden tanıyacak olanları çoğaltacağı tedirginliğini atamıyorum üzerimden. Üstad uzun yıllar bu şiirini kitaplarına almadı. Fotokopileri elden ele dolaştı ve öylece tanındı. Akkaya da, Karakoç da yaşıyor. Ben, kamuoyunun ya da kişilerin güçlü bir şiire yol açan ‘sevda’nın onu yaşayan kişilere bırakılması gerektiğini düşünüyorum. Onların izni olmadıkça konu gündeme getirilmemeli diye de ekliyorum.
Peki bu gelişmeleri besleyen gerekçeler olmadı mı? Oldu. Karakoç’u eserlerinden tanıyan insanlara öyle şeyler anlatıldı ki, üstadı ziyaret etmek isteyenler bu görüşlerinden vazgeçmek zorunda kaldılar. Üstad sevgisini bir hale içine alan ve onu ulaşılmaz hale getiren değerli insanların da bu konuların en alt seviyeden gündeme getirilmesine katkıda bulunduğunu düşünüyorum ben. Çünkü bu durum bir tepkiyi de beraberinde getiriyor. Sezai Karakoç bir insandır ve insani ilişkileri de iyidir. Geçenlerde çok sevdiğim genç yazarlardan birkaçı öyle şeyler söylediler ki, ‘eyvah’ dedim. Evet üstad hiçbir toplantıya katılmaz, ortalarda görünmez ama müsaadenizle Diriliş Yayınları diye bir yayınevi var ve üstad her gün orada. Gerektiğinde esprilidir de. Mutfakta (yazı anlamında) ne var diye soran genç yazar arkadaşıma “çay var” cevabını veren bir insandır. Evet röportaj vermez ama yeter ki siz onun derdini anlayabilin. Hangi dert mi? Hani bir güç var ya, hani sizin coğrafyanızı darmadağın etti ya, hani sizin kardeşleriniz vardı ya, hani şu İslam coğrafyası diyorduk ya işte o konular. Şunu artık anlamamız gerekiyor. Sezai Karakoç dünün, bugünün ve yarının şairi. Zaman geçtikçe onun yazıları, şiirleri eskimiyor aksine daha değerli ve daha önemsenir hale geliyor.
Gözyaşlarımızı da paylaşalım
Karakutu’dan ve Ahmet Hakan’dan bir beklentim var. Üstadın her yanı ateşlere bırakılan coğrafyayla ilgili görüşleri ne? Onu yazsınlar ve bir de kendi görüşlerini. Gözlerimizde biriken yaşlar varsa gizlemeyelim, onu da paylaşalım.
Bu arada, bana ilginç gelen bir noktayı daha burada sizlerle paylaşmam gerekiyor. Sezai Karakoç’u şair olarak ciddiye alan ama bunu pek göstermeyen dindar camianın dışındaki yazar ve şairler de onun eserleri üzerinde konuşuyorlar. Kültür Bakanlığı’nın ödülünü olumlamayan kimse yok. Cüneyt Özdemir’in sunduğu 5N1K, Sezai Karakoç özel programı yaptı. Konuşan şairlere baktım da önyargıların yıkıldığı bu programda Sezai Karakoç’un ruh akrabaları olan şairler ve yazarlardan biri bile yoktu. Neden acaba?
Sadede gelelim. Edebiyat, sanat ve kültürle magazin arasında ince bir fark var demiştim. Ne demek istemiştim? Bu sorunu cevabı sizde!
Sezai Karakoç’a verilen bu anlamlı ödül, şairi uzun yıllar uzak durduğu toplantılara katılmaya ikna eder mi? Sanmıyorum. Ödül törenine gelir mi, sanmıyorum. Ona ödül verecek olanların Üstadın eserlerine özel önem vermeleri gerekir mi? Sanıyorum. Üstadın bütün eserleri İslam coğrafyasında ve batı dünyasında okunabilir hale gelmeli. Üstadın eserlerinin çevirileri yapılmalı, bu yıl Türkiye’nin onur konuğu olacağı Almanya’daki kitap fuarına bu çalışmalar yetiştirilmeli. Üstadın eserlerinden yola çıkılarak hazırlanacak belgesellerin sayısı artmalı, sinema dünyası için büyük fikirler barındıran eserleri görsel gözle okunmalı, medeniyetimizin şairine vereceğimiz en anlamlı ödül olan ‘okunmak ve anlaşılmak’ ödülü de bizler tarafından verilmeli.
Sürgün ülkeden Başkentler Başkentine
Gelin gülle başlayalım atalara uyarak / Baharı koklayarak girelim kelimeler ülkesine Bir anda yükselen bir bülbül sesi / -Erken erken karlar ortasında/ Güneş dönmüş ışık saçan bir yumurta- /Bana geri getirir eski günleri / …Paslanmış demir bir kapı açılır / Küf tutmuş kilitler gıcırdarken / Ta karanlıklar içinde birden / Bir türkü gibi yükselirsin sen / Fısıldarım sana yıllarca içimde biriken / Söyleyemediğim ateşten kelimeleri / Şuuraltım patlamış bir bomba gibi / Saçar ortalığa zamanın / Ağaran saçın toz toprağını / Bana ne Paris’ten / Newyork’tan Londra’dan / Moskova’dan Pekin’den / Senin yanında / Bütün türedi uygarlıklar umurumda mı / Sen bir uygarlık oldun bir ömür boyu / Geceme gündüzüme Gözlerin / Lale Devrinden bir pencere / Ellerin / Baki’den Nefi’den Şeyh Galib’den / Kucağıma dökülen / Altın leylak (…)

kaynak: milligazete.com.tr

Add comment Ocak 23, 2007

Üstat Sezai Karakoç Ödülü Ödüllendirdi

Yazar: Ali Haydar Haksal

Düşünce ve sanat hayatımızın en önemli isimlerinden Üstat Sezai Karakoç’a Kültür Bakanlığı ödül verdi. Kültür ve düşünce geleneği açısından önemli bir gelişme.

Üstat Sezai Karakoç’a ödül verilmesi ne anlama gelir, ya da gecikmiş bir ödül müdür? Yıl içinde ödüller verilirken, içinde bulunulan durumun duyarlılığı ve hasbiliği anlamında ödüller nasıl bir anlam ifade ederler.

Dünya kültürünün ödüllerine bakarken ödülleri anlamsız kılan davranış ve anlarla yüzleşilir kimi zaman. Ödüllerin bir anlamı da kalmaz. Şöhret olma peşinde koşanlar için bir basamaktır sadece. Kimi ödüller saygın bir konuma sahip iken kimi isimlere verilen ödüllerle anlamlarını ve değerlerini yitirirler. Ödüller ve ödül verilenler ile birlikte kurumlar zamanla yitip giderler.

Ülkemizde verilen ödüllerin çoğunlukla karşılık ya da yerini bulmadığından ödüller anlamsızlaşırlar. Bir kurumun verdiği ödülleri anlamlı kılan ödül verilenin konumu ve durumudur. Kültür bakanlığı ödülü bence bu anlamı içermektedir. Kültür Bakanlığı ödülü anlam ve değer kazanmıştır.

Nobel Ödülü olayından sonra Üstat Sezai Karakoç’a verilen bu ödül karşılaştırmasında, anlam bakımından Üstat Sezai Karakoç’un Kültür Bakanlığı ödülünü anlamlı kılması değer niteliğindedir. Orhan Pamuk ile Nobel Ödülü nasıl irtifa kaybetmişse, Kültür Bakanlığı ödülü Üstat Sezai Karakoç ile değer kazanmıştır. Aradaki fark budur.

Nobel ödülüyle Dünya kültürü bir değere sahip olmamıştır. Pamuk’un romanları dünyayı sarsıcı bir etkiden uzaktır. Nobel ödülüyle Türk Edebiyatı değeri dünyaya yansımamıştır. Hatta bu ödül ile Türk edebiyatına küçümsenesi bir göz ile bakıldığından kuşku yoktur. Eleştiri ve gerçekler acımasızdır. Koparılan bu kadar gürültüden sonra dünya kültüründe Türk Edebiyatı üzerinde bir dalgalanma olmamıştır. Dünya kültürü Türk romanlarının, öykülerinin üzerine abanarak eserlerimizi çeviri fırtınasına tutmamıştır. Bu ödül, sadece Orhan Pamuk’un şahsına verilmiştir, Türk edebiyatına verilmemiştir.

Sezai Karakoç’a verilen ödül Türk şiirinin, düşüncesinin, edebiyatının değer bulmasıdır. Kendi değeri üzerine bir değer daha katmasıdır. Türk şiir ve düşüncesi köklü bir geleneğe sahiptir. Şiirimizin halklarına yeni bir halka eklenmesi olayının tanıtlanmasıdır. Bu yüzyılda yabancı düşüncelere karşı verilmiş bir ödüldür bu. Batı kompleksinden kurtuluşunun bir tanımlanması olarak da görülmelidir. Şiirimizi şiirimizin damarından sürdürme düşüncesi. Bu aynı zamanda Türk diline verilmiş bir ödüldür. Köklü düşünce geleneğimizi de sahiplenmedir. Nobel gibi ödüllere ya da Batı kültür ve edebiyatına Türk Edebiyatını temsiline bir örnektir Sezai Karakoç. Yabancı ruhlu bir edebiyat ve düşünce değil, köklü geleneğimizin büyük sanatçılarını ve eserlerini takdim olayıdır bu ödül.

Bu ödül Üstat Sezai Karakoç’a verilmemiştir hakiki edebiyata ve düşünceye verilmiş bir ödüldür. Hakiki edebiyatı ise Sezai Karakoç temsil etmektedir.

Genç ve yeni kuşaklar bundan böyle beslenebilecekleri bir pınarı keşfetmiş olacaklardır.

Üstat Sezai Karakoç’un kişiliğinden kaynaklanan ödünsüzlük ev sakınma onun eserlerinin gücü bakımından öne çıkmayı gerekli kılıyor. Bu ödül bunu hak etmiştir. Eserlerin takdimi, okunurluğunun sağlanması bu dönemde daha çok önem kazanmış bulunuyor. Medya ve reklâm kuşağı yabancı düşüncelerden, yapay ve yanıltıcı görüşlerden besleniyor. Reklâm zaten bir değeri ortaya koymayı değil, değersizliği, daha niteliksizliği öne çıkarmayı amaçlıyor. Haksız kazancın pazarlanmasıdır reklâm. Kalitesiz bir eseri allayıp pullayıp arz ediş olayıdır. Bu ödül, reklâm yüzyılında, reklâm ile pazarlanan, mal gibi satılan değersiz ürünlerin önüne bir değerin konulmasıdır. Üstat Sezai Karakoç ile bu anlamı kazanmıştır.

Umarız ki bu zamanda yeni kuşaklar edebiyatımızın öz değerini yakalarlar bu ödülle. Daha çok hakiki olanını bulurlar.

Önemli olan ödülden çok eser okutma olmalıdır. Üstat Sezai Karakoç külliyatını ayırmaksızın bütün olarak yeniden daha dikkatle okunması bu zamanda daha çok önem kazanmıştır.

kaynak: milligazete.com.tr

Add comment Ocak 23, 2007

Kerkük ve Sezai Karakoç

Yazarı: Burhan Ayeri

Bugün aslında Kültür Bakanlığı Büyük Ödülü’ne layık görülen Sezai Karakoç’u başlı başına işlemek niyetindeydik. Yine de, kalan yerimizi ona ayıracağız. Çünkü Karakoç bu ülkenin yetiştirdiği en büyük şairlerden biridir. Eğer ‘Sol takımın egemen olduğu’ edebiyat dünyamızda yeni yeni kabul görüyorsa yine de büyük aşama. Hatta bir kısım kendi kendini duayen ilan etmişler ekranlara çıkıp onu övmeye başladılarsa, ‘Devrin değişmesindendir’.

5n1k’da Sezai Karakoç’un ele alındığını görünce sevindik. Bir takım isimlere fikri soruldu. Ancak yine de iç spikerin şu cümlesine tanık olabildik; ‘Sonuçta, muhafazakar biri’. Demek ki, solcu, sosyalist hatta marksist değilseniz, ağzınızla kuş tutsanız faydası yok.

Karakoç’la tanışıp, sohbetimizin tarihini bugün gibi hatırlıyoruz; Aralık 1974. Şimdilerde inzivaya çekilen şair, Allah uzun ve sağlıklı ömür versin 1933 Ergani doğumlu. Büyük Babası Hüseyin Efendi. Gaziosmanpaşa ile birlikte Plevne kahramanı olmuş isimlerden. İlginç olan solcu yatağı Mülkiye Mektebini – SBF-bitirmesi. Maliye Bakanlığı bünyesinde hizmetleri var. Daha sonra fıkra yazarlığı yapıp, yayıncılığa başladı. Hayatta sonuçsuz tek girişimi ‘Diriliş Partisi’ni kurmak oldu. Binlerce dizesi var. Pek çoğunu kitaplaştırdı. Kullandığı vezinle kaynaştırdığı kelimelerin seçimi olağanüstüdür. En uzun şiirlerinden biri olan ‘Alın Yazısı Saati – İstanbul-’ muhteşemdir. ‘Yeryüzüne ayı indir, o bir şehir olsun’ diye başlar.

Bazılarına tuhaf gelse bile bizi etkileyen en önemli eseri ‘Balkon’dur. Burada, aslında dile getirdiği sıradan insanların dramıdır. Buyurun okuyun:

‘Çocuk düşerse ölür çünkü balkon

Ölümün cesur körfezidir evlerde

Yüzünde son gülümseme kaybolurken çocukların

Anneler anneler elleri balkonların demirinde

İçimde ve evlerde balkon

Bir tabut kadar yer tutar

Çamaşırlarınızı asarsanız hazır kefen

Şezlongunuza uzanın ölü

Gelecek zamanlarda

Ölüleri balkonlara gömecekler

İnsan rahat etmeyecek

Öldükten sonra da

Bana sormayın böyle nereye

Koşa koşa gidiyorum

Alnından öpmeye gidiyorum

Evleri balkonsuz yapan mimarların’

Yıllardır sabah – akşam ‘Nazım’ı, yere göğe koymayanlar, biraz da Sezai Karakoç’u okusunlar. Görmezden geldikleri deryaya dalacaklardır.

kaynak: aksam.com.tr’deki yazının bir kısmıdır.

Add comment Ocak 23, 2007

Üstadın Dilinden Oruç

Yazar: Hamit Can

Üstad Sezai Karakoç’un, çeşitli dönemlerde kaleme aldığı oruçla ilgili yazıları “Samanyolunda Ziyafet” adlı kitapta toplandı. Geçtiğimiz günlerde üçüncü baskısı yapılan kitap, üstadın daha çok Ramazan aylarında yazdığı oruçla ilgili düşüncelerini içeren yazılardan oluşuyor. Yayınlandıkları dergi ve gazeteler, yayın tarihleriyle birlikte belirtiliyor.

Okuyucular olarak, üstadın Ramazan konulu yazılarını muhtelif kitaplarında okumuşuz. Ancak ‘Ramazanın Aynasında Hayat’ adlı yazısını ilk defa ‘Samanyolunda Ziyafet’te görüyoruz. Bu bölüm, gerek üstadın ilk tuttuğu oruçlar, çocukluk ve delikanlılık dönemindeki oruçla ilgili hatıralarını içermesi ve gerekse oruçla ilgili düşüncelerine dair ipuçları vermesi bakımından son derece önemli. Zira “Ramazan, ruh için anlık bir tad, bir şok değil, bir süreç olma yanıyla başlı başına bir oluşum, gelişim ve eriş denemesidir. Ruhun olgunlaşma tecrübesidir”.

İşte Üstad’ın ortaokulda okuduğu yılların Ramazanından küçük bir anekdot: Ramazan yaz mevsimine gelmiş. Üstad, bir iş dolayısıyla kardeşleriyle birlikte köyde. Kasabaya dönüşte hava sıcak. İnsan susuzluktan yorgun, halsiz düşüyor. “Ter içinde, yorgun, susamış, gün batımında şehrimize dönerken, ne kadar sabırlı, ne kadar dayanıklı, ne kadar mutluyduk” diyor.

Lise, üniversite ve daha sonraki yıllara ait, oruçla ilgili birbirinden güzel hatıralardan insan adeta şunu anlıyor ki: İnsanın hayatını hayat yapan oruçtur. Orucun olmadığı bir ömrün anlatılmaya değer neyi var ki? Sözlerimizi Üstad’tan aldığımız şu cümlelerle bitirelim:

“…Bir umutsuz dönemdi. Ancak 1988 yılı Ramazanı’nın on beşinci günü bana gelen büyük bir baş dönmesi, bütün bu kararsızlıklara son verdi. Bütün yorgunluklar, ruhun hayata küsüşü sona erdi. Adeta yaşlılık gençliğe döndü; olumsuzluk birikimi sıfırlandı. Diriliş yeniden yedinci kez ve dönem olarak çıktı. 1992 Şubatı’na kadar sürdü. O hızla 1990 Martı’nda partimizi, Diriliş Partisi’ni kurduk. Yedi yıl süren parti döneminde, Ramazan geceleri, sohbetleri, şehirleri ziyaretler, bayram toplantıları, bizim için unutulmaz, adeta mermere işlenmış hâtıralardır. Toplu iftarlarımız çok az sayıdadır. Diğer parti cemaatlerine göre. Ama gecelerin değerlendirilmesi, Allah’ın izniyle, en çok, sanırım bize nasip oldu.”

‘Her yıl bir mucize gibi gelen’ adlı yazıdan:

“Göğün kutlu işareti ay, belli belirsiz, Hızır mizaçlı misafirler gibi sessiz ve alçakgönüllüce geldi ve içimize ve topluluğumuza orucun ilk tohumunu attı. Öyleyse her akşam, top patlayıp da, batıya, gece ilk gri soluğunu bırakınca, iftar, oruç mucizesiyle bir gök sofrasına dönmüş, görünmez kaynaklardan gelip de önümüzde toplanan bereket kumanyasını açınca, ilk zeytini ağzımıza koyduktan ve zemzemle aşılanmışçasına bir aydınlık kazanmış olan ilk bardak suyu dudaklarımıza yaklaştırdıktan sona, birdenbire gözümüze ilişir ki, ay büyümüştür.”

kaynak: yenisafak.com.tr

Add comment Ocak 23, 2007

Biz Evet Ortadoğuluyuz

Yazar: Hamit Can

İslam medeniyeti, Ortadoğu kültürünün yani İslam kültürünün eseridir. Geçmiş medeniyetleri bünyesinde barındıran ve bugünkü medeniyet alemine de temel bir kaide teşkil eden esas medeniyettir. “Hakikat medeniyeti”dir. Üstad Sezai Karakoç, gerçek ve yeni, sağlam ve tabii bir yaşayışa başlayabilmemizin ilk şartının, yeniden Ortadoğulu olmamız, Ortadoğu halkıyla kültürel ve tabii ilgiler kurmamız, Ortadoğulu olmanın sorumluluğunu onlarla birlikte paylaşmamızla mümkün olacağının altını çizer.

***

Biz Ortadoğuluyuz. Bazı popülist söylem meraklılarının söyleyegeldiği gibi batılı değiliz. İlk insan ve ilk peygamber Hazreti Adem’le başlar tarihimiz. Ki insanlık kadar kadimdir. Gerçek atalarımız olan peygamberlerin doğup yaşadıkları ve havasını teneffüs ettikleri iklimlerdeniz. Dünyanın dört bir yanına yayılan ve tüm ufukları kaplayan, karanlıkları nura boğan ve geceleri adeta gündüzlere çeviren hakikat ışığının ilk fışkırdığı, ilk parladığı topraklardanız. Yeraltı ve yerüstü zenginliklerimiz, madenlerimiz ve bereketli hilâlimiz bir yana, gökten inmişcesine akar nehirlerimiz. Hayatla ölümün bir bütün olduğunu hatırlatır çağıltıları.

İTİRAF ETMEKTEN KORKUYORUZ!

İsmi ‘Diriliş’le özdeşleşmiş, ünlü düşünürümüz Sezai Karakoç, İslâm medeniyetinin bugün içinde bulunduğu krizin sebep ve sonuçlarını yorumlarken, Ortadoğulu kimliğimizi bir kenara bırakıp, körü körüne batılı olmaya özenmemizin ne kadar yapmacık ve yanlış olduğunu vurgular. “Farklar” adlı kitabındaki “Ortadoğu ve Türkiye” başlıklı yazısında bu konuya dikkat çeker Üstad. Der ki: “Birinci Dünya Savaşı oldu olalı, Türkiye, bir Ortadoğu ülkesi olduğu halde, öbür Ortadoğu ülkelerine sırt çevirmiştir. Tabii ve tarihi çevremizden, yani jeopolitik çevremizden kendimizi kendi elimizle koparmışız. Şimdi biz, bir ağaçtan koparılarak başka bir ağaca, Avrupa ağacına asılmış bir elma gibiyiz. Asıldığımız ağacın elmalarını canlı, sağlık fışkırır bir durumda görüyoruz da, gittikçe kurumamıza akıl erdiremiyoruz. (…) Kendi kendimize itiraf etmekten korkuyoruz; suçunu itiraf etmekten korkan bir adam gibi korkuyoruz, Ortadoğulu olduğumuzu, bu, dünyanın en basit ve en açık gerçeğini itiraf etmekten, uyuyan bir bebeği uyandıracakmışız, doğuran bir anneyi korkutacakmışız, bir büyüyü bozacak ve başımıza felâketler yağdıracakmışızcasına korkuyoruz.”

AYDINLARIMIZ İSLAM MEDENİYETİNE DÖNMELİ

İslam ülkeleri bugün, dış güçlerin oyunlarıyla birbirlerine yabancılaştırılmış durumdadır. Bir parçalanmışlık, suni bir bölünmüşlük sözkonusudur. Aydınlar, toplumdan kopuk olarak gözünü batıya çevirmiş, kendi medeniyetlerine sırt çevirmişlerdir. Müslüman aydın, kendi insanının, kendi milletinin (İslam milletinin) sorunlarına oryantalist gibi yaklaşmakta ve sorunlar yumağını kendisine ait olmayan kriterlerle değerlendirmeye kalkışmaktadır. Özellikle geçtiğimiz yüzyılın başlarında İslam medeniyetinin yüzyıllarca yaşadığı coğrafyada, maddi ve manevi alanda yoğun bir kaos yaşandı. Milletimizin zihinlerinin karıştırılması için olmadık yollar denendi. İslam dünyası adeta bir yangın yerine döndü. Keskin iniş ve çıkışlar, şiddetli savaşlar, korkunç çöküşler birbirini izledi. Koskoca İslam dünyası, yapay sınırlarla küçültüldü. Tarih boyunca aynı medeniyet çatısı altında yaşamış insanlar, sonu gelmez bir krize sürüklendi. Ve kriz hâlâ devam ediyor. Krizi aşmanın ilk yolu, aydınlarımızın İslam kültürüne, İslam tarihine, kısacası her alanda “bize ait” değerlere, yani İslam medeniyetine yeniden dönmelerinden geçiyor.

BİZ ORTADOĞU’NUN ŞAHDAMARIYDIK

İslam medeniyeti, Ortadoğu kültürünün yani İslam kültürünün eseridir. Geçmiş medeniyetleri bünyesinde barındıran ve bugünkü medeniyet alemine de temel bir kaide teşkil eden esas medeniyettir. “Hakikat medeniyeti”dir.

Üstad Sezai Karakoç, gerçek ve yeni, sağlam ve tabii bir yaşayışa başlayabilmemizin ilk şartının, yeniden Ortadoğulu olmamız, Ortadoğu halkıyla kültürel ve tabii ilgiler kurmamız, Ortadoğulu olmanın sorumluluğunu onlarla birlikte paylaşmamızla mümkün olacağının altını çizer. Yazısının devamında Üstad şöyle diyor: “Bir ağaç, güneşten, topraktan ve kendisini çeviren iklimden nasıl ayrılamazsa, bizim de Ortadoğulu olmaktan ayrılamayacağımızı idrak etmek! Kapatılmış bulunduğumuz tarihi sunilikler panayırından kurtuluşumuzun ilk şartı bulacaktır. Havada ve askıdayız; Ortadoğuya dönersek toprağa ayak basmış olacağız. Biz Ortadoğudan koptuğumuz için, Ortadoğu da başı kesilmiş bir horoz gibi can çekişiyor. Çünkü: Biz Ortadoğunun şahdamarıydık. Biz, Ortadoğuda ananevi yerimizi aldığımız gün, Ortadoğu, dünyanın şahdamarı olacaktır. (…) Bizim dirilişimiz, Ortadoğu’nun, İslam aleminin, İslam medeniyetinin yeniden dirilişi olacaktır. Esir kardeşlerimizi, her yerdeki, Gazze’deki, Filistin’deki ve Rusya’daki, Çin’deki ve Afrika’daki esir kardeşlerimizi kurtaracaktır bu millet yeniden. Buna inanınız.”

Diriliş Neslinin Âmentüsü’nden

Müslümanlar, coğrafyalarını, tarihlerini birleştirme, bu yolla da tek bir kültüre ermek zorundadırlar. İslâm uygarlığının yeniden dirilişine katkıda bulunma, gücü ölçüsünde, her müslümanın borcudur. Müslümanların Birlik ideali her gencin gönlüne silinmez bir biçimde yerleşecektir. Müslümanların politik birliğe doğru koşmaları, hayat memat meselesidir. Diriliş erinin çağdaş ülküsüdür bu. Durmadan birleşme, durmadan yaklaşma, durmadan kaynaşma. Bir birlik için coğrafî durum çok müsaittir. İslâm ülkeleri birbirine bitişik, birbirine yapışık durumdadır. Afrika’nın bir ucundan Filipin adalarına kadar kesiksiz bir şekilde uzamaktadır Özülke. Aradaki sınırlar, bölünüşler politiktir. Merkezi, çekirdeği, Ortadoğu dedikleri bölge olmak üzere, Tek Ülke ideali, diriliş erlerinin toprak, yurt ülkülerinin ifadesi olmaktadır. İslâm terminolojisinde (Dâr-ül İslâm) olan bu ifadeyi, biz Özülke kelimesiyle belirliyoruz. Tarih birliği ise, geçmişte büyük İslâm devletlerinin kurulmuş bulunması sebebiyle mevcuttur. Ancak, yüz yıldır ki, bu birlik boyuna parçalanmıştır. Kültür birliği sağlanırsa tarih birliği de yeniden kendiliğinden kurulmuş olacaktır. O halde diriliş eri ülküsünün, yani Diriliş İdealinin ikinci unsuru, kültür birliği’dir. Özülke ve kültür birliği idealleri, Millet İdeali’nin doğmasını sağlayacaktır ki, Diriliş İdeali’nin temeli de bu Millet İdeali’dir. Millet doğunca, artık Hakikat Medeniyeti demek olan İslâm Medeniyetinin Dirilişi gerçekleşmiş olacaktır.

kaynak: yenisafak.com.tr

Add comment Ocak 22, 2007

Bir Karşılaştırma Denemesi

Yazar: İhsan Deniz

Yukarıdaki başlık, Kurtuluş Kayalı’nın “Nuri Pakdil ya da edebiyat eksenli dünya açılımı” adlı yazısının bir bölümünü oluşturuyor. Yazı, Hece’nin, Edebiyat dergisi ve Nuri Pakdil özel sayısında yayımlandı.

Özetle Kurtuluş Kayalı, söz konusu değerlendirmesinde, ‘dışardan’ bir gözle özellikle 1960 sonrası Türk dili, edebiyatı ve düşünce hamleleri bağlamında Nuri Pakdil ve Edebiyat dergisi hareketi ile bir diğer isim ve hareket olan Sezai Karakoç ve Diriliş dergisini ‘karşılaştırıyor’.

Söylemek bile fazla: İlginç bir anlama/anlamlandırma yöntemi!

“Belki de Nuri Pakdil’i anlamanın yolu onun yazdıklarını Sezai Karakoç’un yazdıklarıyla karşılaştırmaktan geçer. Birkaç noktada önemli sayılabilecek farklılıklar üzerinde durulabilir. Aslında farklılıklar birkaç nokta üzerinde odaklaştırılabilir” diyen Kurtuluş Kayalı, her iki çizginin özellik arzeden baskın yanlarıyla, daha ziyade birbirinden farklı algı, anlayış, tavır ve yaklaşım biçimlerini seslendirirken, meseleye, âdeta tarafsız bir gözlemci kimliğiyle yaklaşmayı deniyor.

Nuri Pakdil’in Edebiyat dergisindeki konumu, yayıncılık anlayışı, ifade biçimi ile Sezai Karakoç’un Diriliş’indeki genel atmosfer ele alınarak, her iki ismin farklı hassasiyet noktaları vurgulanıyor örneğin.

Edebiyat ve Diriliş’in, çıktığı dönemlerde, Türkiye’deki siyasal oluşum ve gelişim dinamiklerine bakış açıları da üstünde durulan hususlardan.

Her iki ismin birer kimlik/kişilik olarak sanat ve edebiyat alanındaki duruşları, öne çıkan bariz nitelikleri sayılmakla kalmıyor, bunun nasıl bir ilgi odaklanmasına sebep olduğu da zikrediliyor.

Öte yandan, Cumhuriyet dönemi edebiyatının çeşitli veçhelerine dair bakış ve tahlil denemelerinde, hangi ismin ne tür yaklaşım biçimlerine yakın durduğu, kimi örneklerle dikkatlere sunuluyor.

Türkiye, Batı dünyası, Orta Doğu, İslâm coğrafyası ve dünya ölçeğinde sanata, edebiyata ve düşünce izleklerine hangi yanıyla ağırlık verildiği ve bunlarla ilişkili yansıtma modellerinin içeriği, yazının bir başka değini noktası olarak sayılabilir.

Neticede, ortaya, aynı iklimden ve aynı topraktan beslendiği hâlde, yönelimleri bakımından ayrışan iki farklı karakterin, iki farklı algı dünyasının, varoluş biçiminin, yapılaşma tarzının, eylem biçiminin, kulvar ve eksenin ete kemiği büründürdüğü bir fotoğraf çıkıyor.

Bu fotoğrafın ve dolayısıyla söz konusu yazının ve diğer yazı ve değerlendirmelerin ayrıntılarını daha yakından görmek/okumak için, Hece’nin Ocak sayısına ulaşmak yeterli.

kaynak: yenisafak.com.tr

Add comment Ocak 22, 2007

Kahramanmaraş’ta Sezai Karakoç’la Kırk Saat

Yazar: Rasim Özdenören

Kahramanmaraş Belediyesi 1-2 Nisan 2006 Cumartesi ve Pazar günlerinde, Necip Fazıl Kısakürek Kültür Merkezi’nde şair ve yazar Sezai Karakoç’un düşüncelerinin, şiirinin ve yazılarının yorumlandığı bir sempozyum düzenledi.

İkisi Cumartesi, ikisi de Pazar günü olmak üzere 4 oturumdan oluşan program ilgiyle karşılandı. Öğrencilerden, kentin entelektüel kesiminden, halktan, kent bürokrasisinden izleyiciler program boyunca salonu doldurdu.

Programın açış konuşmasını (o gün Başbakan’ın daveti dolayısıyla Ankara’da bulunan Belediye Başkanı Mustafa Poyraz adına), başkan yardımcısı Mahmut Nedim Tepebaşılı yaptı. Konuşmada Kahramanmaraş’taki kültür etkinlikleri bağlamında Sezai Karakoç’un Maraş’a nispeti vurgulandı.

Tarafımdan yönetilen ilk günün ilk oturumunda ‘Bir İnsan Olarak Sezai Karakoç’ başlıklı bildirimi sohbet tarzında ve anılardan, anekdotlardan hareketle sundum. Prof. Dr. Kurtuluş Kayalı’nın konusu ‘Bir Türk Düşünürü olarak Sezai Karakoç’ idi. Aynı oturumun üçüncü bildirisini ‘Sezai Karakoç’un Anılarında Kahramanmaraş’ konusu ile eğitimci Duran Boz sundu.

Öğleden sonraki ikinci oturuma Akif Emre başkanlık etti ve ‘Sezai Karakoç’un Siyasî Düşünceleri’ başlıklı konuşmasını sundu. Arkasından Dr. Muhittin Bilge ‘Diriliş Düşüncesinin Teklifleri ve Retleri’ başlıklı bildirisini sundu. Üçüncü sıradaysa Dr. Köksal Alver’in ‘Sezai Karakoç’ta Sosyal Değişme Olgusu’ başlıklı bildirisi yer aldı.

İkinci günün ilk oturumunu Prof. Dr. Ramazan Kaplan yönetti ve ‘Sezai Karakoç Şiiri’ başlıklı bildirisini sundu. Arkasından İbrahim Demirci’nin ‘Sezai Karakoç’un Dil Anlayışı’ konulu bildirisi geldi. İkinci günün ikinci oturumundaysa ilkin Prof. Dr. Durmuş Günay ‘Diriliş Düşünce Sistemi’ başlıklı bildirisini sundu. Ve son konuşmayı Prof. Dr. Mahmut Özbay ‘Diriliş Düşüncesinden Medeniyet Anlayışı’ konulu bildirisiyle gerçekleştirdi.

Ben, bütün konuşmaları can kulağı ile dinledim ve hepsinden istifade ettim. Kendi konuşmamı onüç farklı başlıkta hazırlamış, biraz uzunca tutmuştum. Gerçi notlarımızın hepsini aktarmaya vaktimiz yetmediğinden kısa kesmek zorunda kaldık. Ancak belediye, bu konuşmaları ilerde kitap haline getireceğini bildiriyor.

Sempozyumun son bölümü Sezai Karakoç adına düzenlenen yarışmada kazananlara ödüllerinin verilmesiyle bitirildi. Yarışma, lise ve dengi okulların öğrencileri arasında Sezai Karakoç’tan şiir okuma; üniversite öğrencileri arasında Sezai Karakoç’un düşüncesi ve sanatı adı altında makale yarışması; üniversite öğretim görevlileri ve öğretmenler arasında Sezai Karakoç’un şiirlerinden birinin tahlili alanlarında açılmıştı. Her alanda, yarışmaya katılan ve derece alan katılımcılardan üçüne plaketleri ve para ödülleri verildi.

Sezai Karakoç sempozyumunun Kahramanmaraş’ta ve üstelik Necip Fazıl Kısakürek Kültür Merkezi’nde gerçekleştirilmesi bence vurgulanması gereken başka anlamları da içeriyordu. Belediyenin, sempozyumdaki bildirileri kitaplaştırmasını bir ân önce gerçekleştirmesini bekliyoruz.

Bu toplantı vesilesiyle Kahramanmaraş’ta yeni bir yazar ve şair kuşağının sökün ettiğini gördük ve onlardan bir kısmıyla tanışma fırsatını yakaladık. Her ne kadar programın yoğunluğu nedeniyle onlarla halvet olmaya vakit bulamamış olsak da Bir Edebiyat Yaprağı dergisi çevresinde toplanan genç yazar ve şairlerin bir bölüğü ile tanıştık. Dergiyi şair Ali Haydar Tuğ yönetiyor. Yasin Mortaş, Mehmet Gemci, Mustafa Okumuş, Dr. Mehmet Akif Şahin, M. Akif Baltutan, Ali Şeyh Özdemir, Mehmet Mortaş yazar ve şair olarak dergiye katkıda bulunuyor ve derginin danışmanlık görevini üstleniyorlar. Bütün çabamıza rağmen talep edilen mülakatı vermeye vakit bulamadık, ama ilerisi için söz verdik, sözümüzü tutacağımızı umuyoruz.

Maraş toplantısı bereketli geçti. Başkan Mustafa Poyraz’ı, M. Nedim Tepebaşılı’yı, Duran Boz’u, Mustafa Semerci’yi ve emeği geçen bütün ilgilileri kutluyorum.

kaynak: yenisafak.com.tr

Add comment Ocak 22, 2007

Next Posts Previous Posts


Diriliş Yazıları nedir?

Diriliş Yazıları, diriliş düşüncesinin en sahih şekilde anlaşılması ve anlatılması projesidir. Bu kapsamda, ne olduğu, ne olması gerektiği ve nasıl olacağı da önem arzeder. Bu maksatla, bu ilk ayakta Diriliş Yazıları, bir internet sitesinde ilgili yazıların arşivini oluşturmaktadır.

Bölümler

Son Yazılar

Bağlantılar

Diriliş Paneli

Diriliş Yazıları, diriliş düşüncesi üzerinde düşünme ve konuşma merkezli çalışmalarına bir panele destek olarak başladı. Panel kapsamında konuşmacılar, diriliş düşüncesi ve düşüncenin mimarı Sezai Karakoç'u konuştular. 3 saati aşkın bir süre akademisyen ve yazarların da içinde bulunduğu panel konuşmacıları, dinleyicilere diriliş ve Sezai Karakoç'u anlattılar. -nisan'07-

Arşiv