Archive for Şubat, 2007

Karakoç ve İslam Medeniyeti Tezi

Yazar: Osman Bayraktar
Sezai Karakoç, medeniyet tezinin iki temel dayanağı olduğunu belirtir: tarihi ve sosyolojik bakış açıları. Tarihi bakış açısı, yeni bir yapı inşa ederken bugüne kadar yaşanmış olan insanlık deneyiminin bir bütün olarak dikkate alınmasıdır. Belgeciliğe dayalı klasik tarih felsefesi insanlık macerasını çok geç dönemlerden başlatır. Belge öncesi tarih, varsayımlara, mitolojilere veya mitoloji haline gelmiş teolojik bir takım söylencelere emanet edilir. Oysa yazılı tarihte yer almasa da, belgeli tarih öncesi diyebileceğimiz bu dönemlerin insan ruhu üzerindeki etkileri hep güncel kalmıştır. Bütün büyük edebiyat ve sanat eserleri henüz belgelenemeyen o büyük insanlık macerasının sırrını çözmeye uğraşırlar. Diriliş Yaklaşımı, tarih üzerine vahyin ışığını tutarak yepyeni bir tarih tezi ortaya koyar. Sezai Karakoç, yeryüzündeki bütün medeniyetlerin temelde, peygamberlerin getirdiği vahdaniyet esasına dayandığını belirtir. Bu medeniyetlerden bazıları zaman içinde değişime uğramış, vahdaniyet özünü kaybederek çok tanrılı bir görünüm kazanmışlardır. Klasik tarih yaklaşımı bu medeniyetlerin sadece son dönemlerini belgeleyebildiği için onların geçmişinin de tümüyle çok tanrılı bir anlayışa sahip olduğunu varsaymaktadır. Sezai Karakoç, Hakikat Medeniyeti teziyle, medeniyet oluşumunu Hz. Adem’e ve peygamberler silsilesine bağlayarak insanlık tarihindeki bu boşluğu doldurmaktadır. İnsanlık peygamberlerin getirdiği bilgi ve bilgeliklerle sürekli bir gelişim göstermiş, Son Peygamberle birlikte bu oluşum kemal noktasına ulaşmış ve insanlığın yeni bir peygambere ihtiyacı kalmamıştır Bu anlamda Yitik Cennet, peygamberlerin, medeniyet ruhuna katkıları konusunda destansı bir anlatımdır. Sosyolojik perspektif hem medeniyet oluşumunun kendi içindeki hem de medeniyetlerin birbirleriyle ilişkilerindeki insani durumları kavramamıza imkân sağlar. İbni Haldun’un Mukaddime’sinde çok etkileyici örneklerini gördüğümüz bu yaklaşım, insani oluşumların; geçmiş zaman birikimleri, coğrafi koşullar, insan tabiatı, ilişki kurulan toplulukların nitelikleri gibi birçok unsurun etkisine açık olduğunu öğretir. Doktrinal bakış açısıyla bir araya getirilmesi zor farklı nitelikteki medeniyet açılımları bu yaklaşımla hayatın akışı içindeki doğal yerini alır. Sınırı aşmayan farklılıklar hayatın zenginliğidir. Sosyolojik perspektifin ışık tuttuğu bir başka alan, medeniyetlerin, toplumların ve devletlerin birbirleriyle olan ilişkilerinin niteliğidir. Medeniyetler ve onların organizasyonu niteliğindeki devletler zaman içinde farklı formlarla ortaya çıkabilirler. Örneğin Rusya’nın geçtiğimiz yüz yıl içinde yaşadığı köklü rejim değişiklikleri gibi. İdeolojik görünümü ne olursa olsun, görünürdeki bu rejim değişikliklerinin hiçbirisi Rusya’nın Orta Asya ve Avrupa’da yayılma emellerini ortadan kaldırmamıştır. Aynı durum, Amerika, Çin, Hindistan, Japonya ve Avrupa Birliği için de geçerlidir. Bu nedenle Sezai Karakoç analizlerinde devlet ile rejimi birbirinden ayırmaya özen gösterir. Rejimler, devletlerin hayatında koşullara göre oluşmuş geçici bir durumu temsil eder.

Bu tabloda, tarihin işleyişinden bihaber görünen İslam ülkeleridir. Büyük bölümü, Osmanlı Devletinin dağılması ile bir devlet olarak çıkmış ve İkinci Dünya Harbinden sonra bağımsızlığına kavuşmuş bu ülkeler için tarih algısı adeta kendi kuruluşlarıyla başlamış gibidir. Sezai Karakoç, 1966′da yayımlanan İslamın Dirilişi ve sonraki yıllarda yayımlanan başka kitaplarında, İslam ülkeleri ve Afrika için gelecekte bağımsız kalmanın tek koşulunun birleşmek olduğunu ısrarla vurgulamıştır. Geldiğimiz noktada, fiili işgallerin başlamasına rağmen İslam ülkelerinde birleşme yönünde hala ciddi hareketler başlamış değildir. Tam bu aşamada, İslam Medeniyeti tezi ve bu tezin içerdiği devlet, millet, ülke kavramlarının açtığı yeni pencere, gelecekte varkalmanın tek koşulu olarak ortada durmaktadır.

Kaynak: YeniŞafak Kitap sayı:14

Add comment Şubat 28, 2007

İslam Milleti

Yazar: Cemal Şakar
Yüzelli-ikiyüz yıl önce başlanan modernleşme, asrileşme, çağdaşlaşma çabaları; ülkemizde doğal bir süreç, bir oluş olmayıp devlet eliyle yapılmış / yapılandırılmış bir projedir. Batı; ‘tek tip’ proje olarak diğer ülkelere taşıdığı modernliğin oralarda tutabilmesi / tutunabilmesi için, bilindiği gibi ‘emin bir el’ olarak ulus-devlete ihtiyaç duymuştur. Ulus-devletlerin tahkimi için; ulus, vatan, ulusal tarih, ulusal dil, ulusal sanat gibi kimi dayanakların oluşturulması bir zorunluluktur. Zaten modernleşme projesi de modern ulusların geleneksel unsurları ortadan kaldırdığını ve geleneksel toplumların modern hiçbir unsur barındırmadığını varsayar. ‘Yeniden doğuş’ olarak değerlendirebileceğimiz bu yeniden yapılanma sürecinde; geleneksel toplumun kendini tanımladığı ortak referanslar sisteminin baştan aşağı yeniden tanımlanması gerektiği de açıktır. BİR MEDENİYET PROJESİ

Tanzimat’la birlikte cisimlenen modernleşme çabaları, meşhur üç tanım etrafında ‘bayraklaştı’. Vatan, hürriyet, millet sözcükleri Fransızcadaki anlamlarıyla eşitlendi. Böylelikle andığımız sözcükler dini içeriklerinden arındırılıp seküler / liberal bir anlamla tanımlandı. Gerek meşrutiyetin, gerekse cumhuriyetin; yeni anlamlar yüklenmiş bu kavramlarla inşa edilmesiyle birlikte gelenekle bağlar radikal bir biçimde koptu. Sezai Karakoç’a kadar, dönem dönem kimi aydınlar modernleşme çabalarına karşı ağır eleştiriler yöneltseler de, karşı öneri getiremedikleri ya da önerilerini bir proje olarak takdim edemedikleri için çabaları akim kalmıştır. Cumhuriyet döneminde ilk kez Sezai Karakoç, Diriliş Düşüncesi adıyla bir medeniyet projesi ortaya koymuştur. Bir proje olarak Diriliş; koptuğumuz, uzaklaştığımız kavramları yeniden asli anlamlarına döndürme gayretidir. Çünkü Karakoç’a göre, İslam medeniyeti, aynı zamanda bir düşünce medeniyetidir. Dahası düşüncede diriliş olmaksızın inançta diriliş gelişemez. İnanışta diriliş olmaksızın da duyuşta, duyarlıkta, yani sanat ve edebiyatta diriliş başlayamaz. Vahyin gerçekliğinden doğan bu düşüncenin anlatılabilmesi, aktarılabilmesi için evvelemirde sözcükler asli anlamlarına döndürülmelidir. Bu yapılmadan ortak referanslar sistemi olarak da tanımlayabileceğimiz medeniyetin hayat bulma şansı yoktur.

ULUSTAN MİLLETE DOĞRU

Diriliş’i gerçekleştirebilmek için Karakoç, medeniyetlerin yaslandığı / beslendiği temel dayanakları yeniden tanımlar. Örneğin tarih anlayışımızı baştan aşağı değiştirerek, başlangıcı alır Hz. Adem’e götürür ve insanlık tarihini peygamberler tarihiyle telif etmeye çalışır. Milleti, ‘nation’un dar kalıplarından kurtararak, daha çok dini bir ortak paydayla tanımlar: Millet, bir medeniyetin, İslam medeniyetinin toplumudur. Görüldüğü gibi milleti ırkî esaslarla değil de medeniyetle ifade eder. Ve ekler: Bu medeniyet nerelerdeyse, orda bir millet vardır. İslam medeniyeti mensuplarının hepsi bir halktır ve bir millettir. Karakoç buna, İslam milleti der. Milletten, ulus yaratma çabası olan modernleşme projesine karşı; Sezai Karakoç’un önerdiği Diriliş Düşüncesindeki; ulustan millete doğru genişleme, doğal sınırlarını kuşatma, bir olma, beraber olma fikri özünde, İslam medeniyetin doğduğu, beslendiği Vahdaniyet ilkesinin de gereğidir.

Kaynak: YeniŞafak Kitap sayı:14

Add comment Şubat 28, 2007

Dört Yıkılmışlığın Ardından Gelen Ses

Yaar: Hamit Can
Geçen gün Sezai Karakoç’un “Hatıralar”ını yeniden okudum. Okudukça eşsiz bir yolculuğa çıktım. Kendimi kimi zaman bir döneme ışık tutan belgelerin karşısında hissettim, kimi zaman nefis bir üslupla kaleme alınmış kuvvetli edebi metinlerin. Her halükârda büyük bir haz aldım. Sanki yapraklar ışıktandı; bir solukta geçtim. Adeta kana kana içtim. Sayfalarda yoğunlaştıkça Karakoç’un doğup büyüdüğü ve havasını teneffüs ettiği yerleri daha yakından tanımaya çalıştım. Doğumundan başlayarak, çocukluk ve okul yıllarını uzun uzun düşündüm. “Hatıralar”da Karakoç’un dilinin içtenliğini ve sadeliğini bir kez daha gördüm. Kelimeler dipdiri ve taptazeydi. Canlılıklarından hiçbir şey kaybetmemişlerdi. O kadar çok kavram, kişi, olay ve mekan adıyla karşılaştım ki kendi kendime dedim ki: Tam anlamıyla bir hazine. Sinelerinde tomar tomar vesikalar ve nice roman için zengin malzemeler var. KIŞ GECELERİ KİTAPLAR OKUNUR

Sezai Karakoç, 1933 yılının baharında Ergani’de doğar. Babası Yasin Efendi, çevresinde sevilen sayılan biridir. Şiiri sever, ama yazmaz. Uzun kış geceleri, sac sobanın yandığı ve gaz lambasının aydınlattığı evde kitap okur. “Mahallede beş altı evde eski (büyük, kalınca ciltli) bir kitap olurdu, akşamları gider, getirirdik. Okuduktan sonra iade ederdik. Gazavatnameler, Siyer-i Nebi gibi kitaplardı. Çoğu kez manzumdu. Babam ahenkle okurdu, biz de heyecanla dinlerdik. Genellikle bir kahraman, müşkül duruma düşüp tam öleceği vakit ya Halid İbn-i Velid veya Hazreti Ali gelir, onu kurtarırdı. Muhammed Hanefi Cengi, Battalgazi, Muhammediye, Ahmediyye de okunmuş olabilir o vakitler o kitaplar arasında.” Karakoç’un annesi Emine Hanım ise, bir annede olması gereken bütün özelliklere sahip: Merhametli, müşfik, samimi. Kimsenin kalbini kırmamaya özen gösteren, sevgi abidesi bir hanım. Karakoç, kendisinin doğumuyla ilgili olarak annesinin “gülan ayında bir günde” dediğini belirterek şöyle der: “Gülan, mayıs demek. Mayıs bizim çocukluğumuzda halk diline yeni yeni giriyordu. Eskiler gülan derlerdi, yani güller. Gülün açıldığı ay anlamına.”

ADI MUHAMMED SEZAİ AMA…

İsmini babası Yasin Efendi, Kur’an-ı Kerim’i açarak koyar: Muhammed Sezai. İsim, peygamber ya da sahabe, veli adından alınır, mahlas ise Farsçadan. “İsmim Muhammed, mahlasım Sezai”. Üstad mahlasının da Muhammed’le aynı anlama geldiğini söyler: “Bir başka vesileyle de Peygamber Efendimizin ismiyle şerefleniyorum. Ahmed de ağabeyimin ismiydi. Nasıl olduğu bilinmiyor, benim nüfus kaydım Ahmet Sezai, ağabeyimin de Mehmet Şefik olarak yapılıyor.” Evde, okulda, sokakta, arkadaşlarının arasında Sezai diye çağrılır. İlk şiirlerini “M.Sezai Karakoç” diye imzalar.

İLK SANAT ZEVKİ MADEN’DE

Sezai Karakoç, ilk sanat zevkini Ergani Maden’inde algıladığını söyler. Bu konuda Ahmet Hamdi Tanpınar’la ortak noktasının Maden izlenimi olduğuna dikkat çeker. Hatıralarında şu kayıtlara rastlıyoruz: ” Ahmet Hamdi Tanpınar, ‘Antalyalı genç kıza mektup’ adlı yazısında, ilk sanat zevkini Ergani Maden’inde iki-üç yaşlarında, bir kış günü pencereden gördüğü kar yağışı olarak algıladığını söyler. Ben de ilk sanat algılarımı Maden’de aldım diyebilirim. Tanpınar’la ortak noktamız, Maden izlenimi. Ama belki de sanat zevki yine içimizden dışa uzanan bir algı olayı. Biz onu dıştan gelmiş gibi sanıyoruz. Yetenek ve özellikler dıştan gelmiş olsa bile, yerlerin de bunun gelişmesinde bir etkisi olsa gerek.”

Okula 1938 yılında başlar. Bağbozumundan sonra. Henüz çok küçük. İlkokulda birinci sınıftan önce “ihtiyat sınıfı” diye bir sınıf var. “Sıra, sandalye, masa” yok. Ortada bilardo masasını andıran kocaman bir masa; içi kum dolu. “Öğretmen ve öğrenciler ayakta olarak masanın etrafında dizilirdi. Kuma parmakla A,B, vb. harfler, heceler yazılırdı. Böylece yazı öğretilirdi. Bir de her öğrencinin on adet (bir deste) çöpü vardı. Sayıyı da onlarla öğretiyordu öğretmen.” Sınıfı dumana boğan bir odun sobası, ısıtması bir yana, ders yapmayı engelleyecek kadar rahatsız ediyor. Yılbaşı geldiğinde, müdür onu odasına çağırır. Üstad’a birkaç soru sorar. Aldığı doğru cevaplardan sonra bundan sonra birinci sınıfta okuyacağını söyler. “Buna sevinmiştim. Çünkü okuma yazmayı biliyordum. Kuma harf yazmak beni sıkıyordu.”

‘YAZIMIZI’ KENDİ KENDİNE ÖĞRENİR

Evde onbeş yirmi kadar eski kitap vardır. O, “yazımızı” öğrenme isteğiyle tutuşmaktadır. Babası zamanım yok, diye öğretemeyeceğini söyler. Annesi Emine Hanım ise “mazeret beyan” eder. Kitaplarda ne yazıldığını bir an önce okumaya can atmaktadır. Sayfaları evirir çevirir. Kitapları inceler. Aralarında yeni harfler kabul edildiği zaman çıkmış bir “kıraat kitabı” bulur. Bu kitapta hem kendi yazımızla, hem de yeni kabul edilmiş Latin harfleriyle olan alfabe ve kelimeler resimli olarak vardır. On-onbeş günde “yazımızı” öğrenir. Bir de roman bulur. Gerisini O’nun dilinden dinleyelim: ” Tarihi bir romandı bu. Abbasiler devrine ait, Horasan’da geçen bir olayın hikayesi. Heyecanla okudum. Bir iki kitap daha okuduktan sonra o zamanın antolojileri gibi (güzel yazılar cinsinden) seçmeler olan bir kitaptan Namık Kemal’in, Abdülhak Hamid’in, Ziya Paşa’nın, Mehmed Akif’in, Tevfik Fikret’in, Ziya Gökalp’in, Süleyman Nazif’in yazılarını, şiirlerini okudum. Sonra bir İslam tarihinin 2 cildini okudum. Babama yazıyı öğrendiğimi söylediğimde memnun oldu.”

YEMEKHANE NÖBETİNDE ATTAR

Ortaokulu yatılı olarak Maraş’ta okur. Geceleri ders ve ders dışı çalışmalar. İslam klasikleri ve öbür klasikler. Attar’ın Pendname’sini “yemekhane nöbetinde” okur. Bir arkadaşı ona evlerinde çok eski kitaplar olduğunu söyler. “İnsan boyuna yakın büyüklükte tefsirler”… Karakoç bir Mesnevi şerhi, bir de Farsça öğreten bir kitap alır arkadaşının kitaplığından. “Mesnevi Şerhi’nde hem metin, hem lügatler, hem anlam, hem de açıklama vardı. Bu benim için çok yararlı oldu. Adeta Mesnevi’yi anlamaya başlamıştım.” Okumaya karşı o kadar isteklidir ki, okudukça susuzluğu dinmez, sanki daha çok artar. Ortaokul ikinci sınıftayken, Ziya Gökalp’le ilgili kitaplar okur. “İsmail Hebib Sevük’ün kitabını okuyordum. Sarıklı ihtilalci Ali Suavi adlı kitabı bulmuştum o ara ve okumuştum. Arif Nihat Asya’nın “Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor” adlı kitabı da yeni çıkmıştı o sıralar, onu da okumuştum. Bir sınıf kütüphanesinde Carly’in “Kahramanlar”ını bulmuş ve okumuştum. Dine karşı bir eğitim vardı o sıralar. Bütün ülkede din konusunda büyük bir baskı vardı.” Yine bu dönemde Cahit Sıtkı’nın şiirlerini okumaya başlar.

BÜYÜK DOĞU ADI DİKKATİNİ ÇEKER

Ortaokul ikinci sınıfta bir cumartesi günü. Çarşıda gezerken duvarlarda bir afiş görür. Büyük Doğu’nun “bir nar-ı beyza” gibi çıkacağını haber veren bir ilandır bu. “Büyük Doğu’yu tanıyışım bu ilanla oldu. Sonra dergi çıktı. Bir bayie geliyordu. Bazen de kalmıyordu. Birkaç sayı sonra “Sultan Abdülhamid’in Ruhaniyetinden İstimdad” isimli şiirin yayınlanışı üzerine kapandı.

İLK ŞİİRİ: ERGANİ

Ortaokulu bitirdikten sonra Ergani’ye döner. O yaz, Karayolları inşaatında kâtiplik yapar. Aldığı parayı da “eve yardım olması için” babasına verir. Karakoç ilk şiirini bu yaz tatillerinden birinde yazdığı ifade eder. Ama şiir yazmak ya da şair olmak gibi bir isteği yoktur. Milletine faydalı olmak düşüncesi içindedir. “Ezberimde birçok şiir vardı. Gerek divan edebiyatından, gerek daha sonrakilerden.

Osmanlı’dan on yıl sonra

Sezai Karakoç, dört yıkılmışlık içinden geldiğini söyler. Çağın yıkılışı (savaşlar), devletin, milletin, toplumun yıkılışı (ki Osmanlının yıkılışından henüz on yıl gibi kısa bir süre geçmiştir), eski Ergani’nin yıkılışı ve birçok aile gibi o dönemde yaşanan çalkantılardan etkilenen ailenin içine girdiği kriz. Ergani’nin dünyanın eski yerleşim alanlarından olduğuna dikkat çektikten sonra Karakoç Ergani’yi şöyle anlatır: “Daha çok müslümanların yaşadığı anlaşılan bu şehir, Abbasiler devrinde ve hele hele Selçuklular döneminde tam müslüman şehri kimliğini sürdürmüş, kesinleştirmiştir. Daha sonra Akkoyunluların, sonra da Osmanlıların şehri olan Ergani, zamanla kalenin hemen eteğine taşmış; böylece kale mahallesi ve Ergani diye adeta iki parçalı bir yapı göstermiştir. Meşrutiyetten sonra ise, o Ergani de terkedilmiş, dağın eteğinde yeni bir Ergani doğmuştur.”

Ama doğrusu şair olmak arzum yoktu. Bilim yolunda hizmet gibi bir idealim vardı. İslamı öğrenmek, onun için bir er gibi çalışmak diye de özetleyebiliriz bunu. Toplumu yeniden bütünüyle İslama getirecek çalışmalar yasak olduğundan, böyle bir ideal, ancak halis bir düşünceyle, samimi olmakla sahip olunabilecek bir fikirdi.” Ortaokul ikinci ya da üçüncü sınıftadır. Bahçedeyken birden gelen bir ilhamla bir şiir yazar. Kafiyeli, vezinli dörtlüklerden oluşan bir şiirdir bu. “Ergani adlı ve konulu uzunca bir şiirdi. En ufak bir zahmet çekmemiştim şiiri yazarken. Sanırım, yazın ve Ergani dağının getirdiği bir ilhamdı bu, hiç düzeltme yapmadan geldiği gibi kağıda geçirmiştim. Kimseye göstermeden yırttım attım. Ve şiir yazmayı unuttum. O şiirden aklımda bir mısra bile kalmamıştır.”

FEN ŞUBESİNE GİTMEK İSTER

Lise üçüncü sınıf. Lisede şubeler son sınıfta ayrılıyor. İki şube var: Edebiyat ve Fen şubesi. Onun gönlünde fen şubesi var. Matematiği de edebiyatı kadar kuvvetli. Matematik hocalarının gözünde o matematikçi, edebiyat hocalarına göre edebiyatçıdır. Lise 2. sınıfta iken, bir gün hoca, onu matematik dersine tahtaya kaldırır. Sonra gidip onun yerine oturur. Sarı yaprakları olan bir müsvedde defteri vardır Karakoç’un. “İçinde notlar, hatta karaladığım şiirler bulunuyordu. Ben ders anlatırken hoca hanım defterimi karıştırıyordu. Gözüne ilişen şiirleri okuduğu da belliydi. Matematik hocasının edebiyata bu derece eğilimimi bilmesi hoşuma gitmezdi. O zamanlar yaygın kanaat ve pratikte görülen, edebiyatla uğraşanların matematikte iyi olmadıkları düşüncesiydi. Bir ara öğretmen başını kaldırarak: ‘Sezai, sen gelecek yıl edebiyat şubesine git’ dedi. Bu söz ağırıma gitti. ‘O benim bileceğim iş’ dedim. ‘Dersinizde zayıf mıyım? Neden böyle söylüyorsunuz? İstediğiniz soruyu sorunuz’. ‘Hayır’ dedi. ‘Ondan değil. Ama sen edebiyat şubesine git.’ Ben o zamanlar bir bakıma çok serttim. ‘O benim bileceğim iş’ diyerek tekrarladım. Hocahanım pekiyi yanında 7-8 gibi notlar da verdi bana. Pek derse kaldırmadı. Sanırım son karnede yine pekiyi yapabildim notlarımı.”

İLK YAYINLANAN ŞİİRİ

Sezai Karakoç, Mehmet Levendoğlu imzasıyla Büyük Doğu’ya bir şiir göndermeye karar verir. Büyük Doğu’da şöyle bir not vardır: “Dergiye gelen üçyüz şiirin arasından seçilerek yayınlanmıştır.” Üstad’ın ilk yayınlanan şiiridir bu. Kitaplarında bulunmayan şiir şudur:

İlim:

Merdiven daya

Çık aya

İman:

Al eline bastonu

Sonu

Sonsuza yürü

Sürü sürü

Putları kıra kıra

Var (Var)a.

KİTAP KAPAKLARINDAKİ MISRALAR

Lise üç. Ortaokul yılları geride kalmıştır. Ergani şiirini yazmasının üzerinden epey uzun bir zaman geçmiştir. Okuduğu kitapların kapağına mısralar yazar. Mesela, Ferideddin Attar’ın Pendname’nin arka kapağına şunları yazar:

Bu kitap cennete girmekçin anahtar veriyor

Güzel ahlâk, iyi huy, terbiye, hem âr veriyor

Bize insan olmanın pendini Attar veriyor.

Yine Mantıkattayr’ın arka kapağına:

Mantık’uttayr… Kuşların olmaz, melekeler mantığı

Parçalar kalbler, her mısraı aşkın tığı

Gibi beyitler…

Yine bu yıllardaki yaz tatilinde evlerinin önündeki dut ağacının gölgesinde otururken şu şiiri yazar:

Gölge deniz gibi, gölge göl gibi

Bu dut ağacının eteğindedir

Babası şiiri kendi kendine tekrar edecek kadar çok sever.

MONNA ROSA MODERN BİR LEYLA MECNUN DENEMESİDİR

Sezai Karakoç Diriliş Dergisi’nde (Haftalık, Dönem 7) kronolojik bir sıralamayla kaleme aldığı ‘Hatıralar’ında Monna Rosa şiiri ile ilgili şunları söyler: 952 baharı girerken 19 yaşında ve Mülkiye ikinci sınıftaydım. Bir şiir üzerine çalışıyordum. Bu şiir gittikçe beni kendi dünyasına çekiyor. O yıllar, serbest şiir denen ölçüsüz, kafiyesiz şiirin zafer yılları. Orhan Veli akımı bir sel gibi edebiyatımızı kaplamış. Okul kitaplarında henüz Yahya Kemal’in saltanatı devam ediyorduysa da piyasayı Orhan Veliciler istila etmeye başlamıştı. Yaşlılar, Edebiyat Fakültesi profesörleri makalelerinde Yahya Kemal’den bahsediyorlardı ama dergilerde gençler Orhan Veli ve arkadaşlarının açtığı çığırdan giderek tüm geleneksel şiir değerleriyle ilişkilerini kesmiş bulunuyorlardı. Şairanelik hor görülüyordu. Ataç da gençlerden yanaydı. Şahsi beğenisi sebebiyle yeri gelince divan edebiyatından bazı beyitler tekrarlamaktan hoşlanan Ataç, tüm kalemini bu yenilerin savunmasına vermiş gibiydi. Hececiler susmuş, hecenin kırılışını temsil eden Fazıl Hüsnü, Cahit Sıtkı gibi şairler de Orhan Veli akımına uyum sağlama çabasına girmişlerdi. Edebiyatımızın “gül”, “bülbül” gibi mazmunları alay konusuydu. Bütün değerler yere serilmiş gibi gözüküyordu. Kadın “tak takıştır, sür sürüştür, muhallebiciye gel, piyasa vakti” çerçevesinde algılanıyordu. Ben hecede ısrar ediyordum. “Gül” kavramını yeniden diriltmenin gereğini düşünüyordum hep. “Monna Rosa” böyle doğdu. Modern bir Leyla Mecnun denemesiydi bu. Bir gencin dilinden anlatılış şeklinde başladı şiir. “Rose” bilindiği gibi “gül” demektir. Böylece aşağılanan “gül” kavramını yeniden gündeme getirmek istedim. Şiir bittikten sonra birkaç arkadaşıma okumuştum. Yayınlamayı pek düşünmüyordum. Yayınlayabileceğim bir dergi de yoktu zaten. Büyük Doğu günlük olarak çıkıyordu.

NURULLAH ATAÇ ANTEP’TE

Gaziantep’e Nurullah Ataç gelir. Ataç’ı Halkevi’nde dinleyen Karakoç o günü şöyle anlatır:”Divan edebiyatından birçok güzel beyit ve mısraı konuşmasının arasına serpiştirmişti. Yazılarında o zamanlar büyük tepkiyle karşılanmış olan Orhan Veli şiirini savunan Ataç’ın konuşmalarında divan şiirini beğenmesi ilk anda bir sürpriz tesiri yapıyordu insanda. Sonra Ataç okula geldi. Okulda da konuştu. İsim vermeden şair ve yazarların bir çoğunu konuşmalarını ve yüz hatlarını taklit ederek ağırca eleştirdi. Yakup Kadri’yi, Ahmet Hamdi’yi, Necip Fazıl’ı. Edebiyat hocamız ve biz bir iki arkadaş dışında kimse anlamadı ima ettiği yazar ve şairleri. Bülbüle ’sanduvaç’ adını takmıştı o sıralar Ataç. ‘Sandöviç’ kelimesi de dilimize o günler girmeye başlamıştı. Ataç: ‘Neden sandöviçi kabul ediyorsunuz da, sanduvaçı kabul etmiyorsunuz?’ diye kendini savunuyordu.”

Kaynak: YeniŞafak Kitap sayı:14

Add comment Şubat 28, 2007

İçtenlik ile Şiirin Hayata Birlikte Müdahalesi: Sezai Karakoç

Yazar: Kamil Eşfâk Berkî

Şiirinin edebiyatımızdaki yerini sağlayan, yeteneğindeki kudret ögesidir diyorum. Her ruhun bir şekilde “beni söylüyor” diyeceği bir şiir. Büyük çağrıcı, büyük avcı. Toplumun gelecekten korkmamaya sebebi şiir ve düşüncesiyle Sezai Karakoç… 1958′de, kuşağında ona karşı çıkan birine “Geleceğin adaletine inanmasam…” diye yazmıştır. Kuşağındakiler Dil’i şiirin kaynağı saymışlar, O ise yeni bir Şiir Dili aramıştır. Bulmuştur. Türk serbest şiirinin ufuklarını genişletti, derinlikleri yaşadı. Yaşatıyor. Cumhuriyet ve öncesinden gelen yenilenme, O’nda kemale erdi. İnsan ile Şiir arasındaki yeni bağ. Dışa bakışta Neo-realist, iç gelişinde Mutlakçı. Neo-realizminde Ars Poctica’nın tüm zamanlarından yaptığı bal vardır. Post-Orhan Veli dönemde kesin belirleyici Karakoç olmuştur. Sonraki kuşaklarda ondan etkilenenler gerçeğini İlhan Berk sevgi dolu: “…ve Sezai Karakoç’la kurulan bir ozanlar galaksisi” betimlemesiyle selâmlar. Özelliğinin akımlaşmasını. Bugün muhafazakarlar dışında nice sanatçının vahdeti vucud kokusu ile başı hoştur. Türk serbestini İngilizcede Eliot’ın yaptığına eşdeğer, kaynaklarıyla daha zengin, gerçekledi şiiriyle. 1950′de bir şiir yüzyılı açılmıştır Türkiye’de. Dünyada bir gün şiir mantığı karşılık bulacaktır. Toplum ruhuyla sarmaşdolaş bir şiire erdi. Toplumun özgüvenini tazelemekte. Şiir ile ruh uzaklığı sona erdi. Akif, Yahya Kemal, Ahmet Haşim, Necip Fazıl ve Dıranas’ın yanında Sezai Karakoç. Okul kitabım tek şansımmış ve ne şanssızmışım! Tad aldığım en yeni şair F.Nafiz, Han Duvarları. Cahit Sıtkı var neyse ki. Yalova’da doğadaki şiiri yaşıyordum; şair tabiatımın ortaya çıkmasına yetmedi. Orhan Veli mecburî gibiydi. Tatmin etmiyordu. Ben [doğmadan ölecek] bir şair miydim?.. Lisede eh, Necatigil, radyodan da Attilâ İlhan ama kandırmıyor. Şiirden umduğumu bulamamak, yaşıyordum. 1970′te Trabzon’lu arkadaşım, karlı bir gecede, Beyoğlu’nda, sergide durduk, “Bak senin Necip Fazıl’ın şiir kitabı” dedi. “Şair mi ki?” deyince, bir “Hoppala” deyişi var. Ben ona Vahidüddin’i okutmaya çalışıyorum. O benim Kaldırımlar’ı bilmediğime inanmıyor. Sabaha kadar Şiirlerim’i bitirdim. Büyük gece. Asıl şairi saklamışlar!..

1972′de eczaneye tetanos serumu bulamadım, Kıyamet Aşısı diye bir kitapla döndüm. İkinci büyük karşılaşma. Kaplan’ın kitabında: Kapalıçarşı. Serbest, yadırgıyorum, ama sıcak. Cafer Monna Rosa’yı getiriyor. Şiir heceye sığmamış, taşmış! Müthiş bir şiir. Ruhumla yeniden buluştum sanki. Sahaftan Körfez. Doya Doya okudum. Hece ile Serbest arasındaki hayretime Monna Rosa karşılık geldi. Yazgıda bir cevap gibi o da. Kalbimden şöyle geçti: Şiir varmış… Hecede yazamıyordum. Sesler’i de aldım. Yıl boyu bunları okudum. “Kar Köprüleri”ni yazınca, özüme güvenim geldi. Şiir ırmağına varmıştım.

Add comment Şubat 28, 2007

İnancın Şiirini Zirveye Taşıyan Şair

Yazar: Haydar Ergülen

Politik şiirlerin iki büyük şairinden biri. ‘Öteki kimdir ?’ sorusunun karşılığıysa doğal olarak Nazım Hikmet olacaktır. Onun için bu yargının şaşırtıcı olmayacağı açıktır. Bütün ömrünü, eylemini düşüncesine, dünya görüşüne adayan Nazım Hikmet, insan ve şair olarak tüm macerasıyla ‘Komünist ütopya’nın bir neferi olmuştur. Sezai Karakoç’un yaşamı ve yapıtına baktığımızda da, onun da kendini adadığı İslami inanç doğrultusunda bir ‘Uygarlık ütopyası’nın izinde yaşayıp ürettiğini söyleyebiliriz. Her iki ‘ütopya’ doğrultusunda yaşayıp yazan pek çok şair vardır elbette, fakat Nazım Hikmet ve Sezai Karakoç , hem ‘büyük’ şair olmaları, hem de Cemal Süreya’nın deyimiyle ‘inancının çılgını’ nitelemesini hak eden edebi ve düşünsel üretimleriyle, verimlerinin ‘biricik’liğiyle diğerlerinden ayrılır.

Sezai Karakoç II. Yeni içindeki diğer arkadaşlarından da ‘politik gerilim’inin yoğunluğuyla ayrılır.

Elbette II. Yeni şiiri de sanılanın aksine çok ‘politik’ bir şiirdir. ‘Sıkıntı’yı devrimci bir durum olarak şiirleştiren Turgut Uyar, makroiktidarların yanı sıra ilk kez mikroiktidar karşıtı şiirler yazan, ‘feminist’ bir şair olduğu da söylenmiştir, Ece Ayhan, ve

sol hümanist bir yorumla devrimci şiirler yazan Cemal Süreya’yı hatırlayalım. Fakat ’siyasal’ olanın tuzağına düşmeden, İslam inancını ilk kez bu kadar yoğun bir politik bilinçle şiirlerinde var eden, ve bu inancın şiirini zirveye taşıyan isimse, şüphesiz Sezai Karakoç’tur.

Kaynak: YeniŞafak Kitap sayı:14

Add comment Şubat 28, 2007

Sezai Karakoç, Medeniyet Bilincidir

Yazar: Akif Emre

Türkiye’de medeniyet bilinci ile düşüncesini ören, bir nesle medeniyet perspektifi kazandıran isimdir Sezai Karakoç. İslam dünyasında ortaya çıkan İslam düşüncesini temsil eden çağdaş isimlerden de bu özelliği ile ayrılır. Bu anlamda Sezai Karakoç yerli olduğu kadar da evrenseldir. Medeniyetimizin beslendiği temel kaynaklarla sahih bir irtibat kurarak evrensel dil geliştirirken, tarih bilinci ve medeniyet idrakiyle Selçuklu Osmanlı medeniyetinin bize kazandırdığı birikimlere de sürekli gönderme yapmasıyla da alabildiğine yerli bir isimdir. Yerel olmakla yerli olmanın, kozmopolitizmle evrenselliğin gerilimli alanında medeniyet idrakini diri tutan, medeniyetimizin aydınlık ufkunu yeni nesillere muştulayan bir mütefekkirdir. İslam düşüncesinin modern dünyanın sorunlarıyla hesaplaşırken reaksiyoner olmadan İslamı bir tez olarak sunarak eklektizm tuzağına düşmemesi derin bir kavrayışla ele aldığı medeniyet temelli bakış açısı sayesindedir. Düşünce sistematiğini medeniyet temeli üzerine kuran düşünürün; AB’nin bir medeniyet projesi olarak benimsendiği ortamda ödüllendirilmesi ise tam paradokstur.

Kaynak: YeniŞafak Kitap sayı:14

Şubat 28, 2007

Güvercin Besleyen Adam

Yazar: Cahit Koytak

Sezai Karakoç’u Doğulu cezbe ehli, öncü ve mesainik şair karakterini ‘Güvercin Besleyen Adam’ isimli bir uzun şiirle anlamaya ve ifade etmeye çalıştım

Sezai Karakoç’un edebiyatımızdaki yeri hakkında fikir beyan etmeyi konunun uzmanlarına bırakarak, onun şiirinin bendeki karşılığı üzerine birkaç söz etmem daha yerinde olacak, sanırım. Sezai Karakoç’la, yanlış hatırlamıyorsam, 1968 ya da 69′da, öğrencilik yıllarımda tanışma onuruna eriştim. O yıl Diriliş Dergisi’nde bir kaç şiirimi, bir de hikâyemi yayınlamak büyüklüğünü gösterdi. Bu benim için, yani kişisel hikâyem için önemli bir olaydı. Kendisini ve şiirini sevdim, Türk şiirine ve irfanına kazandırdığı zenginliği hissettim ve başka zenginlikler yanında onunkini de özümlemeye çalıştım. Üstlendiği misyonu ve onun için seçtiği ve katlandığı yalnızlığı ve yoksulluğu beğendim, bazen de onlarla büyülendim. Ama yine de, kendisiyle ve şiiriyle bu ilk temaslardan sonra, açıkçası, hikâyelerimiz biraz farklı iklimlerde, farklı yolculuklarla ve farklı yol arkadaşlarıyla devam etti. Doğrusu, ben, bindiği gemiye tayfa olarak yazılmaktansa, kendini serazat bir yolcu olmaya daha yatkın bulan biriydim; bağımsız, başına buyruk bir yolcu olmanın vaat ettiği sadeliği, suhuleti, deneyim zenginliğini belki biraz erkence fark etmiş biri… Yahut bütün yolculuk şansını bir tek gemide ve bilinen bir kaç liman arasında harcayıp bitirmeyi kaldıramayacak kadar sıkıntılı biri… Belki de kaptanlardan, amirallerden çok, yolun kendisi ve yol arkadaşları ilgimi çekiyor olmalıydı. Bunun içindir ki, benim Sezai Karakoç’lu zamanlarım yirmili yıllarımda kaldı; yani soyut bir pinpon topunun ‘ha sezai, ha pinpon topu / ha pinpon topu ha sezai’ sesini çınlatarak kafamın içinde sekip durduğu ve Sezai Karakoç’un, insana, kendini vazetmeyi değil, keşfetmeyi ilham eden terennümlerinin gönlümde gezindiği o şenlikli çağlarda… Kendi adıma, diyebilirim ki, iyi ki de oralarda kaldı; çünkü böylece, bu güçlü şiir ekini bende, benimle ve onunla birlikte yaşlanmamış oldu. Bütün bunlarla, açıkçası şunu demek istiyorum, Sezai Karakoç’un bir öncü, bir mürşit, bir aydınlatıcı olarak başkalarının belirli düzeylerde ilgisini hak eden bütün öteki özellikleri ne olursa olsun, sanatçı tarafımla bende, ta başından beri uyandırdığı en güçlü ilgi, onun, bir hikâye kahramanı olarak, bazen kendi bireysel hikâyesinin kahramanı olarak, bazen de bir kavmin, bir milletin ( kavimleri kuşatan geniş anlamıyla ), bir çağın ve bir dilin hikâyesinin kahramanlarından biri, bir oyun kişisi olarak uyandırdığı ilgi oldu, sanırım. Bu ilgi ve algılama farklılığı sebebiyledir ki, Sezai Karakoç’u, bu Doğulu cezbe ehli, öncü ve mesianik şair karakterini “Yoksulların ve Şairlerin Kitabı”na giren “Güvercin Besleyen Adam” isimli bir uzun şiirle anlamaya ve ifade etmeye çalıştım. Benim kendi ‘Sezai Karakoç’um ve temsil edici bir kimlik olarak Sezai Karakoç olgusu hakkında söylemeye değer bulduğum şeyler yıllar önce o şiirde ifadesini buldu. Bu da, öyle sanıyorum ki, kat etmeleri gereken yolu kısa tutmak isteyen ve bunun için de, yol göstericilerini bazen yolun kendisi olarak, bazen de hemen bir konak ötelerinde varılacak nihai bir durak, ötesine geçilmeyecek bir terminal olarak görme ve gösterme eğilimi sergileyen kimi yolculara göre, Sezai Karakoç’a gösterilecek saygı ve değerbilirliğin daha gerçekçi ve daha kalıcı bir tezahürü oldu.

kaynak: YeniŞafak Kitap sayı:14

Şubat 28, 2007

Karakoç İçin Mihmandarım; Tomris Uyar’dı

Yazar: Fatma K. Barbarosoğlu

Bendeniz Sezai Karakoç’un iklimine çok geç girenlerdenim. Doksanların başıydı. Doktora öğrencisi iken hem Edebiyat Fakültesinin Sosyoloji bölümüne misafir öğrenci olarak hem de İktisat Fakültesinin Sosyal Yapı Sosyal Değişme bölümünün derslerine katılıyordum. Ana yurdum elbette Edebiyat Fakültesi olarak kaldı. Dolayısıyla bölümün asli öğrencilerinin yaptığı ödevleri ben de yapmaya taliptim. Prof. Dr. Ümit Meriç’e takdim edilmek üzere Solcu Kadın yazarlarda din düşüncesi adlı bir çalışma yaptım. Beni kabul etme nezaketi gösterenlerin başında da Tomris Uyar geldi. Çok nazik karşıladı. Karşılar karşılamaz da neden bilmiyorum ilk sözü Sezai Karakoç’tan açtı. Sanki bizim Sezai Karakoç’u çok yakinen tanıdığımızı düşünerek. Oysa hiç karşılaşmamıştık bile. Din ile ilgili sorduğum soruları cevaplarken bunu yazmayın ama diye başladığı her cevabı “Sezai gibi insanlar çok olsa” diyerek açtığını hatırlıyorum. Tuhaf ama ben Sezai Karakoç’u Tomris Uyar’dan öğrendim. Bir şair dünyasına ya kendi mihmandarlığında dahil olursunuz ya da onu tanıyıp seven başka bir kalemin mihmandarlığında. Sezai Karakoç’a ben Tomris Uyar ile vardım.

Kaynak: YeniŞafak Kitap sayı:14

Şubat 28, 2007

Sezai Karakoç’u Döne Döne Okudum

Yazar: Adnan Özer

Sezai Karakoç’un şiirleriyle 1980′in hemen sonrasında tanıştım. 1979 yılında kuşaktaşım Osman Konuk ile tanışmıştım… Sanat Emeği adlı dergide oldu bu, İsmet Özel tanıştırdı, arkadaş olursunuz dedi. Osman ‘Sezai Bey’ diyordu, dikkatimi çekmişti. Derken darbe oldu, dergi ortamları kalmadı. 1981′de biz bir grup arkadaş toparlandık, zaten gizli gizili toplanıyorduk. Orası ayrı bir fasıl, illegal şiir dergisi çıkaracaktık falan… Sonunda Yeni Türkü Yayınları’nı kurduk. Osman askere gitmişti, arada bir gelirdi yayınevine.

Benim kafamın en karışık olduğu dönem; bir yandan solda kendimizce sanat alanında bir toparlanma yapabilir miyiz, öte yandan da müslümanıyla solcusuyla yerli bir akım inşaa edebilir miyiz diye. Kurduğum Üç Çiçek Yayınevi’nde üç sayılık da olsa aynı adla bir dergi de çıkarttım, çıkarttık. Üç Çiçek’in “Türk Şiiri Özel sayısı” vardır, bu sayı yıllar sonra müslüman ve solcu şairlerin birarada olduğu bir örnektir. Yıllar sonra ilk defa orada biraraya gelinmiştir. Bu entelektüel cesareti gösterenler unutulmamalı. Sonraları bu işin şampiyonluğuna soyunanlar çıktı, ama hayır, ilk biz yaptık, vesikasıyla tarih önünde… İşte o günlerde Sezai Karakoç ile bir görüşmemiz oldu, Necat Çavuş sağolsun, Haydar Ergülen ve benim için bir görüşme almıştı, gittik. Sezai Karakoç bu girişime karşı olmadığını ama şiir veremeyeceğini söyledi, Diriliş’ten başka bir yerde yayımlamıyordu. Hala hatıramda canlı. Sezai Bey, o zaman anlamıştım, vakurdu. Biz kendisine hep derin bir saygı duyduk, soldaki ya da liberal kesimdeki başka arkadaşlara da anlattık, aktardık. Sezai Karakoç’un şiirleri hakkında, sanatçı kişiliği, hele de münevverliği hakkında görüş bildirmem çok zor. Benim o dönemde feyz aldığım düşünürlerden biri de Ebubekir Eroğlu’dur; “Ebubekir Ağabey” anlatırdı “Sezai Bey’i”. Bir de rahmetli Cemal Süreya anlatırmış, Tuğrul (Tanyol) söyler, ben o sofralarda bulunmazdım.

Tabii şu var, anılarımda yazacağım, asıl oraya saklıyordum ama şimdi söylememek olmaz; 1981 ve 82 benim için Sezai Karakoç dönemiydi, deyim yerindeyse, döne döne okudum, özellikle de efsane kitap “Şiirler III”. Anlatılmaz bir deneyimdir; şiirden insana geçen edebi, felsefi, ahlaki… ne varsa, empati olarak da, ki ben poesis denen şeyi o esnada keşfettim; şiirden insana geçen tanımlamamaz empatik duygu. Yetişmemde böyle okumalar var, yerlisi yabancısı. Belki bir yıl başka bir şey okumadım. Tekirdağ’ın Gazioğlu köyünde iki kitabım vardı, çok iyi anımsıyorum, gözümde yaşlar hala, hala ve her zaman, “Şiirler III” ve “Karaada Şiirleri”, Pablo Neruda’nın. Allah, dilerim herkese nasip etsin böyle bir büyüyü. İnsani yüceliş! Bu bağnazlıktır, sonuna kadar savunacağımız; şiirle medeniyet arasında böyle bir sanat ide’si duruyor. Sezai Karakoç tam da buradadır. Bizlere büyük bir tasavvur bırakacak. Henüz yaşarken söylemeliyiz, yazmalayız; bir akıl işlesin, kendimizce böyle bir aklı işletmeliyiz. Bu yüzden girişiminiz çok anlamlı. Eskiler hoşlanmaz, belki Sezai Bey de, olsun, yapılacak iş aşkınlığı donduran egosantrizmi kırmak, dikkatle, nezaketle. Olumsuz görerek yaptığım eleştiri de var, başkaca muhafazakar ve toplumcu büyüklere de yöneltiyorum: kapsayıcı olun, kucaklayıcı olun, sizin sözünüz geçer, meydanı boş komayın!

Kaynak: YeniŞafak Kitap sayı:14

Şubat 28, 2007

Şiirle Medeniyet Arasındaki Sanat İdesi

Sezai Karakoç, kaos, kriz, bunalım ortamındaki insanımız için, çare arayanlara yol gösteren, medeniyetimizin dirilişi fikrini sunan bir düşünür ve bir sanatçı. Çağını aşan bir düşünce yapısına sahip olan Karakoç için medeniyet, “hayatımızın her safhasında, duygularımız, düşüncelerimiz ve davranışlarımızla karşılaştığımız bütüncül bir olay”, Diriliş projesi ise, inancı merkeze alan, dünyanın içinde ve dünyayla iç içe bir proje. Karakoç şiirleri, makaleleri, kitapları yıllardır bu medeniyet projesini, Diriliş’i anlatıyor bize. Önce düşünür sonra şair olan Karakoç’un yazdıkları, söyledikleri, kişiliği ve duruşu her yürekte ayrı bir karşılık buluyor, ayrı bir anlam kazanıyor. O’ndan alabildiklerimizi alıyoruz elbette ama Karakoç’u iç dünyalarında en iyi şekilde karşılayanlar belki de aydınlarımız, şairler, yazarlar… Biz de onlara Sezai Karakoç’un kendilerindeki yankısını sorduk: Adnan Özer, Fatma K. Barbarosoğlu, Cahit Koytak, Akif Emre, Haydar Ergülen, Kamil Eşfâk Berkî

Şubat 28, 2007

Previous Posts


Diriliş Yazıları nedir?

Diriliş Yazıları, diriliş düşüncesinin en sahih şekilde anlaşılması ve anlatılması projesidir. Bu kapsamda, ne olduğu, ne olması gerektiği ve nasıl olacağı da önem arzeder. Bu maksatla, bu ilk ayakta Diriliş Yazıları, bir internet sitesinde ilgili yazıların arşivini oluşturmaktadır.

Bölümler

Son Yazılar

Bağlantılar

Diriliş Paneli

Diriliş Yazıları, diriliş düşüncesi üzerinde düşünme ve konuşma merkezli çalışmalarına bir panele destek olarak başladı. Panel kapsamında konuşmacılar, diriliş düşüncesi ve düşüncenin mimarı Sezai Karakoç'u konuştular. 3 saati aşkın bir süre akademisyen ve yazarların da içinde bulunduğu panel konuşmacıları, dinleyicilere diriliş ve Sezai Karakoç'u anlattılar. -nisan'07-

Arşiv