Dört Yıkılmışlığın Ardından Gelen Ses
Şubat 28, 2007
Yaar: Hamit Can
Geçen gün Sezai Karakoç’un “Hatıralar”ını yeniden okudum. Okudukça eşsiz bir yolculuğa çıktım. Kendimi kimi zaman bir döneme ışık tutan belgelerin karşısında hissettim, kimi zaman nefis bir üslupla kaleme alınmış kuvvetli edebi metinlerin. Her halükârda büyük bir haz aldım. Sanki yapraklar ışıktandı; bir solukta geçtim. Adeta kana kana içtim. Sayfalarda yoğunlaştıkça Karakoç’un doğup büyüdüğü ve havasını teneffüs ettiği yerleri daha yakından tanımaya çalıştım. Doğumundan başlayarak, çocukluk ve okul yıllarını uzun uzun düşündüm. “Hatıralar”da Karakoç’un dilinin içtenliğini ve sadeliğini bir kez daha gördüm. Kelimeler dipdiri ve taptazeydi. Canlılıklarından hiçbir şey kaybetmemişlerdi. O kadar çok kavram, kişi, olay ve mekan adıyla karşılaştım ki kendi kendime dedim ki: Tam anlamıyla bir hazine. Sinelerinde tomar tomar vesikalar ve nice roman için zengin malzemeler var. KIŞ GECELERİ KİTAPLAR OKUNUR
Sezai Karakoç, 1933 yılının baharında Ergani’de doğar. Babası Yasin Efendi, çevresinde sevilen sayılan biridir. Şiiri sever, ama yazmaz. Uzun kış geceleri, sac sobanın yandığı ve gaz lambasının aydınlattığı evde kitap okur. “Mahallede beş altı evde eski (büyük, kalınca ciltli) bir kitap olurdu, akşamları gider, getirirdik. Okuduktan sonra iade ederdik. Gazavatnameler, Siyer-i Nebi gibi kitaplardı. Çoğu kez manzumdu. Babam ahenkle okurdu, biz de heyecanla dinlerdik. Genellikle bir kahraman, müşkül duruma düşüp tam öleceği vakit ya Halid İbn-i Velid veya Hazreti Ali gelir, onu kurtarırdı. Muhammed Hanefi Cengi, Battalgazi, Muhammediye, Ahmediyye de okunmuş olabilir o vakitler o kitaplar arasında.” Karakoç’un annesi Emine Hanım ise, bir annede olması gereken bütün özelliklere sahip: Merhametli, müşfik, samimi. Kimsenin kalbini kırmamaya özen gösteren, sevgi abidesi bir hanım. Karakoç, kendisinin doğumuyla ilgili olarak annesinin “gülan ayında bir günde” dediğini belirterek şöyle der: “Gülan, mayıs demek. Mayıs bizim çocukluğumuzda halk diline yeni yeni giriyordu. Eskiler gülan derlerdi, yani güller. Gülün açıldığı ay anlamına.”
ADI MUHAMMED SEZAİ AMA…
İsmini babası Yasin Efendi, Kur’an-ı Kerim’i açarak koyar: Muhammed Sezai. İsim, peygamber ya da sahabe, veli adından alınır, mahlas ise Farsçadan. “İsmim Muhammed, mahlasım Sezai”. Üstad mahlasının da Muhammed’le aynı anlama geldiğini söyler: “Bir başka vesileyle de Peygamber Efendimizin ismiyle şerefleniyorum. Ahmed de ağabeyimin ismiydi. Nasıl olduğu bilinmiyor, benim nüfus kaydım Ahmet Sezai, ağabeyimin de Mehmet Şefik olarak yapılıyor.” Evde, okulda, sokakta, arkadaşlarının arasında Sezai diye çağrılır. İlk şiirlerini “M.Sezai Karakoç” diye imzalar.
İLK SANAT ZEVKİ MADEN’DE
Sezai Karakoç, ilk sanat zevkini Ergani Maden’inde algıladığını söyler. Bu konuda Ahmet Hamdi Tanpınar’la ortak noktasının Maden izlenimi olduğuna dikkat çeker. Hatıralarında şu kayıtlara rastlıyoruz: ” Ahmet Hamdi Tanpınar, ‘Antalyalı genç kıza mektup’ adlı yazısında, ilk sanat zevkini Ergani Maden’inde iki-üç yaşlarında, bir kış günü pencereden gördüğü kar yağışı olarak algıladığını söyler. Ben de ilk sanat algılarımı Maden’de aldım diyebilirim. Tanpınar’la ortak noktamız, Maden izlenimi. Ama belki de sanat zevki yine içimizden dışa uzanan bir algı olayı. Biz onu dıştan gelmiş gibi sanıyoruz. Yetenek ve özellikler dıştan gelmiş olsa bile, yerlerin de bunun gelişmesinde bir etkisi olsa gerek.”
Okula 1938 yılında başlar. Bağbozumundan sonra. Henüz çok küçük. İlkokulda birinci sınıftan önce “ihtiyat sınıfı” diye bir sınıf var. “Sıra, sandalye, masa” yok. Ortada bilardo masasını andıran kocaman bir masa; içi kum dolu. “Öğretmen ve öğrenciler ayakta olarak masanın etrafında dizilirdi. Kuma parmakla A,B, vb. harfler, heceler yazılırdı. Böylece yazı öğretilirdi. Bir de her öğrencinin on adet (bir deste) çöpü vardı. Sayıyı da onlarla öğretiyordu öğretmen.” Sınıfı dumana boğan bir odun sobası, ısıtması bir yana, ders yapmayı engelleyecek kadar rahatsız ediyor. Yılbaşı geldiğinde, müdür onu odasına çağırır. Üstad’a birkaç soru sorar. Aldığı doğru cevaplardan sonra bundan sonra birinci sınıfta okuyacağını söyler. “Buna sevinmiştim. Çünkü okuma yazmayı biliyordum. Kuma harf yazmak beni sıkıyordu.”
‘YAZIMIZI’ KENDİ KENDİNE ÖĞRENİR
Evde onbeş yirmi kadar eski kitap vardır. O, “yazımızı” öğrenme isteğiyle tutuşmaktadır. Babası zamanım yok, diye öğretemeyeceğini söyler. Annesi Emine Hanım ise “mazeret beyan” eder. Kitaplarda ne yazıldığını bir an önce okumaya can atmaktadır. Sayfaları evirir çevirir. Kitapları inceler. Aralarında yeni harfler kabul edildiği zaman çıkmış bir “kıraat kitabı” bulur. Bu kitapta hem kendi yazımızla, hem de yeni kabul edilmiş Latin harfleriyle olan alfabe ve kelimeler resimli olarak vardır. On-onbeş günde “yazımızı” öğrenir. Bir de roman bulur. Gerisini O’nun dilinden dinleyelim: ” Tarihi bir romandı bu. Abbasiler devrine ait, Horasan’da geçen bir olayın hikayesi. Heyecanla okudum. Bir iki kitap daha okuduktan sonra o zamanın antolojileri gibi (güzel yazılar cinsinden) seçmeler olan bir kitaptan Namık Kemal’in, Abdülhak Hamid’in, Ziya Paşa’nın, Mehmed Akif’in, Tevfik Fikret’in, Ziya Gökalp’in, Süleyman Nazif’in yazılarını, şiirlerini okudum. Sonra bir İslam tarihinin 2 cildini okudum. Babama yazıyı öğrendiğimi söylediğimde memnun oldu.”
YEMEKHANE NÖBETİNDE ATTAR
Ortaokulu yatılı olarak Maraş’ta okur. Geceleri ders ve ders dışı çalışmalar. İslam klasikleri ve öbür klasikler. Attar’ın Pendname’sini “yemekhane nöbetinde” okur. Bir arkadaşı ona evlerinde çok eski kitaplar olduğunu söyler. “İnsan boyuna yakın büyüklükte tefsirler”… Karakoç bir Mesnevi şerhi, bir de Farsça öğreten bir kitap alır arkadaşının kitaplığından. “Mesnevi Şerhi’nde hem metin, hem lügatler, hem anlam, hem de açıklama vardı. Bu benim için çok yararlı oldu. Adeta Mesnevi’yi anlamaya başlamıştım.” Okumaya karşı o kadar isteklidir ki, okudukça susuzluğu dinmez, sanki daha çok artar. Ortaokul ikinci sınıftayken, Ziya Gökalp’le ilgili kitaplar okur. “İsmail Hebib Sevük’ün kitabını okuyordum. Sarıklı ihtilalci Ali Suavi adlı kitabı bulmuştum o ara ve okumuştum. Arif Nihat Asya’nın “Bir Bayrak Rüzgar Bekliyor” adlı kitabı da yeni çıkmıştı o sıralar, onu da okumuştum. Bir sınıf kütüphanesinde Carly’in “Kahramanlar”ını bulmuş ve okumuştum. Dine karşı bir eğitim vardı o sıralar. Bütün ülkede din konusunda büyük bir baskı vardı.” Yine bu dönemde Cahit Sıtkı’nın şiirlerini okumaya başlar.
BÜYÜK DOĞU ADI DİKKATİNİ ÇEKER
Ortaokul ikinci sınıfta bir cumartesi günü. Çarşıda gezerken duvarlarda bir afiş görür. Büyük Doğu’nun “bir nar-ı beyza” gibi çıkacağını haber veren bir ilandır bu. “Büyük Doğu’yu tanıyışım bu ilanla oldu. Sonra dergi çıktı. Bir bayie geliyordu. Bazen de kalmıyordu. Birkaç sayı sonra “Sultan Abdülhamid’in Ruhaniyetinden İstimdad” isimli şiirin yayınlanışı üzerine kapandı.
İLK ŞİİRİ: ERGANİ
Ortaokulu bitirdikten sonra Ergani’ye döner. O yaz, Karayolları inşaatında kâtiplik yapar. Aldığı parayı da “eve yardım olması için” babasına verir. Karakoç ilk şiirini bu yaz tatillerinden birinde yazdığı ifade eder. Ama şiir yazmak ya da şair olmak gibi bir isteği yoktur. Milletine faydalı olmak düşüncesi içindedir. “Ezberimde birçok şiir vardı. Gerek divan edebiyatından, gerek daha sonrakilerden.
Osmanlı’dan on yıl sonra
Sezai Karakoç, dört yıkılmışlık içinden geldiğini söyler. Çağın yıkılışı (savaşlar), devletin, milletin, toplumun yıkılışı (ki Osmanlının yıkılışından henüz on yıl gibi kısa bir süre geçmiştir), eski Ergani’nin yıkılışı ve birçok aile gibi o dönemde yaşanan çalkantılardan etkilenen ailenin içine girdiği kriz. Ergani’nin dünyanın eski yerleşim alanlarından olduğuna dikkat çektikten sonra Karakoç Ergani’yi şöyle anlatır: “Daha çok müslümanların yaşadığı anlaşılan bu şehir, Abbasiler devrinde ve hele hele Selçuklular döneminde tam müslüman şehri kimliğini sürdürmüş, kesinleştirmiştir. Daha sonra Akkoyunluların, sonra da Osmanlıların şehri olan Ergani, zamanla kalenin hemen eteğine taşmış; böylece kale mahallesi ve Ergani diye adeta iki parçalı bir yapı göstermiştir. Meşrutiyetten sonra ise, o Ergani de terkedilmiş, dağın eteğinde yeni bir Ergani doğmuştur.”
Ama doğrusu şair olmak arzum yoktu. Bilim yolunda hizmet gibi bir idealim vardı. İslamı öğrenmek, onun için bir er gibi çalışmak diye de özetleyebiliriz bunu. Toplumu yeniden bütünüyle İslama getirecek çalışmalar yasak olduğundan, böyle bir ideal, ancak halis bir düşünceyle, samimi olmakla sahip olunabilecek bir fikirdi.” Ortaokul ikinci ya da üçüncü sınıftadır. Bahçedeyken birden gelen bir ilhamla bir şiir yazar. Kafiyeli, vezinli dörtlüklerden oluşan bir şiirdir bu. “Ergani adlı ve konulu uzunca bir şiirdi. En ufak bir zahmet çekmemiştim şiiri yazarken. Sanırım, yazın ve Ergani dağının getirdiği bir ilhamdı bu, hiç düzeltme yapmadan geldiği gibi kağıda geçirmiştim. Kimseye göstermeden yırttım attım. Ve şiir yazmayı unuttum. O şiirden aklımda bir mısra bile kalmamıştır.”
FEN ŞUBESİNE GİTMEK İSTER
Lise üçüncü sınıf. Lisede şubeler son sınıfta ayrılıyor. İki şube var: Edebiyat ve Fen şubesi. Onun gönlünde fen şubesi var. Matematiği de edebiyatı kadar kuvvetli. Matematik hocalarının gözünde o matematikçi, edebiyat hocalarına göre edebiyatçıdır. Lise 2. sınıfta iken, bir gün hoca, onu matematik dersine tahtaya kaldırır. Sonra gidip onun yerine oturur. Sarı yaprakları olan bir müsvedde defteri vardır Karakoç’un. “İçinde notlar, hatta karaladığım şiirler bulunuyordu. Ben ders anlatırken hoca hanım defterimi karıştırıyordu. Gözüne ilişen şiirleri okuduğu da belliydi. Matematik hocasının edebiyata bu derece eğilimimi bilmesi hoşuma gitmezdi. O zamanlar yaygın kanaat ve pratikte görülen, edebiyatla uğraşanların matematikte iyi olmadıkları düşüncesiydi. Bir ara öğretmen başını kaldırarak: ‘Sezai, sen gelecek yıl edebiyat şubesine git’ dedi. Bu söz ağırıma gitti. ‘O benim bileceğim iş’ dedim. ‘Dersinizde zayıf mıyım? Neden böyle söylüyorsunuz? İstediğiniz soruyu sorunuz’. ‘Hayır’ dedi. ‘Ondan değil. Ama sen edebiyat şubesine git.’ Ben o zamanlar bir bakıma çok serttim. ‘O benim bileceğim iş’ diyerek tekrarladım. Hocahanım pekiyi yanında 7-8 gibi notlar da verdi bana. Pek derse kaldırmadı. Sanırım son karnede yine pekiyi yapabildim notlarımı.”
İLK YAYINLANAN ŞİİRİ
Sezai Karakoç, Mehmet Levendoğlu imzasıyla Büyük Doğu’ya bir şiir göndermeye karar verir. Büyük Doğu’da şöyle bir not vardır: “Dergiye gelen üçyüz şiirin arasından seçilerek yayınlanmıştır.” Üstad’ın ilk yayınlanan şiiridir bu. Kitaplarında bulunmayan şiir şudur:
İlim:
Merdiven daya
Çık aya
İman:
Al eline bastonu
Sonu
Sonsuza yürü
Sürü sürü
Putları kıra kıra
Var (Var)a.
KİTAP KAPAKLARINDAKİ MISRALAR
Lise üç. Ortaokul yılları geride kalmıştır. Ergani şiirini yazmasının üzerinden epey uzun bir zaman geçmiştir. Okuduğu kitapların kapağına mısralar yazar. Mesela, Ferideddin Attar’ın Pendname’nin arka kapağına şunları yazar:
Bu kitap cennete girmekçin anahtar veriyor
Güzel ahlâk, iyi huy, terbiye, hem âr veriyor
Bize insan olmanın pendini Attar veriyor.
Yine Mantıkattayr’ın arka kapağına:
Mantık’uttayr… Kuşların olmaz, melekeler mantığı
Parçalar kalbler, her mısraı aşkın tığı
Gibi beyitler…
Yine bu yıllardaki yaz tatilinde evlerinin önündeki dut ağacının gölgesinde otururken şu şiiri yazar:
Gölge deniz gibi, gölge göl gibi
Bu dut ağacının eteğindedir
Babası şiiri kendi kendine tekrar edecek kadar çok sever.
MONNA ROSA MODERN BİR LEYLA MECNUN DENEMESİDİR
Sezai Karakoç Diriliş Dergisi’nde (Haftalık, Dönem 7) kronolojik bir sıralamayla kaleme aldığı ‘Hatıralar’ında Monna Rosa şiiri ile ilgili şunları söyler: 952 baharı girerken 19 yaşında ve Mülkiye ikinci sınıftaydım. Bir şiir üzerine çalışıyordum. Bu şiir gittikçe beni kendi dünyasına çekiyor. O yıllar, serbest şiir denen ölçüsüz, kafiyesiz şiirin zafer yılları. Orhan Veli akımı bir sel gibi edebiyatımızı kaplamış. Okul kitaplarında henüz Yahya Kemal’in saltanatı devam ediyorduysa da piyasayı Orhan Veliciler istila etmeye başlamıştı. Yaşlılar, Edebiyat Fakültesi profesörleri makalelerinde Yahya Kemal’den bahsediyorlardı ama dergilerde gençler Orhan Veli ve arkadaşlarının açtığı çığırdan giderek tüm geleneksel şiir değerleriyle ilişkilerini kesmiş bulunuyorlardı. Şairanelik hor görülüyordu. Ataç da gençlerden yanaydı. Şahsi beğenisi sebebiyle yeri gelince divan edebiyatından bazı beyitler tekrarlamaktan hoşlanan Ataç, tüm kalemini bu yenilerin savunmasına vermiş gibiydi. Hececiler susmuş, hecenin kırılışını temsil eden Fazıl Hüsnü, Cahit Sıtkı gibi şairler de Orhan Veli akımına uyum sağlama çabasına girmişlerdi. Edebiyatımızın “gül”, “bülbül” gibi mazmunları alay konusuydu. Bütün değerler yere serilmiş gibi gözüküyordu. Kadın “tak takıştır, sür sürüştür, muhallebiciye gel, piyasa vakti” çerçevesinde algılanıyordu. Ben hecede ısrar ediyordum. “Gül” kavramını yeniden diriltmenin gereğini düşünüyordum hep. “Monna Rosa” böyle doğdu. Modern bir Leyla Mecnun denemesiydi bu. Bir gencin dilinden anlatılış şeklinde başladı şiir. “Rose” bilindiği gibi “gül” demektir. Böylece aşağılanan “gül” kavramını yeniden gündeme getirmek istedim. Şiir bittikten sonra birkaç arkadaşıma okumuştum. Yayınlamayı pek düşünmüyordum. Yayınlayabileceğim bir dergi de yoktu zaten. Büyük Doğu günlük olarak çıkıyordu.
NURULLAH ATAÇ ANTEP’TE
Gaziantep’e Nurullah Ataç gelir. Ataç’ı Halkevi’nde dinleyen Karakoç o günü şöyle anlatır:”Divan edebiyatından birçok güzel beyit ve mısraı konuşmasının arasına serpiştirmişti. Yazılarında o zamanlar büyük tepkiyle karşılanmış olan Orhan Veli şiirini savunan Ataç’ın konuşmalarında divan şiirini beğenmesi ilk anda bir sürpriz tesiri yapıyordu insanda. Sonra Ataç okula geldi. Okulda da konuştu. İsim vermeden şair ve yazarların bir çoğunu konuşmalarını ve yüz hatlarını taklit ederek ağırca eleştirdi. Yakup Kadri’yi, Ahmet Hamdi’yi, Necip Fazıl’ı. Edebiyat hocamız ve biz bir iki arkadaş dışında kimse anlamadı ima ettiği yazar ve şairleri. Bülbüle ’sanduvaç’ adını takmıştı o sıralar Ataç. ‘Sandöviç’ kelimesi de dilimize o günler girmeye başlamıştı. Ataç: ‘Neden sandöviçi kabul ediyorsunuz da, sanduvaçı kabul etmiyorsunuz?’ diye kendini savunuyordu.”
Kaynak: YeniŞafak Kitap sayı:14
Entry Filed under: Genel Yazılar. .
Trackback this post | Subscribe to the comments via RSS Feed