Archive for Şubat, 2007
Diriliş’in Penceresinden Öyküler ve Tiyatrolar…
Yazar: Necip Tosun
Hiç kuşku yok ki Sezai Karakoç, son yüz yılın en güçlü sanat ve düşünce adamlarından biri. Elliyi aşkın kitaba imza atmış müstesna bir isim. Güçlü bir şair olması yanında büyük bir fikir ve ideal adamı olan Sezai Karakoç, tüm eserlerinde inandığı kültür ve medeniyet davasını insanlara aktarmak peşinde olmuştur. Bütün bunları da tarihi ve sosyolojik bir görüş olarak “diriliş” düşüncesi etrafında şekillendirmiştir. Materyalizmi çağın üstüne çöken en büyük kabus olarak gören Karakoç, inkâra, redde, maddeciliğe karşı her alanda yeniden dirilişi savunur. Düşüncede diriliş, inanışta diriliş, edebiyat ve sanatta diriliş, aksiyonda diriliş, ruhta diriliş. Ona göre diriliş, yeniden doğuş, gerçekle yüz yüze geliş, hakikate değiş demektir. Ana kaynağı İslâm olan diriliş düşüncesi, bir yaşama tarzı davasıdır. Topyekûn bir özgürlük kültürü ve uygarlığıdır. Ruhlarda kapanmış bir kapıyı açmak ülküsüdür. Ve nihayet bir düşüşten çıkış ve kurtuluştur. Çünkü Karakoç’a göre, insanlığın gerçek medeniyeti, aslında bir diriliş medeniyetidir. O, kısaca özetlemeye çalıştığımız bu diriliş düşüncesini, sadece bir simge, slogan olmaktan çıkarmış, eserleriyle kültür/medeniyet/insan/toplum/tarih/din ekseninde oldukça işlevsel bir okula dönüştürmeyi başarmıştır.
Türk edebiyatında sanatıyla inançları/ideolojisi arasında net sınırların çekilemeyeceği yazarların başında Sezai Karakoç gelir. Çünkü onun yazdığı/yaptığı her şey, oluşturmaya çalıştığı medeniyet projesinin bir parçasıdır. Onun hayatına baktığımızda, ister öykü yazsın, ister oyun, isterse bir başka faaliyet içinde bulunsun, tüm bunları bilinçli bir şekilde bütünlüğe ulaştırmak arzusunda olduğunu görürüz. Çünkü o, sanat, düşünce ve toplum faaliyetlerini birbirinden ayırmaz, her şeyi bir bütün olarak görür. Bu yüzden onun düşünce serüvenini iyi analiz etmeden, sanatının kavranması/izahı zordur.
Oyunlarına da öykülerine de bu perspektiften bakmakta yarar var. Hikâyeler I-Meydan Ortaya Çıktığında ve Hikâyeler II-Portreler adlı iki öykü kitabı bulunan Sezai Karakoç’un bu öykülerindeki anahtar kelime ve kavramları “kıyamet”, “sorumluluk”, “ahiret”, “modernizm” ve “diriliş” olarak sayabiliriz. Öykülerde sembolik bir dille geleneğin direnişi anlatılır. Ancak geleneği savunanlar toplumda çok az kalmışlardır. Ev metaforu geleneği/birikimi/medeniyeti simgeler. Kasabada bir sam yeli esmiş evler yerle bir olmuştur. Ama kimileri bir başına kalsa da evini korumaya, savunmaya kararlıdır. Öykülerde fıtrata aykırı yaşam, doğal yaşamı alt üst eden modernizm, ve yabancılaşma eleştirisi yapılır. Modern insana doğum, ölüm ve yaratılış gayesi hatırlatılarak “diriliş” önerilir.
Hikâyeler II Portreler’de, ölüm, hayatın anlamı, varlık, evrendeki ahenk, madde ve ruh, tarih ve toplum konularıyla yüzleşen insan portreleri sergilenir. Değişim fıtratı, dağal yaşamı öldürmüş, insanı kendine yabancılaştırmıştır. Pek çok öyküde kasaba ve büyük kent karşılaştırılması yapılarak, kentler mahkum edilir. Bu yüzden kahramanlar, kenti değil dağları sever. Öykülere serpilmiş anne şefkati, gül kokusu, nur yüzlü ihtiyarlar, kur’an sesleri, çocukluğun saf, temiz inancı diriliş habercileridir.
Karakoç’un biri telif Piyesler I, diğeri uyarlama Armağan (Fuzul”‘nin Hidikat-üs-Süadâ’dan) olmak üzeri iki piyesi vardır. O, oyunlarında da tümüyle bu düşünceleri geliştirmek, derinleştirmek için yazmıştır. Öyle ki sadece “diriliş” kelimesi Piyesler I’de tam 39 kez tekrarlanır. Bu yüzden oyun konularını ve kahramanlarını hayatın içinden değil, düşüncesinden seçer. Bir düşünce adamı olarak tespit ettiği sorunları bir kez de oyun aracılığı ile okurlara duyurmaya çalışır. Oyunlardaki pek çok bölümün iz düşümünü onun düşünce kitaplarında bulmak mümkündür. Sonuçta bu düşünceyi benimseyenlerin beğeneceği/onaylayacağı, buna karşın bu düşünceyi yadsıyanların uzak duracağı metinler/oyunlar çıkar ortaya.
Sonuç olarak, öyküleri ve tiyatroları onun düşüncelerinin paralelinde oluşmuş bir öykü, tiyatro anlayışıdır. Bu yüzden öykülere Türk öykücülüğü içerisinde, oyunlarına da tiyatro geleneği içerisinde bir yer tayin etmekten çok, onları Sezai Karakoç’un düşünce dünyası içinde değerlendirip, bir bütünü tamamlayan bir çeşni, bir ton olarak ele almak daha yerinde ve anlamlıdır.
kaynak: YeniŞafak Kitap sayı: 14
Şubat 28, 2007
Dirilişin Kaynağı İslam
Yazar: Emeti Saruhan
O’nu Yunus Emre’nin, Mevlana’nın yüzyılımızdaki izdüşümü olarak görenler olduğu kadar, som İslam oluşumun fikir işçisi, ilkeli bir düşünür, Cumhuriyet dönemi şiirinin altın şairi olarak tanımlayanlar da var. Aslında söz edilen kişi Sezai Karakoç olunca, tüm söylenenler eksik kalıyor. Okul arkadaşı Cemal Süreya, Karakoç için “Bulgucu adam, belki de ülkemizdeki tek bulgucu” diyerek özgünlüğünü, “Çok daha yetenekli bir Mehmet Akif’in tinsel görüntüsüyle, Necip Fazıl’ı içiçe geçirin, yaklaşık bir Sezai Karakoç fotoğrafı elde edebilirsiniz” sözleriyle de sanatçı ve düşünür kişiliğini saptıyor. Bu nedenle Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür Sanat Büyük Ödülü’nün bu yıl Sezai Karakoç’a verilmesi şaşırtıcı olmadı. Aksine kültür sanat çevrelerinde ödülün geç bile kalmış olduğu düşünülüyor.
Karakoç’un ilk yayınlanan şiiri Mehmet Leventoğlu imzası taşır. Büyük Doğu Dergisi’nde yayınlanan bu şiirden sonra Karakoç, yayınlanmadığı takdirde yazmanın anlamının olmayacağı hissiyatıyla şiirlerini değişik dergilere gönderdi. Ancak Diriliş Dergisi’ni çıkarma fikri doğduktan ve fiiliyata geçtikten sonra başka yerde yazmadı ve kitapları da Diriliş Yayınları’ndan başka bir yerde basılmadı. Karakoç’un düşünceden şiire, denemeden hikayeye ve piyese uzanan geniş bir yelpazede yayınlanmış, her biri kendi alanında yetkin eserleri bulunuyor.
YİTİK CENNETİN PEŞİNDE
Diriliş’in mimarı Sezai Karakoç’un eserlerine baktığımızda, referansının İslam olduğunu ve Karakoç’un, mükemmel inanışı ve kamil insanı ortaya çıkarmanın peşinde olduğunu görüyoruz. Kendisi de bu yolda çalışan bir nefer olduğunu söyler. Diriliş’in temel kitaplarından biri olan “Diriliş Neslinin Amentüsü”ne “Kendimin bir diriliş eri olduğuna inanıyorum. Bir diriliş cephesi bulunduğuna ve kendimin de o cephede bir savaş adamı olduğuma, olmam gerektiğine inanıyorum” cümleleriyle başlıyor Karakoç. On üç bölümden oluşan kitapta, gelişi müjdelenen Diriliş Nesli’ne inanç ve birlik umutları aşılıyor. İnsanlığı kurtaracak, onu aşılayıp yeniden ayağa kaldıracak, diriltecek orta yolun trafik işaretlerini, ana çizgilerini gösteriyor.
Karakoç’un kitaplarından “Kıyamet Aşısı” ve “İslam” çağdaş birer ilmihal niteliği taşıyor. Kıyamet Aşısı, Diriliş Dergisi’nde yayınlanmış 34 makaleden oluşuyor. Ağırlıklı olarak dünya ve ahiret bilincinin işlendiği makaleler, namaz ve oruç gibi ibadetleri anlamlarına uygun eylem tavırlarıyla sunuyor. “İslam” ise İslam’ın ahlaki, içtimai, siyasi, iktisadi sistemlerini bir bütünlük içerisinde yorumluyor. İslam’da “Allah indinde din islamdır” mutlak ölçüsünün ışığında din ve hakikat olgusu yirmibeş başlık altında anlatılıyor.
İnsanın varoluş çizgisine odaklanan “Yitik Cennet”te ise insanla medeniyet arasında paralellik kuruluyor. Medeniyetlerin varoluş mücadelesinin, insanın varoluş mücadelesine benzetildiği kitapta Nuh, İbrahim, Yusuf, Musa, Süleyman, Yahya, İsa ve son peygamber Hz. Muhammed’e kadar yaşananlar, geçirilen imtihanlar ve yitik cennete ulaşma ideali aktarılıyor.
DİRİLİŞ VE AYDINLIK
“Ruhun Dirilişi”, “İslam’ın Dirilişi”, “İnsanlığın Dirilişi” ve “Dirilişin Çevresinde” Diriliş düşüncesi etrafında şekillenen kitaplar. “Ruhun Dirilişi”, Diriliş Yayınları’nın ve düşünce serisinin ilk kitabı. ‘Mağara ve Işık’, ‘Allah’a İnanma’ ve ‘İnsanlık ve Ölümden Sonra Kalkış’ isimli makalelerin bir araya gelmesinden oluşuyor. “İslam’ın Dirilişi”, İslam’ın ışığının yeniden aydınlattığı dünyada kazanılan mutlulukların hikayesini anlatıyor. “İnsanlığın Dirilişi” ise insanlığın ve medeniyetlerin büyük bunalımlarının kaynakları ve sonuçlarını ele alıyor. “Dirilişin Çevresinde” Anadolu insanının yaşadıklarını anlatırken öte yandan Ortadoğulu kardeşlerimizin dramını ve sıcaklığını bize taşıyor.
“Günlük Yazılar” serisi Karakoç’un Diriliş Dergisi’nden önce çeşitli gazete ve dergilerde yazmış olduğu yazıların derlemesi. “Çağ ve İlham” “Fizikötesi Açısından Ufuklar ve Daha Ötesi” ve “Yapı Taşları ve Kaderimizin Çağrısı” serileri ise Karakoç’un Diriliş Dergisi’nde yazdığı yazılar ve başyazıların bir araya getirilmesi ile oluşmuş. “Varolma Savaşı” da terör olaylarının sebep ve kaynaklarını, bundan kurtulmanın çözüm yollarını araştırıp sorgulayan yazılardan oluşan bir kitap.
“İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü” düşünce dizisinde yer alan ve birbirini bütünleyen yedi makaleden oluşan bir kitap. İslam toplumunun iktisadi problemleri üzerine iddialı ve radikal çözümler öneren kitap bu alandaki boşluğu dolduruyor olması bakımından önemli. Karakoç’un düşünce dizisinden yayınlanan diğer kitapları ise “Makamda”, “Diriliş Muştusu”, “Düşünceler I – Kavramlar”, “Düşünceler II – Kurumlar”, “Unutuş ve Hatırlayış”, “Çağdaş Batı Düşüncesinden” ve “Samanyolu’nda Ziyafet” isimlerini taşıyor.
GÜNÜMÜZÜN MEVLANASI
Cumhuriyet döneminin en iyi şairlerinden biri olan Sezai Karakoç’un şiiri hakkında Yusuf Ziya Cömert, Karakoç’un şiirini yayınlanan bir yazısında “Yunus ve Mevlana’dan gelen, Fuzuli’de ve Şeyh Galip’te yeni zirvelere ulaşan şiirimizi, bugünün dili ve bugünün formuyla yeniden söylemiştir. Yine de, Sezai Karakoç şiirleri, birer ‘nazire’ değildir. Tamamıyla yeni, tamamıyla müstakildir”, sözleriyle değerlendiriyor. “Hızırla Kırk Saat” Karakoç’un şiirler dizisinin ilk kitabı. Karakoç, birbirinin devamı olan 40 şiirden oluşan kitabı, iki ayın kırk günü, yaklaşık günde bir saat denize karşı oturup çalışarak yazdığını, bu nedenle kitabın ismiyle müsemma olduğunu söylüyor. “Taha’nın Kitabı/ Gül Muştusu” ise kitabın isminde yer alan iki uzun şiirden oluşuyor. “Şahdamar/ Körfez/ Sesler”de ise daha çok Karakoç’un öğrencilik yıllarında kaleme aldığı şiirleri okuyoruz. Şairin klasik kaside ve gazel formunun çağdaş bir şekilde yorumlandığı şiirlerini “Zamana Adanmış Sözler”de okumak mümkün. “Monna Rosa” ise Karakoç’un 1950′li yıllarda yazdığı, fotokopi ve teksir makinalarında çoğaltılan ve yaklaşık 50 yıl boyunca elden ele dolaşan Monna Rosa şiirinin, 1998 yılında basılmasıyla oluşmuş kitabı. Monna Rosa şiiri içinde yer alan akrostiş ve şiirin yazıldığı kişi üzerine anlatılan pek çok hikaye var. Şairin diğer şiir kitapları “Ayinler / Çeşmeler”, “Leyla ile Mecnun”, “Ateş Dansı” ve “Alınyazısı Saati”. Sezai Karakoç’un tüm şiirlerinin yer aldığı toplu basımın adı ise “Gün Doğmadan”.
Karakoç’un iki tane de çeviri şiir kitabı bulunuyor. Kaab Bin Züheyr, ‘Zunnun-i Mısri, Ebu Nüvas, İbn-i Cabir, Mevlana gibi isimlerden çeviriler yaptığı kitabı “İslamın Şiir Anıtlarından”ın başında Karakoç, bu çevirilerin amacının İslam mucizesinin geçmişteki anıtlarından bir ışık düşürmek olduğunu söylüyor. “Batı Şiirlerinden”de ise Charles Baudelaire, Salvatore Quasimodo, Arthur Rimbaud gibi isimlerden çeviriler var. Bu çevirilerin en önemli özelliği şairin şiirsel anlatımın aksamasına izin vermememesi. Karakoç, çevirdiği mısraların içerdiği anlamı yeniden biçimlendiriyor.
kaynak: YeniŞafak Kitap sayı: 14
Add comment Şubat 28, 2007
Diriliş Yazıları’ndan Açıklama
Saygıdeğer ziyaretçilerimiz;
Diriliş Yazıları‘nı kurduğumuz iki aya yakın süreden beri, gerek ziyaretlerinizle gerekse gönderdiğiniz postalarla yüreklendirmelerinizden dolayı candan teşekkürlerimizi sunarız. Çalışmalarımızın bu şekilde destek görmesi, Diriliş Düşüncesi adına umut vericidir. İnşallah, bu bir başlangıç olur ve temennilerde kalan söylemlere dönüşmez.
Diriliş Yazıları, iki ay süreli ilk tarama çalışmasını bitirmek üzeredir. Bu taramalar sırasında elde ettiğimiz tüm belgeleri sizlere sunmaya çalıştık. Şu anda sitemizde Diriliş Düşüncesi ve Sezai Karakoç’a ilişkin, Haber, Deneme, Makale, İnceleme, Röportaj ve Değerlendirme türlerinde toplam 123 yazıyı sizinle paylaşmaktayız.
Diriliş Yazıları‘nda, bundan sonraki ikinci tarama, mart ve nisan ayları süresince dergilerden elde ettiğimiz yazılar üzerine olacaktır. Mayıs Ayındaki üçüncü taramada ise kitaplardan elde ettiğimiz dökümanları sizinle paylaşacağız. Bu anlamda, desteğinizi ve bilgilerinizi bizimle paylaşmanız en büyük dileğimizdir.
Diriliş Yazıları, Diriliş Düşüncesi’nin doğru anlaşılıp, doğru anlatılmasına gayret eder.
Tevfik Allah’tandır.
- Diriliş Yazıları Editoryal Ekibi -
Add comment Şubat 17, 2007
Diriliş şairinden örnek davranış
Kültür ve Turizm Bakanlığı’nca her yıl verilen ”Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”nün bu yılki sahibi şair-düşünür Sezai Karakoç tören istemedi sadece plaketin adresine gönderilmesini talep etti.Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından 1979′dan bu yana her yıl verilen ”Kültür ve Sanat Büyük Ödülü”nün bu yılki sahibinin Sezai Karakoç olduğunun açıklanmasının ardından, ödülün verileceğine ilişkin yazı Karakoç’a ulaştı.
Sezai Karakoç, Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç’un imzasıyla kendisine gönderilen yazıya verdiği cevapta, uygun görülmesi halinde ödülle ilgili bir tören yapılmamasını istedi, ödül plaketi ile diğer ilgili belgeleri de posta yoluyla kabul edebileceğini bildirdi.
Edindiği izlenimlerden, ödülün açıklanmasından sonra kamuoyunda yeterli yankıyı uyandırdığı düşüncesinde olduğunu kaydeden Karakoç, yazısında ayrıca, para ödülünün de, kültür hizmetlerinde veya uygun görülecek başka herhangi bir alanda kullanılmak üzere bakanlık tasarrufuna alınması ricasında bulundu.
ÖDÜLÜN KARAKOÇ’A VERİLME NEDENİ
Zamanının büyük bir bölümünü Cağaloğlu’ndaki mütevazı ofisinde geçiren Karakoç’un, Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nün bu yılki sahibi olduğu yaklaşık bir ay önce bakanlık tarafından açıklandı.
Açıklamada, ödülün Karakoç’a verilme gerekçesi, ”Karakoç, insanda insani duyguların canlı algılar halinde yaşayarak gittiği büyük şiir yatağında akması, insanlık macerasında, ruhun ve milletimiz özelinde yüksek bir ifadeye kavuşmuş olan tarihi yeniden yapılanma fırtınalarını şiirlerinde yansıtması sebebiyle ödüle layık görüldü” şeklinde ifade edildi.
İsminin bu ödül için konuşulmaya başlandığı dönem ve ödülün kendisine verildiğinin açıklanmasından sonra, ödülle ilgili herhangi bir görüş dile getirmeyen Karakoç, çeşitli medya organları ile gazetecilerden gelen yoğun röportaj taleplerini de kabul etmedi.
Karikatür, arkeoloji, tarih, edebiyat, dil, sahne sanatları, sinema, karikatür gibi kültür ve sanat dallarında ortaya konulan nitelikli eserlere verilen ödül, Türk kültür ve sanatının gelişmesine, yurt ve dünya düzeyinde çalışmalarıyla kültür ve sanatın yüceltilmesine katkıda bulunan kişi, topluluk ve kuruluşların devlet adına ödüllendirilmesini amaçlıyor.
Alanlarındaki başarıları nedeniyle geçtiğimiz yıl dünyaca ünlü tarihçi Prof. Dr. Halil İnalcık ile mimar Turgut Cansever, Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne değer görülmüştü.
SEZAİ KARAKOÇ KİMDİR?
Rivayetlere göre babası Yasin Efendi’nin Muhammed Sezai adını verdiği, ancak ismi nüfus kayıtlarına yanlışlıkla Ahmet Sezai olarak geçirilen Karakoç, 1933′te Ergani’de dünyaya geldi. İlkokul ve ortaokulu Diyarbakır ve Maraş’ta parasız yatılı okuduktan sonra, lise öğrenimini Gaziantep’te tamamladı.
Ahmet Sezai Karakoç, liseyi bitirdikten sonra çok istediği felsefe bölümünde okumak üzere İstanbul’a geldi, ancak bu bölüme kayıt yaptırdığı halde, maddi zorluklar nedeniyle girdiği sınavını kazandığı Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne burslu öğrenci olarak yerleşti ve 1955′te Mülkiye’den mezun oldu.
Karakoç, 1959-1965 yılları arasında Maliye Müfettiş Yardımcılığı ve Gelirler Kontrolörlüğü görevlerinde bulundu, vatani görevini yedek subay olarak yaptı, 1973′te memurluk görevinden ayrıldı ve ayrıca 1967 yılında ”İslamın Dirilişi” adlı kitabından dolayı yargılandı.
-DİRİLİŞ DERGİSİ-
”Onlar sanıyorlar ki, biz sussak mesele kalmayacak. Halbuki biz sussak, tarih susmayacak. Tarih sussa, hakikat susmayacak. Onlar sanıyorlar ki, bizden kurtulsalar mesele kalmayacak. Halbuki bizden kurtulsalar, vicdan azabından kurtulamayacaklar. Vicdan azabından kurtulsalar tarihin azabından kurtulamayacaklar. Tarihin azabından kurtulsalar Tanrı’nın gazabından kurtulamayacaklar” sözlerinin sahibi Karakoç, Büyük Doğu, Hisar, Akpınar, Dernek, Düşünen Adam ve A dergileri ile Yeni İstanbul, Sabah ve Milli Gazete’de yazılar kaleme aldı.
Çok sayıda düşünce ve araştırma eserine imza atan Sezai Karakoç, 1960 ve 1971 yılları arasında Diriliş dergisini dönemsel sayılar halinde yayımladı.
Karakoç, yerli düşünce ve edebiyatının en önemli yayınlarından biri olarak bilinen Diriliş dergisini, 1974′ten itibaren düzenli olarak 18 sayı halinde yayınladı ve 1976′dan itibaren de gazeteye dönüştürdü.
1977-78, 1980 ve 1983 yıllarında da yayımlanan Diriliş, son olarak 1987-1993 yılları arasında haftalık olarak yayın hayatına devam ederken, Sezai Karakoç, 1990′da kurduğu Diriliş Partisi ile hayatında farklı bir sayfa açtı.
Karakoç, 1997 yılında Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılışına kadar, ”güller açan gül ağacı” amblemli partisinin genel başkanlığında siyasi hayatını sürdürdü.
-MONA ROSA EFSANESİ-
Şiir kitapları arasında, ”Hızırla Kırk Saat, Taha’nın Kitabı/Gül Muştusu, Körfez/Şahdamar/Sesler, Zamana Adanmış Sözler, Ayinler, Leyla ile Mecnun, Ateş Dansı ve Alın Yazısı Saati” bulunan Karakoç, 1950 yılında kaleme aldığı, ancak kitaplaştırılmasına 45 yıl boyunca izin vermediği ve bu süre boyunca fotokopi halinde elden ele dolaşan ”Mona Rosa” adlı akrostiş şiiriyle geniş bir hayran kitlesine ulaştı.
Necip Fazıl Kısakürek’in, ”Ruh gibi, Hazreti İsa gibi” diye tanımladığı, Ece Ayhan’ın ”Sivil şiirin en iyi şairlerinden” şeklinde övdüğü, Cemal Süreya’nın ”Öyle bir Müslüman ki Marx da bilir, Nietzsche de bilir, Salvador Dali de sever. Sıkışmış, sıkıştırılmış deha. Alçak gönüllükle katı yüksek uçuyor. Şemsiyesi yok” ifadesiyle anlattığı Karakoç, özel hayatıyla ilgili çeşitli söylentiler karşısında da hep suskunluğunu korudu.
-ÖZEL HAYATIYLA İLGİLİ İDDİALAR-
Mona Rosa’daki her kıtanın ilk satırının baş harfleriyle meydana gelen ”Muazzez Akkaya” isminin, Karakoç’un üniversite yıllarında aşık olduğu, ancak hiçbir zaman açılamadığı sınıf arkadaşı olduğu ve Cemal Süreya ile bu konuda bir iddiaya girdiği, iddiayı kaybeden Süreya’nın soyadındaki ”y”lerden birini bu nedenle atmak zorunda kaldığı, kulaktan kulağa yayılan iddialar arasında yer aldı.
”Diriliş Nesli’nin öncüsü” olarak da nitelendirilen Karakoç’un fikir ve araştırma kitapları arasında, ”Yunus Emre, Mevlana, Mehmet Akif, İslam’ın Dirilişi, İslam Toplumunun Ekonomik Strüktürü, Ölümden Sonra Kalkış, Mağara ve Işık” bulunuyor.
”Meydan Ortaya Çıktığında ve Portreler” adlı hikaye, ”Armağan” adlı piyes, ”Batı Şiirlerinden ve İslamın Şiir Anıtlarından” adlı çeviri şiir kitapları da yayınlanan Karakoç’un, son günlerde Diriliş Partisi’ni yeniden kurma çalışmalarını başlattığı biliniyor.
kaynak: samanyoluhaber.com
Add comment Şubat 17, 2007
Alkışı sevmeyen büyük sanatçılar
Yazar: Hüseyin Goncagül
Ve asrın şairlerinden üstad Sezai Karakoç da büyük para ödülünü kabul etmedi. 2006 Kültür Sanat Ödülü Kültür Bakanlığı’nca kendisine bildirilince ne töreni kabul etti ne de verilecek parayı. Plaket ve ödül belgelerinin adresine kargo ile havale edilebileceğini sadelikle kabul etmiştir. Gonca Dergisi yazı işleri müdürü Murat Kaya’nın Mehmet Akif Ersoy için yazdığı Türkçe’nin Sultanları serisinde çıkan Alkışı Sevmeyen Şair kitabı aklıma geldi. İşte alkışın ve övgünün adresinin nereye ait olduğunu bilen gerçek sanatçılar Sanii Hakiki olan Cenabı Hakka hamdı, şükrü ve alkışı bildiklerinden tevazuu elden bırakmamaktalar. İki mısra yazıp ‘oldum’ zanneden şairimsiler değil de sanatın ancak Allah’a ulaşma vesilesi ve olgunluğu sağlama aracı görenler farkı ortaya çıkmakta. Üstad Necip Fazıl ile noktayı koyalım: “Anladım işi sanat Allah’ı aramakmış Marifet bu, gerisi yalnız çelik çomakmış…”
kaynak: milligazete.com.tr
Add comment Şubat 15, 2007
Sezai Karakoç Şiiri: Her ruhun ‘Beni söylüyor’ diyeceği bir şiir
Yazar: Kâmil Eşfâk Berkî
En “farklı” şiirlerinden biri olan Av Edebiyatı’nda TEHLİKELİ KORO başlıklı bir ‘ara şiir’ vardır. Bu şiirde YEŞİL KORO, TEHLİKELİ KORO, YEŞİL AYDINLIK KORO, ARAYA GİREN KATMERLİ TEHLİKELİ KORO: KANA ÖVGÜ şiirin bütünü içinde, bir iç-ses, bir iç-karşı ses, günübirlik ve absürd riskine karşı adeta mutlak’ın sesi diyebileceğimiz, yayında da italikle dizilmiş olan bu ara-şiirlerden tehlikeli Koro’da bir mısrada ilginç bir ironi olduğunu düşündüğüm bir noktaya değinmek istiyorum:
Av yaşamaktır balık av olmak için çıkar su yüzüne
Avlamayan av olmaya çıkar
Kuş av olmak için şehrin üstünden uçar
Köprünün direklerine konar martılar
Av dileğiyle oynamak martı bunu yapar
Avcının olduğu yerdedir avın yaşaması
Medeniyet avla başlar
Şimdi de ayı avlamak istememiz boşuna mı
Avlanın avlanın varolduğunuzu bilmek için
İnsan insan olduğuna avla çıkar
Avla bulur tabiatı ve tabiatın ötesini
Burada “şimdi de ayı avlamak istememiz boşuna mı” dizesinde, şiirin başında kuşlar, aslan, tilki geçtiği için bunu da ayı sanmamız doğal bir şeydir. Ancak, Sezai Karakoç şiirinin derinlikli ve girift yanları da bulunan bir ‘yapı şiiri’ olduğunu unutmamak gerekiyor. Şiir kimi ironik sürprizleri de bizim karşımıza getirir. Burada gökteki ay vurgulanmıştır. Böylece insanlığın sanayi devriminden bu yana içerisine girmiş olduğu tehlikeli sürecin şairde uyandırdığı endişe, tedirginlik Sezai Karakoç’a mahsus bir Şiir Dili içersinde yerini almış, ve
Şimdi de ayı avlamak istememiz boşuna mı gibi ilginç bir söyleyiş doğmuş oluyor. Yoksa arslanın, tilkinin yanına ayıyı da koymamız bizi yanıltmış, bizi şiirin özel diline giremeyişimize neden olur. Modern Şiir, Klâsik Şiir tartışmaları bir yere kadardır. Klâsik çağların mutlak değerlere bağlılık özelliğinden ayrılmak, uzaklaşmak gidişini ortaya koymak isteyen bir 19. ve 20. yüzyıllar gerçeği karşısında, sağduyu ve hikmetin sesi olan şairler gerekirdi. Mutlak değerlerden kopmayı kınayan, insanlık dostu bir şair olarak Sezai Karakoç sadece Türk edebiyatında değil, Ortadoğu şiirinde de, özellikle İslâm medeniyeti imge ve düşüncesini sanatında ‘yeniden doğurmak’ sancısı ile çok farklı ve üstün bir konumdadır. (1969’da yazılan ‘Ay Diyalogu’ yazısı bu şiirle bağlantılıdır.)
Onun özelliklerinden birisi de düşüncesinin, şiirinden filizlenmiş oluşudur. Bu nokta çok önemli. Batı edebiyatında T.S. Eliot ve Ezra Pound, ikisinden daha önce W.B.Yeats’in şiirinde de medeniyet ve tarih perspektifleri belirmiştir. İslâm medeniyetinin çıkardığı İkbal ve Sezai Karakoç gerçeğini de artık benimsemek, gereksiz bir çekingenlikten kaçınmak gerekiyor. Açıktır ki, Sait Ahmet Said [Adonis] de Sezai Karakoç’la aynı yıllarda Arapçada yeni bir şiirin arayışları içinde olmuş bir şairdir. Coğrafyaya kuşbakışı bir bakışta, 1950-1960 arasında Türkiye, Suriye ve Mısır’da klâsik şiirden, serbestle yazılan yeni bir şiire geçilmekte olduğu görülür.
Sezai Karakoç sakin ve kararlı edebiyat ve düşünce hayatında sadece Türkiye için değil çağdaş İslâm toplumu için de bir kaynak, bir kendine güven ve gelişme, ilerleme muhtevası ortaya koymuştur. İslâm Medeniyetinde total bir ses çağımızda.
Hikâye sanatında da yeni bir öykü dünyasının kuruluşu olabilme özelliği gösteren eserler vermiş olduğunu eklemek isterim. Çünkü bugünkü genç öykücülerde, bir kısmında, bir kısırlaşmaya doğru giden aşırı modernist eğilimler gözlenmektedir. Böyle bir açı.
Bu toplumun şiirle yeniden buluşmasında Sezai Karakoç’un şiirleri, bir aile edebiyatı özelliği taşır. İnsana içerden seslenen bir sıcaklık. Her ruhun “beni söylüyor” diyeceği bir Şiir adetâ.
kaynak: milligazete.com.tr
Add comment Şubat 15, 2007
Sezai Karakoç
Yazar: İhsan Alperen
Kültür Bakanlığı 2006 yılı Kültür Sanat Büyük ödülünü Sezai Karakoç’a verdi.
Son yüzyıl Türk düşünce hayatının en yerli ve en evrensel, en görkemli ve en mütevazi ismi hiç kuşkusuz Sezai Karakoç’tur. O, riyadan uzak, ümmet için, müslüman için, insanlık için, “Allah için düşünme”yi kendine şiar edinmiş katıksız bir “müslüman düşünür”dür. Birçok kimsenin nefsî, nefsî, nefsî diye bağırarak yaşadığı bir dünyada O:
yetiş ayağının tozu olduğumuz peygamber
yetiş her zaman diri olan varlığınla
yetiş yak lambamızı
yetiş aydınlat karanlığımızı
yetiş yeşillendir çöllerimizi
yetiş dirilt insanımızı
seni sevenin ismiyle yetiş bize
yetiştir bize
günahlarımızı kül edecek ateş harmanını
verim yağmuru insin ülkemize
mekke’ye medine’ye şam’a
kudüs’e bağdat’a istanbul’a
semerkand’a taşkent’e diyarbekir’e
yetiş peygamber imdadı yetiş
yetiş Allah’ın izniyle
yetiştir erlerini
diriliş yapraklarını taşıyan
şehit gömleklerini peşin giymiş
ateşten, sudan geçer gibi geçen
Allah önünde her varı yok gören
dağların üstünde erip
kentlere şafaklar gibi ağan
küçük askerlerini
gül diksinler diye yeni topraklarına
insanın ta gönlüne
yetiştir erenlerini
Allahım
diye nida ediyordu.
Nice insan gelip geçti bu dünyadan… Kimi yedi, içti gitti; kimi yedi, içti, yedirdi gitti… Kimi yemedi, içmedi gitti; kimi yemedi, içmedi, yedirdi gitti.
Kimi yaşamıyor gibi yaşadı gitti; kimi yaşadığını zannetti gitti; kimi yaşamayı yeme, içme, giyinme ya da “giyinmeme” zannetti gitti…
Kimi yaşadığının farkında olmadan yaşadı ve bir de baktı ki ömür bitmiş… Ömür dediğin de nedir ki? Sayılı gün… Sayılı dediğin gün nedir ki? Göz açıp kapayıncaya kadar gelip geçen an…
Kimi de yaşadığının farkında olarak yaşadı… Rabbini bildi ve bildirmeye çalıştı… Sezai Karakoç işte böyle biri… Yaşadığının farkındaydı, bu yüzden vasıtaları sadece vasıta olarak gördü ve bunları gaye haline getirmedi. Bu yüzden ona, onun adına hayıflananlar dahi oldu ve olmaktadır. Fakat o, bunlara aldırış etmedi. “Yiyenler” ve “içenler”i zaman hem maddeten hem de manen pörsüttü, çürüttü; onlar pörsümeye ve çürümeye devam etmektedir. O “yemedi”, “içmedi”, her dem taze kaldı…
Türk düşünce hayatının son elli yılına damgasına vuran düşüncesi ve düşüncesini ahlâkî anlamda bizzat eyleme dönüştürmesiyle hep diri kaldı ve insanların dirilmesi için yazdı, yazdı, yazdı…
Uzun ya da kısa zaman dilimi içinde onun etrafında, yanında yer alanlar oldu. Bunların bir kısmı idealistti, bir kısmı heveskârdı. Büyük şehirde gözü açılanlardan bazıları dünyanın malına, mülküne tamah etti, dünyanın cazibesine kapıldı ve kaybolup gitti…
Ben fizikî olarak onun yanında ve yakınında olmadım, fakat manen kendimi hep onun yanında ve yakınında hissettim. Düşüncesini hem zihnen hem kalben paylaştım. Dönemine yetiştiğim her bir Diriliş’in çıkışını hasret ve hararetle bekledim, çıkar çıkmaz da su gibi içtim her bir satırını, her bir yazısını… Düşüncesini mîrî malı bildim ve içselleştirdim.
Onun düşüncesi hep diri kaldı ve diriltti insanları… Geçici olanı elinin tersiyle itti, çünkü o, hayatın bir sınav olduğunun bilincinde olarak yaşadı ve yaşıyor…
Aynı çizgide olduğunu sananların bir kısmı, onun düşüncesini anlamadan, içselleştirmeden teorisini yaparken; farklı dünya görüşünü benimsemiş birçok kişi, onu daha iyi anladı ve onun düşüncesini hem de hazmederek paylaştı, onun düşüncesini kendi düşüncesi olarak bildi… Bu kişiler, onun düşüncelerini siyaset, ekonomi, uluslar arası ilişkiler, din, ahlâk gibi birbirinden farklı alanlarda, bulundukları konumlara taşıdılar, uygulamaya koydular.
Birileri düşüncesini eyleme dönüştürebilmek için büyük servetler öderken dünyamızda, diriliş düşüncesinin evrenselliği sayesinde, büyük servetlerle ulaşılamayacak, elde edilemeyecek ürünler derildi… Çünkü onun düşüncesi fıtrî idi. İnsan tabiatına uygundu, “insan olan” onu anlardı. Bu yüzden onun diriltmeye ve yeşertmeye çalıştığı düşünce, aklı başında herkes tarafından paylaşılacak düşüncelerdi, öyle de oldu….
Birileri müslümanlığını, bulundukları makam ve mevkilerde “itibar” beklentisine dönüştürürken, birileri de “müslüman” olduğunu ilân edip “itibar” beklentisi içine girerken, o müslümanlığını hiçbir zaman pazarlık konusu etmedi… Müslümanlık reklamı yapmadı, “din” satmadı, sadece ve sadece yaşadı; düşüncesini şiir, hikâye, nesir, deneme yaşadı / yazdı. Çünkü Allah ona “yazma görevi” vermişti…
O, hangi konuyu ele aldıysa, o konu dirildi dili ve üslûbu sayesinde… Binlerce defa yazılan, tekrarlanan konular onun dilinde ilk defa söyleniyormuş gibi, ilk defa yazılıyormuş gibi insana heyecan verdi. Söz gelimi bugüne kadar peygamberler tarihi defalarca yazılmış olmasına rağmen Yitik Cennet’i okuyunca hemen yitiğinizi buluveriyorsunuz. Bir daha bir daha okumak istiyorsunuz, peygamberlerin verdiği mücadeleyi iliklerinizde hissediyorsunuz.
İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü’nü, o konunun anayasası olarak görüyorsunuz ve bu konu bir daha yazılamaz diyorsunuz. Gül Muştusu’nu okuduğunuzda, güller açıyor gönlünüz, insanları kucaklıyorsunuz “rahmet peygamberi”nin hasretiyle… Yazılar’da, Farklar’da ve diğer düşünce yazılarında, düşüncenin asaletini, ölümsüzlüğünü ve zamana sığmadığını / sığmayacağını görüyorsunuz….
Onu yakından ve uzaktan tanıyan, bilen herkes onun görevini hakkıyla yaptığına şehadet eder, ben de bütün kalbimle şehadet ediyorum. Hem düşünce alanında hem şiir, hem de düşüncesini eyleme dönüştüren “nev’i şahsına münhasır” bir “insan-düşünür”dür o…
“En büyük ödül”e lâyık bir insan-düşünür Sezai Karakoç…
kaynak: milligazete.com.tr
Add comment Şubat 15, 2007
Yerini bulan bir ödül
Yazar: Beşir Ayvazoğlu
Kültür ve Turizm Bakanlığı tarafından her yıl belli bir alanda verilen Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne bu yıl Sezai Karakoç layık görüldü. Jüriyi bu isabetli kararından dolayı tebrik ediyorum. Büyük bir şair ve önemli bir fikir adamı olan Sezai Karakoç’un ödül töreni istememesi ve ödül parasını Bakanlığın tasarrufuna bırakması ise “istiğna”sını gösteriyor. Eğer bunları kabul etseydi elbette itibarından hiçbir şey kaybetmeyecekti. Öyle anlaşılıyor ki, aziz şairin edebi inzivasından çıkmaya pek niyeti yok.
Sezai Karakoç, bir ödüle karşı müstağni davranan ilk yazar değil. Bernard Shaw, 1926 yılında, o yıl hiç eser yayımlamadığı halde Nobel Edebiyat Ödülü’ne lâyık görüldüğünü öğrenince şaşırmış ve ödülü kabul edemeyeceğini bildirmişti. Shaw’un sekiz gün süren tartışmalar sonunda ikna edildiği ve aldığı parayı bir derneğe bağışladığı söylenir. 1958 yılında da, Dr. Jivago’nun ünlü yazarı Boris Pasternak, önce kabul ettiği Nobel’i daha sonra ülkesindeki baskılara dayanamayarak reddetmek zorunda kaldı. 1969 yılında ödüllendirilen Samuel Beckett ise, ödül aldığını duyunca, eserlerindeki kişiler gibi hiçbir tepki göstermedi, tek kelime söylemediği gibi ödülü almaya da gitmedi.
Jean-Paul Sartre’ın Nobel’i reddetme gerekçesi, aynı zamanda ciddi bir Nobel eleştirisiydi: Bazı büyük yazarlara zamanında ödül verilmemiş olması!
Her neyse… Ödül önemlidir, eğer ciddi bir kurum tarafından veriliyorsa ve yerini bulmuşsa…
kaynak: zaman.com.tr
Add comment Şubat 15, 2007
Sezai Karakoç’un ödülü posta ile gönderilecek
Sezai Karakoç’un ödülü posta ile gönderilecek
Kültür ve Turizm Bakanlığı, 2006 Kültür Sanat Büyük Ödülü’nü alan şair Sezai Karakoç’un para ödülünün farklı bir alanda kullanılması ve ödül için tören düzenlenmemesi talebini kabul etti.
Bakanlık, Karakoç’a vermeyi planladığı para ödülünü, şairin isteği doğrultusunda kültürel faaliyetler için kullanacak. Verilecek plaket ise posta yolu ile Karakoç’un adresine teslim edilecek. Bu yılki Kültür Sanat Büyük Ödülü’nün SezaiKarakoç’a verilmesi kararlaştırılmış; Kültür ve Turizm Bakanı Atilla Koç imzasıyla kendisine gelen mektuba cevap veren Karakoç ise ödülle ilgili bir tören istemediğini, plaketi posta yolu ile kabul edebileceğini bildirmişti. Karakoç ayrıca her yıl, Maliye Bakanlığı ile Kültür Bakanlığı’nın birlikte tespit ettiği para ödülünün bakanlık tarafından uygun bulunacak şekilde kullanılmasını talep etmişti. Kültür ve Turizm Bakanlığı, Karakoç’un plaketini posta yolu ile evine gönderecek, İstanbul’da yapılması planlanan töreni de düzenlemeyecek. Para ödülü ise Kültür ve Turizm Bakanlığı Güzel Sanatlar Genel Müdürü Bayram Bilge Tokel’in verdiği bilgiye göre, kültürel faaliyetler için kullanılacak. Tokel, Mehmet Akif Ersoy’un da, İstiklal Marşı’nı yazdıktan sonra para ödülünü geri çevirdiğini hatırlatarak, Sezai Karakoç’un, Ersoy’dan sonra para ödülünü geri çeviren ikinci şair olduğunu söyledi. Karakoç, 1979 yılından beri verilen Kültür Sanat Büyük Ödülü’ne değer görülenler arasında ise para ödülünü geri çeviren ilk isim.
kaynak: zaman.com.tr
Add comment Şubat 15, 2007
Sezai Karakoç insanlığa armağandır
Yazar: Mustafa Öztürk
Bu ülkede güzel şeyler de oluyor. Evet yaşanmakta olan onca can sıkıcı şeyin yanında bu ülkede iyi şeylerde yaşanıyor. Bu toprakların mirasından genlerimize işlemiş olan güzelliklerden doğan eylemler de ortaya koyuyor bu ülkenin insanları. Bir damar var ki kim ne yaparsa yapsın hiç bir zaman kaybolmuyor. Vefa duygusu ile beslenen, iyi olana ne kadar geç kalınmış olsa da hakkını teslim eden bir damar. Kültür Bakanlığı bu seneki “kültür ve sanat büyük ödülü”nü büyük mütefekkir Sezai Karakoç’a verdi. Bu ödül, bir önceki yıl geleneksel estetiğimizin modern olanın karşısındaki sağlam yerini her zaman bizlere hatırlatan mimarlarımızdan Turgut Cansever’e verilmişti. Yaşanan onca değişime ve dönüşüme rağmen, iyi olan seçilecekse yine bu milletin asil damarına yaslananların içinden seçilmesi gerektiğini ispat ediyor bu olaylar bize. Burada Sezai Karakoç ile ilgili yazılacak bütün cümleler bir yanıyla eksik kalacaktır. En basitinden söyleyecek olursak, Üstad’ın “Masal”ını okuyunca bu ödülün Sezai Karakoç’un şahsında neye ve kime verildiği görülecektir. Belki ödülü verenler bunun farkında bile değillerdir. Ve oluşan durumların besleyicisi bu durumun oluşumunu sağlayan asıl unsurlardır. Sezai Karakoç denince akla gelenin ne olduğu herkes çok iyi bilmektedir. Çünkü O, bir “medeniyet” kurgusu ile çıktığı yolda şiiriyle poetik bir volkan oluşturmuş, ruh ikliminin kapılarını ardına kadar açarak ilahi olanla kurulması gereken bağı muştulamıştır. İnsanları bir “medeniyet” rüyasına davet ederken, bu “rüya”nın da bir medeniyeti olduğunu dillendirmiştir. Şiir demiştir adına. Şiirin tahtına oturarak edebiyatın imkanlarını bu “rüya” yoluna koşmuştur. Özlemini beslediği, yeniden hakim olmasını arzuladığı “İslam Medeniyeti”nin bütün unsurlarını heybesine alarak evrensel bir yolculuğa çıkmış, diğer unsurları; “doğu”yu, “batı”yı, “hırıstiyanlık”ı, kısaca bütün alanlara da vakıf olarak insanlığı evrensel, ilahi bir yolculuğa davet etmiştir. Ve bu ilahi “seyr-i suluk”un da adını koymuştur: Diriliş! Rüyasını oluşturduğu “Diriliş” tasavvurunu hiçbir zaman ütopik bir çerçevenin içine düşürmemiş, hayalperest olmadan bir umudun nasıl diriltilebiceğini göstermeye adamıştır kendini. Hali hazırda var olan durumun bir masal olduğunu, artık bu masaldan hesap sorulması ve “rüya”nın yeniden diriltilmesi gerektiğini fısıldamıştır yüreklere. Bunun da ancak insanı oluşturan bütün unsurları sıfırlayarak, bütün bedbahtlıkları yok sayarak, Adem’den bu yana gelen “eşref-i mahlukat” ruhunu dünyaya yeniden hatırlatarak olabileceğini işaret etmiştir. İnsanın bütün deneyimlerini zihin ve kalp süzgecinden geçirerek arıtma çabasında olmuş, Müslüman olmanın “ayağa kalkabilmek” olduğunu ve ışığın ancak Kur’an’dan yükseldiğini söyleyerek bir fener olmuştur yolunu arayanlara. Modern olanın bütün aldatmalarına, bütün yoksaymalarına karşın Kudüs demiştir, Şam demiştir, Mekke demiştir, İstanbul demiştir… Yürünecek bir yol varsa bu yolun ancak buralardan başlayacağını ve varılacak yerin yine buralar olduğunu hissettirmiştir bize. Kısaca şiir gibi bir üstün dili kamçılarıyla hizaya sokarak müslüman olmanın anlamının görülebilmesinin ancak bir “diriliş”le mümkün olduğunu göstermiştir insanlığa. Suskundur bu bilge adam. Zirvesinde suskunluğu ile diriliğini yaşamaktadır. Piyasada fazlaca yalnızlık edebiyatı yapan, yalnızlık adına söze başlayıp “şöhret”in kalabalığına soyunanları ifşa edercesine suskundur ve yalnızdır Karakoç şimdi. Yalnızlık gömleğinin ne anlama geldiğini suskunken bile bozmadığı dik duruşun özgürlük adına gösterdiği hayat imkanından anlayabilmekteyiz. Bu milletin düşünce serüveninin “Kaf Dağı”nda suskun, yalnız ve onurlu duruşuyla dünyaya gülümsemektedir şiirin ve düşüncenin “Zümrüd-ü Anka”sı. Belirttiğim gibi Sezai Karakoç’la ilgili yazılacak cümleler ne kadar uzun olurlarsa olsunlar, ne kadar çok olurlarsa olsunlar bir yanlarıyla hep eksik kalacaklardır. Bir ummana girince kulaçlar ne kadar kuvvetli olsa da ummanın sonuna varmak için yeterli olmayacaktır kanımca. Sezai Karakoç’un poetik dünyası, düşünce iklimi, kişisel duruşu v.s. ile ilgili şüphesiz çok şey söylenebilir. Söylendi de zaten. Şimdi de son olarak Kültür Bakanlığı adıyla “devlet” bir şeyler söylemeye çalışmıştır. Kendi dilince, unutulan itibarı göstermeye çalışmıştır. Verilen ödülün çerçevesi Sezai Karakoç’u kapsamaya yeter mi yetmez mi bilinmez ama bilinen şu ki verilen bu ödül çok manidardır. Zümrüd-ü Anka’ya doğru bir kuşun havalanışıdır. Benim için bu ülkede son zamanlarda olan en güzel şeydir. “Devlet ödül vererek vefasını gösterdi de ya biz ne yapacağız” diye soracak olursak, yıllar önce İbrahim Demirci hocamın söylediğini, burada bir daha tekrarlamak isterim: “Şimdi Gündoğmadan’ı güzel bir şekilde, döne döne okumanın zamanıdır. Başka türlü ne biz kurtulabiliriz ne de çocuklarımız.”
kaynak: milligazete.com.tr
Add comment Şubat 15, 2007