Archive for Mart, 2007
Diriliş medeniyetinin münzevi aydını SEZAİ KARAKOÇ
Yazar: Emin Mansurî
Antik Yunan düşünürü Eflatun, “Devlet” isimli eserinde şairlerin siteden uzaklaştırılması gerektiğini savunur. İdeal devlette şairin ve şiirin yeri yoktur ona göre. Çünkü mantıksal tutarlılıktan ve diyalektik düşünceden yoksundurlar. Bilginin mutlak kaynağı olan akli muhakeme, yerini şiirlerde sezgi, his ve muhayyileye bırakmıştır. Öyleyse dışlanmalı, taşlanmalı, sürülmelidir şairler.
On sekizinci yüzyıl Avrupa’sında, şair ve filozofların sayıları mukayese edildiğinde şairlerin sayısal üstünlükleri söz konusu olduğu halde bu yüzyıl “şairler yüzyılı” olarak değil, “filozoflar yüzyılı olarak” isimlendirilmiştir. Şairlere yönelik böylesi küçümseyici tutumlara birçok dönemde rastlanır.
“Sanat alçaltıldı, muhayyile inkâr edildi. Artık savaş yönetiyor milletleri.” der William Blake… Haliyle savaşın ve barbarlığın egemen olduğu bir dünyada, gözleri nemli olanlar değil, namlu olanlar önemsenir.
Oysa biz, “Ben hüzün peygamberiyim” diyen bir elçinin ümmetiyiz. Kendisine okunan içli bir şiirden ötürü, hırkasını şaire hediye ederek onu taltif eden kutlu elçinin… Bizler severiz güzel şiirleri. Etikten yoksun olmayan bütün estetiği sevdiğimiz gibi, manidar şiirleri ve asil şairleri de severiz. Bunun içindir ki Peygamberin şairi Abdullah Bin Revaha’yı rahmetle anar, Sezai Karakoç’u konuk ederiz muhabbet halkalarımıza…
Sezai Karakoç denildiğinde çoğumuzun zihnindeki ilk çağrışım, efsanevi “Mona Roza” şiiridir herhalde. Karakoç’un yalnızca birkaç şiirle zihinlerde yer etmesi büyük talihsizliktir doğrusu. Deneme, makale, hikâye, inceleme ve elbette şiir kitaplarından oluşan devasa bir külliyatın müellifi olan Karakoç, okunmayı, eleştirilmeyi ve anlaşılmayı fazlasıyla hak eden bir mütefekkir olduğu halde, büyük bir kayıtsızlığa muhatap olmaktadır. Belki de eserlerine ve şahsına yönelik olan ilgisizliğin en önemli sebebi, onun münzevi kişiliğidir. Karakoç, popüler kültürün rüzgârını arkasına alan, objektiflerin büyüsüne kapılıp ilgi denizinin sığ sularında gezinen aydınlardan değildir. O, “Çağdaş bir derviş” edasıyla yaşamını sürdürmeyi tercih etmiştir. Bu tercihi “fildişi kuleye hapsolma” biçiminde yorumlayarak üstadı mahkûm etmek insaf ölçüleriyle bağdaşmaz. Çünkü Sezai Karakoç kendi mizaç ve tabiatına uygun bir duruşun sahibidir. Bu yönüyle en çok, Suriyeli âlim Cevdet Sait’le benzerlik gösterir. Cevdet Sait’in şehrin hengâmesinin dışındaki, yalnızca öğrencilerine ve dava arkadaşlarına açılan sakin ve sıcak dünyası Karakoç’unkine oldukça benzer. Özellikle bilgiden yoksun aksiyonerliğin önemsendiği dönemlerde onun bu asude hayatı, eleştiri oklarından nasibini fazlasıyla almıştır. Oysa Karakoç, hayat ile ilişki kurmasının yegâne ölçüsünü yıllar önce şu şekilde deklare eder:
“Yaşamayı ve ölmeyi, mekâna ilişmeyi, zamana girmeyi, daha doğrusu zaman ve mekânla diyalog kurmayı, ancak ve ancak bu inanç uğruna göze alabilirim.
Aşktır o benim için.
Yoldur.
Anlamdır.
Sestir.
Ülküdür.
Varoluştur.”
O; inancını ve ideallerini, şairane bir duyarlılıkla eserlerine taşımış, özgün duruşu ile kültür hayatımıza önemli katkılarda bulunmuş; kanaviçe titizliği ile işlediği manzumeler, manifesto niteliğindeki yazılar ve ufuk açan yapıtlarıyla “diriliş neslinin” düşünce mimarları arasındaki müstesna yerini almıştır.
Karakoç’un zamanın eskitemediği birçok eseri, keşfedileceği günü bekleyen bir ada, “mührü kırılmamış bir hazine sandığı” gibi öylece durmaktadır. Üstadın fikirleri hak ettiği ölçüde ilgi görmemiş ve çok azı dillendirilmiştir. Oysa inci bir kolye gibi özenle kaleme alınmış cümleler ve bilgeliğin hâsılası olan epigraflarla süslüdür eserleri…
Şüphesiz Karakoç’un en yetkin olduğu yönü, şiir yönüdür. Sembol, çağrışım ve remizlerin ardına gizlediği anlam katmanları, üstadın şiirlerine ölümsüz bir soluk katar. Karakoç’un şiirleri, sanatla irfanın; fizikle metafiziğin harmanlandığı metinlerdir. Eserlerinde.
Marifetullahın, Peygamber sevgisinin, özlem duyulan “gül medeniyetinin” ve bu medeniyeti inşa edecek olan “diriliş neslinin” özel bir yeri vardır. Ayrıca bireysel izlenim, hatıra ve duygulanımlar da üstadın şiirlerindeki temaların değişmezlerindendir. Örneğin Karakoç, çocukluğunun geçtiği küçük Güneydoğu kasabalarını “bir masal diyarını” yitirmişçesine, hasretle dile getirir. Evlerinde ve çarşılarında ‘Yasinlerin’ koktuğu, mazlum ve erdemli insanların, yapmacıksız ilişkilerin hâkim olduğu, “mümin beldelerdir” Karakoç’un çocukluğunun geçtiği yerler
Bütün kavramlar gibi aşkın da kirlendiği, bayağılaştığı; kadının objeleştiği bir dünyada Üstat, aşkı; ruhu billurlaştırıp yücelten bir cevher olarak resmetmiştir. İnsanı en büyük yardan” uzaklaştıran “yara” ehemmiyet vermez Karakoç. Aşk yolcuyu menzilinden alıkoyan bir ayak bağı değil, insanı ötelere yükselten bir “tramplen” gibi olmalıdır. Aksi halde hüsrana ve ziyana dönüşür.
Aşk cellâdından ne çıkar, mademki yar vardır.
Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır.
Üstadın yazdığı naatlarda, peygamber sevgisi bir çağlayana dönüşür. Billur bir üslupla seslenir güllerin efendisine:
Çiğ düştü göklerden
Ve bir bahar günü doğdun sen…
İnsanı hakikatle buluşturmayan, yaratıcısı ile ilişkisine katkıda bulunmayan şiiri ve sanatı şiddetle tenkit eder Karakoç. Sanat insana bir ruh penceresi açmalı ve insan ordan, en kudretli sanatkâr olan yaratıcının cemal sıfatını müşahede etmelidir.
Estetik O’na ilişkin oldukça estetiktir. Şiir ruh pencerelerini Allah’a açtıkça şiirdir. Yoksa balmumundan peteklerdir, bal değil. (Diriliş,1975)
Üstat felsefeyi ve sanatı, varlığın sır ve manasını irdeleyen disiplinler olarak görür. Felsefi düşünce ve sanat, vahyin rehberliğinden yoksun kaldığında, kaosa doğru sürükler dimağları ve nihilizmin tohumlarını eker ruhlara. Yaraları iyileştiren bir ecza değil, ölümcül bir zehre dönüşür. Şahsiyetin gelişimine katkıda bulunmayan bütün eylemler gibi, kof sanat anlayışı da bir şeyler koparıp götürür benliklerden…
İslam dünyasının köklü sorunlarını da irdeleyen Karakoç, içinde bulunduğumuz fasit daireden çıkmamız ve yeniden kurtuluş ideolojisinin müntesipleri olmamız için “büyük bir diriliş hamlesinin” gerektiğini vurgular. Üstat, kırk yılı aşan yazı serüveni boyunca “diriliş” kavramını merkeze almıştır. Diriliş tılsımlı, efsunlu, kurtarıcı bir ab-ı hayattır adeta. Kurtuluşun parolası, bir tür şifresidir. Çünkü dirilmeyenin direnmesi imkânsızdır. Diriliş sürecini tamamlamayan bir kitlenin direnişi, enerji israfından öte bir anlam taşımaz. Her dirilişin bir “amentüsünün” olması gerekir. Karakoç “Diriliş Neslinin Amentüsü” isimli eserinde İslam dünyasının içinde bulunduğu sorunları aşması ve tekrar kurucu özne olabilmesi için bir yol haritası sunar. Bu yol haritasının kilometre taşları tahlil edildiğinde şu saptamalara ulaşılır:
1.Diriliş için öncelikle kendi medeniyetimizi tanımalıyız. Kendini tanımayan bir toplumun misyon sahibi olması ve dünyayı dönüştürmesi olanaksızdır. Tanımak zihin devrimini ve ruhsal uyanışı beraberinde getirecektir. Yaşamak için dünyadaki konumumuzu idrak etmek ve koordinatlarımızı belirlemek mecburiyetindeyiz. Bunun yanı sıra Doğu ve Batı medeniyetleri tanınmalı ve analiz edilmelidir. Özetle dünya kültür mirasının tanınması elzemdir.
Karakoç’un eserleri tetkik edildiğinde söz edilen öneri ve tavsiyelerinin somut örnekleriyle karşılaşılır. Birçok yapıtında İslam’ın tarihsel birikiminin yanı sıra, Doğu mistisizmi ile Batı felsefesinin de tahlil edildiğini gözlemleriz. Sartre, Camus, Nietzsche, Marx, Kafka, Dostoyevski, Tolstoy, Kiergard, Heidiger gibi farklı ekollere mensup düşünürler, üstadın düşünce vitrinindeki yerini alır ve incelenirler.
Karakoç, bütün öykünmelere, Batıyla kurulan sanal aidiyet bağlarına rağmen yaşadığımız toplumun, tipik bir doğu toplumu olduğunu düşünmektedir. Üstat bu yaklaşımı çarpıcı ifadelerle dile getirir:
“Kendi kendimize itiraf etmekten korkuyoruz Ortadoğulu olduğumuzu. Bu, dünyanın en açık gerçeğini itiraf etmekten, uyuyan bir bebeği uyandıracakmışız, doğuran bir anneyi korkutacakmışız, bir büyüyü bozacak ve başımıza felaketler yağdıracakmışız gibi korkuyoruz.”
2. Karakoç, İslam’ın dünya tasarımı ve medeniyet projesinin ancak “geleneğin yeniden üretilmesi ve aşılmasıyla” gerçekleşebileceğini, Batı yayılmacılığına karşı yalnızca söylem geliştirmeyle yetinilen bir karşı koyuşun yeterli olamayacağını dile getirmektedir. Üstat, sanatı, felsefesi, edebiyatı, sineması ile topyekûn bir İslami atılım sürecinin gerekliliğine inanır. Büyüsünü yitirmiş, adalet mekanizması hasar görmüş bir dünyaya, Batı Uygarlığının söyleyecek sözü kalmamıştır artık. İlhamını kutsal prensiplerden alan, insanın fıtratıyla uyumlu kültürel eserlerin üretilmesi ve dolaşıma sokulması gerekmektedir. Alternatif sunamadığınız kirli bir mekanizma tarafından yutulmanız ve öğütülmeniz kaçınılmazdır çünkü. Kendine has sinemayı, müziği, edebiyatı ve mimariyi üretemeyen bir toplum, tarihin öznesi değil, nesnesi olabilir ancak. Bu nedenle, İslam medeniyetini, özgün sanat ürünlerinden hareketle tanıtmak öncelikli amaç olmalıdır.
3. Karakoç, dirilişin, İslam dünyasının siyasi ve ekonomik birlikteliğinden geçtiğini sürekli gündemde tutmaya çalışmıştır. Üstada göre; İslam dünyası, ulusal ve bölgesel anlayışları aşmadığı sürece meydan okuyucu bir güç haline gelemez. Müslümanlar arasında ekonomik, diplomatik ve kültürel işbirliğine dayalı güçlü bir çatının oluşturulması kaçınılmazdır. Karakoç, küresel sömürgeciliğe karşı geliştirilen yöresel ve lokal tepkilerin, sorunlarımıza kalıcı çözümler üretemeyeceğini bir çok yazısında dile getirmiştir:
“Bin yıllık ömrüm olsa, ömrüm boyunca konuşmam ve yazmam nasibimde varsa, hep Müslümanların birleşmesinden, bir araya gelip şuurlu birliklerini oluşturmalarından bahsederim. Bundan bıkmam ve yılmam. Çünkü bundan daha büyük bir dava bilmiyorum. Tüm faaliyetim İslam’ın bir savunmasıdır” (Kelimenin Dirilişi, 1969)
Müslüman’ım; insanlığın türküsünü söylüyorum.” Der Sezai Karakoç. Bu güven dolu seslenişin kökeninde, değerlere duyulan sınırsız bir inanç ve adanmışlık gizlidir. O geleceğe umutla bakar. Şiirle, sanatla, kültürle, İslam dünyasının siyasi olarak bütünleşmesiyle gerçekleşecektir büyük ve kaçınılmaz değişim. Diriliş nesli “Gül Medeniyetini” bir gün mutlaka inşa edecektir.
Karakoç, amblemi “Gül açan gül ağacı” olan Diriliş Partisini(1990–1997) kurarak genel başkanlığını yürütmüş; ancak seçimlere iştirak etmediği gerekçesiyle kapatılmıştır.
Eserlerini yakından takip eden birçok okuyucusu üstadın bu teşebbüsüne mesafeli yaklaşmıştır. Çünkü onlar biliyorlar ki, siyasi arenanın kirli labirentleri üstadın aydınlık düşüncelerinin ifade zemini olamaz. O’nun söylemleri “onların kulaklarına” göre değildir. Ve yine okuyucuları biliyorlar ki:
“Bazen güzel şiirler, bir ülkede, bir partinin değiştirebileceklerinden daha çok şeyi değiştirir.”
kaynak: fikirplatformu.blogcu.com
Add comment Mart 26, 2007
İnancını da şiirine dahil eden şair
Yazar: Haydar Ergülen
1. Sezai Karakoç ‘vazifeli’ şairler soyundandır: İlk şiirlerini ortaokula giderken yazması, küçük yaşta Ferideddin-i Attar’ın “Mantık-ut Tayr” ve “Pendname”sini okuması, ilk şiiri ‘Sabır’ın henüz 17 yaşındayken, Büyük Doğu dergisinde yayımlanması ve efsanevi şiiri “Monna Rosa”yı 19 yaşında yazması, kısacası bu erken başlayan çaba, bu sürekli verim ancak ‘vazifeli’ bir şairin harcı olabilir. Hemen bütün büyük şairlerde rastladığımız ‘metafizik gerilim’in kaynağında, biraz da onların kendilerini ‘vazifeli’ hissetmesi yatar. Rimbaud, Baudelaire, Octavio Paz, Neruda, Nâzım Hikmet, Dağlarca gibi Sezai Bey de bu soy şairlerdendir. Ebubekir Eroğlu’nun “Sezai Karakoç, kendi içinden kaynaklanarak çıkan ve çevresindeki hacmi doldurarak büyüyen bir şiiri geliştirmiştir” sözleri de, bu ‘vazifeli’ olma haline temas eder.
2. Sezai Karakoç modernist bir şairdir: Cemal Süreya, Sezai Bey’in ünlü şiiri ‘Balkon’ yayımlandığında, bu şiirin ‘güzel’ olduğunu, ama daha da önemlisi ‘yeni ve daha güzel şiirler yazdıracak bir yatırım olduğunu belirtir. ‘Balkon’, medeniyetin kötü habercisi olarak gerilimi artıran bir şiirdir. Bütün öncü ve modernist şairlerin de, bu anlamda bir tür ‘kahin’ (bilici) olduğunun da en iyi delilidir. Öte yandan Karakoç’un II. Yeni’den söz ederken söylediklerini hatırlayalım: “Yeni Gerçekçi akımda, ‘Ben’in en küçük davranışı bile büyük bir haber gibidir…/ … Peşin hükümleri olmaksızın, hayatı sağlamak için harcanan ek hayatı ihmal ederek, hayatı, evrendeki yerini unutmayan/hesaba katan bir gözle hayatı inceliyor.” Bu cümlelerden de anlaşılacağı üzre, ‘Ben’, modern şiire içkin bir ‘Özne’dir ve onun en küçük davranışının bile büyük bir haber olması, modernizmin şiire kazandırdığı bir irtifadır.
3. Sezai Karakoç, Türk şiirinde en ‘politik’ şiirleri yazan iki şairden biridir: Öteki ise elbette Nâzım Hikmet’tir. Nâzım Hikmet ‘Komünist Ütopya’nın şairi olurken, Sezai Bey’in de İslami inancı doğrultusunda bir ‘Uygarlık Ütopyası’nın izinde yaşayıp üretmiştir. Her iki ‘ütopya’ doğrultusunda yazan pek çok şair vardır, fakat Nâzım Hikmet ve Sezai Karakoç, hem ‘büyük’ şair olmaları, hem de Cemal Süreya’nın deyimiyle ‘inancının çılgını’ nitelemesini hak eden edebi ve düşünsel üretimleriyle, verimlerinin ‘biricik’liğiyle hepsinden ayrılırlar. II. Yeni de sanılanın aksine çok ‘politik’ bir şiirdir. ‘Sıkıntı’yı devrimci bir durum olarak şiirleştiren Turgut Uyar, ilk kez mikroiktidar/lar karşıtı şiirler yazan, ‘feminist’ bir şair olduğu da söylenmiştir, Ece Ayhan’ı hatırlayalım. İslam inancının şiirini zirveye taşıyan isimse şüphesiz Sezai Karakoç’tur.
4. Sezai Karakoç ‘gelenekçi’ bir şair değildir: ‘Gelenek’ kavramı, günümüzde özellikle şiir açısından bakıldığında, anlamından saptırılmıştır. Sezai Karakoç da ‘gelenekçi’ şairler safında değerlendirilmiştir. Oysa Sezai Bey, ne o saftadır ne de ‘gelenekten yararlanma’yı benimsemiş şairlerin safında. Turan Karataş’ın “Doğu’nun Yedinci Oğlu:Sezai Karakoç” (Kaknüs Yay.,1998) kitabında belirttiği üzere, Karakoç için gelenek “asıl kontak kurulan nokta ve aynı ruh dünyasını, dünya görüşünü paylaşmış olması”dır. Ona göre geçmiş ‘bitmiş, kapanmış bir devri saadet değil, yeniden yaratılması mümkün ve gerekli’ bir zamandır. Geçmiş zaman, belirli bir dönem (Divan edebiyatı, Osmanlı) değil, beşeri değerlerin bir bütünüdür. Buna dönüş mümkündür ve bu bir uyanış, diriliştir.
5. Sezai Karakoç şiirinde metafizik, hayatın içindedir: Sezai Bey’e ilişkin bir tespit de, onun şiirinde ‘neomistik ürperti’nin var olduğudur. Sanılır ki, şiirlerinde ‘metafizik öge’lere rastlanan şairler, hep ‘öte/öteki dünya’ya dair konuşurlar, bu dünyaya değinmezler. Karakoç’un şu cümleleri ondaki ‘metafizik’in bu dünyadan soyutlanmadığına işaret eder:”Bizim metafiziğimiz ; Tanrı ve ahiret inançlarıyla şahdamarında gürül gürül canlı bir kan akan bir metafiziktir. İslam uygarlığının temel ilkesi olan mutlaklık aleminin bu dünya penceresinden görülen manzarasıdır. Bu dünya, aslında o dünya metnine bir çıkma, bir dipnottur. Fizikötesi, hayatın içindedir.”
6. Sezai Karakoç ‘Diriliş’in şairidir: Karakoç “Benim şiirim aşk, hürriyet, arayış ve ölüm gibi varolmanın dinamitlendiği noktalardaki trajik espriyi, irrasyonele, absürde bulanmış ‘mutlak’ı zaptetmektir” derken, II. Yeni’yi salt dilsel serüvene indirgeyen tutumdan farklı düşündüğünü de belirtir. ‘Diriliş Düşüncesi’yse ilk kez, Cezayir bağımsızlık savaşı dolayısıyla 1954′de yayımladığı “Bir Milletin Ba’süba’delmevti” adlı yazısında belirir. II. Yeni’ci olmasıyla ‘Diriliş’ düşüncesinin oluşması aynı zamana rastlar. ‘Garip’çiler tarafından neredeyse çırılçıplak bırakılmış şiire, II. Yeni’nin tekrar itibarını kazandırdığı, bilerek ihmal edilen ses, müzik, ritm ve ahenk duygusuyla şiir sanatlarının yeniden şiire davet edildiği, şiirin de yeniden ‘Diriliş’inin gerçekleştiği bu dönemde, Sezai Bey’in hem şiirdeki ‘Diriliş’ hareketine katılması, hem de bir ‘uygarlık projesi’ olarak ‘Diriliş Düşüncesi’ni oluşturması elbette ilgi çekicidir. Kaldı ki bir ’sevgi devrimi’ olarak nitelediği ‘Diriliş Düşüncesi’nin köklerini Asr-ı Saadet’e kadar uzatması ve asıl halkalarının Muhiddin Arabi, Gazali, Mevlana, Şeyh Galip, son halkanınsa Necip Fazıl olduğunu belirtmesi, düşünceyi de çoğunlukla şairlere dayandırdığını ve kökeninde şiir olduğunu gösterir.
7. Sezai Karakoç, şiiriyle de bir ‘uygarlığın sözcüsü’ olmayı üstlenmiştir: Sezai Karakoç’un tüm şiirlerine, fakat özellikle “Balkon”, 1966′da yazdığı “Köpük” ve devamına baktığımızda, onun bir şair olarak, ‘İslam uygarlığının sözcüsü’ olmayı seçtiğini görürüz. O şiirleriyle, ‘yok olma tehdidiyle karşı karşıya kalan bir uygarlığın yeniden kurulmasına, inanç dünyası, düşünce dünyası ve estetik dünyanın yeniden canlandırılmasına yönelik bir umudu’ canlı tutar. Bu da bir bakıma Karakoç’un şiirini ‘evrensel’ kılar, çünkü onun şiiri aynı zamanda günümüz dünyasının önemli bir parçasını oluşturan İslam coğrafyasının sorunlarıyla birlikte dünyanın da sorunlarını dert edinen, tüm insanlığa da çağrıda bulunan bir şiirdir.
8. Sezai Karakoç, II. Yeni’ci olmasaydı da büyüklüğü teslim edilirdi: Sezai Bey’in, Türk şiirinin büyük şansı olan II. Yeni’nin kurucularından olması, elbette farklı kesimler tarafından daha çok bilinmesini de sağlamıştır. Fakat kabul etmek gerekir ki, Sezai Karakoç II. Yeni şairi olmasaydı da yine aynı kabul ve ilgiyi görürdü. Ben, her dönemde varolan şiire ilişkin umutsuzluğa karşın, iyi ve büyük şairlerin güzel bir ‘kader’i olduğuna inanıyorum.
9. Sezai Karakoç, şiirimizin üç ‘Parasız Yatılı’sından biridir: Ünsal Oskay’ın saptamasıyla, şiirimizde üç ‘parasız yatılı’ vardır: Ece Ayhan, Cemal Süreya, Sezai Karakoç. Üçü de Mülkiye’den arkadaştır, üçü de üniversiteyi devlet bursuyla okumuştur. Ve üçü de devletle ilişkilerinde hep ‘mesafeli’ olmuştur. Ece Ayhan’ın devlet hizmetinden hemen atılması, Sezai Bey’in kısa süren memuriyeti ve Cemal Süreya’nın uzun fakat ’sorunlu’ hizmetlerini göz önüne alırsak, üçünün de devletle başlarının pek hoş olmadığı anlaşılır. Bu açıdan bakıldığında, popülist yönsemeleri fazla olan Garip’in ardından Türk şiirinde ilk ’sivil şiir’ olarak II. Yeni’nin belirdiğini görebiliriz.
10. Sezai Karakoç görene ‘gizli’ bir şair değildir: Sezai Bey’in şairliği ve düşünce adamlığı yanındaki önemli özelliklerinden biri de, eleştirdiği çağın ve sistemin imkanlarından faydalanmayı en aza indirgemiş oluşudur. Ne tv ekranlarında görürüz onu ne radyoda sesini duyarız, ne gazetelerde çıkar karşımıza ne dergilere röportaj verir. Bu günümüzde az rastlanır bir ‘şair tutumu’ olarak elbette ‘gösteri toplumu’na temelli bir itirazdır ve ardında bir derviş tutumu kadar, dahası ondan da çok, politik bir bilinç yatar. Sezai Bey’in kendini gizlemek ve böylece etrafında ‘gizemli’ bir hava yaratmak gibi bir amacı ve kaygısı yoktur elbette. O şiirini ve düşüncesini kitaplarıyla, çıkardığı ‘Diriliş’ dergisiyle iletirken, elbette görene değil, ‘görmeyene gizli’ bir bir şair olacaktır.
kaynak: radikal.com.tr
1 comment Mart 13, 2007