Diriliş medeniyetinin münzevi aydını SEZAİ KARAKOÇ

Mart 26, 2007

Yazar: Emin Mansurî

Antik Yunan düşünürü Eflatun, “Devlet” isimli eserinde şairlerin siteden uzaklaştırılması gerektiğini savunur. İdeal devlette şairin ve şiirin yeri yoktur ona göre. Çünkü mantıksal tutarlılıktan ve diyalektik düşünceden yoksundurlar. Bilginin mutlak kaynağı olan akli muhakeme, yerini şiirlerde sezgi, his ve muhayyileye bırakmıştır. Öyleyse dışlanmalı, taşlanmalı, sürülmelidir şairler.

On sekizinci yüzyıl Avrupa’sında, şair ve filozofların sayıları mukayese edildiğinde şairlerin sayısal üstünlükleri söz konusu olduğu halde bu yüzyıl “şairler yüzyılı” olarak değil, “filozoflar yüzyılı olarak” isimlendirilmiştir. Şairlere yönelik böylesi küçümseyici tutumlara birçok dönemde rastlanır.

“Sanat alçaltıldı, muhayyile inkâr edildi. Artık savaş yönetiyor milletleri.” der William Blake… Haliyle savaşın ve barbarlığın egemen olduğu bir dünyada, gözleri nemli olanlar değil, namlu olanlar önemsenir.

Oysa biz, “Ben hüzün peygamberiyim” diyen bir elçinin ümmetiyiz. Kendisine okunan içli bir şiirden ötürü, hırkasını şaire hediye ederek onu taltif eden kutlu elçinin… Bizler severiz güzel şiirleri. Etikten yoksun olmayan bütün estetiği sevdiğimiz gibi, manidar şiirleri ve asil şairleri de severiz. Bunun içindir ki Peygamberin şairi Abdullah Bin Revaha’yı rahmetle anar, Sezai Karakoç’u konuk ederiz muhabbet halkalarımıza…

Sezai Karakoç denildiğinde çoğumuzun zihnindeki ilk çağrışım, efsanevi “Mona Roza” şiiridir herhalde. Karakoç’un yalnızca birkaç şiirle zihinlerde yer etmesi büyük talihsizliktir doğrusu. Deneme, makale, hikâye, inceleme ve elbette şiir kitaplarından oluşan devasa bir külliyatın müellifi olan Karakoç, okunmayı, eleştirilmeyi ve anlaşılmayı fazlasıyla hak eden bir mütefekkir olduğu halde, büyük bir kayıtsızlığa muhatap olmaktadır. Belki de eserlerine ve şahsına yönelik olan ilgisizliğin en önemli sebebi, onun münzevi kişiliğidir. Karakoç, popüler kültürün rüzgârını arkasına alan, objektiflerin büyüsüne kapılıp ilgi denizinin sığ sularında gezinen aydınlardan değildir. O, “Çağdaş bir derviş” edasıyla yaşamını sürdürmeyi tercih etmiştir. Bu tercihi “fildişi kuleye hapsolma” biçiminde yorumlayarak üstadı mahkûm etmek insaf ölçüleriyle bağdaşmaz. Çünkü Sezai Karakoç kendi mizaç ve tabiatına uygun bir duruşun sahibidir. Bu yönüyle en çok, Suriyeli âlim Cevdet Sait’le benzerlik gösterir. Cevdet Sait’in şehrin hengâmesinin dışındaki, yalnızca öğrencilerine ve dava arkadaşlarına açılan sakin ve sıcak dünyası Karakoç’unkine oldukça benzer. Özellikle bilgiden yoksun aksiyonerliğin önemsendiği dönemlerde onun bu asude hayatı, eleştiri oklarından nasibini fazlasıyla almıştır. Oysa Karakoç, hayat ile ilişki kurmasının yegâne ölçüsünü yıllar önce şu şekilde deklare eder:

“Yaşamayı ve ölmeyi, mekâna ilişmeyi, zamana girmeyi, daha doğrusu zaman ve mekânla diyalog kurmayı, ancak ve ancak bu inanç uğruna göze alabilirim.

Aşktır o benim için.

Yoldur.

Anlamdır.

Sestir.

Ülküdür.

Varoluştur.”

O; inancını ve ideallerini, şairane bir duyarlılıkla eserlerine taşımış, özgün duruşu ile kültür hayatımıza önemli katkılarda bulunmuş; kanaviçe titizliği ile işlediği manzumeler, manifesto niteliğindeki yazılar ve ufuk açan yapıtlarıyla “diriliş neslinin” düşünce mimarları arasındaki müstesna yerini almıştır.

Karakoç’un zamanın eskitemediği birçok eseri, keşfedileceği günü bekleyen bir ada, “mührü kırılmamış bir hazine sandığı” gibi öylece durmaktadır. Üstadın fikirleri hak ettiği ölçüde ilgi görmemiş ve çok azı dillendirilmiştir. Oysa inci bir kolye gibi özenle kaleme alınmış cümleler ve bilgeliğin hâsılası olan epigraflarla süslüdür eserleri…

Şüphesiz Karakoç’un en yetkin olduğu yönü, şiir yönüdür. Sembol, çağrışım ve remizlerin ardına gizlediği anlam katmanları, üstadın şiirlerine ölümsüz bir soluk katar. Karakoç’un şiirleri, sanatla irfanın; fizikle metafiziğin harmanlandığı metinlerdir. Eserlerinde.

Marifetullahın, Peygamber sevgisinin, özlem duyulan “gül medeniyetinin” ve bu medeniyeti inşa edecek olan “diriliş neslinin” özel bir yeri vardır. Ayrıca bireysel izlenim, hatıra ve duygulanımlar da üstadın şiirlerindeki temaların değişmezlerindendir. Örneğin Karakoç, çocukluğunun geçtiği küçük Güneydoğu kasabalarını “bir masal diyarını” yitirmişçesine, hasretle dile getirir. Evlerinde ve çarşılarında ‘Yasinlerin’ koktuğu, mazlum ve erdemli insanların, yapmacıksız ilişkilerin hâkim olduğu, “mümin beldelerdir” Karakoç’un çocukluğunun geçtiği yerler

Bütün kavramlar gibi aşkın da kirlendiği, bayağılaştığı; kadının objeleştiği bir dünyada Üstat, aşkı; ruhu billurlaştırıp yücelten bir cevher olarak resmetmiştir. İnsanı en büyük yardan” uzaklaştıran “yara” ehemmiyet vermez Karakoç. Aşk yolcuyu menzilinden alıkoyan bir ayak bağı değil, insanı ötelere yükselten bir “tramplen” gibi olmalıdır. Aksi halde hüsrana ve ziyana dönüşür.

Aşk cellâdından ne çıkar, mademki yar vardır.

Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır.

Üstadın yazdığı naatlarda, peygamber sevgisi bir çağlayana dönüşür. Billur bir üslupla seslenir güllerin efendisine:

Çiğ düştü göklerden

Ve bir bahar günü doğdun sen…

İnsanı hakikatle buluşturmayan, yaratıcısı ile ilişkisine katkıda bulunmayan şiiri ve sanatı şiddetle tenkit eder Karakoç. Sanat insana bir ruh penceresi açmalı ve insan ordan, en kudretli sanatkâr olan yaratıcının cemal sıfatını müşahede etmelidir.

Estetik O’na ilişkin oldukça estetiktir. Şiir ruh pencerelerini Allah’a açtıkça şiirdir. Yoksa balmumundan peteklerdir, bal değil. (Diriliş,1975)

Üstat felsefeyi ve sanatı, varlığın sır ve manasını irdeleyen disiplinler olarak görür. Felsefi düşünce ve sanat, vahyin rehberliğinden yoksun kaldığında, kaosa doğru sürükler dimağları ve nihilizmin tohumlarını eker ruhlara. Yaraları iyileştiren bir ecza değil, ölümcül bir zehre dönüşür. Şahsiyetin gelişimine katkıda bulunmayan bütün eylemler gibi, kof sanat anlayışı da bir şeyler koparıp götürür benliklerden…

İslam dünyasının köklü sorunlarını da irdeleyen Karakoç, içinde bulunduğumuz fasit daireden çıkmamız ve yeniden kurtuluş ideolojisinin müntesipleri olmamız için “büyük bir diriliş hamlesinin” gerektiğini vurgular. Üstat, kırk yılı aşan yazı serüveni boyunca “diriliş” kavramını merkeze almıştır. Diriliş tılsımlı, efsunlu, kurtarıcı bir ab-ı hayattır adeta. Kurtuluşun parolası, bir tür şifresidir. Çünkü dirilmeyenin direnmesi imkânsızdır. Diriliş sürecini tamamlamayan bir kitlenin direnişi, enerji israfından öte bir anlam taşımaz. Her dirilişin bir “amentüsünün” olması gerekir. Karakoç “Diriliş Neslinin Amentüsü” isimli eserinde İslam dünyasının içinde bulunduğu sorunları aşması ve tekrar kurucu özne olabilmesi için bir yol haritası sunar. Bu yol haritasının kilometre taşları tahlil edildiğinde şu saptamalara ulaşılır:

1.Diriliş için öncelikle kendi medeniyetimizi tanımalıyız. Kendini tanımayan bir toplumun misyon sahibi olması ve dünyayı dönüştürmesi olanaksızdır. Tanımak zihin devrimini ve ruhsal uyanışı beraberinde getirecektir. Yaşamak için dünyadaki konumumuzu idrak etmek ve koordinatlarımızı belirlemek mecburiyetindeyiz. Bunun yanı sıra Doğu ve Batı medeniyetleri tanınmalı ve analiz edilmelidir. Özetle dünya kültür mirasının tanınması elzemdir.

Karakoç’un eserleri tetkik edildiğinde söz edilen öneri ve tavsiyelerinin somut örnekleriyle karşılaşılır. Birçok yapıtında İslam’ın tarihsel birikiminin yanı sıra, Doğu mistisizmi ile Batı felsefesinin de tahlil edildiğini gözlemleriz. Sartre, Camus, Nietzsche, Marx, Kafka, Dostoyevski, Tolstoy, Kiergard, Heidiger gibi farklı ekollere mensup düşünürler, üstadın düşünce vitrinindeki yerini alır ve incelenirler.

Karakoç, bütün öykünmelere, Batıyla kurulan sanal aidiyet bağlarına rağmen yaşadığımız toplumun, tipik bir doğu toplumu olduğunu düşünmektedir. Üstat bu yaklaşımı çarpıcı ifadelerle dile getirir:

“Kendi kendimize itiraf etmekten korkuyoruz Ortadoğulu olduğumuzu. Bu, dünyanın en açık gerçeğini itiraf etmekten, uyuyan bir bebeği uyandıracakmışız, doğuran bir anneyi korkutacakmışız, bir büyüyü bozacak ve başımıza felaketler yağdıracakmışız gibi korkuyoruz.”

2. Karakoç, İslam’ın dünya tasarımı ve medeniyet projesinin ancak “geleneğin yeniden üretilmesi ve aşılmasıyla” gerçekleşebileceğini, Batı yayılmacılığına karşı yalnızca söylem geliştirmeyle yetinilen bir karşı koyuşun yeterli olamayacağını dile getirmektedir. Üstat, sanatı, felsefesi, edebiyatı, sineması ile topyekûn bir İslami atılım sürecinin gerekliliğine inanır. Büyüsünü yitirmiş, adalet mekanizması hasar görmüş bir dünyaya, Batı Uygarlığının söyleyecek sözü kalmamıştır artık. İlhamını kutsal prensiplerden alan, insanın fıtratıyla uyumlu kültürel eserlerin üretilmesi ve dolaşıma sokulması gerekmektedir. Alternatif sunamadığınız kirli bir mekanizma tarafından yutulmanız ve öğütülmeniz kaçınılmazdır çünkü. Kendine has sinemayı, müziği, edebiyatı ve mimariyi üretemeyen bir toplum, tarihin öznesi değil, nesnesi olabilir ancak. Bu nedenle, İslam medeniyetini, özgün sanat ürünlerinden hareketle tanıtmak öncelikli amaç olmalıdır.

3. Karakoç, dirilişin, İslam dünyasının siyasi ve ekonomik birlikteliğinden geçtiğini sürekli gündemde tutmaya çalışmıştır. Üstada göre; İslam dünyası, ulusal ve bölgesel anlayışları aşmadığı sürece meydan okuyucu bir güç haline gelemez. Müslümanlar arasında ekonomik, diplomatik ve kültürel işbirliğine dayalı güçlü bir çatının oluşturulması kaçınılmazdır. Karakoç, küresel sömürgeciliğe karşı geliştirilen yöresel ve lokal tepkilerin, sorunlarımıza kalıcı çözümler üretemeyeceğini bir çok yazısında dile getirmiştir:

“Bin yıllık ömrüm olsa, ömrüm boyunca konuşmam ve yazmam nasibimde varsa, hep Müslümanların birleşmesinden, bir araya gelip şuurlu birliklerini oluşturmalarından bahsederim. Bundan bıkmam ve yılmam. Çünkü bundan daha büyük bir dava bilmiyorum. Tüm faaliyetim İslam’ın bir savunmasıdır” (Kelimenin Dirilişi, 1969)

Müslüman’ım; insanlığın türküsünü söylüyorum.” Der Sezai Karakoç. Bu güven dolu seslenişin kökeninde, değerlere duyulan sınırsız bir inanç ve adanmışlık gizlidir. O geleceğe umutla bakar. Şiirle, sanatla, kültürle, İslam dünyasının siyasi olarak bütünleşmesiyle gerçekleşecektir büyük ve kaçınılmaz değişim. Diriliş nesli “Gül Medeniyetini” bir gün mutlaka inşa edecektir.

Karakoç, amblemi “Gül açan gül ağacı” olan Diriliş Partisini(1990–1997) kurarak genel başkanlığını yürütmüş; ancak seçimlere iştirak etmediği gerekçesiyle kapatılmıştır.

Eserlerini yakından takip eden birçok okuyucusu üstadın bu teşebbüsüne mesafeli yaklaşmıştır. Çünkü onlar biliyorlar ki, siyasi arenanın kirli labirentleri üstadın aydınlık düşüncelerinin ifade zemini olamaz. O’nun söylemleri “onların kulaklarına” göre değildir. Ve yine okuyucuları biliyorlar ki:

“Bazen güzel şiirler, bir ülkede, bir partinin değiştirebileceklerinden daha çok şeyi değiştirir.”

kaynak: fikirplatformu.blogcu.com

Entry Filed under: Genel Yazılar. .


Diriliş Yazıları nedir?

Diriliş Yazıları, diriliş düşüncesinin en sahih şekilde anlaşılması ve anlatılması projesidir. Bu kapsamda, ne olduğu, ne olması gerektiği ve nasıl olacağı da önem arzeder. Bu maksatla, bu ilk ayakta Diriliş Yazıları, bir internet sitesinde ilgili yazıların arşivini oluşturmaktadır.

Bölümler

Son Yazılar

Bağlantılar

Diriliş Paneli

Diriliş Yazıları, diriliş düşüncesi üzerinde düşünme ve konuşma merkezli çalışmalarına bir panele destek olarak başladı. Panel kapsamında konuşmacılar, diriliş düşüncesi ve düşüncenin mimarı Sezai Karakoç'u konuştular. 3 saati aşkın bir süre akademisyen ve yazarların da içinde bulunduğu panel konuşmacıları, dinleyicilere diriliş ve Sezai Karakoç'u anlattılar. -nisan'07-

Arşiv