Archive for Nisan, 2007

Ankara’da Diriliş Paneli: ŞAHDAMAR

den1a1.jpg

Haber: Diriliş Yazıları (Ankara)

Ankara’da Zinde Grubu tarafından 29 Nisan Pazar Günü saat: 14.00‘te Hak-İş Konferans Salonunda Diriliş ve Sezai Karakoç hakkında “ŞAHDAMAR” isimli bir panel düzenleniyor. Panelin katılımcıları ve konuşacakları konular da şöyle:

Açış Konuşması: Yasin Ramazan

Oturum Başkanı: Durmuş Günay

Dr. Kevser Baş: Sezai Karakoç’un Düşünce Dünyasında Doğu ve Batı

M. Ragıp Karcı: Sezai Karakoç

Dr. Muhittin Bilge: Sezai Karakoç’ta Medeniyet Perspektifi

Şaban Abak: Tanıdığım Sezai Karakoç ve Hakkında Meşhur Yanlışlar

Ayrıntı için: www.zindegrubu.com

Konferans Salonu: Hak-İş Konferans Salonu Tunus Caddesi (Eski İş Bankası arkası) Bakanlıklar / ANKARA

< NOT: Program içeriğine ve tanıtımına diriliş yazıları olarak biz de katkıda bulunuyoruz. >

Add comment Nisan 27, 2007

MESNEVİ VE SEZAİ KARAKOÇ

Yazar: Rıza Duru

“Her beyti ayrı kafiyeli mufassal manzumeye verilen ad” tanımından taşan bir yapısı vardır Mevlâna’nın Mesnevîsinin.1 Biçim, yalnızca, onun döküldüğü, bir bakıma dökülmek zorunda bulunduğu kalıbı, cesedidir. Ruhudur ki onu Mesnevî-i Şerîf kılmıştır. Mesnevî’nin ölümsüz ruhu, yüzyıllardan beri okuyucu, yazar, ve şairleri etkilemeye devam etmektedir. Günümüzde de ‘mesnevî şiir’ler yazılmaktadır. Her çağ kendi edebiyat dili ve biçimiyle zuhur ettiğinden, günümüz mesnevilerini ararken dikkatler biçime değil de, ruha ve göreve çevrilmelidir. Onun ruhunu taşıyan, üstlendiği görevi üstlenen hangisidir diye bakılmalıdır. Elbette, şekil izleri de olacaktır aranılan eserde, temsiller, hikayeler, mazmunlar; ancak çağdaş biçimleriyle. Bulacağımız Sezai Karakoç’un neredeyse tamamı sembol diliyle yazılmış çağdaş mesnevîler olan2,3 şiirleridir. Adeta Mesnevî’nin ruh ikizi gibidir onun şiirleri. Mevlâna Mesnevî’sini Kuran, sünnet, peygamberler tarihi, kelam, hikmet, tasavvuf menkıbeleri, felsefe, tarih, tabiat, halk hikayeleri ve gelenekleri ile kendi fikriyatı, hissiyatı, gözlemleri ve hatıralarından kurmuştur. Bu iç ve dış kuruluş unsurlarını kıyaslamak Sezai Karakoç’un şiirlerindeki mesnevîyi hissetmeyi kolaylaştıracaktır.4Sezai Karakoç’u oluşturan üç temel insan etkisinden biridir Mevlâna.5 Onun akıl özünü İmâm-ı Gazâlî, ruh özünü Muhyiddîn-i Arabî, kalb özünü ise Mevlâna inşa etmiştir. “Onlar bir nevi manevi baba durumundadırlar.6. Sezai Karakoç’taki Mevlâna ve Mesnevî etkilenmesi bir atıftan ibaret değildir. Daha 12 yaşındayken Mesnevî’yi tetkik etmiş7 biri olarak, onun, yazıldığı çağda üstlendiği görevi, günümüzde kendi şiirlerine taşıtmaktadır. Haçlı seferlerini, Moğol istilalarını görmüş, Doğu ve Batı arasında adeta sıkışmış, bunalmış, yok olmak üzere olan toplumun Mevlâna ve Mesnevî’sinden elde ettiği ruhsal derleniş toparlanış, direniş ve ayakta kalış gücü ve gelecek ümidi, günümüzün Doğu-Batı sıkışmasındaki toplumuna Sezai Karakoç ve onun ‘mesnevî şiir’leriyle aktarılmaktadır.Sezai Karakoç’un, Hızırla Kırk Saat’i yayımladığı yıl olan – şiir hayatının on altıncı yılıdır- 1967’den beri yazdığı şiirlerin hemen tümünde Mesnevî ruhu kendini hissettirmiştir. Hızırla Kırk Saat, Taha’nın Kitabı, Gül Muştusu, Zamana Adanmış Sözler, Ayinler, Çeşmeler, Leyla ile Mecnun, Alınyazısı Saati, hep kitaplık çapta mesnevî şiirlerdir8 ve birlikte, deyim yerindeyse onun Mesnevî’sini oluştururlar. Hacim ve ruh itibariyle Köpük, Fırtına, Sesler, Av Edebiyatı, Fecir Devleti, Masal, Ses, Ova ve Ateş Dansı şiirleri de bunlara dahil edilmelidir. Dokuz kitapta toplanan toplam 13 şiir kitabından yedi tanesi mesnevî kitaptır (Hızırla Kırk Saat, Taha’nın Kitabı, Gül Muştusu, Leyla ile Mecnun, Alınyazısı Saati, Ayinler, Çeşmeler). Bunların dışında kalan ve saf şiir olarak adlandırabileceğimiz ilk dönem şiirleri ise Dîvân-ı Kebîr’e karşılıktır diyebiliriz.SEZAİ KARAKO’TA MESNEVÎ – SEZAİ KARAKOÇ’UN MESNEVÎSİSezai Karakoç 1996 yılında yayımlanan “Mevlâna”9 biyografisinde, XII. Bölüm’de daha yoğun olmak üzere, Mesnevî’yi tahlil etmiş ve ana hatlarını ortaya koymuştur. Bu tahlili, Sezai Karakoç’un kendi mesnevî şiirleri için de geçerli sayabiliriz. Mesnevî’nin bu tahlilde ortaya konulan ayırt edici özellikleriyle Sezai Karakoç’un şiirinde bu özelliklere koşutlukların belirlenmesi, Mesnevî ruhunun günümüzdeki taşıyıcısını da işaret edecektir. Sezai Karakoç’un alıntıladığımız mısraları, onun şiirinin, Mevlâna biyografisinden çıkararak ve parantez içinde sayfa numaralarını vererek sıraladığımız, Mesnevî’nin temel özelliklerini haiz olduğunu örneklemekte ve aynı zamanda, kendilerinin oluş sırlarını da ele vermektedirler:

  1. “Tamamen rahmanî kaynaktan” gelmiştir.10 (s.63).

Bir şiir halinde gelen·        Bir bilgi halinde gelen·        O ses olmasa11

  1. Üstün bir ilhamın içinde somutlaştığı büyük kitabdır….Vahiy değildir, ilham kaynaklıdır ama, adeta ondan ötede bir ilham yoktur artık.”12 (s.63).

·        Sen zorla beni·        Sen görevlerin görevi·        Sen zorla gecenin kelebeği·        Namaz bitimlerinin sır dili·        Oruç ikindilerinin şehri·        Sen zorla beni·        İnsan dersi·        Kelimeleri getir·        Cebrailin öğrencisi13

  1. “Mevlâna’nın erdiği ‘makam’dan konuşma”sıdır. (s. 68).

·        Ben sen İsa ve Yahya·        Bir gülü yetiştirmek için ·        Yaratılmışız·        Şükür Tanrıya14

  1. Kur’anın yorumudur.15 (s. 72). “…Endirekt metotla Kur’an hakikatlerini öğretmek, ….yaşatmak” amaçlıdır. (s.73).

·        Bir yer var orada ipekten sedirler·        Orada inci gibi çocuklar·        Orada öbür tarafından eşyayı gösteren kızlar·        İnsanlar uzanmış sonsuzluğa bakar·        Altından ırmaklar akar·        Orada yetmişi iki vakit var·        Fakat her vakit de bahar bahar bahar·        Bir mevsim geldi mi öbür mevsim gitmeyecektir·        Bir mevsimde dört mevsim birden devşirilecektir.16

  1. “… ‘Görevli’ bir kitaptır….”17 (s.64).

Tanrım altına karşı·        Altının ufukları tutmuş·        Görünmez yüzlü kanatlarına karşı·        Bir gülü kılıç gibi kullanarak·        Kalb yararak·        Ruh sarsarak·        Akıl kırarak·        Büyük savaşı vermeğe sen gönderdin18

  1. “…Tarihi-sosyal amacı” vardır. (s.73).

·        Kasları çağa gerilmiş·        Er kişiler çıkıyorlar bir bir geceden·        Biliyorum geliyorlar sancaklarıyla·        Geceyi silen sancaklarıyla·        Gök yeşilini getiriyorlar·        Güneşin ışığını taşıyorlar·        Koşanlar bunlardır çağırdığım fecre doğru·        Yoğrulacak bir fecre doğru19

  1. Okuyucuyu “…hiç bir eserin ve hiçbir şiirin varamayacağı bir maneviyat alemine” yükseltmektedir. (s.65). “…İnsan ruhunu Birlik denizine ulaştırarak kurtaran” bir nehirdir.20 “…İnsanı Tanrı adamı kılacak ortamı hazırlamaktadır ruhlarda.” (s.74)

Ve Tanrı görünüyor artıkVe Tanrı onlardan razıdır artıkSaçılıyor bir hazine gibi ortayaGizli bir hazine gibi ortaya sırlarDayanmaz oldu bu açılıma aynalarKırılıp dökülüp yokluğa karıştılarUzaktan yakından camiler geldiGecemize ışık tuttular mum ve fener gibi21

  1. “…Zengin malzeme unsurları, tek tek büyük yapıda yerlerini alırken, adeta öz değiştirerek” ruhanileşmişler, rahmanileşmişler ve ulvileşmişlerdir.22 (s.64).

·        Ben bir deve gördüm Basrayı köpük köpük saçıyordu ağzından·        Bir deve de Bağdatı lokma lokma yutan·        Bir hörgücünde Şam bir hörgücünde kızıl bir akşam23

  1. Metafizik planlı ve konulu…”24dur. (s.74).

·        Meleği vücudumda duyarak·        Kendimi kendime muhatap sayarak·        Meleğin kelimelerinde yaşayarak·        Okudum yeni bir kitabın ilk sayfasını·        İlk ayetlerini25

  1. …Yeni bir dilin sonsuz dünyası…26dır. (s.57).

·        Ufuklardan ufuklara taşıyarak kelimeleri·        Ne yapılar kurdum eleğimsağma gibi·        İçimdeki buluttan yağıştan şimşekten ışıklardan·        Gizli bir yapı taşından ders okudum ben·        Şiirin birden kaçışını denizlerden27

  1. “…Metafizik bir lirizmdir.” (s.71).

·        Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır·        Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır·        Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır·        Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır·        Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır·        O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır·        Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır·        Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır·        Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır·        Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır·        Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır·        Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır·        Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır·        Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır28

  1. “Mesnevi, hazır ve gaibteki, şimdiki zaman ve gelecekteki dostlara, öğrencilere, kardeşlere, derli toplu, bir görüşü temsiller, hikayeler, mazmunlarla sunmak ve öğretmek için…”dir. (s.55)

Yeni bir çağın önüneYeni bir kitabı koyuyorumBir sayfada Kur’anaBir sayfada Kabeye açılıyorsunBir sayfada dönen hacıları kutluyorsunBir sayfada at sağnağıBir sayfada aşı saati kıyamet beneğiBir sayfada bir kenti güçlendiren o kişiO üçüncü kişiBir sayfada tuza dönüşen Lut kavmi29

  1. “…Bir nehir gibi akan çağrışımlar zinciri ve halkalarıyla uzamış temel kitap”dır. (s. 55).

·        Akşam kente bir meryem gibi girer·        Bir çocuk kutsal bir çocuk doğurur gibi·        Her yönden bir ses yükselir bu karanlık nedir·        Kurban kesilirkenki karanlık·        İbrahimin bıçağındaki karanlık loşluk aydınlık·        Keskin ışık·        İsmail·        İsmail bir çocuk başından serçe geçen·        Mavi bir gül nöbeti sertçe geçen·        Omzundan arşlar dökülen30

  1. “Mesnevi, temelde bir eğitim kitabıdır.” (s. 72).

·        Aç susuz ve tekmelenmiş·        Zavallı hayvanların bakışlarında·        Çatlamış yüreğimizin kavı tutuşur·        Dulların yetimlerin ·        Öksüzün ufkunda hayallerimiz uçuşur·        Köle ve esirlerin·        Yoksulun çaresizin·        Gönlündeki burukluk bizim anımızdır·        Anlatırsan bütün bunları bizi anlatmışsındır31

  1. “Çocuktan büyüğe, herkese sesleniyor. Alim, ümmi herkes yararlanabilir ondan.” (s.73).

·        Suyu arayan adam değil·        Suyun aradığı adam ol sen de·        Sen doğu olursan güneş sana gelecektir·        Sen kuşluk olursan kuş sende ötecektir32

  1. “Mesnevi’yi okumaya başlamak, onunla hemhal olmak, yıllar yılı onunla yoğrulmak, bir değişim sürecine girmek ve onu yaşamaktır… Bir bilinçlendirme öğretisidir Mesnevi.” (s.73).

·        İlkin bu kötülük ağını yırtmak gerek·        Köleliklerin çelik zincirini parçalamak·        Ruhları çekip götürmek yeni bir dünyaya·        Eritip arıtmak bir yüksek fırın potasında·        Her türlü cüruftan pastan arınmalı maden·        Arınış, büyük arınış gelmeli ateşten·        Ruh arına arına özgür olmalı·        Tanrı’ya yaklaşma halini bulma·        Kitabın bir ödevi bu·        Çağdan çıkarıp ebedi çağa götürme oyunu33

  1. Anadolu insanının ruh yapısının oluşmasında büyük katkıları oldu.”34 (s.75).

·        Ey kalbim sen yine bunları ara·        Ve bul yeniden·        Çatıda setlerde ufuk çizgisinin olduğu her yerde·        Her müslüman gönülde ve yüzde·        Bin bir yol gider bir yola varır·        Orda kalbimizin fidanı göğerir·        Orda gönlümüzün çiçeği açar·        Açar bir gün elbet yeniden gönlümüzün çiçekleri·        Görülmemiş fizikötesine ait çiçekler·        Mesnevinin Manevinin·        İhyanın Mektubatın·        İstanbul’un Bursa’nın·        Diyarbekir’in Konya’nın·        Erzurum’un Bağdat’ın Şam’ın·        Kahire’nin ve bütün Afrika’nın·        Mekke’nin ve Medine’nin gülleri35

  1. “Divan-ı Kebir, Mevlâna’nın subjektivitesi, Mesnevi ise objektivitesidir….[O], bir senfoni, bir Âyin-i Şerif. İnsanlık Senfonisi ya da Âyin-i Şerifi.”dir. (s.69).

·        Eşyaya ve insana yeni bir maya katan·        Kıyamet merceğiyle uyarlı diriliş aşısından·        Bu son ayinin fısıltısından·        Yeni bir soluk gelip ufkumuzu sarınca·        Yeni Düzen’de buluşacak ağaç ve insan·        Toprak ve su taş ve karınca·        Artık mutluluktur ve mutluluğun ötesidir bu·        Tanrının gözüyle bakış penceresidir bu36

SONUÇ

Mesnevî’nin Mevlâna’dan sadır oluşundaki şahsi, sosyal ve tarihi sebepler ile Mesnevî’yi oluşturan unsurların benzerliği yönünden, Sezai Karakoç bir mesnevî şairi ve şiiri çağdaş bir mesnevî olarak kabul edilebilir. 

DİPNOTLAR“Attar’da, Senai’de, Mevlâna’da, Câmi’de, Yunus Emre’de. Onların eserlerinde rahmanîliğin rüzgarları eser. O dünya gelmiş, bu dünyayı da içine almıştır sanki. Adeta, bu dünya, öbür dünya yapraklarından bir yapraktır. Ya da bu dünya gitmiş, ahiretin bir parçası olmuştur. Öyle bir dünya doğurmuşlardır ki, edebiyat, bu dünyanın içinde soluk alır. Tasavvuf ve musiki, bu dünyaya, zaman ve mekan boyutları olur. İslâm uygarlığının ruhudur bu.” Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları I, 2. b., İstanbul: Diriliş Yayınları, 1988, s. 25.2Aslında, yeni olmak, ‘eski’nin sırrını bulmaktır. Çünkü: o ‘eski’, bir nevi ölmezlik kazanmıştır. Şair de, zaten o ölmezlik sırrının peşindedir.” Karakoç, Edebiyat Yazıları I, s. 25.3Şiirin tarihi kurum haline gelmiş öğeleri, kaybolan medeniyet unsurlarının bambaşka biçimler ve şekillerde devam etmesi gibi, aslında yenilenerek sürüp giderler……Ayni görünüşle olmasa da bu ortaya çıkış, anlayan ruhlarca kolayca saptanabilir.” Karakoç, Edebiyat Yazıları I, s. 104.4 Mevlâna’nın çocukluğu İran’da, Sezai Karakoç’un Güneydoğu Anadolu’da geçmiştir. Her ikisi de,  Ortadoğu coğrafyası, iklimi, gelenekleri ve söylenceleri arasında yetişmişler ve şiirlerinde bu arka planı korumuşlar, ortak inanç ve kültür kaynaklarından beslenmişler, çağlarının kültür başkentleri olan Konya ve İstanbul’a göç etmişler, hayatlarını inançları ve milletlerini yüceltmeye adamışlar ve bu uğurda yazdıkları eserlerini kendileri yaymışlardır. 5Tanrı aşkından doğan o atlıYunus izli Mevlana çizgiliMuhyiddin-i Arabi gölgeli Gazali hacimli” Sezai Karakoç, Alınyazısı Saati, 3. b., İstanbul: Diriliş Yayınları, 1998, s. 56.6 Karakoç, Edebiyat Yazıları I, s. 98.     7Bir arkadaş, evlerinde çok eski kitaplar olduğunu söyledi. Evine gittik…..Bir Mesnevi şerhi, bir de farsça öğreten birkaç kitap aldım. Mesnevi şerhinde hem metin, hem lugatler, hem anlam, hem de açıklama vardı. Bu benim için çok yararlı oldu. Adeta Mesnevi’yi anlamaya başlamıştım. Ortaokulda ikinci sınıftaydım. Çok erken bir uyanmasıydı bu zihnimin.” Sezai Karakoç, «Hatıralar – XXIX », Diriliş Dergisi, Dönem 7, Sayı 29 (6 Şubat 1989), s. 12.      8Kitaplık çapta şiirler de Mesnevilere karşılıktır.” Karakoç, Edebiyat Yazıları I, s. 104.     9 Sezai Karakoç, Mevlâna, İstanbul: Diriliş Yayınları, 1996     10Veli şairler, ilahi ilhamdan nasiplerini almışlardır. Şiirleri keramettir. Mevlanada olduğu gibi. Rahmani ilhamdan kaynaklanmıştır bu şairlerin eserleri.” Karakoç, Edebiyat Yazıları I, s. 44.     11 Sezai Karakoç, Taha’nın Kitabı / Gül Muştusu, 6. b., İstanbul: Diriliş Yayınları, 1996, s. 42.12 “[Mevlâna ve Muhyiddîn-i Arabî] biri arapçada, biri farsçada, şeytan nefesinin gölgesini bile üstüne düşüremediği şiirlerle, Vahiy katının hemen altındaki ulvi alanda kanat çırpmışlar ve çırpmaktadırlar.” Karakoç, Edebiyat Yazıları I, s. 45.     13 Sezai Karakoç, Leyla ile Mecnun, 4. b., İstanbul: Diriliş Yayınları, 1997, s. 59.      14 Sezai Karakoç, Hızırla Kırk Saat, 8. b., İstanbul: Diriliş Yayınları, 1998, s. 18.15«Peygamber değildir, fakat kitap sahibidir» demişti Molla Câmi, Mevlâna için. Çünkü: mesnevi kitap, Kutsal Kitabın saf ve diri, yeni ve capcanlı bir yorumuydu. Kitaplığını, KİTAP’tan alıyordu Mesnevi.” Sezai Karakoç, Çağ ve İlham II, 3. b., İstanbul: Diriliş Yayınları, 1979, s. 197.16 Karakoç, Taha’nın Kitabı / Gül Muştusu, s. 22.17O kitabın çağ için bir görevi, çağından sonrası için bir görevi vardır. Ahkam getirmek peygamberlerin işidir, vahiy işidir. Ama zaman zaman bunalıma giren müslümanları yeniden kendine getirecek bir çağrı, bir sesleniş önderlerin ödevi.” Karakoç, Mevlâna, s. 64.18 Karakoç, Taha’nın Kitabı / Gül Muştusu,  s. 107.19 Sezai Karakoç, Zamana Adanmış Sözler, 5. b., İstanbul: Diriliş Yayınları, 1997, s. 12.20Mesnevi’nin bin bir renk ve parıltısından şaşıranlara, bütün bu renklerin altındaki tek rengi, birlik rengini göstererek, Hz. Mevlâna cevap veriyor.” Karakoç, Mevlana, s. 66.21 Sezai Karakoç, Ayinler, 5. b., İstanbul: Diriliş Yayınları, 1998, 5. Baskı, ss. 36-37.22 Sezai Karakoç şiirini kurarken, malzeme olarak kullandığı doğayı aşamalardan geçirerek dönüştürür. “Doğa- Soyutlama- Metafizik ve mutlak alem- Yeniden somutlanış: Diriliş” şeklinde özetlediği zincirleme dönüşüm hakkında bkz.: Karakoç, Edebiyat Yazıları I.23 Karakoç, Taha’nın Kitabı / Gül Muştusu, s. 14.24Sanata kaynaklık eden din, dini bozmayan sanat disiplini, İslam uygarlığının temel ilkelerinden biri olmuştur. Dinle sanatın en çok içiçe girdiği Mesnevi’de bu dikkat, bütünüyle korunmuştur. Din dindir, sanat sanat; ikisinin ilişkisi olsa da.” Karakoç, Edebiyat Yazıları I, s. 15.25 Karakoç, Zamana Adanmış Sözler, s. 23.26Mevlevilikte şiir, musiki ve tasavvuf birbirinden ayrılmaz, tek parça bir ruh akışının üç görünümüdür.” Karakoç, Edebiyat Yazıları I, s. 45.27 Karakoç, Taha’nın Kitabı / Gül Muştusu, s. 41.28 Karakoç, Zamana Adanmış Sözler, s. 56.29 Karakoç, Taha’nın Kitabı / Gül Muştusu, s. 47.30 Sezai Karakoç, Körfez / Şahdamar / Sesler, 6. b., İstanbul: Diriliş Yayınları, 1996, s. 10. Sezai Karakoç’un şiiri bir çağrışımlar ve semboller denizi gibi çalkalanmaktadır. Bu çalkantının köpüklerinden doğan “Köpük” şiiri, onun çağrışım ve sembol dünyasının enginliğine en iyi örneklerdendir.31 Karakoç, Leyla ile Mecnun, s. 58.32 Karakoç, Hızırla Kırk Saat, s. 41.33 Karakoç, Leyla ile Mecnun,s. 63.34“Anadolu’nun yeniden kuruluşunda, Mevlâna Celâleddin metafizik planın mimarıdır…..Anadolu’nun, hatta bütün İslam dünyasının, Doğunun «tabib-i manevî»si olur.” Sezai Karakoç, Yunus Emre, 5. b., İstanbul, 1985, s. 12.35 Sezai Karakoç, Alınyazısı Saati, 3. b., İstanbul, 1998, s. 51.36 S. Karakoç, Ayinler, İstanbul, 1998, 5. Baskı, sf.25.
kaynak: Mesnevi ve Sezai Karakoç, Rıza DURU, “Mevlana Araştırmaları-1″ içinde,
Ed. A. Karaismailoğlu, 2007, Ankara, Akçağ.

Bu yazıyı elimize ulaştıran sayın yazara teşekkür ederiz.

Add comment Nisan 27, 2007

Sezai Karakoç’un Ramazanları

Yazar: Şaban ABAK

Son 50 yılın en güzel şiirlerini, milletimiz ve medeniyetimiz için en hayatî görüşlerin dile getirildiği düşünce yazılarını, denemelerini olduğu gibi, mübalağasız en güzel ramazan ve oruç yazılarını da üstat Sezai Karakoç yazmıştır. Yalnızca oruç değil, en güzel bayram, kurban, iftar ve Kadir gecesi yazıları da hep onun kaleminden çıkmıştır.

Sayıları 60’ı bulan eserlerinin pek çoğunda, bu konularla ilgili o kadar çok yazısı vardır ki, tümü bir arada orta boy bir kitap hacmine ulaşmaktadır.

Büyük şair ve mütefekkirimiz, sözkonusu yazılarını yalnızca orucun hayatî önemini vurgulamak için değil, aynı zamanda coşku ve iştiyakla, büyük bir vecd içinde kaleme almıştır. Öyle ki en katı yürekleri, aşktan mahrum kalıp kurumuş nice gönülleri bu merhamet pınarı yazılar yumuşatır, gözleri unuttuğu gözyaşıyla bir anda buluşturuverir.

“Her yıl bir mucize gibi gelen”

Ramazanda oruçla ilgili tefekkür etmenin en güzel bir yolu da Sezai Karakoç’un eserleri arasında yapılacak bir okuma yolculuğudur. Bu yazıda böyle bir yolculuğa çıkmayı önerirken, kabaca bir yol krokisi de vermek isteriz.

“Sütun” adlı eserinin ilk yazıları ramazan, oruç ve hilâl ile ilgilidir. “Oruç (…) ölümden önce ölmenin tadından bir haberdir. Yalnız kımıldanışları değil, kımıldatan hikmeti de gören gözden bir haberdir…. Öyleyse bereketlendir kalbimizi ey Ramazan! Ruhumuza bir ruhulkuddüs gibi gelen kutlu Ramazan.

Yüksel şerefelerden bir kere daha, ey, 20. Yüzyıl akşamlarında bir ahir zaman havarisi gibi gelen kutlu orucun akşam ezanı.” (Sütun, s.8)

“Oruç ve Diriliş”

“Kıyamet Aşısı” adlı eserinde orucun diriltici vasfını ince ayrıntılarla ele alır: “Oruç ruhu diriltirken, onun bütün kuvvetlerini de diriltmiştir.

Ölüme doğru koştuğu bu son çağlarda İslâm toplumu tam ölmemişse ve hâlâ yaşıyorsa, bunu, gelip gelip dirilten ramazanlara borçludur geniş ölçüde. Ve bir gün tam dirilecekse, bu da, yine bir ramazanda başlayacaktır, ramazanlarla başlayacaktır.” (Kıyamet Aşısı, s. 79)

Sezai Karakoç’un her biri incelikle ve ustalıkla örülmüş yazılarından seçme yapmak çok zordur. Eserlerini bir bütün halinde okumak, şüphesiz en doğru olanıdır. Ancak başlangıç olarak mübarek Ramazan’a daha bir uygun düşecek olan ve bu yazıda adını andığımız kitaplar da önerilebilir. Yukarıda adı geçen kitaplardan başka, Gün Saati, İslâm, Farklar, Fizikötesi Açıdan Ufuklar ve Daha Ötesi ve Dirilişin Çevresinde adlı eserlerinde de oruca, bayrama, iftara ve sahura, Kurban’a dair en az birer ikişer yazısı vardır.

“Gönüllere aşikâr Kadir Gecesi”

Sütun’da yer alan yazıların altı tanesi ramazanla ilgilidir. Bunlardan bilhassa Kadir gecesiyle ilgili olanı, metafizik çağrışımlara açık güçlü ve etkileyici anlatımıyla çarpıcıdır.

 “Belki bu gecedir, belki başka bir gecedir Kadir Gecesi.

Kur’an’ın öğdüğü bir gecedir Kadir Gecesi. (…)

Orucun şifa saçan ellerinde müslümanın kalbi onarıla onarıla, ramazan hilâli büyüdükçe nefsin hilâli küçüle küçüle, öyle bir geceye gelinir ki, nefs, başına dünya kirlerini yıkayıp alıp götüren sıcak suların döküldüğü bir ölüye yaklaşır. Onu yıkayan meleklerin dünyamıza indiği gecedir Kadir Gecesi. (…)

Gecelerin de bir imamı vardır. Gecelerin imamı, en büyük imam Kur’an-ı Kerim’i kalbinde taşıyan Kadir Gecesi’dir.

Ey gözlerden gizli, fakat gönüllere aşikâr Kadir Gecesi! Zamanın kalbinde en doğru ve şaşmaz bir saat gibi çınlayıp giderken, yurdumun üstüne vahyin geçmez izini ve yıpranmaz eserini, ölmez sesini bir kere daha işle!

Pas tutmaz güneşi bir daha getir, ey Kadir Gecesi.” (S. Karakoç, Sütun)

(Bu yazının yazılışından iki yıl sonra Üstad, “Samanyolunda Ziyafet” adlı kitabında sözkonusu yazılarını bir araya getirmiştir.Ş.A.)

Bu yazı yazarı tarafından elimize ulaştırılmıştır. Kendisine teşekkür ediyoruz.

Add comment Nisan 26, 2007

BİR DİRİLİŞ ŞAİRİ OLARAK NECAT ÇAVUŞ

Yazar: Şaban ABAK

Bitmekte olan miladî 1999’u, modern Türk şiirinin Diriliş akımıyla tanışmasının kırkıncı yılı da kabul edebiliriz. Adına, her ne kadar ilk defa Nisan 1960’ta yayıma başlayan Diriliş dergisinde rastlıyorsak da, beliriş tarihini daha ileriye taşıyabilir; üstat Sezai Karakoç’un, arkadaşı Nuri Pakdil’le birlikte 1955’te çıkardığı Şiir Sanatı dergisini ve 1957-59’da Pazar Postası’ndaki ürünlerini, akımın habercisi ve teşekkül evresi sayabiliriz.

1999, aynı zamanda şair Necat Çavuş’un kırk yaşına girişi münasebeti de gözetilerek, önceki üç kitabıyla birlikte sonradan yazdığı şiirlerin de bir araya getirildiği ve yeni bir kitap olarak yayımlandığı yıl oldu. (Kaknüs yay.) Ancak Çavuş, kitabının adını “Bindörtyüzondokuz” koymakla, özellikle bu yıl salgın haline gelen yüzyıl sonu, ikinci binyıl veya milenyum türü safsatalarla kendini açığa vuran takvim konusundaki bilinçsizliğin ürünü bir sapkınlığa da daha baştan şairce bir çalım atmış oldu.

Necat Çavuş’un şiiri hakkında genel ve yuvarlak sözler sarf etmek yerine (çünkü hem bir şairin bütün şiirini genel olarak ele alıp hem de doğru ve darasız sözler söylemenin çok zor olduğunu kabul ediyorum) bu şiirin kanaatimce en önemli ve üzerinde dikkatle durulmaya değer özelliğini işaret etmeye çalışacağım: Geleneğimizin bir yeniden üreticisi olarak Necat Çavuş ve Türk şiir tarihine eklemlenebilen bir şiir olarak Necat Çavuş şiiri.

Necat Çavuş, büyük şiir birikimimize modern Türk şiirinin kazanımlarını da ekleyerek geleneği yorumlama ve yeniden üretme çabasında, kendi kuşağının en başarılı şairlerinden biridir. Bu hususu açmayı denemeden önce şairin “Diriliş Akımı” içinde değerlendirilmesi gerektiğini, zaten yukarıdaki yargının da bunu gerektirdiğini, zira ülkemizde hâlen Diriliş anlayışı dışında gelenekle doğru ve sağlıklı bağlar kurma çabasının herhangi bir kimse için söz konusu ve mümkün olmadığını belirtmek gerekir.

Bindörtyüzondokuz’un yayımlanışı üzerine Yeni Şafak’taki köşesinde dört yazı yazan şair İhsan Deniz de ilk yazıda Çavuş’un Diriliş akımı içinde yer aldığını vurguluyordu: “…etik ve estetik terbiyesini/donanımını ‘Diriliş’ anlayışından almış ve şiirini o ana kulvarla/damarla beslemiş bir şair olarak Necat Çavuş…” (İhsan Deniz, Yirmi küsür yıldır ‘has şiirin’ peşinde olan bir isim: Necat Çavuş, Yeni Şafak, 14 Haziran 1999)

 

Diriliş Akımı Hakkında

Diriliş terbiyesi almış olmakla gelenekten yararlanma meselesi arasında doğrudan bir ilişki var elbet. Bu münasebeti de belirtmek için kimi yazarların adına Yeni İslamcı Akım da dediği Diriliş Akımı’na kısaca değinmek isterim.

Modern Türk şiiri 1950’lerden sonra belirginleşen, 60’lı yıllarda netleşen  yeni ve yenileyici bir akımla; “Diriliş Akımı”yla tanıştı. Hatta modern Türk şiirinin bu akımla başladığını ve daha da önemlisi, Türk şiir mirasını tevarüs etme çabası içinde olması ve bu sayede Türk şiirinin tarihine kendini ekleyebilmesi bakımından, yegane modernliğin Diriliş akımından ibaret bulunduğunu iddia edebiliriz.

Öncüsü ve halen en güçlü temsilcisi olan üstat Sezai Karakoç, Diriliş Akımı’nı eserlerinde örneklediği gibi tanımlamıştır da. Kendisini İkinci Yeni içinde gösterme yanlışlığını da düzeltmek için sohbetlerinde de bu konu zaman zaman açılmış, şiirinin Diriliş akımı veya ekolü içinde değerlendirilmesi gerektiğine işaretle, bu akımı öz ve özetle tanımlamıştır.

Diriliş, medeniyet merkezli bir sanat ve hayat görüşüdür. İnsanlık tarihini, tarihî-sosyolojik açıdan, din eksenli ve medeniyet merkezli olarak ele alır.

Diriliş sanatçısı için, İslâm ve İslam Medeniyeti hem ilham kaynağıdır, hem de malzeme olarak bunlardan türlü biçimlerde yararlanması söz konusudur. Sanatçı, kendi inanç, düşünce ve sanat tarihiyle sağlam bağlar kurmamışsa, geleceği yoktur.

Edebiyatımızın geçmiş dönemlerinin parlak eserleriyle sağlıklı bağlar kurmak, o geleneğin yenilenmiş ve taze (orijinal) örneklerini vermek; dil, biçim yahut tema gibi unsurları taklit etmekle değil; o eserlere vücûd kazandıran ruhla tanışmak, o ruha ortak olmakla mümkündür. (Böyle bakıldığında  şiir birikimimizin birdenbire Türk diliyle yazılanların sınırlarından taşıp Arapça ve Farsça ile yazılmış olanları da kapsadığını görürüz. Zira medeniyetimizin geçmiş parlak dönem eserlerini ortaya çıkaran ruh, en öz ifadesiyle İslam ruhudur.) Ancak bu ruhla tanışıklık kurabilmiş olan sanatçı, kendi çağını ve kullanacağı yeni malzeme ve imkânları da iyi tanımışsa, eseriyle geleneğin altın zincirine yeni bir halka teşkil edebilir.

 

Bir Vâris Olarak Şair

Çavuş’un gelenekle sağlam bir irtibat kurma ve o mirası tevarüs etme, ondan payına düşeni alma çabasına ilk kez, ilk kitabı Keşifler’in (1983) ardından Diriliş’te çıkan “Şiiri Arayan” başlıklı kısa yazıda dikkat çekiliyor: “Umut veriyor, çünkü: eskiyi taklit kolaylığına, yalancı ustalığa sığınmıyor. Yeniyi arıyor. Yeniyi ararken, eski şiirin özünden pay almaya çalışıyor.” (Aktaran: T. Karataş, Doğunun Yedinci Oğlu, s. 526. Karataş, bu imzasız yazının Sezai Karakoç’a ait olduğu görüşündedir.)

Çavuş, ilk kitabı Keşifler’den sonra aradan geçen on beş senede üç yeni kitapla (Deniz Düşünceleri de ayrı bir kitap olarak düşünülmelidir) bu zor işte önemli başarılar göstermiştir. Bunu elbette Allah vergisi yeteneğine olduğu kadar, düşünen, akleden ve tercih yapan bir insan olarak kendisine doğru beslenme kaynakları seçmiş olmasına da borçludur. O’nun kaynakları daima Medeniyetimizin büyük klasik eserleri olmuş, Kaside-i Bürde’den Hızırla Kırk Saat’e uzanan altın zincirdeki şaheserleri büyük bir susamışlıkla ve adeta kıskançlıkla tanımaya girişmiştir. Yalnızca Hafız’ın Divan’ını okumak için kendi çabasıyla Farsça öğrendiğini, Arapça da bildiği için islam harfleriyle yazılmış hemen bütün kitapları rahatça okuyabildiğini hatırlatmak isterim. Yirmili yaşlarında arkadaşlarıyla kurduğu yayınevinin adına “Bürde” demiş, 1993’te de Bürde adını taşıyan bir edebiyat dergisi çıkarmışlardı. Şiirden de şiir için çalışmaktan da hiç uzak kalmamış, üstelik bütün bu çalışmalarını hep bir imkân darlığı ve maddî sıkıntı içinde sürdürmüştür. Diyebilirim ki Necat Çavuş ‘mahlasla’ yaşamış, fakat has şiirden ibaret sanatını öz ismi ile çağına ve geleceğe yazmıştır.

 

Türkçe’ye Katkı

Çavuş’un kaynaklarının zenginliği ve dil konusundaki birikimi, sanatının en önemli maddi temelini oluşturmuş, bu da onun şiirine gerçekten zengin ve incelikli bir Türkçe kazandırmıştır. Türkçe, Çavuş’un şiiriyle bir can daha kazanmış, güzelleşmiş ve güçlenmiştir.

(Burada Çavuş’un nesrinin de son derece sağlam bir dil ve mantık örgüsüne sahip olduğunu, çoğu edebiyat, sanat ve sanat tarihiyle ilgili birkaç kitap hacmini aşmış olması gereken deneme ve makalelerinin de bir an önce kitaplaşmasıyla şiirinin daha da aydınlanacağını not etmekte yarar görüyorum.)

Usta işi, son derece işlenmiş bir dille ördüğü şiirinde klasik şiirimizin beyit zarafeti ve söyleyiş tadı hemen dikkati çeker. Bir zamanlar pek moda olan ve güya halka; onun diline ve kültürüne yakın olmak adına şiirin şurasına burasına deyim, atasözü, türkü sözü vb. folklorik malzeme serpiştirir gibi, son yıllarda da şiire, çoğu dinî tasavvufî olmak üzere ‘eski’ kelime serpiştirme merakı gözlenmiştir. Çavuş’un  kuşağı içinde yer alan kimi isimlerde de rastlayabildiğimiz  bu “yalancı ustalıktan” O, uzak durmayı bilmiştir. Geçmiş dönem şiirimizin dil zevki, Çavuş’un şiirinde biçim olarak değil ve fakat söyleyişteki zarafete ve edaya sinmiş olarak yaşamaktadır. Nedim’in şiir dili adeta erimiş gibidir bu şiirin içinde. Yine bu şiirde dile yansımış olarak Nef’i’nin sivri öfkesinden, Fuzûlî’nin istiğnasından ve Bakî’nin bilgeliğinden yankılar vardır.

Çavuş’un şiirinden hem modern Türk şiirine has imgeciliğin ve Türkçe şiirin son elli yılda kazandığı yeni ifade imkânlarının  getirdiği tatları, hem de geçmiş dönem şiirimizin mesnevilerden ve divanlardan süzülen klasik tatlarını alabilmemizi sağlayan en önemli faktör ise, şiiri hikmetli söz olarak görme ortak paydası olsa gerektir. Çavuş, daha ilk kitabında bu yola meyletmiş, ilk denemesinde değilse de sonraki şiirlerinde başarılı olmuştur. Özellikle üçüncü kitabı Yolcunun Gözleri Parlıyor’da , ‘şiir, hikmetli sözdür’ der gibidir.

 

Gazelin Aşk Şiiri Olarak Geri Dönüşü

Çavuş’u geleneğe bağlayan işlenmiş somut unsurlar da vardır. Hemen tamamı yenilenmiş, yeniden üretilmiş bu somut işaretler çözümlendiğinde Bindörtyüzondokuz’un mevlid, kasideler ve gazellerle dolu olduğu, adeta kendisini geleneğe ekleyerek bu türleri yeniden ürettiği görülecektir. Geleneğin en bariz tematik unsuru ise aşk temasıdır. Monna Rosa ile gül mazmunu, sevgilinin saygınlık ve üstün tutuluşunun bir remzi olarak nasıl edebiyatımıza yeniden girmişse, Çavuş’un şiiriyle de aşk ve “aşk şiiri”, çoktan beri can çekişen itibarını yeniden kazanma hamlesi yapmıştır. Elbette, başta Mecnun ve Ferhat, Leyla, Belkıs, Züleyha olmak üzere, eski şiirden isimler, nesneler, mekânlar ve hatta olaylar sıkça yer alır bu şiirde. Ama hep yeni elbiseler giyinmiş, yeni maceralara girişmiş ve söyledikleri de yenilenmiş olarak.

Aşk, Necat Çavuş şiirinde adeta taşıyıcı bir omurgadır. İhsan Deniz’in de adı geçen yazılarında işaret ettiği gibi, kendisinin de şiirinin de “varoluşsal dinamizmine yol açan” en önemli kaynak aşk imgesidir. O kadar ki dinî kişi ve olayları bile bir aşk şiiri formatında işleyebilmekte, bunu özellikle tercih etmektedir.

 

Yeni Bir Mevlid : Işıklı Dakikalar

Burada zikretmek isterim, meselâ Işıklı Dakikalar şiiri, ilk bakışta yeni bir sevgiliyle karşılaşmanın heyecanıyla dolu coşkun bir aşk şiiri gibi durmaktadır. Ama bunun Peygamber Efendimizin doğuşuna adanmış bir şiir, tam anlamıyla yeni bir mevlid olduğunu görebilmek için Hazreti İbrahim’i, Hazreti Musa’yı, Hızır Aleyhisselâm’ı ve Hıra Mağarası’nı (bu somut işaretleri) bilmek gerekiyor. “Ve hiç üşümeyeceksin ruhum / Yeni ateşler süreceğim ocağına” mısralarının tadına varmak içinse, bilginin de ötesinde medeniyetimizin sürekli dirilişlerle yenilenen dinamik ruhuyla tanışmış olmak gerekiyor. Ayrıca bu iki mısrada Hazreti Adem’in yaratılışına, ateşte pişirilmiş balçıktan ibaret vücudumuza ruhun üflenişine de çok ince bir gönderme vardır.

Yine  Kur’an-ı Kerim’deki Süleyman (a.s) kıssasına çok güzel göndermelerin bulunduğu Saray Misafiri şiirinde sevgilinin, eteklerini Belkıs gibi çekerek (Melike Belkıs, sırça sarayın şeffaf zeminini su sanıp eteklerini toplamıştır –Neml sûresi somut işareti-) sırça saraya birlikte girme arzusu, sevgilinin ellerini vermesi şartına bağlanmakta, daha doğrusu sevgilinin ‘iki gelişle’ birlikte gelmesi istenerek, adeta hem imana hem aşka davet edilmektedir. (Süleyman da Belkıs’a “bana, müslüman olarak gel” diye haber etmişti.) Şöyle ki, burada basit bir el ele tutuşmanın ötesinde biat imgesinin bir yeniden üretiminin söz konusu olduğu kanaatindeyim. Hatta bu imge, daha güçlü olarak başka bir şiirde şu şekilde kullanılmıştır: “Bir bıçağın üstünde bin el, Ey kilit ve çengel ve zincir ve urgan ve kanca ve pranga zanaatkarları! / Sizden başka esnaf yok mu beldede?” Bunun gibi, belâ kelimesini de hem evet, hem aşk için sevgiliye verilmiş söz ve hem de zaman, mekân ve olay belirtici bir terkip olarak kullandığımız ‘kalü belâ’daki anlamıyla iç içe kullanmıştır.

Biat etme, el alma, bağlılık bildirme motifi, iç içe anlam katmanları oluşturarak ve yenilenmiş bir mazmun olarak Çavuş’un şiirinde sıkça yer alır. Biraz daha farklı olmakla birlikte buna benzer bir motif de Deniz Düşünceleri XXV’de yer alıyor: “Harput bir denizdi / Ve göller kapanmış evliya eteklerine”. Geçmiş yüzyıllarda önemli bir merkez olan ve türbelerde yatan nice ulu kişilerin hatırasının manevi atmosferi ile süslü Harput, (Bugünkü Elaziz’in eski merkezi) yüksekçe bir mevkidedir ve yakın çevresinde birkaç baraj gölü bulunmaktadır. Göl, elbet kendisinden mertebe olarak çok daha ilerde olan ‘ilim ve irfan denizine’ tabi olacak, eteklerine kapanacaktır. Buradaki imajın dikkat edilmesi gereken Çavuş’a has yönü, sunî olanın doğala ve yeninin kadim olana ram olması gerektiği görüşüdür.

Kasidenin Dirilişi

Deniz ile ulu kişi motifi, iki yerde de üstat Sezai Karakoç için kullanılıyor. Doğrudan deniz olmaktan çok, “denize ses veren”, “denizi konuşturan” kişi olarak. Necat Çavuş’un üstat Sezai Karakoç için yazdığı üç şiir, kaside geleneğimizin en yeni ve çok güzel örneklerinden sayılacaktır. Bunlardan “Sezai Karakoç” başlığını taşıyanı, kapsam olarak da klasik kaside türü ile tam olarak örtüşmekte, Şeyh Galip’in Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî için yazdıklarıyla 1999’da (Galip Dede’nin vefatının 200. Yılında) buluşmaktadır.(Yeri gelmişken belirtelim, Karakoç da gençliğinde Şeyh Galip için övücü, yüceltici mısralar yazmıştır ve geleneğin Karakoç’tan önceki altın halkası aslında Şeyh Galip’tir. Her ne kadar “tanıdıkları”(!) arasında sayılması, Karakoç’u İkinci Yeni sananlarca unutulmuş olsa da.)

Deniz Düşünceleri’nin XXX. Bölümü olarak kitapta yerini alan ikinci şiirle aynı zamanda Diriliş Partisi de edebiyata girmiş olmaktadır. Yanılmıyorsam edebiyat tarihimizde ilk kez bir siyasi parti lideri ve düzenlenen meydan konuşması (miting) için bu kadar güzel ve kalıcı bir şiir yazılmıştır. Yine Karakoç için yazılmış bir kaside olan şiirde bu kez onun, bir siyasi parti lideri olarak aktif toplum görevine soyunmuş oluşu ve İstanbul’da, Pendik sahilindeki bir meydanda konuşması vasfedilmekte ve sanki konuşan Sezai Karakoç değil de “kabaran göğüsten kopan tarihî kelimelerle” ve “binbir mücevher dağıtan medleriyle” denizin kendisiymiş gibi anlatılmaktadır. O’nun, “ordusuz bir Alparslan” olduğu söylenerek, Sultan Alparslan’ın misyonu ile Sezai Karakoç’un misyonu arasında bir paralellik kurulmakta ve her ikisinin de Batı’ya; Batı’nın karanlık saldırısına karşı giriştikleri aktif savunmaya işaret edilmektedir.

 

Küçük Bir Şerh

Şiirin sonundaki “Ve güneş parlayınca üstümüzde / Şikâyet ettik güneşten de”  mısralarında ise eşsiz güzellikte bir, ‘güneşten şikâyet etme’ imgesi yer almaktadır ki, bütünüyle insana, insanın nankörlüğüne, cahil ve zalim oluşuna, güneş gibi hakikati aşikâr kılan ve hayat kaynağı olan peygamberleri taşlayışına ve hatta öldürüşüne, ve “Ey kavmim, Allah’ın resullerine uyun!” diye koşuşturan (Yasin sûresi) Allah dostu, Peygamber mirasçısı aydınlara da aynı nankörlükle sırt çevirişine yakınmacı bir işaret ediş ve müthiş bir dikkat çekiş vardır. Söz konusu imgenin aynı zamanda, şu bize çağrıştırdıklarının anlam ve ruh dünyasından beslenerek doğmuş bir imge olduğunu da belirtmek isterim. Güneşten şikâyet etmenin sebebi olarak, o gün meydanda toplanan halkın üzerine bir güneş gibi doğanın ve asıl aydınlatıcının Sezai Karakoç oluşu da gösterilmek istenmiş olabilir. Ancak bu mana da söylediklerimizle çelişmez. Bu bölüm ayrıca zamanımızda toplumun sözde ileri gelenleri ve sözü geçenlerince Sezai Karakoç’un ve genelde aydınların nasıl karşılandığının da veciz bir ifadesidir. Son olarak meydan konuşmasının güneşli, sıcak bir günde yapıldığını öğreniyoruz.

Deniz Düşünceleri bölümünde alttan alta bir toprak-su, erkek-kadın, doğu-batı karşıtlıklarının işlendiği ve şairin genellikle birinci tarafta yer aldığı seziliyor. Son şiirde Sezai Karakoç, Tufan öncesi halkı gemiye çağıran kurtarıcı Nuh imajıyla anılırken, “Koca bir dağ iniyor sanki denizlere” mısraı da bu karşıtlıkların en çok belirginleştiği ve yeni karşıt anlamlar kazandığı (Diyarbakır-İstanbul gibi) bir anahtar öğe işlevi yükleniyor.

Şair Necat Çavuş’un kırk yaşında, Diriliş Akımı’nın kırkıncı yılında bir doğum günü armağanı gibi sunduğu Bindörtyüzondokuz’la, üstat Sezai Karakoç’un açtığı ve gösterdiği yolda yürüyen üçüncü kuşak ta rüştünü ispat etmiş, şiir tarihimiz yeni bir eser kazanmıştır.

Bu yazı yazarı tarafından bize ulaştırılmıştır. Kendisine teşekkür ediyoruz. 

Add comment Nisan 26, 2007

AĞUSTOS BÖCEĞİ BİR MEŞÂLEDİR

Yazar: Şaban ABAK

“Ağustos Böceği Bir Meşaledir” şiiri, üstat Sezai Karakoç’un son dönem şiirlerdendir. İlk kez 7 Kasım 1988’de 7. dönem haftalık Diriliş dergisinin 16. sayısında yayımlanmıştır. Sonra sekizinci şiir kitabı “Alınyazısı Saati”nin sonunda, ardından bütün şiirlerinin birarada yer aldığı “Gün Doğmadan” adlı eserinde sonuncu şiir olarak yer almıştır.

Bu şiir, ister bir nesne olsun, ister bir kişi, bir olay, bir kavram, ele aldığı her şeyi yenileyici, yorumlayıcı, unutuş tozundan; ölüm külünden silkeleyip diriltici ve ilk kez görüyor; duyuyormuşuz gibi hayret ve hayranlık uyandırıcı özelliğiyle tipik bir Sezai Karakoç şiiridir.

Ağustosböceği, yaşadığımız kültürel yozlaşma süreci içinde anlam dönmesine uğramış, tembel, düşüncesiz, bu sebeple de cezalandırılması gereken bir “böcek” olarak ders kitaplarımıza varıncaya kadar girmişti. Genellikle bizim klasik eserlerimizdeki meselleri çarpıtarak sunan bu “ikinci elden” düşme Batı’lı anlayışa göre ağustosböceği; yaz boyunca tembellik edip saz çalmakta, erzak biriktirmemekte, kış kapıya dayanınca da çalışkan karıncaya el açmaktadır. Bitmiyor, bu durumda karınca da acımasız bir alaycılıkla onu tersleyip kovmalı, kış ortasında açlığa ve ölüme mahkum etmelidir. Öyle de yapıyordu. Şiir, kalkış noktası olarak ağustosböceğinin uğradığı bu “iftira”yı almakta, bu çarpık yaklaşıma esaslı bir cevap teşkil etmektedir. (Karıncanın uğradığı “iftira” ise henüz yazılmamıştır.)

Bu şiir, her şeyden önce kendisine vücut kazandıran zihniyet itibariyle, Batı düşüncesine güçlü bir itiraz, Batı’nın varlık’ı; bilhassa tabiatı ve hayvanatı tasavvur ediş ve kavrayış biçimiyle (oradan da insanı ve toplumu anlayışıyla) bir hesaplaşmadır. Tanrının yaratıştaki hikmetini kavrayamayan, görmek istemeyen insan, yaratılmışı insan aklının sığ kalıpları içinde anlamlandırma çabasına girişmektedir. Bu tutum, evrenin ve içindekilerin tanımına ve anlamına yabancılaşma sonucunu doğurmakta, bu da çatışmayı getirmektedir. La Fontaine, bu yüzden ağustosböceğini tembellikle suçlayıp karıncayla da çatıştırmaktadır. Oysa bu yaklaşım tümüyle sakat, hatta bâtıldır.

“Ey masalcı adam iftira ettin sen

Bu harikalar harikası böceğe

Onu suçladın tembellikle

En çalışkan onu görüyorum ben

Hiçbir karşılık beklemeden

Yazı ağustosu çamı çınarı

Tanıtıyor bize yazı ağustosu çamı çınarı”

Şair, varlığın anlamının çarpıtılması ve hakikatin üzerinin örtülmesi girişimine karşı, onun yaratılışındaki asıl hikmetin sezilmesine ve hakikatin tecellisine imkan sunan bir yeni ve doğru bakış, farklı bir perspektif getirmektedir. Durduğumuz yer bakışınızı, bu da gördüğümüze vereceğimiz anlamı belirler. Çünkü anlamın cevheri bakılan şeyde değil, bakan gözün bakışındadır. “En çalışkan onu görüyorum ben” diyebilmek, bu zemin farklılığıyla mümkün olmaktadır. Aşağıda da belirteceğimiz gibi o zemin İslam’dır; varlığı Vahy’in ışığıyla anlama ve kavrama, Kur’an’ın gözüyle görme üstünlüğüdür. Şiirdeki bu “gardını almış” tutumuyla üstat Karakoç, şairi bir “misyon adamı” olarak da gördüğünün, şair kimliğimizi, insan ve müslüman olarak vazifelerimizin “kapsama alanı” dışında tutamayacağımız anlayışını benimsediğinin güçlü bir örneğini de vermektedir.

“Bir başka ağustosta yeniden doğacaktır

Ağaçların tepelerinde güneşe en yakın yerde

Tanrının sırrıyla bir mucizeyle

-Oysa nesli kesilmeliydi size göre-

Karakoç, (burada) La Fontaine’in temsil ettiği Batı düşünüşüne göre neslinin tükenmesi gerekirken her yaz “bir mucize gibi” yeniden ortaya çıkışını hatırlatmakla hem bu düşünüşün sürdürülemezliğine hem de yaratışın sürekliliğine işaret etmektedir. Bu şiir duyuş, düşünüş ve hatta kelimeleşme süreçleri bakımından, Bakara sûresinin 26. ayetinde geçen “sivrisinek” meselinden ve ayetin ruhundan beslenmektedir. Bunu özellikle yukarıdaki bölümü takip eden şu mısralarda daha bariz biçimde görürüz.

“Ama hiçbir zaman hiçbir yerde

Sönmez Tanrı’nın yaktığı meşale

İsterse bir böcekte olsun o meşale”

Ancak şiirin bütününü de o ayetin bir tür şerhi ve açılımı gibi okuyabiliriz. Sözkonusu ayette, Allah’ın, dilerse bir sivrisineği, hatta fevkinde olanı (daha da ötesini) “mesel” yapabileceği, bu durumun ise kimilerini (yoldan) saptırıp kimilerine doğru yolu, hidayet yolunu göstereceği anlatılmaktadır.

Şiir boyunca esasen bir böcek türü olmaktan çıkıp imgeye dönüşen ağustosböceği için, onu da aşan daha üst bir imge olarak “meşale” kelimesinin seçilmesi gerçekten coşku verici bir buluştur. Zira ayette sivrisinek ve fevkindeki (aşağı yukarı onun gibi olan böcekler, daha da ötesi, daha da küçüğü, büyüğü vb.) yaratıkların, insanları hem “yola getirici” hem de “şaşırtıcı” özeliklerine dikkat çekilmiştir. “Minik göğsünde bir koskoca orkestra taşıyan” ağustosböceği, varlığıyla yolumuzu aydınlatabileceği gibi, zenginlerin yoksulları açlığa ve ölüme mahkum ettiği, güçlünün zayıfı ezdiği ve ezmesi gerektiği anlayışıyla şekillenmiş bir “dünya cehennemine” de götürebilmektedir. Seçim elimizdedir, lakin niyetimize ve bakış açımıza göre küçücük bir böcek bile koca bir yol ayrımıdır.

Ağustosböceğini şair, bu sebeple (seçimini bu yönde yaptığı için) önümüzü aydınlatarak yolumuzu görmemize yarayan bir meşaleye benzetmiştir. Şiirin adındaki -ilk anda fazla bir kelime olduğunu düşündüren- “bir” kelimesi de ayetin sivrisineği fevkindekilerle birlikte anışı sebebiyle gerekli olmaktadır. Sivrisinek gibi ağustosböceği de meşalelerden bir meşaledir.

Aşağıdaki bölüm, küçük büyük bütün yaratılmışlar gibi ağustosböceğinin de bir yaratılış sebebi ve hikmeti bulunduğu, Allah tarafından “anlayan” ve “duyan”lar için uyarıcı ve müjdeci olarak gönderildiği düşüncesiyle yazılmıştır. Aynı zamanda ilginç bir duyma-anlama sıralaması da yapılmaktadır.

“Hiç yere bir şey yaratmamış olanın

Bize gönderdiği bir muştucu o yaratık

Uyarıcı ve muştucu bir yaratık

-Tanrı boş yere bir şey yaratmamıştır

Anlayan için muştucu duyan için uyarıcı-”

Acaba “anlayan için muştucu duyan için uyarıcı” mısraını, duymasını, anlamasını bilen için uyarıp müjdeleyicidir anlamından başka,  anlayabilen için muştucudur, yalnızca duyan için ise uyarıcıdır biçiminde de anlayabilir miyiz? Evetse, bu durumda duymak, bir mesaja muhatap olmanın ilk mertebesi , anlamak ise müjdeler alacağımız daha üst ve yetkin bir makam gibi düşünülmüştür diyebiliriz.

Şiirde ağustosböceğinin yaz sıcağında minik gövdesine göre olağanüstü güçteki sesiyle durmadan ötüşü, modern Türk şiirinin en parlak örnekleri olarak da gösterilebilecek çok çarpıcı mısralarla anlatılmıştır.  Özellikle giriş mısraları, eskilerin sehl-i mümteni dediği, derin ve güçlü bir sözü basit, yalın, kolayca söylenmiş hissi verir biçimde söyleyebilme kudretinin de örnekleridir:

“Böcek ki akıtıyor damla damla ağzından

Üzüm ballarında süzülmüş ağustosu

Titreyen şıngırdayan bir çocuk oyuncağı

Ağustos bu seste

Bu durmayı unutmuş seste”

 “Durmayı unutmuş ses”, duymayı unutmuş insana kendini ve tabiatı duyurmakta, hatırlatmakta, yol gösterip harekete geçirmektedir. Ağustosböceğini, onun ötüşünü anlayış ve aktarış mısralarıyla örülü aşağıdaki bölüm ise, imge yoğunluğu, çarpıcı yeniliği, coşkunluğu ve sesinin gücüyle adeta ağustosböceğinin ötüşünü andırmakta, giderek onu aşmakta, bu mucizevi ötüşün hikmetine kapılar açmaktadır.

“Temmuzda ağustosta ağaçlar cayır cayır yanarken

Yalnız o, odur teselli eden dayanın diyen

Yaşamanın en büyük ilkesi sabrı öğütleyen

Yavru kuşlara masallar anlatarak geceye serine götüren

Adeta güneşle onlar arasına sesiyle bir perde geren

Şırıl şırıl sesiyle onları serinleten

Gözlerine ışıltılı vahalar gösteren

Çeşmelerden su sesleri alıp getiren

Sesiyle -o ufacık gövdesinden tüten-

Dağ gibi sessiz korumasız bahçeyi örten

Herkese her yere mutluluk saçan sevinç serpen

Dünya cehennemine cenneti karşı diken

Işık kıyametine mızraklar havale eden

Harbeler gönderen oklar atan sesinden

Ağustosböceği deyip hor gördüğümüz

Minik göğsünde bir koskoca orkestra taşıyan”

Şiirde ağustosböceğinin kişileştirilmesinden sonra, ona yüklenen bazı görevlerle, onun bazı özellikleri bulunduğunu anlatan mısralar dikkat çekmektedir.

Bir kere ağustosböceği, çamları ve çınarları seven, onların (çam hanedanının) nesli tükenmesin diye övgü şiirleri (“kasideler”) okuyan bir şaire benzetiliyor. Yazı, ağustosu, çamı, çınarı gerçek yüzü ve derinliğiyle bize tanıtan da odur. Suyun değerini bilmemizi de öğretmektedir. Öyle ki suyu överken yeşil yapraklar üstündeki ışıltılı bir “çiğ damlası bir zümrüt” kıymetindedir der.

Gölgede saklanma kurnazlığını reddederek güneşi yakıcı güneş olarak kabullenir. Aç ve susuz kalmak pahasına, “matemden alevden bir gömlek” giyerek özgürlüğün sesi olmayı seçmiştir. Tevekkül sahibidir, daima iyiyi ve güzeli yaşamıştır. Gerçekçilik taslamayıp bizzat gerçeği yaşamış, gerçeği aramış ve aramaya çağırmıştır. Kimsenin acımasına ihtiyacı yoktur, gülüp geçer güya ona acıyan; ama aslında acımasız alaycılar olan sahtekarlara. Kimseden ürküp korkmadan, daima özgürlüğün ve gerçeğin sesi olmuştur. Yaşamanın en büyük ilkesinin sabır olduğunu bilir, bunu öğütler.

Yuvada, kızgın güneş altında annesiz bekleşen yavru kuşların, sessiz ve korumasız bahçelerin bile koruyucusu ve teselli edicisi odur. “Işık kıyametiyle” savaşır, sesinden harbeler gönderip oklar atar. Yavru kuşlara masallar anlatarak şırıl şırıl sesiyle onları serinletir, gecenin serinliğine götürür.

Bu kişileştirme ve övünç duyulası erdem ve faziletlerle anılma, ağustosböceği imgesinin çoğul hale gelmesine ve böylece şiirin çoklu okunmasına da imkan sunmaktadır. Bu cümleden olarak şiirde, (onun kişilik özelliklerinden hareketle) ağustosböceğinin ve onun vasıflarının; idealist insanı, inanmış dava adamını, islam aydınını, sadık aşığı ve özellikle şairleri anlattığı düşünülebilir ve her düşünüş de yeni bir okumayı getirebilir.

Şiirin bu şekilde farklı okunuşlarının her birinin bir yazı konusu olabileceğini düşünüyorum. Üstadın kişileştirme ve konuşturma tekniğini sıkça kullandığı sekiz bölümlü “Çeşmeler” şiirinde de çeşme-şair, su-şiir eşleşmesine elverişli bir çağrışım dili kullanılmıştır. Ağustos Böceği Bir Meşaledir şiirinde de, ağustosböceğinin kişilik özelliklerinin, en çok şairleri; çilekeş, ateşten gömlek giyerek kendini gerçeğe, iyilik ve güzelliklere adamış, özgür ruhlu şairleri çağrıştırdığını düşünüyorum.

Şiirin son bölümündeki (Gün Doğmadan’ın da son satırları olan) şu mısraları, aynı zamanda bir şairin iyi yaşanmış ömrünün ardından söylenmeye yaraşır anıt sözler gibi okuduğumu belirtmek isterim.

“Ateşle dans eder o güneşle dans eder

Çırçıplak çıkar güneşin karşısına

Belki yaşayamaz güneşi eksik kışta

Fakat ardında unutulmaz bir yaz bırakır”

Kaynak: Kaşgar Dergisi, Aralık 2003

Add comment Nisan 26, 2007

Şair Sezai Karakoç’un partisi yeniden dirildi

szai.jpg

Şair Sezai Karakoç 1990′da kurulan ancak seçimlere katılmadığı için kapanan Yüce Diriliş Partisi’ni yeniden açarak, Genel Başkan sıfatıyla ilk basın toplantısını Cumhurbaşkanlığı seçimi konusunda düzenledi. Kamuoyunun şairliğiyle tanıdığı Karakoç, Anayasa’nın 102′nci maddesine göre cumhurbaşkanı seçimine katılmayan milletvekilinin milletvekilliğinin düşeceğini iddia etti. Anayasa’nın 102′nci maddesi hükmünün yorumu konusundaki görüşlerini açıklayan Karakoç, şöyle dedi: “Cumhurbaşkanını seçme, Anayasa tarafından milletvekillerine verilmiş bir görevdir. Milletvekili, Cumhurbaşkanlığı seçimine katılmak ve bu hususta lazım gelen her türlü gayreti göstermek mükellefiyetindedir. Bu Anayasal görevi yerine getirmeyen milletvekilinin milletvekilliği, Anayasa’nın 102′nci maddesi hükmü gereği sona erer. Şöyle ki Anayasa’nın 102′nci maddesi, ‘Cumhurbaşkanının seçilememesi halinde derhal TBMM seçimleri yenilenir’ demektedir. Bunun anlamı, her ne suretle olursa olsun, cumhurbaşkanını seçemeyen milletvekillerinin milletvekilliği sona erer demektir. Çünkü milletvekillerinin milletvekilliği sona ermedikçe seçimlerin yenilenmesi mümkün olmaz.”

HALK SEÇMELİ
Karakoç, gönüllerinden geçenin ise cumhurbaşkanını halkın seçmesi olduğunu belirterek, “Biz, tüm seçimlerin, 4 yılda bir, bir kerede yapılmasını istiyoruz” diye konuştu.

Add comment Nisan 26, 2007

SEZAİ KARAKOÇ : TASAVVUR VE GERÇEK

Yazar: Ahmet ÖRS

Sezai Karakoç, edebiyatımızın en güçlü şairlerinden biri olarak her zaman tartışılan bir isim oldu ve olmaya devam ediyor. Kendisine verilen bir bakanlık ödülü vesilesiyle yine yoğun olarak edebiyatın/düşüncenin gündeminde yer aldı.

“Diriliş” olarak isimlendirdiği düşünce çerçevesiyle Sezai Karakoç özgün bir çizgi oluşturmaya çalıştı. Sadece edebiyat sınırları içinde yer alma gibi bir kaygı gütmemesi, düşüncenin gücüne, inancının sorumluluklarına yelken açmaya çalışması değerini artırdı.

Sezai Karakoç, ismi anıldığında saygınlığı hak edecek bir miras bırakmıştır. Takipçilerinden onun çizgisini fütursuzca kullananlar/tüketenler olsa da bireysel çabaları edebiyat ve düşünce tarihi bakımından büyük bir öneme sahiptir.

Karakoç’un Düşünce Evreni

Birçok çalışmada ifade edildiği ve eserlerinde de açıkça görülebileceği gibi Sezai Karakoç niyet temelinde İslam düşüncesini temel alan bir şairdir. Onun düşünce dünyasında İslam düşüncesi soyut bir inanış olarak yer almaz. Ete kemiğe bürünen veya bu şekilde tasarlanan bir şekli vardır.

Karakoç’un şiir ve yazılarında açıkça görülen bir İslam medeniyeti vurgusu vardır ve bu tasavvur tarihi arka planından beslenir. Ortadoğu, Karakoç’un İslam medeniyetinin üzerinde vâr olduğu ana coğrafyadır.

Bütün iyi niyetli çalışma ve eğilimlerine rağmen Karakoç’un İslam düşüncesi ve bunun medeniyet uzantısı problemlidir. Yaşadığı zaman diliminin tarihsel yönelimleri bazı problemleri davet eder zaafları içerdiğinden Karakoç, İslam düşüncesinde belli bir yerden sonra aşama kat edememiştir.

İnanca işaret eden dolaylı bir çağrı olarak “medeniyet” kavramını öne çıkarma sadece Karakoç için geçerli olmayan, aynı ya da benzer anlayışlarda görülen bir tercihtir. Şurası muhakkak ki İslam’ın insanlığı diriltici çağrısı elbette sadece inanç ve ilke bağlamında soyut bir biçimde karşılık bulmayacaktı. İnancın, benimseyicileri tarafından zamanla farklı coğrafyalarda özgün uygulama alanları oluşacaktı. Bu, inkar edilebilecek bir sonuç değildir. İslam medeniyeti olarak ilmî mütalaalarda karşılığını bulan bu kavram bazı kişilerce adeta din ve inanç yerine kullanılmaya başlandı. Amaç ve teori olarak İslam medeniyeti kavramını vahyin dillendirdiği İslam düşüncesi ve inancının önüne geçirmek, üretilmiş bazı değerlerin neredeyse din olarak benimsenmesi gibi bir sonucu da zorunlu olarak doğurdu.

Gerek Sezai Karakoç’un gerekse de takipçilerinin en fazla sorunlu oldukları alan burasıdır. Verili İslami potansiyeli bütün problemli taraflarına rağmen belki de sorunsuz kabul eden bu yaklaşım çeşitli siyasi hareketlerde de görüleceği gibi en ölümcül yanlışı içinde barındırdığını fark edemiyor. İfsad olmuş, vahyin saf, diriltici mesajından epeyce uzaklaşmış bir kuşağın medeniyet temelli bir çağrıya cevap vermesini hayal etmek büyük bir yanlıştır.

Şairin Dicle-Fırat merkezli bir coğrafya/siyasi birliktelik tasavvuru evvel emirde son derece hoş ve coşkulu bir söylem olarak algılanabilmektedir. Kimi heyecanlı takipçilerinin de sıklıkla dillendirdikleri bir söylem olarak bu tarz, mevcut İslam halklarının niteliğini sorgulamak gibi bir refleksten uzaktır. Dolayısıyla tarihin ve düşüncenin vahiyle mukayese edilerek masaya yatırılmadığı bir düşünce çizgisinin sıhhati her zaman şüpheli olacaktır.

Sezai Karakoç tam manasıyla bir gelenek takipçisidir. Tasavvuf onun inanç ve düşünce dünyasının ana unsurlarını oluşturmaktadır. Tasavvufla şekillenen duruş ve iman önerisinin Kur’an merkezli din anlayışıyla karşılaştırıldığına eser ve söylemlerinde tanık olamıyoruz. Sadece bir şair olarak değerlendirme şansımız yoktur Karakoç’u. İslam düşüncesini, çizgisinin temeline oturtması zaten başka bir değerlendirme tarzının haksızlık olması demek olacaktır.

Tasavvuf veya gelenek diyelim, Karakoç tarafından modern versiyonuyla tekrar üretilen bu kalıp, şairin tahayyül ettiği birliği, medeniyeti inşa edecek potansiyelin vahiyle buluşmasını esas itibariyle büyük oranda engellemektedir. Diriliş ekolü, eserlerinde bu noktayı sorgulamak gibi bir açılım ortaya koymamıştır şimdiye kadar ve ürettikleri doğrultusunda düşünüldüğünde görülen de odur ki böyle bir açılım olamayacaktır.

Karakoç’un Takipçileri

Karakoç’un takipçileri de üstatlarının medeniyet tasavvurunu sorgulamaksızın benimsemiş görünüyorlar. Herkes ve her şey mutlaka vahiy ölçü alınarak değerlendirilmelidir. İnancımız bunu bizden ister. Edebiyat/sanat çevrelerinde yoğun olarak yaşanan Kur’an’la irtibatsızlık durumu bu meselede de karşımıza çıkıyor ve şairin takipçilerini de maalesef bir hastalık olarak sarıp kuşatıyor.

Üstadların neredeyse lâ yüs’el bir konuma sokulmaları bahse mevzu çevreler için kötü tutumlardan biridir. Sezai Karakoç da elbette bu üstadlardan biridir ve bu sorgulanamama durumundan nasiplenmiştir. Şu an edebiyat çevrelerimizde bir şekilde ürün, görüş, etkinlik yollarıyla kendini gösteren şair ve yazar takımının pek çoğu Sezai Karakoç’a bu zaviyeden bakmakta ve büyük bir hata etmektedirler.

Kültür Bakanlığının ödülü vesilesiyle internet ve basılı yayınlar aracılığıyla Karakoç için birçok değerlendirme yapıldı. Bunların kahir ekseriyeti şairin neredeyse peygamberleştirildiği bir savrulmaya kadar çıkabildi. Okumuş yazmış takımındaki bu yüceltmeye, ululamaya bakınca neredeyse cahiliye müntesiplerinin bazı kişi ve kavramlar üzerinden şirk alanları oluşturmalarını hayretle karşılamamak gerekiyor!

Son derece problemli bir ödülü kabul etmiştir Karakoç. Onun İslam medeniyeti vurgusu tüm eksikliklerine rağmen sanatının ana eksenini oluşturmaktadır. Bu medeniyet tasavvuru bünyesinde türlü zaaflar barındırsa da sonuç itibariyle kaynağını İslam’dan almaktadır. Bahis mevzuu bakanlığın ideolojik kurgusu ise Karakoç’un sanat anlayışını temel aldığı medeniyetle hesaplaşmak üzere bina edilmiştir. Sadece dönemsel şartlar sonucu bürokraside yer bulabilmiş takipçiler marifetiyle verilmek istenen bir ödül gerçeği söz konusudur. Bu takipçilerin de dile getirmeye çalıştığımız süreç ve inançları sorgulamak gibi bir yeterlilikleri maalesef yoktur. Elbette bu yetersizlikte Sezai Karakoç’un da payı vardır ama Karakoç’un böyle bir iradeyi ortaya koyması durumunda bile takipçilerin tavırlarının ne olacağı hakkında bizlerde olumlu bir kanaat oluşamamaktadır.

Üstadın takipçileri eksiklik ve zaaflarla malül de olsa onun medeniyet tasavvurunu ve inanç dünyasını kavramaktan acizdirler ve bütün bu mirası fütursuzca tüketmekten, ondan kendilerine rant elde etmekten öte gidecek pek bir çaba da ortaya koyamamaktadırlar. Birtakım soyut, fazlaca şairane söylem ve idealler asla ve asla kendine nispeti iddia olunan Kitap’la buluşamamaktadır. İslam dünyası ve ülkenin yaşadığı sorunlarda herhangi bir hareketliliğin, şahitliğin içinde ciddi bir şekilde bulunmak az sayıdaki örneklikler dışında gözlemlenememektedir. Oluşturulan şairlik dini muvacehesinde sorgusuz bir hayat tarzı ve kibirli duruş, vazgeçilmeyecek ve sürekli bir biçimde pekiştirilen bir kimlik olarak öne çıkmaya devam etmektedir. İşte bu saplantılı ve sorgusuz yaşam tarzı ve düşünsel sefalet herkesten ve her çevreden daha çok olacak bir biçimde Sezai Karakoç’un yanlışlarla yüklü olsa da nihayetinde iyi niyetli kurgusuna en büyük zararı veriyor.

Sorgu/Muhasebe

Muhasebe sorumluluğu herkes için gereklidir ve asla kişiyi alçaltıcı bir özelliğe sahip değildir. Gönül, bütün üstadların her türlü kibirden azade olarak kendilerini sınırsız bir biçimde vahiyle sorgulamalarını isterdi. Necip Fazıl’dan başlayıp bugüne uzanan çizgide yer alan üstadlarda kendilerini sorgulama, ürettiklerini Kitap’la sağlam bir şekilde mukayese etme eğilimi pek şahit olunabilecek bir duruş olamadı maalesef.

Sezai Karakoç’a düşen esas itibariyle düşünsel bir yenilenmedir. Yaş ve şöhret olarak insanı engelleyebileceği düşünülen sebepleri aşmak iman etmiş bir yürek için aynı zamanda muhteşem bir örneklik de olacaktır. Vahye istinat etmeyen bütün anlayış ve eserler mutlak surette reddedilmelidir. Medeniyet algımız vahyin ölçüleriyle şekillenmelidir. Verili medeniyet tablosu davet olunması gereken bir hakikatten ziyade ıslah edilmesi gereken özelliktedir. Takipçiler bağlamında ifade etmemiz gereken en önemli değerlendirmeyi burada yapalım: Kur’an’dan bağımsız bir medeniyet, düşünce, sanat tasavvuru, inşası kimlik sorunundan başka bir şey değildir. Üstadların bu tercihlerdeki sorumlulukları da haddinden fazladır. Hayatında Kur’an’ı bir kez bile okumamış sanat adamlarından alınabilecek bir ışık yoktur. Oradan buradan aşırılan laflarla bırakalım medeniyet inşa etmeyi, medeniyet elifbasının elifi bile sökülemez.

Sezai Karakoç ve aynı çerçevede görülebilecek kişilerin açacakları yeni çığırlar son derece önemli olacaktır. Geleneğin bulanık görüntüsüyle hesaplaşarak arı duru bir inancı sanatın, düşüncenin temeline oturtacak bir duruşun kıymeti benzersiz olacaktır. Bireysel romantizmi iptal edip yaşanan çağa gereği gibi tanıklık edecek bir duruş en esaslı tercih olacaktır. Coğrafi merkezli, tarihi kutsamaya varan coşkun söylemler kendilerini tevhid eksenli bir sorgulamadan geçirip üzerine oturdukları zemini mutlaka belirginleştirmek durumundadır. Ancak bu şekilde Kitab’ın belirlediği hareket noktasına tam manasıyla ulaşmak mümkün olabilecektir.

kaynak: tasfiyedergisi.com

Add comment Nisan 26, 2007

Sezai Karakoç Biyografi Kitabı

Geçtiğimiz günlerde Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne değer bulunduğu açıklanan büyük şair Sezai Karakoç’un tek biyografi kitabının, Kaknüs Yayınları’nca yeni baskısı yapıldı.

1950′li yılların ilk yarısında, Mülkiye’de öğrenciyken çıkardığı “Şiir Sanatı” dergisiyle edebiyat alanına büyük bir giriş yapan Sezai Karakoç, yine öğrenciliği döneminde yazdığı Mona Roza şiiriyle dikkatleri üzerine çekti.

‘Mona Roza’, 1950′li yılların ilk yarısında yazılmış olmasına rağmen ancak 45 yıl sonra kitaplaşabildi ve anlaşılabildi!

Mona Roza şiirinin ayrıntılı hikâyesini “Doğu’nun Yedinci Oğlu Sezai Karakoç”ta okuyabilirsiniz.

Şair, Cumhuriyet devri edebiyatımızın şüphesiz en büyük isimlerinden biri. Onun, pek az edebiyat adamımızın sahip olduğu bir büyük özelliği daha var: Edebi yenilikçilik ve düşünce faaliyetiyle ülkemizde arka arkaya birkaç neslin yetişmesine katkıda bulunmuş, gençliğin dünya görüşünün bu toprakların ruhuyla şekillenmesi için emek sarf etmiştir.

Karakoç’un tezi, Batıcı dünya görüşü ve o dünya görüşüyle uğranılan bozgun karşısında “diriliş”tir. “Diriliş” onun adeta sihirli kelimesi, bütün düşüncesinin toplandığı temel kavramdır.

Kitap, Sezai Karakoç’u üç bölümde anlatmaya çalışıyor:
İlk bölüm “Hayat ve İnsan”da Karakoç’un biyografik hayatı, ikinci bölüm “Sanat”ta başta şiir olmak üzere edebi portresi, üçüncü bölüm “Tenkit”te ise tanıdığı simalar ile sanat ve edebiyat hakkındaki görüşlerine yer veriliyor.

Karakoç’un sanat ve düşüncesinin etkisi, ülkemizin kültürel hayatıyla sınırlı kalmayıp özellikle Ortadoğu coğrafyasındaki siyasi konuları da kapsamına almaktadır.

Hakkında yapılan çalışmaların en önemlisi, Turan Karataş’ın hazırladığı “Doğunun Yedinci Oğlu”dur. Bu kapsamlı çalışma, adını, Sezai Karakoç’un “Zamana Adanmış Sözler” kitabındaki “Masal” başlıklı şiirinden alır.

Şiirde, şahsında Doğu’yu ve İslam medeniyetini temsil eden bir baba, oğullarını Batı ideolojisi ve maddeci değerlerinin cazibesine kaptırmaktadır. Her giden oğul değişmekte, artık kendi olmaktan çıkmaktadır. Yedinci oğul bu trajik döngü karşısında Allah’a sığınır ve maddeci ve teknik Batı medeniyeti karşısında ruha ve tabiata bu sığınışla, Diriliş başlar…

“Doğu’nun Yedinci Oğlu”, Karakoç’un kendi eserleri yanında, başvurulacak en temel kaynaklardan.

Karataş’ın bu biyografi çalışması, kuşatıcılığı açısından, aynı konuda yapılacak yeni araştırmalar için de önemli bir başvuru kitabı niteliğinde.

Turan Karataş’ın kaleme aldığı “Doğu’nun Yedinci Oğlu Sezai Karakoç” biyografi kitabı 608 sayfadan oluşuyor.

kaynak: saatlimaarif.com

Add comment Nisan 26, 2007

Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil’in Entelektüel Muhalefeti

Özgür-Der İzmir Şubesi’nin düzenlediği Türkiye’de İslamcılık başlıklı programa 1 Nisan 2007 Pazar günü Zehra Çomaklı Türkmen’in anlattığı “Sezai Karakoç ve Nuri Pakdil’in Entelektüel Muhalefeti” balıklı seminerle devam edildi.

İzmir Pınar Yayınları’nın lokalinde gerçekleştirilen programda Zehra Çomaklı, Sezai Karakoç’un yaşadığı süreci siyasal ve kültürel çevresinde yaşanan olaylar ve değişimlerle irtibatlandırarak anlatmaya çalıştı.

Karakoç’ün edebi şahsiyeti yanında taşıdığı düşüncelerini ve İslam algılayışını özetlemeye çalışan Çomaklı, Karakoç’un batıcı ve Kemalist sisteme karşı “İslami Diriliş” veya “Dirilişin Amentüsü” kitaplarında olduğu gibi Müslümanları uyandıracak, bilinçlendirecek bir çaba içinde bulunduğunu ve en önemli idealinin de bir “Diriliş Nesli”ni oluşturmak olduğunu dile getirdi.

Karakoç’un İslam medeniyetini idealize eden bir tasavvura sahip olduğunu; ama bu düşüncesini hayatı boyunca ciddi bir tahkike tabi tutmayıp, yüzeysel bir şekilde devam ettirdiğini belirten konuşmacı; Batı’nın soluğu İslam dünyasını kuşatmadan önce “cenneti” andıran yaşantıyı yani “İslam Medeniyetini” yeniden canlandırmak amacıyla şiirlerinde de, yazılarında da, ilişkilerinde de bir çok emek ortaya koyduğunu belirtti. Ve, O’nun İslam’ın Diriliş Nesli’ni oluşturma çabası da bu gayretlerinin bir başka boyutuydu ve bu söylem Diriliş dergisi olarak karşımıza çıkmıştır dedi.

Diriliş dergisinin yayın dönemlerinde işlediği konular üzerinde duran Çomaklı, Sezai Karakoç’un İslami temayülünü bu dergiden yaptığı bir iktibas ile özetledi: “Müslümanların İslam’a yeniden dönüşleri, Kur’an-ı yeniden bulmaları, hadisi ve sünneti yeniden anlamaları, klasik İslam düşünce ve teoriğini, çağdaş İslam düşüncesini, tarihi İslam pratiğini şuura getirmeleri demek olacaktır. Gelenekleşmiş bölümler yıkılacak, çatışmalar durdurulacak, sapmalar düzeltilecek, yeni, diri bir İslam insanı ortaya konacaktır.”

Derginin 1967 Ağustos sayısında Karakoç’un Mısır’da idam edilen büyük ıslahat öncüsü Seyyid Kutub için “Şehidin mirası zaferdir” başlıklı bir yazı yazdığını hatırlatan Çomaklı, bu dönemde Diriliş Nesli için Şehit Seyyid Kutub’u model gösterdiğini; ancak bu olumlu tavrı karşısında teori – pratik, doktrin – aksiyon bileşiğinde safha arayışına geçerek kendisini tasavvufi kültürün etkisiyle de inanç-amel ayrımına sevk ederek büyük bir yanılgı içerisine düştüğünü vurguladı.

Zehra Çomaklı ayrıca şairin yazı ve şiirlerinde yanlış olarak kullandığı Kur’ani ve diğer İslami kavramlara örnekler verdi ve İslam ümmetini savunmasına rağmen, Türklüğü “Ağabey Millet” olarak görme noktasında Türk milliyetçiliğinin etkisinden yeterince kurtulamamış olduğunu belirtti. Türkiye’deki 1970’li yıllardan bu yana gelişen tevhidi uyanış sürecine ayak uyduramayan Karakoç’un bugün maalesef ki bir imaj haline geldiğini belirten konuşmacı, ne yazık ki Karakoç’un imajı parladıkça İslami düşüncesi, misyonu flulaşmıştır, ve Diriliş serüveninin mimarı Karakoç 28 Şubat sürecinden bu yana gelişen olaylara karşı da sessiz kalmış, Türkiye’de ki Müslüman kamuoyunda gündemleşen rolü, sıra dışı bir konuma düşmüştür dedi.

1960’lı yılların son dönemlerinde Diriliş çizgisinden ayrılan Nuri Pakdil’in Kemalist ve batıcı ideoloji karşıtı söylemini, Karakoç’tan çok daha radikal bir yerlilik anlayışına ve Tasavvufi Türk kültürüne dayandırdığını belirten Çomaklı, Pakdil’in Türkçe kullanım konusundaki hassasiyetinin dolaylı olarak Türk ulusçuluğuna da hizmet eden bir tutku olarak belirdiğini vurguladı. Pakdil’in emperyalizme ve resmi ideolojiye olan muhalefetini bazı anektotlarla aktaran Çomaklı, Sezai Karakoç’tan yaptığı bir alıntı ile, Diriliş hareketini terk eden şair ve hikayecilerin, Diriliş neslini sadece bir edebiyat kuşağı olarak anladıklarını, bu çizginin doktrinel, düşünsel, metodik, siyası mesajını kavrayamadıklarını belirtti.

Ve Çomaklı, resmi sisteme muhalif olan, kendilerini İslamla irtibatlandıran bu iki entelektüelin 1970’li yıllardan itibaren derinleşmeye başlayan tevhidi uyanış çizgisiyle düşünsel bir irtibat kuramamalarını kendilerini yenileyememek konusunda büyük bir talihsizlik olarak belitti.

kaynak: ozgurder.net

Add comment Nisan 26, 2007

Sezai Karakoç

Yazar: Süleyman Doğan

S.Dogan:”Kültür Bakanligi bu yol Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü Zat-i âlinize verdi, hayirli olsun”
S.Karakoç:”Sagolun, tesekkür ederim.”
A.Vural:”Tebrik ederim”
S.Karakoç:”Efendim tebrik edilecek bir sey yok. Sadece hayirli olsun demek yeterli zannediyorum”
Yukarida yaptigimiz kisa sohbet Sezai Bey’in yapisini ve durumunu izah eder mahiyette, sanirim. Kültür Bakanliginin bu yil sair, yazar, mütefekkir Sezai Karkoç’a Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü layik gördü. Bu vesileyle TÜRDAV ve Sur dergisi sahibi Ahmet Vural ile birlikte Sezai Bey’i tebrik için Cagaloglu’ndaki bürosuna gittik. Dogrusu ödül için çok sevinçli degildi. Fakat bu ödülden dolayi da mutlu görünüyordu. Atilla Koç bakanliga yeni atandiginda ziyaretine gelmisti ve bu durumu bizlerle paylasmisti, Sezai Bey.
Sezai Bey’in 1989 yilindan beri sik olmasa da ziyaretine giderim. Soru sorar bazen kisa bazen uzun cevaplar alirim. Ama hep O bir dervis gibi mütevazi ve bir kral gibi de onurludur. Dirilis Partisi’nin kurulma asamasini ilk defa kamuoyu benim haberimle ögrenmisti. Simdi yeni partinin kurulma asamasini da laf aramizda (!) söylemis olayim.
Sezai Bey’in sairlik, yazarlik ve mütefekkir yönü hiç süphesiz önemlidir. Ancak Sezai Bey’in insan olarak, kisilik olarak, mertlik ve çizdigi portre olarak büyük önem tasir. O her seyden önce adam gibi bir adamdir. Durusu, olaylari yorumlayisi, yerli bakis açisi ve Türk ve Islam Dünyasini kucaklayisi kuskusuz Akif ve Necip Fazil geleneginin temsilcisi oldugunu gösterir. Hadiselere bakisi dar, basmakalip ve komplocu degildir. O, olaylari tarihi perspektiften bugüne getirerek yorumlar ve netice çikartir. Bugün Oratdogu’da yasanan olaylari 30 küsur yil öncesinden yorumlayan ender düsünürlerimizden biridir, Sezai Karkoç.
“Masal” siirinde üstat Sezai Karkoç, Dogu ve ile Bati’yi çok enfes bir sekilde tahlil eder. Iste bu siiri özetleyerek sunuyorum:
“Doguda bir baba vardi/Bati gelmeden önce/Onun ogullari batiya vardi
Birinci ogul bati kapilarinda/Büyük törenlerle karsilandi
Sonra onuruna büyük sölen verdiler/Söylevler söylediler babanin onuruna
Gece olup kustüyü yastiklar arasinda/Ogul masmavi safagin rüyasinda
Bir karalti yavasça tüy gibi daldi içeri
Öldürdüler onu ve gömdüler kimsenin bilmedigi bir yere/…/Öcünü alsin diye kardesini yolladi
Ikinci ogul Bati ülkesinde/Gezerken bir irmak kiyisinda
Bir kiza rastladi daglarin tazeliginde/…/Kavusamadi ama ona
Bati bir uçurum gibi girdi aralarina/…/Baba yagmurlardan anladi bunu
Yolladi üçüncü oglunu/Üçüncü ogul Batida/Çok aç kaldi ezildi yikildi
Ama bir is buldu bir gün bir magazada/Açligi gidince kardeslerini arayacakti
Fakat batinin büyüsü agir basti/Is çoktu kardeslerini aramaya vakit bulamadi
Sonra büsbütün unuttu onlari/…/Patron oldu ama hala usakti
Ruhunda usaklik yuva yapmisti çünkü/…/Iyice yaslanmisti ama
Vazgeçmedi koydugundan kafasina/Dördüncü oglunu gönderdi Batiya
Dördüncü ogul okudu bilgin oldu/Kendi oymak ve ülkesini/Kendi görenek ve ülküsünü
Günü geçmis bir uygarliga yordu/Kendisi bulmustu gerçek uygarligi
Bati bilginleri bunu kutladi/O da silindi gitti binlercesi gibi
…/Besinci ogul bir sairdi/Babanin git demesine gerek kalmadan
Geldi ve batinin ruhunu sezdi/Büyük siirler tasarladi trajik ve agir
Batinin uçariligina ve dogunun kaderine dair/…/ Kum gibi eridi gitti yollarda
Sira altinci ogulda/O da daha bati kapilarinda görünür görünmez
Alistirdilar tatli zehirli sulara/Içkiler içti/Kaldirim taslarini saymaya kalkti
…/Baba ölmüstü acisindan bu ara/Yedinci ogul büyümüstü baka baka agaçlara
…/Bir safak vakti Batiya erdi/…/ Sonra ansizin ona bir ilham geldi
…/Kalabalik büyümüs çok büyümüstü/O zaman dönüp konustu:
Batililar!/Bilmeden/Alti oglunu yuttugunuz/Bir babanin yedinci ogluyum ben
Gömülmek istiyorum buraya hiç degismeden/Babam öldü acilarindan kardeslerimin
Ruhunu üzmek istemem babamin/Gömün beni degistirmeden/Dogulu olarak ölmek istiyorum ben
Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var:/Karsinizdakini degistirmek/…/ Fakat degismeyecek ruhum/…”
Türk Edebiyati dergisinin Ocak 2007 sayisinin kapaginda sairler yer aliyor. Bu fotograflarin biri de Sezai Karkoç’a ait. Üniversitede ders esnasinda ögrencilerime Sezai Karakoç’u soruyorum maalesef yarisi bilmiyor. Bundan hareketle yeni neslin tanimasi için Sezai Bey’in kisa biyografisini sunuyorum:
Sezai Karakoç, 1933 yilinda Diyarbakir’in Ergani ilçesinde dünyaya gelir. Babasi Yasin Efendi’nin koydugu isim Muhammed Sezai’dir. Nüfus kayitlarinda Ahmet Sezai olarak geçer. Dedeleri, Ergani ve yöresinde oldukça etkin kisilerdendir. Babasinin babasi Hüseyin efendi, Plevne savasina katilmis; Gazi Osman Pasa’nin takdirini kazanmistir. Aile Leventogullari olarak anilir.
Ilkokulu Ergani’de, ortaokulu Diyarbakir ve Maras’ta, liseyi Gaziantep’te okudu. Lise sonda Necip Fazil Kisakürek’le tanisti. Burslu ögrenci olarak girdigi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ni 1955′de bitirdi. 1959-1965 yillari arasinda Maliye Müfettis Yardimciligi ve Gelirler Kontrolörlügü görevlerinde bulundu. 1967 yilinda Islamin Dirilisi ve Yazilar adli kitaplarindan dolayi yargilandi. Büyük Dogu, Hisar, Akpinar, Dernek, Düsünen Adam, A dergilerinde deneme ve siirler, Yeni Istanbul, Sabah ve Milli Gazete’de fikra yazilari yayimlayan Sezai Karakoç, mart-nisan 1960′ta iki, mart 1966 – mart 1967′de oniki, ekim 1969 – ocak 1971′de onalti sayi olmak üzere Dirilis dergisini yayimladi. 1974′ten itibaren düzenli olarak 18 sayi yayinlanan, 1976′dan itibaren gazete biçiminde çikan Dirilis dergisi yerli düsünce ve edebiyatin en önemli dergilerinden biri oldu. 1977-78, 1980 ve 1983 yillarinda da yayimlanan Dirilis, son olarak 1987-1993 arasi alti yil haftalik olarak yayimlanmistir. Dirilis Dergisi, gerek edebiyatimiz gerekse fikir ve kültür hayatimiz için bir okul olmus, çok sayida aydin ve sanatçi yetistirmistir.1990 Dirilis Partisi’ni kuran Sezai Karakoç, 1997 yilinda Anayasa Mahkemesi tarafindan kapatilisina kadar da bu partinin genel baskanligini yürüttü. (www.biyografi.net)
Siir Kitaplari:Körfez (1959), Sahdamar (1962), Hizir’la Kirk Saat (1967), Sesler (1968), Taha’nin Kitabi (1968), Kiyamet Asisi (1968), Magara ve Isik (düzyazi siirler, 1969), Gül Mustusu (1969), Zamana Adanmis Sözler (1970), Ayinler (1977), Leyla ile Mecnun (1981), Ates Dansi (1987)… Arastirma ve Fikir Kitaplari: Yunus Emre, Mevlana, Mehmet Akif, Islam’in dirilisi, Islam Toplumunun Ekonomik Strüktürü, Ölümden Sonra Kalkis,Hikayeler I – Meydan Ortaya Çiktiginda (1978), Hikayeler II – Portreler (1982).
Ödüller:1968 Milli Türk Talebe Birligi Milli Hizmet Madalyasi, 1970 Sürgündeki Macar Yazarlari Gümüs Madalya Ödülü, 1982 Türkiye Yazarlar Birligi Hikâye Ödülü, 1988 Türkiye Yazarlar Birligi Üstün Hizmet Ödülü, 1991 Dünya Sanat ve Kültür Akademisi Ödülü. Kültür Bakanligi Kültür ve Sanat Büyük Ödülü 2006.
Muhterem Sezai Karakoç Bey’e Allah’tan uzun ömür dilerken, neslimizin onu tanimasini ve fikirlerinden hakkiyla yararlanmasini diliyorum. Böylesine anlamli ödülden dolayi da Kültür Bakani Sayin Attila Koç’u ve seçici kurulu kutluyorum. Son olarak Sezai Bey’in 1969 yilinda yazdigi “Ey Yahudi” isimli siirin bir bölümünü (Karakutu sitesinden iktibasla) siz aziz okurlarimin dikkatine sunuyorum:
Ey Yahudi!
“Sen Süleyman Peygamberin ruhunu incittin ey yahudi
Davut Peygamberin ruhunu sarstin ey yahudi
Zebur’a ihanet ettin ey Yahudi/Tevrat’in ve Zebur’un
Musa’nin Davut’un Süleyman’in/Ve bütün kitaplarin ve bütün peygamberlerin
Gelmesini bekledikleri/Gelecegini haber verdikleri
Ve bütün kitaplarin ve bütün peygamberlerin/Evrene, insana, yere, göre isik saçan
…/O gün Tanrinin azabi senin için siddetli olacaktir
Biz istesek bile seni ondan kurtaramayacagiz ey Yahudi/Bize bu yapilani yapan sen degilsin
Biz kendi cezamizi çekiyoruz/Sen de bir gün kendi cezani çekeceksin ey yahudi
Sana yeryüzü lanet edecektir/Sana gökyüzü lanet edecektir ey yahudi
En kisa zamanda tövbe yolunu tutmazsan ey yahudi” (Sezai Karakoç, 1969, Dirilis Dergisi Sayi 1)

kaynak: oncevatan.com.tr

Add comment Nisan 26, 2007

Previous Posts


Diriliş Yazıları nedir?

Diriliş Yazıları, diriliş düşüncesinin en sahih şekilde anlaşılması ve anlatılması projesidir. Bu kapsamda, ne olduğu, ne olması gerektiği ve nasıl olacağı da önem arzeder. Bu maksatla, bu ilk ayakta Diriliş Yazıları, bir internet sitesinde ilgili yazıların arşivini oluşturmaktadır.

Bölümler

Son Yazılar

Bağlantılar

Diriliş Paneli

Diriliş Yazıları, diriliş düşüncesi üzerinde düşünme ve konuşma merkezli çalışmalarına bir panele destek olarak başladı. Panel kapsamında konuşmacılar, diriliş düşüncesi ve düşüncenin mimarı Sezai Karakoç'u konuştular. 3 saati aşkın bir süre akademisyen ve yazarların da içinde bulunduğu panel konuşmacıları, dinleyicilere diriliş ve Sezai Karakoç'u anlattılar. -nisan'07-

Arşiv