BİR DİRİLİŞ ŞAİRİ OLARAK NECAT ÇAVUŞ

Nisan 26, 2007

Yazar: Şaban ABAK

Bitmekte olan miladî 1999’u, modern Türk şiirinin Diriliş akımıyla tanışmasının kırkıncı yılı da kabul edebiliriz. Adına, her ne kadar ilk defa Nisan 1960’ta yayıma başlayan Diriliş dergisinde rastlıyorsak da, beliriş tarihini daha ileriye taşıyabilir; üstat Sezai Karakoç’un, arkadaşı Nuri Pakdil’le birlikte 1955’te çıkardığı Şiir Sanatı dergisini ve 1957-59’da Pazar Postası’ndaki ürünlerini, akımın habercisi ve teşekkül evresi sayabiliriz.

1999, aynı zamanda şair Necat Çavuş’un kırk yaşına girişi münasebeti de gözetilerek, önceki üç kitabıyla birlikte sonradan yazdığı şiirlerin de bir araya getirildiği ve yeni bir kitap olarak yayımlandığı yıl oldu. (Kaknüs yay.) Ancak Çavuş, kitabının adını “Bindörtyüzondokuz” koymakla, özellikle bu yıl salgın haline gelen yüzyıl sonu, ikinci binyıl veya milenyum türü safsatalarla kendini açığa vuran takvim konusundaki bilinçsizliğin ürünü bir sapkınlığa da daha baştan şairce bir çalım atmış oldu.

Necat Çavuş’un şiiri hakkında genel ve yuvarlak sözler sarf etmek yerine (çünkü hem bir şairin bütün şiirini genel olarak ele alıp hem de doğru ve darasız sözler söylemenin çok zor olduğunu kabul ediyorum) bu şiirin kanaatimce en önemli ve üzerinde dikkatle durulmaya değer özelliğini işaret etmeye çalışacağım: Geleneğimizin bir yeniden üreticisi olarak Necat Çavuş ve Türk şiir tarihine eklemlenebilen bir şiir olarak Necat Çavuş şiiri.

Necat Çavuş, büyük şiir birikimimize modern Türk şiirinin kazanımlarını da ekleyerek geleneği yorumlama ve yeniden üretme çabasında, kendi kuşağının en başarılı şairlerinden biridir. Bu hususu açmayı denemeden önce şairin “Diriliş Akımı” içinde değerlendirilmesi gerektiğini, zaten yukarıdaki yargının da bunu gerektirdiğini, zira ülkemizde hâlen Diriliş anlayışı dışında gelenekle doğru ve sağlıklı bağlar kurma çabasının herhangi bir kimse için söz konusu ve mümkün olmadığını belirtmek gerekir.

Bindörtyüzondokuz’un yayımlanışı üzerine Yeni Şafak’taki köşesinde dört yazı yazan şair İhsan Deniz de ilk yazıda Çavuş’un Diriliş akımı içinde yer aldığını vurguluyordu: “…etik ve estetik terbiyesini/donanımını ‘Diriliş’ anlayışından almış ve şiirini o ana kulvarla/damarla beslemiş bir şair olarak Necat Çavuş…” (İhsan Deniz, Yirmi küsür yıldır ‘has şiirin’ peşinde olan bir isim: Necat Çavuş, Yeni Şafak, 14 Haziran 1999)

 

Diriliş Akımı Hakkında

Diriliş terbiyesi almış olmakla gelenekten yararlanma meselesi arasında doğrudan bir ilişki var elbet. Bu münasebeti de belirtmek için kimi yazarların adına Yeni İslamcı Akım da dediği Diriliş Akımı’na kısaca değinmek isterim.

Modern Türk şiiri 1950’lerden sonra belirginleşen, 60’lı yıllarda netleşen  yeni ve yenileyici bir akımla; “Diriliş Akımı”yla tanıştı. Hatta modern Türk şiirinin bu akımla başladığını ve daha da önemlisi, Türk şiir mirasını tevarüs etme çabası içinde olması ve bu sayede Türk şiirinin tarihine kendini ekleyebilmesi bakımından, yegane modernliğin Diriliş akımından ibaret bulunduğunu iddia edebiliriz.

Öncüsü ve halen en güçlü temsilcisi olan üstat Sezai Karakoç, Diriliş Akımı’nı eserlerinde örneklediği gibi tanımlamıştır da. Kendisini İkinci Yeni içinde gösterme yanlışlığını da düzeltmek için sohbetlerinde de bu konu zaman zaman açılmış, şiirinin Diriliş akımı veya ekolü içinde değerlendirilmesi gerektiğine işaretle, bu akımı öz ve özetle tanımlamıştır.

Diriliş, medeniyet merkezli bir sanat ve hayat görüşüdür. İnsanlık tarihini, tarihî-sosyolojik açıdan, din eksenli ve medeniyet merkezli olarak ele alır.

Diriliş sanatçısı için, İslâm ve İslam Medeniyeti hem ilham kaynağıdır, hem de malzeme olarak bunlardan türlü biçimlerde yararlanması söz konusudur. Sanatçı, kendi inanç, düşünce ve sanat tarihiyle sağlam bağlar kurmamışsa, geleceği yoktur.

Edebiyatımızın geçmiş dönemlerinin parlak eserleriyle sağlıklı bağlar kurmak, o geleneğin yenilenmiş ve taze (orijinal) örneklerini vermek; dil, biçim yahut tema gibi unsurları taklit etmekle değil; o eserlere vücûd kazandıran ruhla tanışmak, o ruha ortak olmakla mümkündür. (Böyle bakıldığında  şiir birikimimizin birdenbire Türk diliyle yazılanların sınırlarından taşıp Arapça ve Farsça ile yazılmış olanları da kapsadığını görürüz. Zira medeniyetimizin geçmiş parlak dönem eserlerini ortaya çıkaran ruh, en öz ifadesiyle İslam ruhudur.) Ancak bu ruhla tanışıklık kurabilmiş olan sanatçı, kendi çağını ve kullanacağı yeni malzeme ve imkânları da iyi tanımışsa, eseriyle geleneğin altın zincirine yeni bir halka teşkil edebilir.

 

Bir Vâris Olarak Şair

Çavuş’un gelenekle sağlam bir irtibat kurma ve o mirası tevarüs etme, ondan payına düşeni alma çabasına ilk kez, ilk kitabı Keşifler’in (1983) ardından Diriliş’te çıkan “Şiiri Arayan” başlıklı kısa yazıda dikkat çekiliyor: “Umut veriyor, çünkü: eskiyi taklit kolaylığına, yalancı ustalığa sığınmıyor. Yeniyi arıyor. Yeniyi ararken, eski şiirin özünden pay almaya çalışıyor.” (Aktaran: T. Karataş, Doğunun Yedinci Oğlu, s. 526. Karataş, bu imzasız yazının Sezai Karakoç’a ait olduğu görüşündedir.)

Çavuş, ilk kitabı Keşifler’den sonra aradan geçen on beş senede üç yeni kitapla (Deniz Düşünceleri de ayrı bir kitap olarak düşünülmelidir) bu zor işte önemli başarılar göstermiştir. Bunu elbette Allah vergisi yeteneğine olduğu kadar, düşünen, akleden ve tercih yapan bir insan olarak kendisine doğru beslenme kaynakları seçmiş olmasına da borçludur. O’nun kaynakları daima Medeniyetimizin büyük klasik eserleri olmuş, Kaside-i Bürde’den Hızırla Kırk Saat’e uzanan altın zincirdeki şaheserleri büyük bir susamışlıkla ve adeta kıskançlıkla tanımaya girişmiştir. Yalnızca Hafız’ın Divan’ını okumak için kendi çabasıyla Farsça öğrendiğini, Arapça da bildiği için islam harfleriyle yazılmış hemen bütün kitapları rahatça okuyabildiğini hatırlatmak isterim. Yirmili yaşlarında arkadaşlarıyla kurduğu yayınevinin adına “Bürde” demiş, 1993’te de Bürde adını taşıyan bir edebiyat dergisi çıkarmışlardı. Şiirden de şiir için çalışmaktan da hiç uzak kalmamış, üstelik bütün bu çalışmalarını hep bir imkân darlığı ve maddî sıkıntı içinde sürdürmüştür. Diyebilirim ki Necat Çavuş ‘mahlasla’ yaşamış, fakat has şiirden ibaret sanatını öz ismi ile çağına ve geleceğe yazmıştır.

 

Türkçe’ye Katkı

Çavuş’un kaynaklarının zenginliği ve dil konusundaki birikimi, sanatının en önemli maddi temelini oluşturmuş, bu da onun şiirine gerçekten zengin ve incelikli bir Türkçe kazandırmıştır. Türkçe, Çavuş’un şiiriyle bir can daha kazanmış, güzelleşmiş ve güçlenmiştir.

(Burada Çavuş’un nesrinin de son derece sağlam bir dil ve mantık örgüsüne sahip olduğunu, çoğu edebiyat, sanat ve sanat tarihiyle ilgili birkaç kitap hacmini aşmış olması gereken deneme ve makalelerinin de bir an önce kitaplaşmasıyla şiirinin daha da aydınlanacağını not etmekte yarar görüyorum.)

Usta işi, son derece işlenmiş bir dille ördüğü şiirinde klasik şiirimizin beyit zarafeti ve söyleyiş tadı hemen dikkati çeker. Bir zamanlar pek moda olan ve güya halka; onun diline ve kültürüne yakın olmak adına şiirin şurasına burasına deyim, atasözü, türkü sözü vb. folklorik malzeme serpiştirir gibi, son yıllarda da şiire, çoğu dinî tasavvufî olmak üzere ‘eski’ kelime serpiştirme merakı gözlenmiştir. Çavuş’un  kuşağı içinde yer alan kimi isimlerde de rastlayabildiğimiz  bu “yalancı ustalıktan” O, uzak durmayı bilmiştir. Geçmiş dönem şiirimizin dil zevki, Çavuş’un şiirinde biçim olarak değil ve fakat söyleyişteki zarafete ve edaya sinmiş olarak yaşamaktadır. Nedim’in şiir dili adeta erimiş gibidir bu şiirin içinde. Yine bu şiirde dile yansımış olarak Nef’i’nin sivri öfkesinden, Fuzûlî’nin istiğnasından ve Bakî’nin bilgeliğinden yankılar vardır.

Çavuş’un şiirinden hem modern Türk şiirine has imgeciliğin ve Türkçe şiirin son elli yılda kazandığı yeni ifade imkânlarının  getirdiği tatları, hem de geçmiş dönem şiirimizin mesnevilerden ve divanlardan süzülen klasik tatlarını alabilmemizi sağlayan en önemli faktör ise, şiiri hikmetli söz olarak görme ortak paydası olsa gerektir. Çavuş, daha ilk kitabında bu yola meyletmiş, ilk denemesinde değilse de sonraki şiirlerinde başarılı olmuştur. Özellikle üçüncü kitabı Yolcunun Gözleri Parlıyor’da , ‘şiir, hikmetli sözdür’ der gibidir.

 

Gazelin Aşk Şiiri Olarak Geri Dönüşü

Çavuş’u geleneğe bağlayan işlenmiş somut unsurlar da vardır. Hemen tamamı yenilenmiş, yeniden üretilmiş bu somut işaretler çözümlendiğinde Bindörtyüzondokuz’un mevlid, kasideler ve gazellerle dolu olduğu, adeta kendisini geleneğe ekleyerek bu türleri yeniden ürettiği görülecektir. Geleneğin en bariz tematik unsuru ise aşk temasıdır. Monna Rosa ile gül mazmunu, sevgilinin saygınlık ve üstün tutuluşunun bir remzi olarak nasıl edebiyatımıza yeniden girmişse, Çavuş’un şiiriyle de aşk ve “aşk şiiri”, çoktan beri can çekişen itibarını yeniden kazanma hamlesi yapmıştır. Elbette, başta Mecnun ve Ferhat, Leyla, Belkıs, Züleyha olmak üzere, eski şiirden isimler, nesneler, mekânlar ve hatta olaylar sıkça yer alır bu şiirde. Ama hep yeni elbiseler giyinmiş, yeni maceralara girişmiş ve söyledikleri de yenilenmiş olarak.

Aşk, Necat Çavuş şiirinde adeta taşıyıcı bir omurgadır. İhsan Deniz’in de adı geçen yazılarında işaret ettiği gibi, kendisinin de şiirinin de “varoluşsal dinamizmine yol açan” en önemli kaynak aşk imgesidir. O kadar ki dinî kişi ve olayları bile bir aşk şiiri formatında işleyebilmekte, bunu özellikle tercih etmektedir.

 

Yeni Bir Mevlid : Işıklı Dakikalar

Burada zikretmek isterim, meselâ Işıklı Dakikalar şiiri, ilk bakışta yeni bir sevgiliyle karşılaşmanın heyecanıyla dolu coşkun bir aşk şiiri gibi durmaktadır. Ama bunun Peygamber Efendimizin doğuşuna adanmış bir şiir, tam anlamıyla yeni bir mevlid olduğunu görebilmek için Hazreti İbrahim’i, Hazreti Musa’yı, Hızır Aleyhisselâm’ı ve Hıra Mağarası’nı (bu somut işaretleri) bilmek gerekiyor. “Ve hiç üşümeyeceksin ruhum / Yeni ateşler süreceğim ocağına” mısralarının tadına varmak içinse, bilginin de ötesinde medeniyetimizin sürekli dirilişlerle yenilenen dinamik ruhuyla tanışmış olmak gerekiyor. Ayrıca bu iki mısrada Hazreti Adem’in yaratılışına, ateşte pişirilmiş balçıktan ibaret vücudumuza ruhun üflenişine de çok ince bir gönderme vardır.

Yine  Kur’an-ı Kerim’deki Süleyman (a.s) kıssasına çok güzel göndermelerin bulunduğu Saray Misafiri şiirinde sevgilinin, eteklerini Belkıs gibi çekerek (Melike Belkıs, sırça sarayın şeffaf zeminini su sanıp eteklerini toplamıştır –Neml sûresi somut işareti-) sırça saraya birlikte girme arzusu, sevgilinin ellerini vermesi şartına bağlanmakta, daha doğrusu sevgilinin ‘iki gelişle’ birlikte gelmesi istenerek, adeta hem imana hem aşka davet edilmektedir. (Süleyman da Belkıs’a “bana, müslüman olarak gel” diye haber etmişti.) Şöyle ki, burada basit bir el ele tutuşmanın ötesinde biat imgesinin bir yeniden üretiminin söz konusu olduğu kanaatindeyim. Hatta bu imge, daha güçlü olarak başka bir şiirde şu şekilde kullanılmıştır: “Bir bıçağın üstünde bin el, Ey kilit ve çengel ve zincir ve urgan ve kanca ve pranga zanaatkarları! / Sizden başka esnaf yok mu beldede?” Bunun gibi, belâ kelimesini de hem evet, hem aşk için sevgiliye verilmiş söz ve hem de zaman, mekân ve olay belirtici bir terkip olarak kullandığımız ‘kalü belâ’daki anlamıyla iç içe kullanmıştır.

Biat etme, el alma, bağlılık bildirme motifi, iç içe anlam katmanları oluşturarak ve yenilenmiş bir mazmun olarak Çavuş’un şiirinde sıkça yer alır. Biraz daha farklı olmakla birlikte buna benzer bir motif de Deniz Düşünceleri XXV’de yer alıyor: “Harput bir denizdi / Ve göller kapanmış evliya eteklerine”. Geçmiş yüzyıllarda önemli bir merkez olan ve türbelerde yatan nice ulu kişilerin hatırasının manevi atmosferi ile süslü Harput, (Bugünkü Elaziz’in eski merkezi) yüksekçe bir mevkidedir ve yakın çevresinde birkaç baraj gölü bulunmaktadır. Göl, elbet kendisinden mertebe olarak çok daha ilerde olan ‘ilim ve irfan denizine’ tabi olacak, eteklerine kapanacaktır. Buradaki imajın dikkat edilmesi gereken Çavuş’a has yönü, sunî olanın doğala ve yeninin kadim olana ram olması gerektiği görüşüdür.

Kasidenin Dirilişi

Deniz ile ulu kişi motifi, iki yerde de üstat Sezai Karakoç için kullanılıyor. Doğrudan deniz olmaktan çok, “denize ses veren”, “denizi konuşturan” kişi olarak. Necat Çavuş’un üstat Sezai Karakoç için yazdığı üç şiir, kaside geleneğimizin en yeni ve çok güzel örneklerinden sayılacaktır. Bunlardan “Sezai Karakoç” başlığını taşıyanı, kapsam olarak da klasik kaside türü ile tam olarak örtüşmekte, Şeyh Galip’in Mevlâna Celâleddîn-i Rûmî için yazdıklarıyla 1999’da (Galip Dede’nin vefatının 200. Yılında) buluşmaktadır.(Yeri gelmişken belirtelim, Karakoç da gençliğinde Şeyh Galip için övücü, yüceltici mısralar yazmıştır ve geleneğin Karakoç’tan önceki altın halkası aslında Şeyh Galip’tir. Her ne kadar “tanıdıkları”(!) arasında sayılması, Karakoç’u İkinci Yeni sananlarca unutulmuş olsa da.)

Deniz Düşünceleri’nin XXX. Bölümü olarak kitapta yerini alan ikinci şiirle aynı zamanda Diriliş Partisi de edebiyata girmiş olmaktadır. Yanılmıyorsam edebiyat tarihimizde ilk kez bir siyasi parti lideri ve düzenlenen meydan konuşması (miting) için bu kadar güzel ve kalıcı bir şiir yazılmıştır. Yine Karakoç için yazılmış bir kaside olan şiirde bu kez onun, bir siyasi parti lideri olarak aktif toplum görevine soyunmuş oluşu ve İstanbul’da, Pendik sahilindeki bir meydanda konuşması vasfedilmekte ve sanki konuşan Sezai Karakoç değil de “kabaran göğüsten kopan tarihî kelimelerle” ve “binbir mücevher dağıtan medleriyle” denizin kendisiymiş gibi anlatılmaktadır. O’nun, “ordusuz bir Alparslan” olduğu söylenerek, Sultan Alparslan’ın misyonu ile Sezai Karakoç’un misyonu arasında bir paralellik kurulmakta ve her ikisinin de Batı’ya; Batı’nın karanlık saldırısına karşı giriştikleri aktif savunmaya işaret edilmektedir.

 

Küçük Bir Şerh

Şiirin sonundaki “Ve güneş parlayınca üstümüzde / Şikâyet ettik güneşten de”  mısralarında ise eşsiz güzellikte bir, ‘güneşten şikâyet etme’ imgesi yer almaktadır ki, bütünüyle insana, insanın nankörlüğüne, cahil ve zalim oluşuna, güneş gibi hakikati aşikâr kılan ve hayat kaynağı olan peygamberleri taşlayışına ve hatta öldürüşüne, ve “Ey kavmim, Allah’ın resullerine uyun!” diye koşuşturan (Yasin sûresi) Allah dostu, Peygamber mirasçısı aydınlara da aynı nankörlükle sırt çevirişine yakınmacı bir işaret ediş ve müthiş bir dikkat çekiş vardır. Söz konusu imgenin aynı zamanda, şu bize çağrıştırdıklarının anlam ve ruh dünyasından beslenerek doğmuş bir imge olduğunu da belirtmek isterim. Güneşten şikâyet etmenin sebebi olarak, o gün meydanda toplanan halkın üzerine bir güneş gibi doğanın ve asıl aydınlatıcının Sezai Karakoç oluşu da gösterilmek istenmiş olabilir. Ancak bu mana da söylediklerimizle çelişmez. Bu bölüm ayrıca zamanımızda toplumun sözde ileri gelenleri ve sözü geçenlerince Sezai Karakoç’un ve genelde aydınların nasıl karşılandığının da veciz bir ifadesidir. Son olarak meydan konuşmasının güneşli, sıcak bir günde yapıldığını öğreniyoruz.

Deniz Düşünceleri bölümünde alttan alta bir toprak-su, erkek-kadın, doğu-batı karşıtlıklarının işlendiği ve şairin genellikle birinci tarafta yer aldığı seziliyor. Son şiirde Sezai Karakoç, Tufan öncesi halkı gemiye çağıran kurtarıcı Nuh imajıyla anılırken, “Koca bir dağ iniyor sanki denizlere” mısraı da bu karşıtlıkların en çok belirginleştiği ve yeni karşıt anlamlar kazandığı (Diyarbakır-İstanbul gibi) bir anahtar öğe işlevi yükleniyor.

Şair Necat Çavuş’un kırk yaşında, Diriliş Akımı’nın kırkıncı yılında bir doğum günü armağanı gibi sunduğu Bindörtyüzondokuz’la, üstat Sezai Karakoç’un açtığı ve gösterdiği yolda yürüyen üçüncü kuşak ta rüştünü ispat etmiş, şiir tarihimiz yeni bir eser kazanmıştır.

Bu yazı yazarı tarafından bize ulaştırılmıştır. Kendisine teşekkür ediyoruz. 

Entry Filed under: Genel Yazılar. .


Diriliş Yazıları nedir?

Diriliş Yazıları, diriliş düşüncesinin en sahih şekilde anlaşılması ve anlatılması projesidir. Bu kapsamda, ne olduğu, ne olması gerektiği ve nasıl olacağı da önem arzeder. Bu maksatla, bu ilk ayakta Diriliş Yazıları, bir internet sitesinde ilgili yazıların arşivini oluşturmaktadır.

Bölümler

Son Yazılar

Bağlantılar

Diriliş Paneli

Diriliş Yazıları, diriliş düşüncesi üzerinde düşünme ve konuşma merkezli çalışmalarına bir panele destek olarak başladı. Panel kapsamında konuşmacılar, diriliş düşüncesi ve düşüncenin mimarı Sezai Karakoç'u konuştular. 3 saati aşkın bir süre akademisyen ve yazarların da içinde bulunduğu panel konuşmacıları, dinleyicilere diriliş ve Sezai Karakoç'u anlattılar. -nisan'07-

Arşiv