Archive for Mayıs, 2007
‘Sezai Karakoç, evrensel bir şairdir’
Şair Osman Sarı: Sezai Karakoç, sanki annesinden doğrudan şair olarak doğmuş
İstanbul Büyükşehir Belediyesi Kültür A.Ş tarafından, Sezai Karakoç Şiir Programı düzenlendi. Cemal Reşit Rey Konser Salonundaki etkinlik, 2007 yılı Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülüne değer görülen Karakoç’un şiirsel yönünün anlatıldığı sinevizyon gösterisiyle başladı.
Daha sonra söz alan şair Osman Sarı, bir şairin şiiriyle dünya görüşünün birbirinden ayrı düşünülemeyeceğini belirterek, Karakoç’un şiiri düşüncesine, düşüncesini de şiirine çok iyi giydirmiş bir şair olduğunu söyledi. Sarı, ”Sezai Karakoç, sanki annesinden doğrudan şair olarak doğmuş” dedi. ”Necip Fazıl Kısakürek’e yapılan haksızlığın Sezai Karakoç’a da yapılmasından korkuyorum” diyen Sarı, ”(Necip Fazıl, çok iyi bir şair, ama düşüncesi tartışılır) diyenler var. Bu bir haksızlık ve bunu kabul etmek çok zor. Aynı haksızlığın Sezai Karakoç’a yapılır gibi olduğunu görüyorum” şeklinde konuştu.
”EVRENSEL BİR ŞAİR”
Şair Nurettin Durman ise Karakoç’un açık sözlü bir şair olduğunu belirterek, ”Karakoç, evrensel bir şairdir” dedi. Karakoç’un, Türkiye’nin yetiştirdiği en seçkin şairlerden biri olduğunu söyleyen Durman, şairin aldığı ödülle daha çok gündeme geldiğini kaydetti. Durman, Karakoç’un, kendini gösteren ve duyuran bir şair olduğunu dile getirerek, ”Zaten dikkat edilirse Karakoç, şiirleri günümüze gelinceye kadar hep böyle yapmıştır. Kendini bir mecburiyet halinde ortaya koymuş ve mecburen görülmüştür. Çünkü görülmese olmazdı ve hayatın şiir tarafı eksik kalırdı” şeklinde konuştu. Şair Haydar Ergülen ise Sezai Karakoç’un sadece doğulu bir şair olarak nitelendirilemeyeceğini ifade ederek, ”Karakoç’un, modern ve modernist bir şair olduğunu düşünüyorum. Bir şair modern olup, modernist olmayabilir. Ancak Karakoç her ikisi de” dedi.
”KENDİNE YAKIŞANI YAPTI”
Karakoç’un 2007 yılı Kültür ve Turizm Bakanlığı Kültür ve Sanat Büyük Ödülüne değer görülmesinin tartışılmasına da değinen Ergülen, şunları kaydetti: ”Ben de o ödülü almayacağını düşünüyordum. Kendine yakışanı yaptı ve ödül töreni yaptırtmadığı gibi ödül parasını da bir hayır kurumunda kullanılmak üzere bakanlığa geri gönderdi.” Şair Sadık Yalsızuçanlar da Karakoç’un ne doğulu, ne de batılı bir şair olarak tanımlanamayacağını belirterek, Karakoç’un şiirlerini saf ve katıksız bir ilhamla yazdığını söyledi. Şair Mevlana İdris de Karakoç’un çağın büyük düşünce adamı ve şairi olduğunu belirterek, şöyle konuştu: ”Karakoç’un şiirlerinin arka planında zamanlar arası bir geçişkenlik, hakikat arayışı var. O şiirlerinde, düşüncelerinde gelecekte kuracağı bir yapı için geçmişe gidip bir taş alır, onu şu anda önümüze koyar. Bu yönüyle Karakoç’un zamanlar arası bir mimar olduğunu söyleyebiliriz.” Etkinlik, şair Sacit Onan tarafından seslendirilen Karakoç’un ”Mona Rosa” adlı şiiriyle sona erdi.
Kaynak: f5haber.com
Add comment Mayıs 30, 2007
Sezai Karakoç ve İrfani Gelenek
Yazar: Sadık YALSIZUÇANLAR
Hepinizi saygıyla selamlıyorum
Sözlerime Modern Türk şiirinin altın şairi Sezai Karakoç’un şu ölümsüz dizeleriyle başlamak isterim :
“Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır
Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır”
Altın şairler çağı kapandı gerçi, Heidegger’in ellilerde dediği gibi ‘dünyanın nuru çekildi’, semavi sofra kalktı, bizler o irfani şölenden arta kalanlarla yetiniyoruz.
Bunlar kırıntı da olsa, dünyayı anlamlandırmak ve ruhlarımızı yıkamak için yeterli oluyor, zira Allah’ın Nur ism-i şerifinden bir parıltı, bütün dünyayı ışıtmaya yeter.
Nitekim Karakoç, ‘sofra’nın kendisinden de söz eder :
‘sofra sofraya değer sofra sofraya
Sofra sofraya bakar yaklaşır sofra sofraya
Böylece gökten sofra iner dağa
Şairlikten sonra başlayan azıklarla
Şarap dense de şarabı aşmış bir şarapla’
Bu şarap, İbn Farıd’ın, ‘biz sarhoş iken henüz üzüm yaratılmamıştı’ dediği şarap olsa gerektir.
Onu Hayyam da içmiştir Hz. Mevlana da.
Hz. Pir, bu sarhoşluğu, ‘üzüm sarhoşluğu değil benim sarhoşluğum/benim sarhoşluğumun sonu yok’ diye niteler. Şarap, kendisi bizatihi nurullah olan nur-ı Muhammedi’nin mazmunudur. ‘Adem su ile balçık arasındayken ben Peygamberdim’ sözünde ifadesini bulan nur…Sezai Karakoç’un bu dizelerinden az önce bir mısraında kullandığı Venüs kelimesi bize söze girişmek için bir kapı açabilir. Zaten Üstad da, modern zamanlarda irfani geleneğe açılan bir kapı’dır. Venüs’te Yusuf peygamber oturur ve büyük şairler şiiri oradan alırlar, der İbn Arabi. İbn Arabi, Karakoç’un en değerli kaynaklarındandır. Hızır’la Kırk Saat’ten başlamak üzere, Karakoç şiirinin irfan haritası araştırıldığında Mağripli bilgenin her an karşımıza çıkması muhtemeldir. Venüs’ten şairin kalbine inen hakiki şiirin zihinsel, entelektüel bir şiir olmadığı kesin. Zira ‘gönül’ beytullahtır, arşı istiva eden Yaratıcı yere göğe sığmamış, kamil insanın kalbine sığmıştır. ‘Bunda kalp sahibi olanlar için öğüt vardır’ ayetini yorumlarken İbn Arabi, ‘burada akıl değil kalp denmesi, aklın sınırlama özelliğindendir’ der, ‘akıl, kelime anlamı itibariyle de bağ demektir, düğüm…Kalp ise sınırsızdır, hakikat gibi, hakikat inhisar kabul etmez.’
Şair, ‘dağların yıkılışını Venüs bardağında’n görür. Bu görüş, gönül gözüyledir ve şiirin Venüs’ten alındığına yönelik bir ima taşımaktadır. Son dizedeki ‘Sırların Sırrı’ Allah’tır ve şair şöyle der :
‘Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır’
Bediüzzaman, bu ‘anahtar’ın, ‘benlik’ olduğunu söyler. Suyuti tefsirinden öğreniyoruz ki, ‘dağların yüklenmekten çekindiği emanet’, benliktir. Bir gün Rabiatül Adeviyye, büyük günahlardan söz eden Hasan-ı Basri’ye, ‘senin varlığından daha büyük günah yoktur’ demiştir. Buradaki varlık, insanın ‘benlik iddiası’dır. Anahtar benliktir ve insan kişisel algısını terk etmeden ilahi hakikat’e açık ve hazır hale gelemez. Ümm kavramı da bunu ima eder. Ümmilik, hakikatin algılanmasında şahsi idraki ve nazarı terk etmek demektir. O halde Sırların Sırrına ulaşmaktan söz eden bir şiir karşısındayız. İnsan ilk söylediğiyle son söyleyeceğini de haber vermiş demektir. Sezai Karakoç’un ilk kitabı Hızır’la buluşmaların meyvesidir. Sonraki şiir ve yazılarında, hep Hızır’ın kendisine fısıldadıklarını anlatıp duracaktır. Öyle derler, herkes dünyaya bir sırrı fısıldamak üzere gelirmiş. Hızırla Kırk Saat’e ilişkin anılarından öğreniyoruz ki, Karakoç, bu magnum opus’undaki şiirlerin her birini ayrı bir Hızır buluşmasında kaleme almıştır. Bir yazısında belirttiği üzere, ‘yazı kendisini yazmış’tır. Eğer Karakoç yazmasaydı, bu yazılar, kendilerini başka bir yazara mutlaka yazdıracaklardı. Derrida’nın dediği gibi, Karakoç’un şiirlerini sanki ‘başka bir el yazıyor, yazdırıyor’ gibidir. Diriliş şairinin irfani gelenekle ilişkisini bu kitap, hatta oradaki tek bir şiir üzerinden konuşmak mümkündür. Üstelik özel bir seçim yapmaksızın, tefeül yoluyla kitap açıldığında karşımıza çıkan herhangi bir şiir, onun birkaç dizesi, bu soruna ilişkin bize yeterli veriyi sunabilir. O halde, Şam’a gitmenin vaktidir :
‘Şamdayız
Mevlana ve Mesnevi
Muhyiddin ve Yasin
Şems ve Füsus
Şems nasıl değiştirdi
Bengisu sarnıçlarından geçirerek
Mevlana Celaleddini
Ve Yasin bir delikanlı biçiminde
Ağır ölüm hastalığında
Nasıl iyileştirdi İbn Arabiyi
Mekke çatısında Füsusun ve Fütuhatın yapraklarını ayıklayan
Güneşin yağmurun ve rüzgarın yardımcısı kimdi?’
Şairin ‘alıntı’ ve göndermesi, doğrudan irfani geleneğin iki büyük kaynağıdır : Hz. Mevlana ve İbn Arabi. Bu iki büyük denizin bir zaman kavuştuğuna ilişkin kaynaklarda bilgiler bulmaktayız. Karakoç buna gönderme yapar. Mekke’deki bir vakıasında Hz. Peygamber’in vermiş olduğu Füsusu’l-Hikem’in son Fassında, Şeyh-i Ekber Muhammed kelimesindeki Ferdi Hikmetin Özü’nde, Hz. Mevlana’nın Divan-ı Kebir’inden bir alıntı yapar.
Hz. Mevlana Hz. Şems’i tanıdığında yetkin bir alimdir. Fakat, Hz. Peygamber’in manevi kemal yöntemi olan nefsle mücahade ve riyazet yoluna, hakikatin Batıni sırlarına onunla erecektir. Ona, zahiri bilgilerini tersyüz edecek ve zihinsel algı kalıplarını sarsacak bir soru sorar. Adeta bir yıldırım gibi çarpar, içine aşk ateşini düşürür. Hz. Mevlana böylece şairin ‘bengisu sarnıcı’ irfani berzaha girer. Şems, Mevlana’nın muhabbetinin kendi şahsında kitlendiğini görünce ortadan kaybolur. Böylece bu büyük aşk muallimi, öğrencisini manevi yolculuğu ile baş başa bırakır. Bu aşk yoludur.
Yasin’in bir delikanlı biçiminde görünmesi, İbn Arabi hazretlerinin vakıalarından biridir.
İlk şeyhlerinden el-Müsenna’da da böylesi bir keramete rastlarız. Onun hizmetine de insan suretine giren Fatiha suresi verilmiştir.
Güneş, ilahi hakikat’in sembolüdür, yağmur rahmettir ve rüzgar haber taşıyan elçidir.
Şiirin devamında Hz. Şems’le Hz. Mevlana’nın karşılaşması aktarılır.
‘Şems bir soruydu
Bir cevaptı Mevlana
Benziyorlardı bir arada
Kişinin kendisiyle yaptığı bir konuşmaya
Muhyiddin’in İbnürrüşd’e dediği gibi
Bir evet bir hayır demedi Mevlana
Hep evet dedi Şems’e bu konuşmada…’
Evet-hayır meselesi, İbn Arabi’nin henüz genç bir bilge iken Mağribin büyük düşünürü İbnürrüşd’le görüşmesini ima eder.
“(…)Bu hal bu melalde bir süre kaldılar. Gezgin, derin derin soluklandı ve sessizliği bozarak, ‘evet’ dedi. Filozof’un göğsüne sıkışmış olan soluğu da boşandı ve rahatlamış hissederek kendisini, yüreğindeki sevincin de ateşlemesiyle, ‘evet’ diye karşılık verdi. Gezgin tekrar suskunluğa gömüldü. Filozof, yıllardır onu beklemişti, bu cevabın umuduyla onu, evinde beklemişti. Şimdi dileğine erişmiş olmanın mutluluğu içindeydi. Rahatlamıştı artık. Üzerindeki dünya kadar yük inmiş, kuş gibi hafiflemişti. Gezgin’in dilinden dökülen bu ‘evet’, hem kendini hem de, şimdiye değin yazdıklarını ve söylediklerini onaylamasıydı. Böyle yorumlamıştı ‘evet’i. Dünyanın en güzel kelimesiydi bu. Kelimenin kalbine baktı Filozof, bunları gördü. Gezgin, sonunda, onu, düşüncelerinden dolayı kutluyordu. Düşünme katındayken kendisine verilen bu onay, Filozof’u tarifi güç bir sevince boğmuştu. Gezgin’de durum farklıydı oysa. O, tekrar gömüldüğü suskuda bir zaman kaldıktan sonra, ilkinden daha kararlı ve giz dolu bir sesle, ‘hayır’ dedi. Filozof, bu sözcüğü duyar duymaz, kaskatı kesildi, beti benzi attı ve düşüncelerinden kuşkuya düşmüş, çaresiz bir kimsenin çırpınışıyla, ‘İlahi esin ve aydınlanmayla ulaştığın sonuç nedir, daha açık konuşur musun?’ diye sordu. Gezgin, sesindeki gizemi yitirmeksizin, aynı kararlı ve sır dolu sesle, ‘evet ile hayır’ dedi, ‘bugüne değin yaşadıklarımdan öğrendiğim şey bu iki kelimedir.’ Filozof sancıyormuş gibi kıvranıyor, sözün devamını bekliyordu. Gezgin sürdürdü konuşmasını; ‘ilahi esinle bana bildirilen bu iki kelimedir, evet ile hayırla başlar boyunlarından ayrılır, ruhlar, bedenlerinden uçurulur.’ Filozofun çehresi sararmış, bedeni titremeye başlamıştı, belli belirsiz bir sesle, ‘Allah’tan başka güç sahibi yoktur’ diye fısıldadı. Gezgin izin isteyip sessizce ayrıldı yanından. Kapıya dek uğurladı Filozof, sokakta yitişine baktı uzun uzun. Onu son kez görüyordu. Sonradan defalarca görüşme dileğini iletmiş ama bir türlü cevap alamamıştı. Oysa Gezgin bir kez gördü O’nu. Yine onunla konuşma isteğiyle dolduğunda, geldi evine. İlahi bağış, onunla arasında hafif bir perde olduğu halde, bir kendinden geçiş anında gösterdi Filozof’u kendisine. Gezgin, o rahmet perdesinin ardından görüyordu O’nu. Oysa O, Gezgin’in orada olduğunu bilmiyordu. Onu fark edemeyecek denli düşünceye dalmıştı. Gezgin, kıpırtısız bir bakışla bakarak, kendi kendine, ‘düşüncen ve dikkatin, seni benim bulunduğum yere getiremiyor (…)’
Şam çarşılarında Şems’i arayıp duran Hz. Mevlana’nın öyküsüyle sürer şiir.
Şam, kutlu bir şehirdir.
‘Şam’da sakin olun, o, mübarek beldelerdendir’ hadisi buna işaret eder.
Şeams, Mevlana’ya bir bengisudur, bir yitirir bir bulur onu.
Bu hicran günlerine ilişkin bir hikaye anlatılır. Hz. Pir, kendisine ‘Şems’i gördüm’ diyenlere kese kese altınlar verirmiş. Bunun üzerine dostlarından biri, ‘efendim yalan söylediklerini siz de biliyorsunuz, neden böyle yapıyorsunuz?’ deyince şöyle cevaplarmış : ‘Evet ben de biliyorum yalan söylediklerini, bu yüzden onlara altın veriyorum. Eğer doğru söyleseler canımı verirdim.
Karakoç, şiirinde Hz. Mevlana ile Muhyiddin İbnül Arabi’yi Şam’da buluşturur ve Şems’i sordurur.
‘Muhyiddin kabrini açarak
Sabır kitabından bir yaprak çevirerek
Şemsin kendisini gösterdi
Sonra yorgun bir Şam öğlesinde
Sıcakta çekirgeler kavrulurken
Çömeldi bir su kıyısında
Hızırı gördü alı yeşili gördü suda
Şemsi gördü ve buldu kendini’
Sabır kitabından bir yaprak çevirmenin zorluğunu en iyi Karakoç bilir.
Wıttgenstein, ‘kelimeler eylemlerdir’ der
Karakoç’un şiiri, Eşrefoğlu Rumi’nin dediği gibi, ‘kendi derdin söyleyen/gayrı hikayet etmeyen’ bir şiirdir
Madem şiir en kişisel dildir, o halde şair, irfani gelenekteki gibi, halini şikayet edecektir, onunkisi, Hz. Mevlana’nın beyanı üzre, bir hikayettir lakin bir halin şikayetidir.
Şems, Hızır’dır. Tıpkı Karakoç’a göründüğü gibi, Mevlana’ya da görünmüştür ve kırmızı ile yeşili göstermiştir.
Kırmızı marifetin, yeşil, Muhammedi Nur’un rengidir.
Tıpkı fani sevgilinin alınıp kendisine Mona Rosa’nın, Taha’nın Kitabı’nın verilişi gibi, Şems alınmış, Mesnevi verilmiştir Mevlana’ya.
Şimdi Hz. Mevlana için, gökten bir kartal geçse/ve yere düşse gölgesi/bu acaba Şems’in gölgesi midir/Yerin altından gelirse bir su şırıltısı sesi/Bu ses Şemsin mi sesi/Çöllerde kumda varsa/Kızgın bir ayak izi/Bu iz Şemsin mi izi’
Mesnevi’yi böyle böyle kurar Mevlana.
Sezai Karakoç şiirinin coğrafyası, semavi kökenli medeniyetlerin haritasıdır. Şam’dan sonraki uğrağımız kamil veliler, bilgi ve düşünürler şehri Bağdat’tır.
Bağdat’a girince bizi, ilkin ilahi aşk şarabıyla sermest olanların en üstünü olan Hallac-ı Mansur karşılar :
‘Bağdattayız
Dönüp duruyoruz yırtıcı kuşlar gibi
Çevresinde bir darağacının
Koparabilir miyiz acaba
Etinden çileli etinden
Döğmeli ciğerinden bir parça
Hallac-ı Mansur’un’
Karakoç, ‘illa dostun gülü yaralar beni’nin hikayesine gönderme yapar. Cüneyd-i Bağdadi, Hallac taşlanırken gül atmıştır. Şair bunu şöyle taçlandırır :
‘Bir bakış geçer mi içimizden
Bir taş atarak
Bir gül alabilir miyiz
Elinde biten’
Silku’s-süluk’ta Nahşebi şöyle der :
Bilmek gerekir ki Hallac-ı Mansur, ilim ormanının arslanı ve kavgasının korkusuz kahramanı idi. Onu bir pamuk ambarına parmağıyla işaret etmesiyle pamuklarla taneleri ayırması nedeniyle Hallac diye adlandırmışlardı. Şibli şöyle anlatır: Benimle Hallac arasında bir fark yok. Ancak bana deli gözüyle baktıkları için kurtuldum, o ise akıllı sayıldığı için başına bu geldi.’ Bir gün Cüneyd ona, ‘ölümün yaklaştı’ deyince, ‘benim öldüğüm gün, sen sufilik hırkasını giyme’ dedi. Rivayete göre imamlar Hallac’ın katline fetva verdiklerinde, Cüneyd, sufi giysisi giyinmişti. Bunun üzerine, hemen medreseye gitti, cübbe giydi, sarık sardı ve, ‘biz zahire göre hüküm veririz’ diye bir not yazdı. Bir gün Hallac’a, ’sabır nedir?’ diye sordular, şöyle yanıtladı: ‘Bir insanın el ve ayaklarının kesilerek darağacına asılması durumunda bile kendini yitirmemesidir.’ Son günleri yaklaştığında bir kezinde Şibli’ye, ‘bana dikkat et.’ Dedi, ‘önemli bir ödevle yükümlüyüm. ‘Enel Hakk’ ‘ben Hakkım’ dediğim için beni halifeye şikayet ettiler. İmamlar ölümüme hükmettiler. Bana, ‘hüve’l-Hakk’ (O Hakk’tır) de kurtul, niçin ‘ene’l-Hakk’ diyorsun dediler. Ben de, onlara, ben, ene’l-Hakk derken, aslında hüve’l-Hakk diyorum. Ama siz O’nun gaib olduğunu söylüyorsunuz’ dedim.
Şöyle anlatırlar: Zindana koyulduğu günün gecesi, onu aradılar bulamadılar. İkinci gece aradılar ne onu ne de zindancıları buldular. Üçüncü gece aradılar hem onu hem de zindancıları buldular. ‘Bu durum neydi?’ diye sordular. Hallac, ‘birinci gece ben dostun yanına gitmiştim, beni göremediler; ikinci gece dost buradaydı, bu yüzden ne beni ne de zindancıları gördüler, bugün buradayım, şeriatın hükmü neyse yerine getirin’ dedi.
Anlatıldığına göre zindanda üçyüz mahkum bulunuyordu. Onlara, ’sizi özgür bıraktım, gidin’ dedi. ‘Eğer buna gücün yetiyorsa sen niçin gitmiyorsun?’ diye sordular. ‘Biz, Tanrı’nın tutuk
lusuyuz, O’nun yasasına saygımız ve bağlılığımız sonsuz, gidemeyiz’ dedi. Sonra zindan duvarına işaret parmağını doğrulttu, bir yarık belirdi, mahkumlar çıktı. Sabah ne olup bittiği sorulduğunda gerçeği söyledi. ‘Peki sen niçin kaçmadın?’ diye sordular, ‘Tanrı’yla aramızda bir mesele var’ dedi, ‘bu nedenle kaldım.’
Hallac’ın öldürüleceği gün, birisi, ‘aşk nedir?’ diye sordu. ‘Bugün, yarın ve öteki gün aşkın sırrını göreceksin’ dedi. O gün Hallac’ı öldürdüler. İkinci gün yaktılar ve üçüncü gün küllerini savurdular. Onu dibine getirdiklerinde darağacının ayaklarını öptü ve, ‘işte yiğitlerin miracı budur’ dedi. Elleri kesildiğinde, ‘bir insanı bağlayıp elini kesmek kolay iş’ dedi, ‘ben asıl arş’ın karanlığından külah aşıran kişinin temiz elini kesecek kimseyi yiğit sayarım’ Ayakları kesildiğinde gülümsedi ve, ‘bu ayak güçsüzdür, benim her iki alemde de yolculuk yapabileceğim ayağım var’ dedi. (Molla Cami ve Mevlana’nın dizelerini hatırlayalım: ‘Bu yolda başsız ayaksız ol’) Sonra kanlı kolunu yüzüne sürdü. ‘Ne yapıyorsun?’ diye sorduklarında şöyle cevapladı: ‘Aşk yolunda, abdesti sahibinin kanıyla alacak iki rekat namaz farzdır : ‘Rivayete göre, tüm organlarını kestiler. Sadece sırtı ve boynu darağacında asılı kaldı. Ancak o sırt ve boyundan da, ‘ene’l-Hakk’ sözü yükseliyordu. Halife, ‘bu adamın ölümü daha çok kargaşa çıkaracak’ dedi. Ertesi gün tüm uzuvlarını toplayıp yaktılar. Yanmış, kül olmuş cesetten yine, ‘ene’l-Hakk’ diye ses geliyordu. Üçüncü gün, küllerini suya döktüler, yüzen kül zerrelerinden yine o ses geliyordu.’
Karakoç, Bağdat’taki irfan ehlinden söz eder sonra ve karşımıza bir bilgeler sofrası açar. Bu nurani mecliste kimler yoktur ki! Ekberi bir şair olan Molla Cami, Hayyam, Geylani, herkes oradadır. İrfani geleneğin gözkamaştıran yıldızlarının tümü…O pamuktan, hafif insanı çekemeyen darağacına yardımcı kim varsa…Gene de der, hepimizden ağır geldi, Hallac-ı Mansur’un vücudu…
Sonrasında, Fütuhat’ta söz edilen bir vakıayı aktarır. İbn Arabi, kendisinden önce yaşamış bilgelerle görüşmelerini anlatırken Hallac-ı Mansur’dan da bahseder. Karakoç, bu manevi görüşmeye gönderme yapar :
Muhyiddin’in kabri açılır, ‘ürkme Mansur, benim’ der. Bir deniz kabarmaktadır sanki.
Deniz, kozmik bir imgedir. Vahdet deryasıdır burası, birlik denizi…Deniz, İlahi Hakikat’in kaynağıdır. Kıyısı yoktur, burası sahilsiz bir ummandır.
Hızırla Kırk Saat’in en coşkulu bölümüne geliriz. Şiirin ritminden hissederiz ki, bilgelik kervanı yürümektedir.
‘Mursiyede Tunusta Mısırda
Kudüste Mekkede Konyada
Malatyada Şamdayız’
Hölderlin bir kez daha doğrulanmaktadır. 1799 yılında annesine yazdığı mektuptaki “şiir yazmak uğraşların en masumu” olduğunu söylerken, 1800 yılında yazmaya başlayıp, yarım kalan taslak yazısında dili mülklerin en tehlikelisi olarak belirttiği “Mülklerin en tehlikelisi dil bunun için verildi insana kendisinin ne olduğunâ tanıklık edebilsin diye..”) satırlarını yazmıştır.
Karakoç, kamil insanın varlığına tanıklık eden bir şiir diliyle konuşmaktadır.
Heidegger’in, ‘varlığın evi’ dediği dille…bu dilin içinden, binlerce yıllık mazmunlarla, kamil insanın şairane oturduğu makanlarda dolaşarak.
Yukardaki dizelerde dile gelen mekanlar, büyük bilge İbn Arabi’nin gezisinde izlediği güzergahtır.
Nasıl bir yürüyüştür bu?
‘Yolları bir urgan gibi
Ayağına sarmış Muhyiddiniz
Güneş hep arkada biz öndeyiz’
Mansur olup asılan Muhyiddinin Hızır olup suda, Anadolu’da, bir ses duyup dönüp duran, Hızırı görüp Şems diyen, Mevlana olan bir dervişin izi boyunca yürür Karakoç şiiri.
Doğu ankası’nın sesidir bu, Batı ankasının.
Ş harfiyle uzlaşan S sesi’dir.
Burada Yavuz Sultan Selim’in Şam’a girişi de ima edilmekmtedir, Şems de…
Füsus okuyan Mevlana da…
Bize, kendi ifadesiyle, ‘Muhyiddinin ak kara dünyasından birkaç görünüş’ sunduktan sonra, şair ehramlar ülkesine girer.
Sağda Musa’nın bayrağı dikilidir, solda Firavun’un ve büyü vaktidir.
Musa aleyhisselam kıssasının şiirini modern zamanların trajik görünümleri izler.
İki bölüm sonra, şair bu kez Şakku’l-Kamer’in öyküsünü anlatır.
Efendimiz’in bir adı da Kamer’dir. Ay, O’nun mazmunudur. Ayın bölünmesi, Nübüvvet ve Velayet sırlarının göze inmesidir. Hilal, Allah’ın sevgilisinin Hakk’a ayan, halka gaib olduğu anı simgeler, dolunayda ise halka bakan vechi belirir. ‘Ay yayılır/doğumumuzun doğusuna’ diyen büyük şair, bizi Elhamra’ya, Kurtuba ve Mısır’a götürür. Şiirin ay gibi bölündüğü bir dilin içinden konuşur :
‘Ayı
Bu dünyanın yeşili
İkiye böler
Öte dünyanın akı’
Mekke sokaklarına ineriz sonra.
Trajik bir epigraf karşılar bizi :
‘Yaklaştır kıyameti
Burada bir kadın ölmektedir
Uzaklaştır kıyameti
Burada bir kadın ölmektedir
Yaklaştır sesi sesi
Burada bir kadın ölmektedir
Can vermektedir galata kulesi
Burada bir kadın ölmektedir’
Karakoç’un irfani geleneğin içinden bakarak modern yaşamı gördüğünün en canlı tanığıdır bu dizeler. En canlı ve en ahenkli. Karakoç şiirinin iç sesi, onda yetkin bir insanın, kamil ve kadim insanın, ebedi çocukluk haline dönmüş bir müsumun konuştuğunun da delilidir. Mutlu Arabistan toprağındayız artık…Birer deniz avcısı olan peygamberlerin arasında..Onların izinde ve gölgesinde. Deniz ilahi hakikatin imgesi olarak tekrar belirir. Ve bir Nebiler geçidi : İsa, Musa, İbrahim, Yusuf, Bünyamin, Süleyman, Davut, Eyyüb, Lut, Salih, Zülküfül peygamberler…Ve tümünün imamı, Allah’ın Sevgilisi…Önünde arkasında gümüş defterli gümüş kalemli melekler…O’nun imametinde kılınır namaz. Bu, cem makamında bulunan, başla sonu birleştiren, hadis olanı kadim olana bağlayan kamil insanın miracıdır. Bu, huzur-ı ilahide kılınan büyük namazdır. Kul ile Allah arasında ortak bir ibadet olan namaz…Kul üzerinden Allah’ın Kendi Kendini salat etmesinin şiiridir. Sonra her şey çekilir yerli yerine ve Peygamber bir çöl önünde yalnız kalır.
Bu kez diğer Peygamberler anılır :
İsmail, Şit, Zekeriya… Miracın birinci aşaması olan kavs-ı uruc başlamıştır…Burak alır ve gider Allah’ın Habibini. Yıldırım çeken bir paratoner gibi. Bu yürüyüş, Cebrail’i titretir. Ürperir ve kelimeleri erir. Töreni tek başına sabır yönetmektedir. Ve sidreye varılır. Sidre varlığın sınırıdır. Burası berzahtır. Karakoç, ‘Burak’ın, yağdan çekilen kıl gibi çekildiğini’ söyler. Sonra Refref de durur, geriler. Ve Peygamber geçer, ileri atılır…
Burası sütunlarndan, taş heykellerden, kelimelerden, gün doğuşundan ve doğusundan, kalpten, düşünceden ileridir. Burada hiçbir Rububiyet vehmi kalmaz insanda. Saf ve katışıksız ubudiyet hakikati de biter. Allah’tan başka bir şey kalmaz. ‘Başlangıçta sadece Allah vardı ve O’ndan başka bir şey yoktu’ kavli gerçekleşir. Bu hala böyledir çünkü.
Habibullahın pelerini sadece sevgidir, aşktır. Aşk, kuşun kanadı kırılırcasına uçmasıdır. Burası şevk makamıdır, şevk, kuşun kanadı kırıldıktan sonra da uçmaya çalışmasıdır. Bütün köprüler atılır ve o ‘Tek deniz tadılır’
Deniz imgesi bir kez daha karşımıza çıkar.
Hızır’ın yeni bir randevusunda bi kez Meryem çarşafları açacaktır.
Odaya gelen, araftaki çiçeklerden bir akşamdır.
Şehrin sesi hurmadandır.
Karakoç şöyle der : ‘Suya bırakılmış çocuğu
Kurtaran kadın Asiye
Savıyordu al kadınlarını dışarı’
Mu, su, sa ise ağaç demektir.
Suya bırakılan tahta sandığın şiiridir bu.
İstanbul’da bir balıkçı, Haliç’te bir hayal görür, eve gider yorganlara saldırır, Bizans sarayında kristal bir kadeh kırılır ve güneş saati Kudüs’te bozulur durur.
Bu coğrafi bilinç, şiirin kozmik niteliğinden ve bu şiirin kalbine indiği şairin şuurundan gelir.
Şiirle şuur akrabadır. Şuur, bulanıklık alanıdır, bu sırdandır ki, ‘Biz sana şiir öğretmedik’ buyrulmuştur.
Lakin Sezai Karakoç şiiri, vahyin her okunduğunda kalbe yeniden sefer eden taze soluğuyla yıkanır, O’nun mazmunları Kuran’ın hazinelerinden alınmıştır.
Kuran, Cebrail, Kutlu Çocuk, onu doğuran anne, Fetih suresinin gerçekleştirimi ordular, mevlüt yazan şairler, toz koparan veliler, alnında ter birikmiş, ekmeğini kendi elinden devşirmiş işçiler, Tevrat’ı aslından okuyanlar, İncil’in öz sesini duyanlar, Bedirde, Yermukta, Hendekte, Uhutta, Yemende, Kafkaslarda şehit olanlar ve tekbirlerden bir cennet kenti yükseltenlerin şiiridir bu…
Hızırla Kırk Saat bir modern zamanlar mevlidi, miraciyesi, tevhidi, naatı ve meselidir.
Nihayet şair kendi yurduna, Diyarbekir’e uğrar.
Kentin kemerleri sıcaktan kırılmıştır. Bu, modern çağın ateşidir. Gündüzleri bile bir toz vardır yaz yarasalarından.
Şair, şehrin ruhuna doğru sızar ansızın. Ve bizi de uygarlıkların içinden geçirir.
Kaynağı cennet olan üç büyük nehirden birinin köpüklü sularına çeker, Dicle’nin saralarından yürüyerek, yükselen bir duman zamanına gireriz.
Mezopotamya’nın tarihçesi yine Hira’ya uğrar.
Şair, ‘nuru evvel ba’sı sonra olan Efendimiz’in diriltici soluğuna yönelir :
‘Kalk ey
Örtülere bürünmüş peygamber
Bu sıtmayla iyi edeceksin
Tifoları vebaları
İnsanlığı kağıt kağıt
Buruşturan cüzamı
Çan sarasını
Havra harmanını
Göğüyle görünen haranı
Çile çömleği iskenderiyeyi
Sen dirilteceksin…’
Hölderlin’in, ‘insanın kendi varlığına tanıklık etsin diye verilmiştir’ dediği şiirin tanıklığının niteliğine ilişkin Heidegger şöyle der :
‘Demek ki, bu tanıklık insanın varolmasının imkanıdır, varoluşun açığa- açıklığa- kavuşmasının imkanıdır. İnsan tanıklık etme kararını sadece özgür olarak, kendi seçimi olarak verebilir. O; bütün varolanlara ait olmaya tanıklığını tarih olarak gerçekleştirir. Demek ki, tarihin mümkün olabilmesi, insanın kendi olabilmesi, mülklerinden biri olan dille mümkündür.’
Sezai Karakoç şiiri, varolandan varlığa geçişin ve tanıklığını tarih olarak gerçekleştirmenin şiiridir.
‘Sen yayınlayacaksın
Sen kuracaksın
Seher çocuklarının
Tek kentini
Sen bildireceksin
Dünya geldi geleli
En önemli haberi’ dizeleri, Nil, Fırat ve Dicle’nin çağıltısı gibi dilin içinde çınlar durur.
Bedir, Hendek, Hud ve Huneyn’den Birinci Cihan savaşında Rusya’da esir ‘baba’sına geçebilen bir şiirdir bu.
Yüzyılın üç büyük bilgesinden şair olanıdır Karakoç.
Dili sembol ve sükut olan hikmeti dile getirebilmiş, Guenon tasnif etmiş, şiirini ise Karakoç yazmıştır.
Selçuk ve Osmanlı tecrübelerinin, ‘evrenin memesinden sevgi sağan’ ruhunu anlatmak ona nasib olmuştur.
Sözlerime, Üstad’ın, içindeki sonsuz hikmetlerin yanı sıra aynı zamanda bir ses, bir ahenk harikası olan şiirinden bir bölümle son vermek istiyorum :
‘sofra sofraya değer sofra sofraya
Sofra sofraya bakar yaklaşır sofra sofraya
Böylece gökten sofra iner dağa
Şairlikten sonra başlayan azıklarla
Şarap dense de şarabı aşmış bir şarapla
Susuz topraksız ve göksüz büyümüş bir buğdaydan
Yapılmış ekmekle donanmış bir sofra
Kansız ve etsiz bir sofra
Ne kedi ne köpek sofra der buna
Ne Hintli ne rum sofra der buna
Hızır avına çıkmış bengisuya
Bengisu kabusuna kanmış insan sofra der buna
Sen de günlük sofrayı birkaç kere
En çok da çocuklukta
O güz oruçlarının
İftar durumlarında sandın böyle bir sofra
Doğudan gelen davullarla sahurda
Bir sofrayı böyle bir sofra sandın
Evin saati gösterdi hep böyle bir sofrayı
İkindi Kuranından sonraki sofralara
Battı zamanından bir zaman belki
Kana dönüşen bir şarap değil
Duaya çevrilen bir şarap içildi o sofrada.’
Bizi bu semavi sofraya yeniden çağıran aziz şairi hürmetle selamlıyorum.
Kaynak: sadiky.blogspot.com
Add comment Mayıs 30, 2007
Gün Saati
Yazar: Alim Kahraman
Bizim geleneğimizde sohbet vardır. Bu sohbetlerde sözbir merkez etrafında toplanır. Bunun için sohbet halkalanmayı ifade ettiği kadar, asıl bu sözün bir merkez etrafında toparlanmasını ifade eder. Bu sohbetlerde sözün gelişmesi halkayı oluşturanların sorularıyla, ufak-tefek katılmalarıyla daldan dala geçebilir, tabii seyri içinde akıp gider. Fakat konular ne kadar çeşitlenmiş görünürse görünsün, konuları ve dış şartları aşan bir öz bütünlüğü, zemin sağlamlığı mevcuttur; bu kaybolmaz.
Sezai Karakoç’un Gün Saati kitabında böyle bir görünüm ve gelişme söz konusu. Bu kitaptaki yazıları, yazara çevresinden (toplumdan) yansıyan bazı etkiler ilham etmekte; bu etkilere göre çeşitlenmekte konular. Yani günlük yazılar bunlar. Günün ilham ettiği yazılar. Fakat günlüğün anlamı, ilham etme ve konu çeşitlenmesinde kalıyor ancak. Sorunları ortaya koyuş ve onlara yaklaşımıyla vesilelerini aşıyor bu yazılar. Bu şuradan belli: bu yazılardan vesileleri değil, bu aşkın taraf yansıyore bugün. Kitap, 1983′te günlük Diriliş’lerde yayınlanmış yazıların toplamından meydana geliyor.)
Kaynak: Yedi İklim, sayı:1
Add comment Mayıs 30, 2007
Sezai Karakoç Konuşuyor
Yazar: Ali Görkem Userin
Düşünce ve sanat dünyamızın önde gelen şahsiyetlerinden Sezai Karakoç, her Cumartesi Yüce Diriliş Partisi’nin İstanbul İl Merkezi’nde konuşmalarını sürdürüyor. Geçtiğimiz Cumartesi dördüncüsü gerçekleştirilen bu konuşmalarda Karakoç, ilkin kısaca günün gündemine değindikten sonra seçtiği asıl konu çevresinde bir saati aşan samimi ve derinlikli bir konuşma yaptı. Bu hafta günün gündeminde özet bir biçimde seçim sürecine ve sonrasına dair kimi tespitler yapan Karakoç, seçimin ne yazık ki bir değişimi sağlayamacağını, seçim sonrasında da ülkenin aynı belirsizlik ortamını muhafaza edeceğini ekledi. Fakat, ne olursa olsun umudu diri ve gündemde tutmanın önem ve gereğinin de altını çizdi.
Daha sonra konuşmasının ana bölümünü oluşturan konuya, yani Necip Fazıl’a geçti Karakoç. Konuşmanın yapıldığı Cumartesi’nin tarihine doğum tarihi denk düşen Necip Fazıl’ı 28 yıllık bir dostluk ve ilişkinin sonucunda oluşan bir birikimden ve Karakoç’un gözünden dinlemek oldukça güzeldi. Geçen asır içinde İslamcı akımın Necip Fazıl’dan evvelki durakları olarak Şehbenderzâde Filibeli Ahmed Hilmi, Mehmet Âkif ve Eşref Edip’i ve dönemlerinin genel şartlarını tahlil eden Karakoç daha sonra Büyük Doğu’nun nasıl bir ihtiyacın ürünü olarak varolduğunu ve etkilerini analiz etti. Maraş’taki öğrencilik yıllarından başlayarak Büyük Doğu vasıtasıyla Necip Fazıl’ı izlediklerini ve ilk şiirinin de yine bu dergide yayımlandığını belirtti. Karakoç konuşması sırasında, 1950’den 1978’e kadar kısa aksamalarla da olsa sürekli görüştüğü, birlikte çaba harcadığı büyük sanatçıya dair aktardığı kimi anekdotların bir kısmının Diriliş’te yayımlanan Hatıralar’ında yer almadığını belirtti.
İlerleyen haftalarda da Cumartesi akşamları saat 21.00’de yapılacak bu konuşmalara isteyen herkesin katılabileceğini belirtmeye bilmem gerek var mı? Ayrıca, konuşma öncesinde Tahir Yücel, Osman Sarı, Osman Bayraktar, Kâmil Eşfak Berki gibi değerli şair ve yazarlarla ayaküstü laflama imkanına da sahipsiniz. Toplantı sırasında ikram edilen yiyecek (o kır çileklerinin tadını kim unutabilir?) ve içeçekleri ise hiç anmıyorum…
Yüce Diriliş Partisi İstanbul İl Merkezi Adresi: Haseki, Millet Caddesi No: 36 Hakdiyen Apt. Kat: 2. Telefon: 0212/ 531 41 36. (Ben adresten anlamam, tarif lazım diyenler için: Haseki Tramvay durağında inip Fındıkzade yönüne doğru yüz metreden az, on metreden çok yürüdüğünüz zaman sağ koldaki Hakdiyen Apartmanının ikinci katında sizi selamlayan Yüce Diriliş Partisi tabelesını gözleriniz ışıldayarak göreceksiniz.
Not: Programa birlikte katıldığımız diğer arkadaşların katkılarının önünü açık tutmak için kısa kesiyorum
kaynak: cemaat.com
Add comment Mayıs 30, 2007
İnternette Diriliş Okumaları
Diriliş Yazıları olarak, internet üzerinden sürdürülecek Diriliş Okumaları faaliyeti başlatıyoruz. Faaliyet kapsamında, Diriliş eserleri okunacak ve tartışılacak. Katılımcıların dileğine göre bazen konu bazen eser merkezli okumalar yapılacak. Okumanın özgün ürünler ortaya çıkarması temel hedef. Diriliş düşüncesini en sahih biçimde ele almak başlıca gaye. Katılmak için, katılacağınızı bildiren e-posta adresiniz yeterli:
tahabasar@gmail.com
NOT: Etkinlikte hiçbir zorlama unsur yoktur. Tamamen doğal gidişat içinde, okumaların incelendiği platformda görüşler açıklanacak ve tartışmalar olacaktır. Mail grubu üzerinden işleyecek sistemde, kimi zaman seminer tarzı yazılar da tartışmalara dahil olabilecektir.
Add comment Mayıs 17, 2007
Sezai Karakoç Şiiri Açık Sözlü Bir Şiirdir
Yazar: Nurettin DURMAN
Evrensel bir şair.
Hayatımızda şiiri tutunacak bir imkân olarak almak gerektiğini düşünüyorum. Hayatı kuran etkilerin içinde var olmuş olan şiir, bir atardamar olarak yerini muhafaza eder. Sezai Karakoç şiiri hayata açıkça sirayet eden bir ağırlığın içinde yer alır. Açık sözlü bir şiirdir. Kendini saklamaz. Adeta ben buradayım diye seslenir. Duyurur kendini. Gösterir kendini. Zaten dikkat edilirse Karakoç şiiri günümüze gelinceye kadar hep böyle yapmıştır. Kendini bir mecburiyet halinde ortaya koymuş ve mecburen görülmüştür. Çünkü görülmese olmazdı ve hayatın şiir tarafı eksik kalırdı. Sezai Karakoç ne doğulu ne de batılı bir şairdir o bir bütünü kapsayan evrensel bir şairdir.
Sezai Karakoç şiiri tümüyle dünyaya yöneltmiştir bakışlarını. Tek yanlı, tek taraflı, nikbin bir şiir değildir. Yani yalnızca bir taraf üzerinde yoğunlaşmamış, adeta dünyaya açmıştır gözlerini. Dünyayı bir düşünüş halesi içinde gözlemlemiş ve öylece çıkmıştır meydana. Bu tarz bir düşünme eylemi içinde yoğrularak kurulan şiir elbet kalıcı ve değerli bir şiirdir. Zorlamasız, rahat okunan bir şiir. Ama rahatsız edici bir şiirdir de. Gösterici, hatırlatıcı, adeta açığa vurucu bir yanı vardır. Bir taraftan Kan İçinde Güneş şiirinde “Polonya Polonya sana günaydın” derken, Kutsal At şiirinde ise “Cezayir’in atları / Sever çılgınca Tanrı’yı ve insanı” demektedir. Muktedir bir düşünüş seviyesini yakalamış ve oradan dünyaya açmaktadır şiirin kanatlarını. Zaten değil midir ki şair çağının tanığıdır. Çağından sorumludur da şair.
Sezai Karakoç, Türk şiirinin seviyesini yükselten ayağa kaldıran büyük bir şairdir. Çağımızın yüz akı bir şairidir. Türkçenin imkânlarını iyi kullanmıştır. Kendine özgü bir dikkat getirmiştir şiirimize. Monna Rosa, Leyla ile Mecnun aşkın maneifestosunu ilan eden şiirlerdir. Fuzuli’nin devamıdır Sezai Karakoç. Şiirse hayatı alır içine bir kıvama ersin diye tarihin sönmeyen ateşinde dinlendirir. Ne yakar ne çiğ bırakır. Kıvamını bulsun diye bekletir.
Dünyanın en güzel aşk şiirlerinden biri olan Monna Rosa şiirinin şairidir. “Kelimedeki hayatı bulan, şair” dir aynı zamanda. Uzun soluklu şiirlerin şairidir de. Köpük, Gül Muştusu, Masal, Fecir Devleti, Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine, Ayinler, Alın Yazısı Saati uzun soluklu şiirlerdir.
Şairi büyüten şiiridir.
Sezai Karakoç’un edindiğim ilk kitapları Hızırla Kırk Saat, Taha’nın Kitabı ile Üç Kaside adlı kitaplarıdır. Üç Kaside çeviri şiirlerden oluşmakta olup şimdilerde “İslamın Şiir Anıtları’ndan” adıyla yayınlanmaktadır. Hızırla Kırk Saat kitabı ise adından da anlaşılacağı gibi kırk şiirden, yani kırk buluşma ve konuşmadan oluşmaktadır.
Edebiyat Yazıları III adlı kitabındaki “Batı Korosu” başlıklı yazıda bu yazma eylemini çok samimi bir şekilde anlatır. Der ki Sezai Karakoç: “Hızırla Kırk Saat adlı, kırk bölümlü şiirimi 1967 yılı mayıs ve haziran aylarında, Yenikapı’da, deniz kenarında, kayalıklar arasındaki bir kır kahvesinde yazdım. Aşağı yukarı, kırk gün, akşam üzeri, bir iki saat, orda, deniz dalgalarının kıyıya çarpma seslerini dinleyerek ve her seferinde şiirin bir bölümünü yazarak kitabı tamamladım. Zaten bu yüzdendir ki, şiire, Hızırla Kırk Saat ismini verdim: Sanki orada Hızır’a randevu vermiştim de, her gidişimde, bu randevunun verimi ve armağanı olarak bir bölümle döndüm.” (a.g.e.Sf:20)
Bu uzun soluklu, hatta, Sezai Karakoç şiirinin bir mihenk taşı mesabesi olarak kabul gören, onu ikinci yeni şairlerinden tümüyle ayıran büyük metafizik farkın bu şiir ekseninde olgunlaşan ana fikrin önlenemez bir şekilde dışa vurumuyla başlayan şiiri bir kır kahvesinde çeşitli zaman aralıklarında yazdığını böylece bir belge olarak dile getirmiştir. Bu kahveye her gidişinde sanki Hızırla bir buluşma yaşadığını söyleyen Karakoç, şiirin adını da bu yüzden `Hızırla Kırk Saat` koyduğunu dile getirmiştir. İtiraflardan da anlaşılıyor ki kitabın kırk bölümden oluşması bir tesadüf değildir. Karakoç o kahveye kırk defa gitmiş ve her gidişinde şiirin bir bölümünü yazmıştır. Hatta diğer anlatılara, duyumlara göre de o kır kahvesine gidinceye kadar aklında o gün yazacağı şiire dair hiç bir mısra yoktur. Oturur ve bekler ve şiir gelir ardından.
Hızır Aleyhiselam Hazreti Musa’nın yol arkadaşıdır. Bu konuşmalarda şair bütün bir geçmişi gözler önüne sermekte, insanlık macerasının dökümanını çıkarmaktadır adeta. Gün Doğmadan adlı toplu şiirler kitabının ilk şiiri “Rüzgâr” 1951 yılında yazılmıştır. Toplu şiirler kitabına aldığı bu ilk şiirlerinden biri olduğu anlaşılan şiir gibi hep bir dağdağanın, bir mücadelenin, iyinin ve kötünün var olduğunu var olacağını idrak ile çıkmıştır yola. Hayat acımasızlıklarla dolu bir yoldur. Lâkin nasıl yapılsın ki iyilik hakim olsun düşüncesi vardır daima içinde.
Uçurtmamı rüzgâr yırttı dostlarım!
Gelin duvağından kopan bir rüzgâr.
Bu rüzgâr yüzünden bulutlar yarım;
Bu rüzgâr yüzünden bana olanlar…
O ceviz dalları, o asma, o dut,
Gül gül, mektup mektup büyüyen umut…
Yangından yangına arta kalmış tut.
Muhabbet sürermiş bu rüzgâr kadar.
*
Diriliş saatinin şairi.
Hızırla Kırk Saat geçirirken kimler yoktur ki hayatın tarih olan şiirinde. Şiire giriş bir şehirden geçerken başlar ve hayatın devamında sürer bu yolculuk. Zaten burada görülmüş ve yapılmış olan şeyler geçmişten gelen hayatımızdır. İnsanlığın tarih sahnesindeki hayatıdır. Dünyada var olmanın acı bir sonucudur. Ki zaten amaç acıyı yenmektir. Bu kadar acı daha başka acıları çekmemek için çekilmiştir. Bu hayatın var olan izleğini açığa vurmak için o kır kahvesinde masaya oturduğunda içi hayat hakkındaki meşguliyetini tamamlamış gibidir. Bu bilgilere vakıftır çünkü. Geçmişi adeta yazmıştır belleğine. Orada, o algı noktasında biriken ecza kendini dışarı çıkarmaktadır artık. Karakoç buraya gelinceye kadar 1959 yılında Körfez ve 1962 yılında ise Şahdamar adlı şiir kitaplarını yayınlamış ikinci yeni şiir akımının önemli ve kendine has bir şairi olarak bilinmektedir. İkinci yeninin diğer şairlerinde olmayan geçmişi kurcalama azmi Sezai Karakoç’ta neredeyse doruk noktasına gelmiştir. Hızırla Kırk Saat kitabı 1967 yılında yayınlanmıştır. Ardından da Taha’nın Kitabı gelmektedir.
“Bu çok sağlam surlu şehirden de geçtim
Beni yalnız yarasalar tanıdı
Az kalsın bir bağ bekçisi beni yakalayacaktı
Adım hırsıza da çıkacaktı
Her evde kutsal kitaplar asılıydı
Okuyan kimseyi göremedim
Okusa da anlayanı görmedim
Kanularını kağıtlara yazmışlar
Benim anılarım gibi”
…………..
Hızırla buluşma ve konuşmalar böylece başlamış olur.. Yola çıkarken, daha yolun başındayken hayal kırıklığı veren bu gözlemden sonra daha vahim ve daha sahici bir durum çıkar önüne:
“Ey yeşil sarıklı ulu hocalar bunu bana öğretmediniz
Bu kesik dansa karşı bana bir şey öğretmediniz
Kadının üstün olduğu ama mutlu olamadığı
Günlere geldim bunu bana öğretmediniz
Hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı
Ama yine de eşsiz zulümler işlediği vakitlere erdim
Bunu bana söylemediniz
İnsanlar havada uçtu ama yerde öldüler
Bunu bana öğretmediniz
Kardeşim İbrahim bana mermer putları
Nasıl devireceğimi öğretmişti
Ben de gün geçmez ki birini patlatmayayım
Ama siz kağıttakileri ve kelimelerdekini ve sözlerdekini
nasıl sileceğimi öğretmediniz
Bir kentten daha geçtim
Buğdayları yakıyorlardı
Yedikleri pirinçti
Birbirlerine açılan borular gibi üfürüyorlardı
Sonra birbirlerinden borular gibi çıkıyorlardı
Pirinçler gibi çoğalıyorlardı
Atlarını yalnız atlarını cana yakın buldum
Öpüp çıkıp gittim yelelerini
*
Hızırla Kırk Saat, Tahanın Kitabı, Gül Muştusu, Sezai Karakoç şiirinde bir üçlü olarak görünürler. Temel fikrin meydanda görünmesi veya fikrin kendini açığa vurması. Bu doğrudan doğruya şairin dünya görüşünün de kendini saklamadan ortaya çıkmasıdır aynı zamanda. Varlık alemini Tanrı varlığı ile müşahade etme, sanatla hakikate varma bilgeliği de diyebiliriz bu olguya. Yanıltmayan bir şey varsa Karakoç şiirinin kendini saklamamasıdır. Başta da dediğim gibi Sezai Karakoç şiiri açık sözlü bir şiirdir. Kendini kapatmaya tenezzül etmez. Açıkta durur hep. Şairin Hızırla Kırk Saat süren yolculuğunda “Ey ulular sizin öğretmediğinizi / Ben zamandan öğrendim” itirafıyla başlayan yolculuk binbir badireden geçip gelinen insanlığın bir varoluş yolculuğudur. “Derleniş toparlanış diriliş saati”nin habercisidir.
*
Büyük şair Sezai Karakoç diyor ki:
“Şairin ve şiirin ölümünü kutlayanlar, boşuna sevinmesin ve gökyüzüne sevinç çığlıkları fırlatmasın. Şair ve şiir ölmemiştir ve kıyamete kadar ölecek değildir.” (Edebiyat Yazıları I, Şiir ve Şair, sf: 108)
Kaynak: Ay Vakti, Mayıs 2007, Yıl: 7 Sayı: 80
Add comment Mayıs 17, 2007
Bu Yaz Diriliş Okumaları
TYB Konya Şubesi 2005’te Safahat Okumaları’yla başlattığı ve geçen yıl Çile Okumaları’ya devam ettirdiği okuma toplantılarına bu yıl da şair ve düşünce adamı Sezai Karakoç’a Konya’nın vefa borcu olarak Diriliş Okumaları’na yer verilecek. Temmuz-Ağustos aylarında haftada 3 gün yapılacak olan okumalara Karakoç ve eserleri hakkında bir çok konuşmacı katılacak.
kaynak:tyb.org.tr
Add comment Mayıs 17, 2007
Nuri Pakdil’in Sükûtu Gürültü Kopartıyor
Yazar: Suavi Kemal Yazgıç
Bir Yazarın Notları’nın 3. cildi “Bu kitabı da namluya sürün!” direktifiyle biter. Çünkü “Sanatla başladı yurdumuzda yabancılaşma; gene sanatla kalkacağız ayağa.” diyen Pakdil’e göre “Sanatla Kudüs rüzgarları estirmeli”dir.
31 Aralık 1984. Ankara’da, siyasetin mutfağı TBMM’ye çok yakın olan Akay Yokuşu’nda, Edebiyat Dergisi’nin kalbinin attığı ve Demirler Pasajı’nda yer alan bürodan dışarı taşan kuyruk yokuştan aşağı iniyor. Çünkü Nuri Pakdil, iki kamyon dolusu dergi ve kitabını, o çok bilinen titizliği ile dikkatle paketledikten sonra dağıtmaya başlamıştır. Bu “halktan aldığını halka veren” Pakdil’in protestosudur aynı zamanda. Çünkü o zamana kadar Edebiyat Dergisi’ne yayınlarına dönüp bakmayan insanlar “bedava”ya hücum etmişlerdir. Edebiyat Dergisi’nin Aralık 1984 tarihli son sayısı şu notla çıkmıştı: “Beşinci Dönemin 111 ayı boyunca hiç olmayan ‘ara’ aksama bu 1984 yılında tam dört kez oldu. Şimdi bu sayıyı Edebiyat’ın Mayıs 1984, Haziran 1984, Kasım 1984 ve Aralık 1984 sayılarının tümü için çıkarıyorum. İçinde bulunduğum koşullarda, ancak böyle tamamlayabiliyorum 1984′ü” Edebiyat Dergisi 1984 ortasında “bunalımını” okura duyurmuş; ancak Pakdil’in deyişi ile bu açıklama “kimseyi ırgalamamıştı.” Bu duyarsızlık Pakdil’e şu satırları yazdırır: “31 Aralık 1984. Yarın 1 Ocak, Edebiyat olmayacak”
Dağıtılan kitapların bir bölümünün “okunmadan” sahaflara okutulmasının arka planında da zaten bu duyarsızlık vardır. Bu dağıtım birkaç hafta daha sürecek ve Nuri Pakdil’in on üç sene süren sükutu böylece başlayacaktır. Peki sükutu, her hangi bir ses yoksunluğunun ötesinde bir mesaj içeren, “İnsan! Seni savunuyorum; sana karşı!” diyen Nuri Pakdil kimdi?
YÜRÜYEN KAFANIN İLK ADIMLARI
1934 Maraş doğumludur Pakdil. Defterlerinde ilkokuldan itibaren “kelebekler uçuran” Pakdil, Ortaokul’da Büyük Doğu ile tanışır. Radyodan İkinci Dünya Savaşı haberlerini dinleyen Pakdil, ismini duyduğu ülkeleri, şehirleri aradığı coğrafya atlasına bakarken uyuyakalır. İlk çalışmalarını, şiir ve deneme türlerinde Maraş’ta, Demokrasiye Hizmet Gazetesi’nde yayımlar. 1950′li yıllar, tek parti döneminin geride kaldığı, özgürlüklerin nispi bir artış yaşadığı dönemdir. 1954-1955 arasında lisedeyken Hamle adında bir dergi çıkaran Pakdil, Cevat Fehmi Başkut’un Paydos adlı oyunundaki rolüyle seyircileri etkiler. Onu ilk kez 1958′de gören Rasim Özdenören o anı anlatırken “Bu kişi adeta yürüyen bir kafadan ibaretti” der. Karizması daha o yıllarda bellidir. Çünkü Pakdil, çıkardığı dergi için öğretmenlerini “örgütlemekle” yetinmez, onlara yazı siparişi de verir. Onun karizmasında, dikkatleri adını andığı kişi üstünde toplayan Nurullah Ataç ile yazışmasının ve Ataç’ın daha sonra “Dergilerde” adlı kitabında yer alacak olan yazılarında Pakdil’den övgü ile bahsetmesinin de büyük bir payı vardır. Nurullah Ataç, onun için “Giderek iyi bir eleştirmeci, iyi bir sanat düşünürü olacağını düşünüyorum” demiştir.
Pakdil, Büyük Doğu, Diriliş gibi damarlardan beslenir. Yakın tarihe müfredatın dışından bakması, dünyayı Habur ile Kapıkule arasına hapsetmeden algılaması gerektiğini görür ve çevresine de halka halka gösterir.
VE EDEBİYAT
İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesini bitiren Pakdil, 1964′te İstanbul’da haftalık Yeni İstiklâl’de sanat sayfalarını düzenleyip editörlük yapar. 1965′te Ankara’ya taşınan Pakdil, asıl adresi olan Edebiyat dergisini, Diriliş’in 1967′de yayınına ara vermesi üzerine Şubat 1969′da, Edebiyat Dergisi Yayınları’nı ise 1972′de kurar. Edebiyat Dergisi, Devlet Planlama Teşkilatı’nda bir araya gelen bir grup yazar tarafından uzun tartışmalardan sonra yayın hayatına atılır. İlk sayının kapağında Nuri Pakdil’in “Kalemin Yükü” başlıklı denemesi yer alır. Her ne kadar Pakdil, dergi için Gökçeyazın ismini teklif etse de Özdenören ve İnan’ın teklifiyle, Edebiyat adını almıştır dergi. “1969′da M. Akif İnan, Rasim Özdenören ve Erdem Bayazıt’la birlikte Edebiyat Dergisi’ni çıkarmaya karar verdiğimizde, bizi bu girişime zorlayan etken aslında tekti: Ülkü olarak Batıcılığı seçmediğimizi, yalnızca yerli düşünceye ve bunun tüm değer yargılarına bağlı olduğumuzu söylemek.”
İLGİLER VE DİKKATLER
“Yeryüzünde bir damla alın terinden güçlü silah yoktur” diyen Pakdil, İslam coğrafyasında olanları adım adım takip eder, Ahmet Bin Bella’dan İmam Humeyni’ye pek çok “devrimci” ile heyecanlanırken bir yandan da ülke ekonomisine, gelir dağılımının bozukluğuna, bir tüketim toplumuna doğru evrilmemizin ilk adımlarına dikkat eder. Nitekim bir bayram namazında Erenköy Camii İmam’ının, vaazında, “O hainler var ya, o hainler, o servet düşmanları, sizin mersedeslerinize göz dikmişler, servetinize göz dikmişler. Onlar, birlik ve beraberliğimizi bozanların takendisidir” demesi üzerine İmam’ı protesto ederek Camii’yi terk eder ve Arif Ay’a “Bunlar, kirli mülkiyet zebanileri” der. Edebiyat Dergisi’nin künyesinde, sanki bütün dünyada dağıtım ağı varmış gibi kıtalar için abonelik tarifesi konurken, tek sütuna, santimi 12 katrilyon fiyat biçtiği reklam tarifesi ile adeta bir rekora imza atılır.
ÖNCE DEVRİMCİ SONRA YAZAR
Nuri Pakdil, Nurullah Ataç’ın öngördüğü kişi olmaz elbette. Çünkü Ataç’ın zihniyeti Batıcıdır ve Pakdil, “Batıya baka baka boynu tutulan” Türkiye’ye, kıbleyi göstermeyi amaçlar. Eline aldığı her gazeteyi satır satır tarayıp, Ortadoğu’ya, Kudüs’e dair haber arayan Pakdil için devrimci olmak, yazar olmaktan her zaman daha önceliklidir. Bu yüzden de Pakdil, kendisinden ansiklopedilerde yer alması için bir yazar olarak biyografisini talep eden yayınevlerine cevap vermeyi gerekli görmez. Onun için Edebiyat Dergisi “kirli siyasa”nın dışında ve “kirli mülkiyet zebanileri”ne karşı “KUTSAL EKMEK, KUTSAL EMEK, KUTSAL EL”in kurduğu bir gerilla birliğidir. Bir Yazarın Notları’nın 3. cildi “Bu kitabı da namluya sürün!” direktifiyle biter. Çünkü “Sanatla başladı yurdumuzda yabancılaşma; gene sanatla kalkacağız ayağa” diyen Pakdil’e göre “Sanatla Kudüs rüzgarları estirmeli”dir. Pakdil’in denemeleri, şiirleri, tiyatro oyunları, çevirileri bir kitabına verdiği isimle “Ateş Hattında Harf Müfrezeleri”dir.
SUSMAK DA KONUŞMAK KADAR ÖNEMLİ
Nuri Pakdil’in ve Edebiyat Dergisi Yayınları’nın ilk kitabı Batı Notları’dır. Edebiyat Dergisi, kimi aralıklarla uzun yıllar sürdürdüğü yayınına, Aralık 1984′te ara verdi. Edebiyat Dergisi Yayınları, 1972-1984 yılları arasında, 18′i Nuri Pakdil imzasını taşıyan, 45 kitap yayımladı. 28 Şubat 1997; Nuri Pakdil “Sükut Suretinde” adlı yeni bir kitapla yeniden girizgâh yapar yayın hayatına. “Susmak da konuşmak kadar önemlidir” bazen diyen Pakdil, her adımında, her hareketinde bu disiplini, bu dikkati, bu rikkati eksik etmez.
“Edebiyat ilk çıktığında ilk taş düştü: bir varoluş sevinci duymuştum: insanın böylesi sevinçlere mutlak gereksinimi var. Ben hâlâ, Edebiyat’ın ilk çıktığı o ilk günü yaşıyorum: günler, daha öncekileriyle, daha sonraki yıllarıyla, birbirine ekleniyor, katlanıyor, kalınlaşıyor, bir ibrişim gibi uzayıp gidiyor bir eylem alanına: tüm tuzakları yıkacağımız o güne+ışık çağlayanına.”
Nuri Pakdil’in yazılarından bu kadar çok ünlem olması, yaşanan fetret devrine son vermek için var gücüyle seslenme ihtiyacı duymasından kaynaklanır elbette. Ya sûkut? Pakdil’in sûkutu, dünyadaki pek çok gürültüyü bastırabilecek güçtedir. Yeter ki kulaklar o sûkutu duyma hassasiyetini kaybetmemiş olsun.
kaynak: gercekhayat.com
Add comment Mayıs 17, 2007
Magazin Medeniyeti Veya Kapı Tokmakları
Yazar: İbrahim PAŞALI
Türkiye’de “irtica”nın, yani geriye dönmenin yolu yoktur. İleri ve/ya geri gitmek, yolda olan, istikameti, çizgisi olanlar için geçerlidir. Biz yıllardır, sinekler gibi oradan oraya konuyor, havada bazı şekiller çizip duruyoruz; hepsi bu… Modern zamanlarda işler karıştı; demagoglara mütefekkir muamelesi yapıldı, merkezi (İstanbul) olmayan projeler geliştirildi. Mescid-i Aksa bile millete yanlış ezberletildi.
Çok satan dergilerden biliyoruz ki, manşette İslam ve/ya cinsellik varsa insanların ilgisi garantidir. İlk bakışta “ne alaka” dedirtse de bu durum, alakayı bulmak, izahını yapmak zor değildir. Din de cinsellik de her şeyden önce hissiyatın konusudur. İkisi de insanı heyecanlandırır, tahrik eder; harekete geçirir. Misak-ı Milli’yi kaleme alarak, önemli bir fikir ve devlet adamı olduğunu ispat etmiş Hüseyin Kazım Kadri’mize selam vermeden yolumuza devam etmeyelim. Bu ‘nokta’ çok önemli: Mütehassis (hislenmiş, heyecanlanmış) insan, eğer aynı zamanda mütehassıs (hassas, uzman) değilse, “hissi galeyanlar”ın esaretinden kurtulamayacak, “fikri heyecanlar”ın ferahlığına kavuşmaktan uzak yaşayacaktır. En kötü gurbet budur. İnsanı alıngan mı alıngan, kırılgan mı kırılgan yapar.
Aynı heyecanları paylaşan, aynı şeylere üzülen ve aynı şeylere sevinen kişiler, farklı yolların yolcusu olarak karşımıza çıkabilirler. Hissiyatımız yönümüzü, hassasiyetlerimiz yolumuzu belirler. İnsan, hassasiyetle bir meseleyi takip ederken, konudan değil de insanlardan uzak düşebilir. İnsanlardan uzak düşmemek için konudan uzaklaşmak, meselenin peşini bırakmak, ilmî değil siyasi bir tavırdır. Medeniyetimizden ve birbirimizden niçin uzak düştüğümüzü, mütehassis yazılarla ve yazarlarla vakit kaybetmeden, izah etmeye çalışalım. Bu dergideki ilk yazımın görmüş olduğu ‘platonik ilgi’, mezkûr yazımın kalbinde bir karşılığı olmadığı için, ne yazık ki kibar ve net olarak reddedilmek zorundadır.
Daha açık konuşmak gerekirse, bu satırların yazarının, pencere kenarlarında oturan bay ve bayan ‘yeni kuşak üstadlar’ımızın yerinde gözü yoktur; onların treninden atlayalı çok olmuştur! Allah selamet versin, yolları açık olsun.
Necip Fazıl ve Sezai Karakoç ‘üstat’dı
İslam medeniyeti tartışmalarına, rahmetli Necip Fazıl Kısakürek’in Büyük Doğu rüyası sayesinde geldik. Hakkını teslim edelim ki, bugünkü tartışmaları aydınlatmak için, o günlerin ışığına ihtiyacımız var. Rahmetli Necip Fazıl Kısakürek’in “üstad” kelimesiyle özetlenebilecek modelliğinde, Anadolu’nun fakir, mazlum ve mahzun çocukları ülkenin dört bir yanında çoğaldılar. O, üstaddı, her şey ondan öğrenildi: Şiir yazarken, şiir okurken, konuşurken, otururken, kalkarken, kravat bağlarken, kavga ederken, poz verirken bile o örnek alındı. O aristokrat adam sahnede konuşurken, sanki bir sultan gibi at arabasına kurulmuş da “korkmayın, beni takip edin” der gibi bakar, yolu gösterir, adeta bütün Anadolu’yu arabasıyla Büyük Doğu’ya taşırdı. Soruları kamçı gibiydi; gürbüz atlar gibi olan kelimeleri, kafiyeler gibi ahenkle tozu dumana katarak, kısa sürede Türkiye’nin her köşesine ulaştı. Ne kitap okumaya, ne de yanındaki gençlerin yazdıklarını okumaya vakti vardı. Sadece şiir yazarken değil, sokakta, hatta mahkemelerde bile büyük bir sanatçıydı. Bugünlerde “sanatçı duruşu” denilen şey onun bütün tavırlarında, ziyadesiyle vardı.
Filmi biraz hızlandırarak ileri saralım: Necip Fazıl’dan sonra üstad, Sezai Karakoç’tu. Anadolu çocuklarının çoğu, Akdeniz kıyılarına inemeden, Monna Rosa gibi küçük bir ırmakta boğuldular. Acımız büyüktür. Bu üniversite şiirini geride bırakarak, ne Sezai Karakoç’un yanına ne de Şam’a varabildiler. Nuri Pakdil ise “usta”ydı, kendi koltuğunu Kudüs’ten kendisi getirdi ve İstanbul’un tam ortasına koydu. Sessizliğin bir grameri varsa, alfabesi ona aitti. Sayfalarının çoğu Kudüs gibi sessizdi; cümleleri, sessizliğinin uzayıp giden gölgesiydi.
Sırasıyla Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergilerinde, sanat çatısı altında toplanan ve her fırsatta Batılılaşmayı eleştiren, Müslümanlığın altını çizen entelektüeller ve sanatçılar, İslamcı olarak tanındılar. Her dergi, önce heyecanlandırdı, sonra hayal kırıklığı oldu; kişi sayısınca sessizlik de arttı. Bu arada üniversiteden mezun olup bürokraside yer bulan birçok Anadolu çocuğu, dünyadaki İslamcılık rüzgârının da tahrikiyle -kendi devlet tecrübelerine de dayanarak- devlet üstüne konuşmaya, sorunların çözümünü “İslam devleti”nde aramaya başladı. (Küçümsemeyelim, o zamanlar öyleydi!) Biletler kontrol edilmeden, daha sanatçılıkları tescillenmeden, kompartıman değiştirildi, devlet adamı olmaya soyunuldu. Sonuç: Ne sanatçı ne devlet adamı olunabildi. 28 Şubat bir bilet kontrolüydü; “bu biletle burada oturamazsınız” denildi, kavga çıkmaması için koltuklar boşaltıldı. Ondan sonrasını hepimiz biliyoruz: “İslam devleti”nden bahsedilemez hale gelinince, kısa sürede çözüm bulundu, içerik değil lafız değiştirildi: “İslam medeniyeti.”
‘İslam Devleti’den ‘İslam Medeniyeti’ne
İslam medeniyetinin dirilmesini kim istemezdi? İstemek ile yapa-bilmek arasındaki boşluğun adı, günahıyla sevabıyla kadim Selçuklu-Osmanlı tecrübesidir. Çoğu kez haksız eleştirilere muhatap olan İslamcılara yöneltilebilecek haklı eleştiri şudur: Biz bu efkâra, bu tecrübeye haksızlık ettik, günahımız büyüktür. (İnsan, günahına sahip çıkarak günahın çoğalmasını engeller.) Üstadlarımıza haksızlık etmeyelim, onların da hakkını teslim edelim: Bu mirasta onların da hakkı var. İspanyolca öğrenmeye bile ihtiyaç duydular; fakat medeniyetimizin ilim dili olan Arapça ve Osmanlıca öğrenmeye bir türlü sıra gelemedi. Varsa bir mazeretleri, o da ilim adamı değil sanatçı olmalarıdır. Bugüne kadar sadece “Türk felsefe-bilim tarihinin önsözü”nün yazılabilmiş olması, kimseyi rahatsız etmiyor. Kaynaklarla irtibat kurmak derdi, “metruk bir kümbet denli müşahhas” olarak bir kenarda unutulmuştur. Zaman zaman Selçuklu ve Osmanlı’yı methetmek için sarfedilen cümleler, bu metruk türbeye bağlanan çaputlardır. Kimsenin derdine şifa olmayan…
Bunu daha önce de yazdık; Türkiye’de umulan veya korkulan “irtica”nın, yani geriye dönmenin yolu yoktur. İleri ve/ya geri gitmek, yolda olan, istikameti, çizgisi olanlar için geçerlidir. Biz yıllardır, sinekler gibi oradan oraya konuyor, havada bazı şekiller çizip duruyoruz; hepsi bu. En azından Balkan Savaşları’na ve Birinci Dünya Savaşı’na hak ettiği ilgi gösterilebilirdi. Gösterilmedi. Hesap soracak durumda değildik; fakat hesap çıkarılabilirdi. Çıkarılmadı. Türk Batılılaşması eleştirilirken, Batıcılar gibi kolay ve popüler yol tercih edildi. Kadim birikim, bir çırpıda hurafe olarak adlandırıldı, her şeye “sıfır”dan başlandı. Sonuç: Hüznümüzü ve ahımızı saymazsak, elde var sıfır. İzah ve inşa için üretilen “paradigmalar” (modeller), gecekondu mahalleleri gibi çoğaldı, temelsiz oldukları için de siyasi depremlere dayanamadılar. Türkiye, “paradigma” çöplüğüne döndü.
Mahpushane şarkıları bunlar….
Sloganlar, hamasi hikâyeler, şiirler, örnek şahsiyetlerin tarihi cevapları, bir milletin inşasında çok önemli bir rol üstlenirler. İlim adamlarının standartlaştırdığı bilgi, kurumlar ve telif eserler vasıtasıyla entelektüellere aktarılır. Vaizler/hatipler/demagoglar vasıtasıyla da halkın hissiyatı her dem diri tutulur. Selçuklular, bunu bildikleri için hem kurumlar inşa ettiler, hem de formülasyonlar ürettiler: “İslam’ın şartları” ve “İmanın şartları” gibi birçok orijinal fikri hayata geçirdiler. Bu sayede halkı forma soktular, millet yaptılar. Modern zamanlarda ise işler karıştı; demagoglara mütefekkir muamelesi yapıldı, merkezi (İstanbul) olmayan projeler geliştirildi. Mescid-i Aksa bile millete yanlış ezberletildi. Altın yaldızlı Kubbetus Sahra fotoğraflarının altına, yıllarca Mescid-i Aksa yazıldı. Ne gülüp geçilebildi, ne oturup hakkıyla ağlanabildi. “Sorumluluk gereği”, ana fikri “çocuklar öldürülmesin” olan çok kötü şiirler, Kudüs’e, Saraybosna’ya hediye edildi. “Bu hüznün Mesnevisi yazılmadı”, muhtemelen yeni Türk edebiyatında Filistin için yazılmış en güzel şiir olan, rahmetli İlhami Çiçek’in “Sessiz” adlı şiiri de bu gürültüde kaybolup gitti: “Bu kahır sessizdir”
Tercümelerin kırık ışığında, bizi bu hallere düşüren hatalar, adeta kendi elimizle koymuşuz gibi hemen bulundu. “Hurafeler yüzünden geri kaldık”, “Biz sarayda zevk u sefaya dalmışken, meleklerin cinsiyetini tartışırken, Batılılar bizdeki ilmi alıp bizi geçti”, “Yahudiler her yeri ele geçirdi”, “Osmanlı kapitülasyonlar yüzünden yıkıldı, zaten ticaret de gayrimüslimlerin elinde idi; yenilgi kaçınılmazdı” gibi bir sürü asılsız ama popüler cevap, adı Türkiye olan avluda volta atarken dillerden düşürülmedi. Mapushane şarkısı bunlar…
Taklid değil tahkik taraftarı olan İslamcılar, İngiliz ve Mossad ajanlarının hatıralarını bile tahkik edemediler. İsrail, Türkiye’deki propagandasını İslamcı yayınevleri sayesinde de çok rahat yaptı. Siyonizm, İslamcıların da putu oldu. Mason hikâyeleriyle oyalanan, komplo teorisi adı altında her türlü uçuk şeyi düşünebilen zihinler, masonların arasına bile sızdığımızı, bazı müslümanların o zırhı giyerek, “ahiretlerinden de feda ederek” İslam’a hizmet ettiklerini göremedi, düşünemedi.
(Bkz. http://www.milligazete.com.tr/index.php?action=show&type=writersnews&id=7953)
Ne kale kapısı ne kapı tokmağı kaldı
Önce, hapsedildiğimiz dar tartışmalardan kurtulalım. Dört elle sarıldığınız “kapı tokmakları”nın ne kapısı, ne kalesi var. Mesele, okuduğumuz, atıfta bulunduğumuz yazarların dini, dili veya ırkı değildir. Okuyucu nezdinde, “hem doğuyu, hem batıyı bilen” (!) entelektüellerin, İslam medeniyetinin inşasında emeği geçenlerin ismini, neyi nasıl yaptıklarını bilmemesi, bu büyük boşluğun biraz felsefe, biraz edebiyat ve biraz iyi niyetle doldurulmaya çalışılmasıdır, mesele. Hem gerçek bir okuyucunun tek bir ölçüsü vardır, olmalıdır: Rüsuh/derinlik. Öyle ki bazı kitaplar, “bu kitapta bir şey yokmuş!” demek için okunur.
Dedikodu yapmanın meşru yolu olan sosyal bilimlerin yıldızı gün geçtikçe parlıyor olabilir. Biz gökkubbedeki kendi yıldızlarımıza bakalım. Özü-gürlüğümüze kavuşabilmek için, 1943 yılında Kahire’de sürgünde olan, Osmanlı’nın son şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi’yi ziyaret etmek, sanırım, ne demek istediğimizi daha iyi anlatacaktır. Olayların şahidi, rahmetli Ali Ulvi Kurucu anlatıyor:
“Ezher alimlerinden birkaç hoca, bir gün Mustafa Sabri Efendi’yi ziyarete gelmişler. Geliş sebeplerini şöyle açıklamışlar:”
“Efendim, bilirsiniz, vaktiyle Maarif Bakanlığı da yapmış olan, son günlerde de Ayan Meclisi Reisliğinde bulunan Muhammed Heykel Paşa, Hayat-ı Muhammed adıyla bir kitap yazdı. Kendisi Fransa’da okuduğu için, Fransız yazarların etkisinde kalarak bu kitabı yazıp yayınladığı söyleniyor.”
“Paşa bu kitabında mucizeleri inkâr ediyor. Hepsini bir şekilde tevil ederek, açıklamaya çalışıyor. Peygamber’in Kur’an’dan başka mucizeye ihtiyacı olmadığını yazıyor. (…) Mucizeleri, tabiat kanunlarına aykırı diye, kabul etmeye yanaşmıyorlar. Peygamberi de büyük insan, dâhi insan diye tanıtıyorlar. İnsan çalışmakla, büyük insan ve dâhi olabilir. Peygamberlik Allah vergisidir. Çalışmakla olmaz…”
“Ezher uleması, Heykel Paşa’nın bu kitabına bir cevap yazması için, Mustafa Sabri Efendi’den yardım istemişler. Bu cevabı onun yazmasını istemişler. Çünkü:”
“Kitapta felsefeye dayandırdığı bahisler var. Biz işin içinden çıkamaz da hafif kalırız, gülünç düşeriz.”
(Ali Ulvi Kurucu, Hatıralarım 2, s. 100, Kaynak Yay., 2007, İstanbul)
En zor günlerin şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi’nin, ‘yerini’ çok iyi bildiğinin delili çoktur: Şeyhülislam olarak, Ahmed Naim Bey’e sormadan, kendisini Ayan Meclisi azalığına yazmıştır. Ahmed Naim Bey, durumu öğrenince sabah namazı vaktinde, özürler dileyerek soluğu Mustafa Sabri Efendi’nin yanında alır: “Memlekette adam mı kalmadı? Ben bu makama layık değilim. O makamda alacağım maaşı, çocuklarıma nasıl yediririm?” Mustafa Sabri Efendi’nin cevabı nettir:
“Naim Bey, yahu Allah aşkına, cehenneme yalnız başıma ben mi gideceğim? Ben, Zenbillilerin, Ebussuudların, İbni Kemallerin ayarında insan mıyım? Ee, kader beni de şeyhülislam yaptı. Ne yapalım, bu vazifeleri birileri yapacak. Hep beraber çalışacağız…”
“Mucizeler, akla değil tabiat kanunlarına aykırıdır.” Mustafa Sabri Efendi, mantık ilmi de bilir. Hafif kalıp gülünç duruma düşmekten korkan Ezher ulemasının kendisinden istediği kitabı yazar. Fakat kitabı bastıracak para yoktur. Bir gün “Müslüman Kardeşler”in lideri rahmetli Hasan el Benna kapıda görünür. Kitaptan haberdar olmuş, o zor şartlarda ancak 200 adet kitabın parasını toplayabilmiştir. Kitapların parasını peşin öder, kitap o parayla basılır…
En zor günlerde bile, gereken “cevap”lar İstanbul’dan verilmişti. Bunu Ezher uleması da İslamcılığın önemli ismi şehid Hasan el Benna da biliyordu. Bu gerçeği, bir tek bu ülkede yaşayanlar bilmiyor galiba?
kaynak: gercekhayat.com
Add comment Mayıs 17, 2007
Doğunun Yedinci Oğlu: Sezai Karakoç Diriliş okumaları!
Metin: Asım Gültekin
Her hafta Perşembe günü saat 16.30′da Ensar Vakfı merkezinde Hamit Can yönetiminde DİRİLİŞ OKUMALARI yapılıyor. Diriliş Medeniyetini tüm cepheleriyle aydınlatmayı ve “İslam entelijansiyası”nı kurmayı amaçladıklarını belirten koordinatör Ramazan Akkır her hafta üstadın temel eserlerinden birisinin merkeze alınarak, diriliş medeniyetinin derinlemesine bir bakışla analiz edilmeye çalışıldığını söyledi. Programa katılabilmek için sanırım koordinatör ile görüşmek gerekiyor. RAMAZAN AKKIR 0544 430 06 70
Kaynak: gercekhayat.com
Add comment Mayıs 17, 2007