Magazin Medeniyeti Veya Kapı Tokmakları

Mayıs 17, 2007

Yazar: İbrahim PAŞALI

Türkiye’de “irtica”nın, yani geriye dönmenin yolu yoktur. İleri ve/ya geri gitmek, yolda olan, istikameti, çizgisi olanlar için geçerlidir. Biz yıllardır, sinekler gibi oradan oraya konuyor, havada bazı şekiller çizip duruyoruz; hepsi bu… Modern zamanlarda işler karıştı; demagoglara mütefekkir muamelesi yapıldı, merkezi (İstanbul) olmayan projeler geliştirildi. Mescid-i Aksa bile millete yanlış ezberletildi.

Çok satan dergilerden biliyoruz ki, manşette İslam ve/ya cinsellik varsa insanların ilgisi garantidir. İlk bakışta “ne alaka” dedirtse de bu durum, alakayı bulmak, izahını yapmak zor değildir. Din de cinsellik de her şeyden önce hissiyatın konusudur. İkisi de insanı heyecanlandırır, tahrik eder; harekete geçirir. Misak-ı Milli’yi kaleme alarak, önemli bir fikir ve devlet adamı olduğunu ispat etmiş Hüseyin Kazım Kadri’mize selam vermeden yolumuza devam etmeyelim. Bu ‘nokta’ çok önemli: Mütehassis (hislenmiş, heyecanlanmış) insan, eğer aynı zamanda mütehassıs (hassas, uzman) değilse, “hissi galeyanlar”ın esaretinden kurtulamayacak, “fikri heyecanlar”ın ferahlığına kavuşmaktan uzak yaşayacaktır. En kötü gurbet budur. İnsanı alıngan mı alıngan, kırılgan mı kırılgan yapar.

Aynı heyecanları paylaşan, aynı şeylere üzülen ve aynı şeylere sevinen kişiler, farklı yolların yolcusu olarak karşımıza çıkabilirler. Hissiyatımız yönümüzü, hassasiyetlerimiz yolumuzu belirler. İnsan, hassasiyetle bir meseleyi takip ederken, konudan değil de insanlardan uzak düşebilir. İnsanlardan uzak düşmemek için konudan uzaklaşmak, meselenin peşini bırakmak, ilmî değil siyasi bir tavırdır. Medeniyetimizden ve birbirimizden niçin uzak düştüğümüzü, mütehassis yazılarla ve yazarlarla vakit kaybetmeden, izah etmeye çalışalım. Bu dergideki ilk yazımın görmüş olduğu ‘platonik ilgi’, mezkûr yazımın kalbinde bir karşılığı olmadığı için, ne yazık ki kibar ve net olarak reddedilmek zorundadır.

Daha açık konuşmak gerekirse, bu satırların yazarının, pencere kenarlarında oturan bay ve bayan ‘yeni kuşak üstadlar’ımızın yerinde gözü yoktur; onların treninden atlayalı çok olmuştur! Allah selamet versin, yolları açık olsun.

Necip Fazıl ve Sezai Karakoç ‘üstat’dı
İslam medeniyeti tartışmalarına, rahmetli Necip Fazıl Kısakürek’in Büyük Doğu rüyası sayesinde geldik. Hakkını teslim edelim ki, bugünkü tartışmaları aydınlatmak için, o günlerin ışığına ihtiyacımız var. Rahmetli Necip Fazıl Kısakürek’in “üstad” kelimesiyle özetlenebilecek modelliğinde, Anadolu’nun fakir, mazlum ve mahzun çocukları ülkenin dört bir yanında çoğaldılar. O, üstaddı, her şey ondan öğrenildi: Şiir yazarken, şiir okurken, konuşurken, otururken, kalkarken, kravat bağlarken, kavga ederken, poz verirken bile o örnek alındı. O aristokrat adam sahnede konuşurken, sanki bir sultan gibi at arabasına kurulmuş da “korkmayın, beni takip edin” der gibi bakar, yolu gösterir, adeta bütün Anadolu’yu arabasıyla Büyük Doğu’ya taşırdı. Soruları kamçı gibiydi; gürbüz atlar gibi olan kelimeleri, kafiyeler gibi ahenkle tozu dumana katarak, kısa sürede Türkiye’nin her köşesine ulaştı. Ne kitap okumaya, ne de yanındaki gençlerin yazdıklarını okumaya vakti vardı. Sadece şiir yazarken değil, sokakta, hatta mahkemelerde bile büyük bir sanatçıydı. Bugünlerde “sanatçı duruşu” denilen şey onun bütün tavırlarında, ziyadesiyle vardı.

Filmi biraz hızlandırarak ileri saralım: Necip Fazıl’dan sonra üstad, Sezai Karakoç’tu. Anadolu çocuklarının çoğu, Akdeniz kıyılarına inemeden, Monna Rosa gibi küçük bir ırmakta boğuldular. Acımız büyüktür. Bu üniversite şiirini geride bırakarak, ne Sezai Karakoç’un yanına ne de Şam’a varabildiler. Nuri Pakdil ise “usta”ydı, kendi koltuğunu Kudüs’ten kendisi getirdi ve İstanbul’un tam ortasına koydu. Sessizliğin bir grameri varsa, alfabesi ona aitti. Sayfalarının çoğu Kudüs gibi sessizdi; cümleleri, sessizliğinin uzayıp giden gölgesiydi.

Sırasıyla Büyük Doğu, Diriliş, Edebiyat ve Mavera dergilerinde, sanat çatısı altında toplanan ve her fırsatta Batılılaşmayı eleştiren, Müslümanlığın altını çizen entelektüeller ve sanatçılar, İslamcı olarak tanındılar. Her dergi, önce heyecanlandırdı, sonra hayal kırıklığı oldu; kişi sayısınca sessizlik de arttı. Bu arada üniversiteden mezun olup bürokraside yer bulan birçok Anadolu çocuğu, dünyadaki İslamcılık rüzgârının da tahrikiyle -kendi devlet tecrübelerine de dayanarak- devlet üstüne konuşmaya, sorunların çözümünü “İslam devleti”nde aramaya başladı. (Küçümsemeyelim, o zamanlar öyleydi!) Biletler kontrol edilmeden, daha sanatçılıkları tescillenmeden, kompartıman değiştirildi, devlet adamı olmaya soyunuldu. Sonuç: Ne sanatçı ne devlet adamı olunabildi. 28 Şubat bir bilet kontrolüydü; “bu biletle burada oturamazsınız” denildi, kavga çıkmaması için koltuklar boşaltıldı. Ondan sonrasını hepimiz biliyoruz: “İslam devleti”nden bahsedilemez hale gelinince, kısa sürede çözüm bulundu, içerik değil lafız değiştirildi: “İslam medeniyeti.”

‘İslam Devleti’den ‘İslam Medeniyeti’ne
İslam medeniyetinin dirilmesini kim istemezdi? İstemek ile yapa-bilmek arasındaki boşluğun adı, günahıyla sevabıyla kadim Selçuklu-Osmanlı tecrübesidir. Çoğu kez haksız eleştirilere muhatap olan İslamcılara yöneltilebilecek haklı eleştiri şudur: Biz bu efkâra, bu tecrübeye haksızlık ettik, günahımız büyüktür. (İnsan, günahına sahip çıkarak günahın çoğalmasını engeller.) Üstadlarımıza haksızlık etmeyelim, onların da hakkını teslim edelim: Bu mirasta onların da hakkı var. İspanyolca öğrenmeye bile ihtiyaç duydular; fakat medeniyetimizin ilim dili olan Arapça ve Osmanlıca öğrenmeye bir türlü sıra gelemedi. Varsa bir mazeretleri, o da ilim adamı değil sanatçı olmalarıdır. Bugüne kadar sadece “Türk felsefe-bilim tarihinin önsözü”nün yazılabilmiş olması, kimseyi rahatsız etmiyor. Kaynaklarla irtibat kurmak derdi, “metruk bir kümbet denli müşahhas” olarak bir kenarda unutulmuştur. Zaman zaman Selçuklu ve Osmanlı’yı methetmek için sarfedilen cümleler, bu metruk türbeye bağlanan çaputlardır. Kimsenin derdine şifa olmayan…

Bunu daha önce de yazdık; Türkiye’de umulan veya korkulan “irtica”nın, yani geriye dönmenin yolu yoktur. İleri ve/ya geri gitmek, yolda olan, istikameti, çizgisi olanlar için geçerlidir. Biz yıllardır, sinekler gibi oradan oraya konuyor, havada bazı şekiller çizip duruyoruz; hepsi bu. En azından Balkan Savaşları’na ve Birinci Dünya Savaşı’na hak ettiği ilgi gösterilebilirdi. Gösterilmedi. Hesap soracak durumda değildik; fakat hesap çıkarılabilirdi. Çıkarılmadı. Türk Batılılaşması eleştirilirken, Batıcılar gibi kolay ve popüler yol tercih edildi. Kadim birikim, bir çırpıda hurafe olarak adlandırıldı, her şeye “sıfır”dan başlandı. Sonuç: Hüznümüzü ve ahımızı saymazsak, elde var sıfır. İzah ve inşa için üretilen “paradigmalar” (modeller), gecekondu mahalleleri gibi çoğaldı, temelsiz oldukları için de siyasi depremlere dayanamadılar. Türkiye, “paradigma” çöplüğüne döndü.

Mahpushane şarkıları bunlar….
Sloganlar, hamasi hikâyeler, şiirler, örnek şahsiyetlerin tarihi cevapları, bir milletin inşasında çok önemli bir rol üstlenirler. İlim adamlarının standartlaştırdığı bilgi, kurumlar ve telif eserler vasıtasıyla entelektüellere aktarılır. Vaizler/hatipler/demagoglar vasıtasıyla da halkın hissiyatı her dem diri tutulur. Selçuklular, bunu bildikleri için hem kurumlar inşa ettiler, hem de formülasyonlar ürettiler: “İslam’ın şartları” ve “İmanın şartları” gibi birçok orijinal fikri hayata geçirdiler. Bu sayede halkı forma soktular, millet yaptılar. Modern zamanlarda ise işler karıştı; demagoglara mütefekkir muamelesi yapıldı, merkezi (İstanbul) olmayan projeler geliştirildi. Mescid-i Aksa bile millete yanlış ezberletildi. Altın yaldızlı Kubbetus Sahra fotoğraflarının altına, yıllarca Mescid-i Aksa yazıldı. Ne gülüp geçilebildi, ne oturup hakkıyla ağlanabildi. “Sorumluluk gereği”, ana fikri “çocuklar öldürülmesin” olan çok kötü şiirler, Kudüs’e, Saraybosna’ya hediye edildi. “Bu hüznün Mesnevisi yazılmadı”, muhtemelen yeni Türk edebiyatında Filistin için yazılmış en güzel şiir olan, rahmetli İlhami Çiçek’in “Sessiz” adlı şiiri de bu gürültüde kaybolup gitti: “Bu kahır sessizdir”

Tercümelerin kırık ışığında, bizi bu hallere düşüren hatalar, adeta kendi elimizle koymuşuz gibi hemen bulundu. “Hurafeler yüzünden geri kaldık”, “Biz sarayda zevk u sefaya dalmışken, meleklerin cinsiyetini tartışırken, Batılılar bizdeki ilmi alıp bizi geçti”, “Yahudiler her yeri ele geçirdi”, “Osmanlı kapitülasyonlar yüzünden yıkıldı, zaten ticaret de gayrimüslimlerin elinde idi; yenilgi kaçınılmazdı” gibi bir sürü asılsız ama popüler cevap, adı Türkiye olan avluda volta atarken dillerden düşürülmedi. Mapushane şarkısı bunlar…

Taklid değil tahkik taraftarı olan İslamcılar, İngiliz ve Mossad ajanlarının hatıralarını bile tahkik edemediler. İsrail, Türkiye’deki propagandasını İslamcı yayınevleri sayesinde de çok rahat yaptı. Siyonizm, İslamcıların da putu oldu. Mason hikâyeleriyle oyalanan, komplo teorisi adı altında her türlü uçuk şeyi düşünebilen zihinler, masonların arasına bile sızdığımızı, bazı müslümanların o zırhı giyerek, “ahiretlerinden de feda ederek” İslam’a hizmet ettiklerini göremedi, düşünemedi.
(Bkz. http://www.milligazete.com.tr/index.php?action=show&type=writersnews&id=7953)

Ne kale kapısı ne kapı tokmağı kaldı
Önce, hapsedildiğimiz dar tartışmalardan kurtulalım. Dört elle sarıldığınız “kapı tokmakları”nın ne kapısı, ne kalesi var. Mesele, okuduğumuz, atıfta bulunduğumuz yazarların dini, dili veya ırkı değildir. Okuyucu nezdinde, “hem doğuyu, hem batıyı bilen” (!) entelektüellerin, İslam medeniyetinin inşasında emeği geçenlerin ismini, neyi nasıl yaptıklarını bilmemesi, bu büyük boşluğun biraz felsefe, biraz edebiyat ve biraz iyi niyetle doldurulmaya çalışılmasıdır, mesele. Hem gerçek bir okuyucunun tek bir ölçüsü vardır, olmalıdır: Rüsuh/derinlik. Öyle ki bazı kitaplar, “bu kitapta bir şey yokmuş!” demek için okunur.

Dedikodu yapmanın meşru yolu olan sosyal bilimlerin yıldızı gün geçtikçe parlıyor olabilir. Biz gökkubbedeki kendi yıldızlarımıza bakalım. Özü-gürlüğümüze kavuşabilmek için, 1943 yılında Kahire’de sürgünde olan, Osmanlı’nın son şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi’yi ziyaret etmek, sanırım, ne demek istediğimizi daha iyi anlatacaktır. Olayların şahidi, rahmetli Ali Ulvi Kurucu anlatıyor:
“Ezher alimlerinden birkaç hoca, bir gün Mustafa Sabri Efendi’yi ziyarete gelmişler. Geliş sebeplerini şöyle açıklamışlar:”

“Efendim, bilirsiniz, vaktiyle Maarif Bakanlığı da yapmış olan, son günlerde de Ayan Meclisi Reisliğinde bulunan Muhammed Heykel Paşa, Hayat-ı Muhammed adıyla bir kitap yazdı. Kendisi Fransa’da okuduğu için, Fransız yazarların etkisinde kalarak bu kitabı yazıp yayınladığı söyleniyor.”

“Paşa bu kitabında mucizeleri inkâr ediyor. Hepsini bir şekilde tevil ederek, açıklamaya çalışıyor. Peygamber’in Kur’an’dan başka mucizeye ihtiyacı olmadığını yazıyor. (…) Mucizeleri, tabiat kanunlarına aykırı diye, kabul etmeye yanaşmıyorlar. Peygamberi de büyük insan, dâhi insan diye tanıtıyorlar. İnsan çalışmakla, büyük insan ve dâhi olabilir. Peygamberlik Allah vergisidir. Çalışmakla olmaz…”

“Ezher uleması, Heykel Paşa’nın bu kitabına bir cevap yazması için, Mustafa Sabri Efendi’den yardım istemişler. Bu cevabı onun yazmasını istemişler. Çünkü:”
“Kitapta felsefeye dayandırdığı bahisler var. Biz işin içinden çıkamaz da hafif kalırız, gülünç düşeriz.”

(Ali Ulvi Kurucu, Hatıralarım 2, s. 100, Kaynak Yay., 2007, İstanbul)

En zor günlerin şeyhülislamı Mustafa Sabri Efendi’nin, ‘yerini’ çok iyi bildiğinin delili çoktur: Şeyhülislam olarak, Ahmed Naim Bey’e sormadan, kendisini Ayan Meclisi azalığına yazmıştır. Ahmed Naim Bey, durumu öğrenince sabah namazı vaktinde, özürler dileyerek soluğu Mustafa Sabri Efendi’nin yanında alır: “Memlekette adam mı kalmadı? Ben bu makama layık değilim. O makamda alacağım maaşı, çocuklarıma nasıl yediririm?” Mustafa Sabri Efendi’nin cevabı nettir:
“Naim Bey, yahu Allah aşkına, cehenneme yalnız başıma ben mi gideceğim? Ben, Zenbillilerin, Ebussuudların, İbni Kemallerin ayarında insan mıyım? Ee, kader beni de şeyhülislam yaptı. Ne yapalım, bu vazifeleri birileri yapacak. Hep beraber çalışacağız…”

“Mucizeler, akla değil tabiat kanunlarına aykırıdır.” Mustafa Sabri Efendi, mantık ilmi de bilir. Hafif kalıp gülünç duruma düşmekten korkan Ezher ulemasının kendisinden istediği kitabı yazar. Fakat kitabı bastıracak para yoktur. Bir gün “Müslüman Kardeşler”in lideri rahmetli Hasan el Benna kapıda görünür. Kitaptan haberdar olmuş, o zor şartlarda ancak 200 adet kitabın parasını toplayabilmiştir. Kitapların parasını peşin öder, kitap o parayla basılır…

En zor günlerde bile, gereken “cevap”lar İstanbul’dan verilmişti. Bunu Ezher uleması da İslamcılığın önemli ismi şehid Hasan el Benna da biliyordu. Bu gerçeği, bir tek bu ülkede yaşayanlar bilmiyor galiba?

kaynak: gercekhayat.com 

Entry Filed under: Genel Yazılar. .


Diriliş Yazıları nedir?

Diriliş Yazıları, diriliş düşüncesinin en sahih şekilde anlaşılması ve anlatılması projesidir. Bu kapsamda, ne olduğu, ne olması gerektiği ve nasıl olacağı da önem arzeder. Bu maksatla, bu ilk ayakta Diriliş Yazıları, bir internet sitesinde ilgili yazıların arşivini oluşturmaktadır.

Bölümler

Son Yazılar

Bağlantılar

Diriliş Paneli

Diriliş Yazıları, diriliş düşüncesi üzerinde düşünme ve konuşma merkezli çalışmalarına bir panele destek olarak başladı. Panel kapsamında konuşmacılar, diriliş düşüncesi ve düşüncenin mimarı Sezai Karakoç'u konuştular. 3 saati aşkın bir süre akademisyen ve yazarların da içinde bulunduğu panel konuşmacıları, dinleyicilere diriliş ve Sezai Karakoç'u anlattılar. -nisan'07-

Arşiv