Archive for Ekim, 2007
Şehir Okumaları
Yazar: Hasan Arslan
Okuma medeniyetinin mensupları olarak gördük kendimizi her şeyden önce. Bir çıkış kapısına ereceksek eğer, görünenin ardına talip olan bakışlara sahip olmalıydık, masumiyeti gözbebeklerinden anlaşılan, baktığı yeri ışıltılara boğacak neşeyi ve hüznü heybesinde taşıyan bu bakışlarla yürümeliydik çıkış kapılarına doğru. “Çıkış kapısı olarak gördüğümüz okumalı bir hayattır” diyecektik birbirlerimize yazdığımız mektuplarımızda. Şu anı değerlendirmenin, yani hayatımızın sırlı dilinin ifade ettiği medeniyetimizin yazgısını geçmişi ve geleceği kavramakla mümkün olduğunu öğretecekti bu okumalar kendisine kulak veren herkese. Deryayı tanımak azmine düşen her bir su damlasının aynı zamanda kendisini tanıması, tarihi kaderini, yazgısını tanıması gibi bir şeydi şehir okumalarıyla yapmaya çalıştığımız minicik gayretlerimiz. Medeniyet yangınımıza İbrahim Halilullah’ın ateşine su taşıyan serçe kuşun samimiyeti ile su taşımaya niyetlendik. Yangını söndürmeye yeterli değildi elbette sadrımızdaki şifa niyeti ile sunduğumuz bilgi suyumuz ama yine de safımızı belli etmeliydik hiçbir şey yapamasak bile. Öyle söylemişti ya serçe kuş kendisine neden uğraşıyorsun ki minicik gaganla taşıdığın su damlacıklarıyla bu devasa yangını söndürebileceğini mi zannediyorsun, ne diye boşa uğraş, boşa çaba sarf etmektesin diyenlere karşılık durumun elbette ben de farkındayım ama hiç yoktan safımız belli olsun, kimin yanında olduğumuz gönlümüzün kahramanı kimdir bilinsin için uğraşıyorum demişti ya işte öylece düşünmüştük bu işe başlamaya niyet ederken…
Babalarımız doğduğumuz zaman kulaklarımıza ezan okuduklarını anlatmışlardı büyük bir heyecanla, kendileriyle sohbet edecek çağlara eriştiğimiz zaman. Diledik ki şehir okumalarıyla gerçekleştirmeye çalıştığımız okumalar kulağımıza giren en önemli, en büyük konuşmanın izlerini çağrıştırsın ondan bir nefes sunsun çocuk yüreği taşıyan gönüllerimize. Annelerimizin her Cuma gecesi beyaz tülbentleriyle huşu içinde önünde diz çöktükleri Kur’anı okurkenki tatlı seslerinden bir nefha işitelim istedik; okumanın ritmi ile tatlı salınışları gelsin ruhumuza dokunsun gönül udumuza mızrap olsun ve kendi musikimizi keşf edelim kendi şarkımızı, kendi türkümüzü yanık seslerimizle seslendirerek kainatın sessizlik musikisine, çok sesli ve fakat ahenkli musikisine ayak uyduralım ona yabancı düşmeyelim taşın, toprağın, yetimin, güvercinlerin dağın, kimsesizlerin, mehtabın, yıldızların, gadre uğramışların diline aşina olalım varlığımızın sesini onların sesiyle nakışlandırıp göğün sesine açık tutalım yüreklerimizi diye koyulduk bu yola hacca giden karınca adımlarıyla.…
Mehmet Akif gibi ruh büyüklerimizin, Necip Fazıl Kısakürek gibi ümmetin vicdanı olmuş vicdan atalarımızın sözlerini, düşünce ve amellerini gündeme getirerek ümit ettik ki, yalanın kokusu ile kirlenmiş şehrimize bir ıtır çiçeği kokusu, bir reyhan rayihası, yayılsın büyük beton binaların içinde betonlaşan katılaşan, silikleşen insansız insanlığımıza bir nefes üflensin ve kor ateşin canlanması gibi yeniden canlansın mü’min hassasiyetlerimiz, sekineti yakalasın davranışlarımız, inşirah bulsun göğüslerimiz ve tüm bunların ötesinde bilinç dalgası gelsin ve çarpsın karakter sahillerimize ve şekillendirsin onu merhamet kılıncıyla., bir fikir, bir cümle, bir kelime düşsün bozkır topraklarımıza ve mümbitleştirsin gönül tarlalarımızı ezilmişlerimize altında nefeslenip gölge olacak fidan düşüncelerimiz boy atsın kökleşip göğe doğru uzasın ve her daim versin yemişlerini sonsuza dek, kırılsın zillet zincirlerimizden bir halka daha, nihayetinde Tanrının yüzüne bakacak yüzümüz olsun yüzlerimiz burada ve orada.
Selam ederim şehrimin şerefli insanlarına, selam ederim şehrimin yetimine, kimsesizine sağıma, soluma, önüme ve ardıma. Selam ederim “Ey Yahya kitabı kuvvetle tut” (Kur’an-ı Kerim Meryem Suresi 12. Ayet) işaretini, izini, teşvikini, hatırlatması için gönderilen ümmi Peygamberimize ve bu ayeti getiren Cebrail’e. Selam ederim “Kitap yüklü merkeplerin”(Kur’an-ı Kerim. Cuma Suresi 5.Ayet) halinden anlayanlara. Selam ederim şu genç çınara, yaprağına, dalına, kumrularımıza, güvercinlerimize, çimenlerimize, havuzda akan suyumuza. Selam ederim Irak’taki müstezaflara, ve onlara dua etme yürekliliğini gösteren bütün şefkatli kalplere. Selam ederim doğuya batıya, güneye ve kuzeye. Selam ederim “Annem gizli gizli ağlardı dilinde Yunus” mısralarının sahibi Sezai Karakoç’a .Selam ederim anacığına, babacığına. Selam ederim bütün sevenlerine… (1 temmuz Pazar Günü TYB Evi’nde Diriliş Okumaları başlangıç programında yaptığı konuşma metnidir.)
kaynak: memleket.com.tr
Add comment Ekim 31, 2007
Anadolu’nun Şansı
Yazar: Hasan Arslan
Savaşın en kızgın anında çekilirken ordularımız geri saflarına çokça can korkusuna düşerek, yenilginin ağır yükünü olanca ağırlığıyla beyinlerinde taşıyarak güçsüz düştüklerini, düşmanın galibiyetinin kesin olduğunu ürpertici, acı veren, iç yakan, idraki iflas ettirici, sersemletici bir darbeyle farkına vardıkları, dirençlerinin kırıldığı, asıl güçsüzlüğün sebepler zincirine sarılarak kaçmak olduğunu bir an için unutarak bir yok oluşu, tükenişi, bitişi yaşadıkları anda kalktı siperinden ve olanca gücüyle bağırdı: cennetten niye kaçıyorsunuz…
Bolvadin’i dostlarımızla gezerken selam vermiştik ona da. Eber Gölü yolu üzerinde tek başına yatıyordu mezarlığında Sahabeden Abdülvahhab Gazi Hazretleri. (610-740) Mermer sandukasının üzerinde yazıyordu gaflete kapılarak ric’at eden arkadaşlarını kendilerine getirerek, içinde bulundukları haleti ruhiyeyi berteraf etmek ve mücadeleye direnmeye yılmadan cesaret ve aşkla devam etmek için siperinden fırlayarak, niçin yaşanıldığını ve nasıl ölüneceğini hatırlatmak niyetleriyle cennetten niye kaçıyorsunuz diye haykırırken vurularak şehit olduğu…
Günlerce sormuştum bu soruyu kendi kendime cevabını bulmayı düşünerek. Cennetten kaçıyor muydum? Cennetten niçin kaçıyordum? Ayaklarım nereye doğru götürüyordu beni, gözbebeklerim neyi arıyor, kulaklarım hangi kelamın izlerini sürüyor, ruhum nelerden tat alıyor, zihnimi, düşüncelerimi besleyen ana damarların içinden hangi bilgiler akıyordu? Soframda yoksullar yoktu. Hanemin kapısı dertlilere açık değildi yeteri kadar. Çocuklarımla saatlerce sohbet edip onlarla oynayamıyor, dostlarım yâdıma düşünce sarhoş olamıyor, “Annemin bana öğrettiği ilk kelime/ Allah şahdamarımdan yakın bana benim içimde” diyemiyordum…
Ne zaman hakikat yolculuğuna koyulmuş bir garip yolcu olmaktan uzaklaşır gibi olsam, yolumun çatallaştığını görsem içim burkularak, beni Tanrıya yakınlaştıran erdemlerimin, niyetlerimin aşınmaya doğru yüz tuttuğuna şahit olsam, karanlık ve derin kuyularıma sağlam bir ip sarkıtır Hazreti Nuh’un soluğundan izler taşıyan Mehmet Akif, öncelikle hayatı yaşama tarzıyla sonra da “Safahat’ıyla”, tutunup çıkayım artık gün yüzüne doğru, tertemiz havayı teneffüs edeyim ciğerlerime doya doya çekeyim, güneşin ısısı kurutsun ümitsizlik bataklığımı, eritsin göğe doğru yükselişimi engelleyen kalıplaşmış donukluğumu, bugüne ve yarına ümidvar olarak bakabileyim diye ben de sarılırım sağlamlığı samimiyetinden gelen bu ipe…
Anadolu’nun şansıdır Mehmet Akif’ler, Necip Fazıl Kısakürek’ler, Sezai Karakoç’lar ve isimsiz gösterişsiz nice erenler, “Biz Allah yolunun yardımcılarıyız” (Kur’an 3/52) diyebilen Anadolu’nun bu havarileri ümmete “Cennetten niçin kaçıyorsunuz” diyebilme bilinçini, sorumluluğunu, çilesini, aşılayabilmek için camileri, meydanları, konferans salonlarını, ev odalarını mektep haline getirerek serptikleri İslam tohumunun yeşermesiyle filizlenip dal budak sarmasıyla Anadolu’yu bütün coğrafyalara örnek olabilecek kokusu coğrafyalar aşan bir gül bahçesine çevirmek hedefleriyle bu toprakları, bu halkı mübarek bilmişler ve bildikleri mubarek kelamı “cennetin bedeli la ilahe illallah’tır” mübarek kelamını dillerinden, gönüllerinden, kalemlerinden eksik etmemişlerdir. “Tohum saç, bitmezse toprak utansın” mısrası mücadelelerinin ortak özelliklerindendir ve bu anlayış davalarında bezginliğe, ye’se mümkün mertebe düşmemelerine vesile olmuştur. ‘Halk iki kısma ayrılır. Birinci gurup âlimlerdir. İkinci gurup ise alimlerden ilim talep edenler ve bunun gereğini yerine getirenlerdir. Bu iki gurubun dışında kalanlar ise saf bir nesnenin kalan tortusu gibidirler anlamlarına gelebilecek olan “Halk iki olur biri âlim birisi müstemi/Mâadâsı lağv ü derd oldu Huda’dan bi- haber. Mısralarını söyleyen Hz Ali’nin sözleri’ rehberleri, ışıkları olmuştur “Taşların kalp atışlarını duyanlar / Yalnız onlar okur benim söylediklerimi” diyebilen bu kalem erbapları…
Selam ederim “Taşların kalp atışlarını duyanlara.” Selam ederim Benim kitabım bu kadardır/ Yazıtım kısadır/ Anıtım yoktur/ Bahar senin öncün/ Güz benim artçım/ Yaz İsa’nın/Kış Yahya’nın/Bahar yaz güz kış/Ben sen İsa ve Yahya/Bir gülü yetiştirmek için/Yaratılmışız/ Şükür Tanrıya mısralarını yazan Sezai Karakoç’a. Selam ederim anacığına, babacığına. Selam ederim bütün sevenlerine… (TYB Evi’nde Diriliş Okumaları’nın 2.’sinde yapmış olduğu konuşma metnidir.)
kaynak: memleket.com.tr
Add comment Ekim 31, 2007
Yağmurun Dili
Yazar: Hasan Arslan
Silleli İsmail’i hatırlıyorum. Şehrin meczuplarındandı. Onu en çok iplikçi camiinin önünde otururken görürdüm. 1980’li yıllarda İmam Hatip Lisesinde okurken hocalarımız onu kırmayın Silleli İsmail’i üzmeyin ve yanında fazla beklemeyin diye tembih ederlerdi biz öğrencilerini. Aynı yıllardı zannedersem. Katıldığımız düğün pilavlarında şehrin meczuplarına özel bir sofra ayrılırdı. Kendi aralarında neşeyle kaşık sallasınlar yoğurt çorbasına, etli pilava, irmik helvasına, bamya çorbasına ve yeniden yanında zerdesi ve meşrubatıyla etli pilava. Bilhassa onların diş kiraları da ihmal edilmezdi, gönülleri alınıp davet yerinden uğurlanırken. Katıldığım davet yemeklerinde şehrin meczuplarıyla karşılaşmayalı çok uzun zaman geçtiğini konu üzerinde düşünmeye başlayınca fark ettim.
Bizim medeniyetimizde şehir meczubuna da değer verirdi. Kimsesizlere kucak açar, yetimin yüzünü güldürmek için çırpınırdı. Zayıfların kadrü kıymeti vardı “kıyamet aşısı” ruhlarında maya tutmuş yüreklerde. Aralarındaki zayıflar hürmetine, onların duaları, yakarışları, ihlâsları vesilesiyle şehir de nasibini alır, yardıma mazhar olur rızıklandırılırdı göğün hazinelerinden. Kazançları bereket nimetinin görünmeyen koruyuculuğuyla heba olmaz, Tanrının yüzünü güldürecek tasadduklar şehrin üzerine rahmet olarak geri dönerdi. Göğün dostluğunu elde edebilmenin yolunun zayıf bırakılmışların dostluğundan geçtiğini yakîn bir iman ile idrak etmişti ‘fazilet şehrinin’ servete sahip olmanın değersizliğini kavrayarak gurbette ‘garip bir yolcu’ olmanın erdemiyle yaşayarak, hayatlarını imtihan unsuru olarak anlamlandıran insanları.
Medeniyetimizin mimarı Hazreti Peygamberimizin kutlu sözlerindendi “Sizler ancak zayıflarınızın hareketiyle yardıma mazhar olur ve rızıklandırılırsınız” sözü. Anadolu insanın zihninin derinliklerinde saklıydı bu peygamber kelamı. Üstünü toz kaplamıştı belki. Belki küf tutmuştu hazinelerinin madenleri ama yine de vardı işte deryaların derinliklerinde istiridyelerin içindeki inci taneleri gibi. Makine medeniyetinin robot insanının duyarsızlığı karşısında ruh medeniyetinin merhamet insanının hissiyatı yeniden canlanmalı, dirilmeli ve kaybettiği “Yitik Cennet’e” doğru ‘selim bir kalp’ ile emin adımlarla yürüyecek gücü ve kuvveti kendinde, İslam medeniyetinde yeniden bulmalı yeniden keşfetmeliydi.
Merhamet medeniyetinin insanlarının ruhunda ‘Allah’ın üflediği nefesin’ tatlı esintisi vardı. Ve bu üflenen nefes merhamet olarak açığa çıkıyordu sözlerinde, gözlerinde, hallerinde, şehri bezeyen ahşap evlerinde, odalarında, sokaklarında niyetlerinde münacatlarında. Münacatta bulundukları “Sultan’a” en önemli vasfı olan merhamet sıfatını öne sürerek sığınırlardı “acz” bir duruş ile. “Ey çağdaş Kudüs(Meryem)/ Ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır(Züleyha)/ Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi/ Sevgili/ En sevgili/ Ey sevgili/ Uzatma dünya sürgünümü benim”… “Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır/ Sevgili/ En sevgili/ Ey sevgili.(Sezai Karakoç. Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine)
Yeniden “dirilişi” mukadder olan bu sulh medeniyetinin insanları abalarını açarak “yüklü bulutlardan ölümünden sonra yeniden dirilmesi için toprağa indirilen yağmuru” kendi dirilişleri için de fırsat bilerek kucaklamışlar ve “Rabbimin katındandır” diyebilme üst şuurunu bir aşk derecesinde hal diliyle ifade edebilmişlerdir. Bu medeniyette yağmuru kucaklayamayanlar yetimi asla kucaklayamazlar. Gözbebekleri bulutların gözbebeklerine değmeyen hiç kimse “Ben yağmuru çok seviyorum Bay Yabancı” diyemeyecek ve şehrinin yetiminin gözbebekleri onun için bir anlam ifade edemeyecek önce kendisine bununla birlikte medeniyetine yabancılaşması süreci başlayacaktı annesinin ölümü bile dokunmayacaktı artık yüreğine. Oysa yağmurun dilinden anlayan insanlar yetiştiriyordu bu rahmet medeniyeti her bir damlasının bir melek eliyle taşındığı. “Melekler bir bir demir parçasının üzerine oturmuşlar/ Her biri bir damla atıyor aşağıya/ İşte yağmur bunun için yağıyor/ Ben bunun için yağmuru seviyorum/ Yağmur bizim için yağıyor/ Çalılar için Süleyman’ın tabancası için/ Kalkıp gidin kırmızı kiremitler üzerine/ Bizim tahta evin üzerine yağmur yağıyor.” (Şahdamar. Ötesini söylemeyeceğim)
Selam ederim yağmuru seviyorum diyebilen yağmur medeniyetinin erlerine. Selam ediyorum her bir damlasını taşıyan meleklere. Selam ediyorum vahyi yağmur bilip yağmurla vahyi kuşanan şehrimin insanlarına. Selam ederim şehrimin yoksullarına. Selam ederim “Diriliş neslinin amentüsünü” yeşerten Sezai Karakoç’a. Selam ederim anacığına babacığına. Selam ederim bütün sevenlerine… (Diriliş Okumaları 3. oturumunda yaptığı konuşma metnidir.)
kaynak: memleket.com.tr
Add comment Ekim 31, 2007
Şehir ekseninde Diriliş Okumaları
Eğitimci Araştırmacı Yazar Hasan Arslan’ın TYB Konya Şubesi’nin 2007 temmuz Ağustos aylarında YYB Konya evi bahçesinde Karakoç ve Diriliş bağlamında ‘Şehir Okumaları’ başlığıyla düzenlenen sohbetlerde yaptığı üç konuşmayı yayınlıyoruz.
Add comment Ekim 31, 2007
Duyuru: Sezai Karakoç’u dinlemek
DİRİLİŞ PARTİSİ SİTESİNDEN, 20 EKİM VE 27 EKİM 2007 TARİHLERİNDE SAAT 21:00′DE YAPILACAK CANLI YAYINLARLA SEZAİ KARAKOÇ’U DİNLEYEBİLİRSİNİZ. VAKTİ MÜSAİT OLMAYANLAR İÇİNSE YAPILAN KONUŞMALAR VİDEO KAYDI ŞEKLİNDE YİNE AYNI SİTEDE YER ALIYOR. (SİTEYE SAĞ TARAFTAKİ BAĞLANTIYI KULLANARAK GİRİŞ YAPABİLİRSİNİZ.)
Add comment Ekim 25, 2007
Batılılara Karşılık Verme Gereği
Sezai Karakoç’un 19 ekim 2007 tarihli basın bildirisi.
İkinci Dünya Savaşı yıkımını tamir edip kendileri için felaket, ezdikleri halklar için kurtuluş ümidi olan o yıllardan uzaklaştıkça, bir anlamda kendilerine gelip eski benliklerine ve değişmez huylarına kavuştukça, Batılılar, zayıf gördükleri ülkeleri,başta da İslam ülkelerini, çeşitli, çoğu uydurma bahanelerle sıkıştırmaya, bu sıkıştırmayıda gittikçe arttırmaya başladılar.
Bu sıkıştırma, ülkeler için bir gün kabus halini alabilir.
Bu ülkelerin başında da Türkiye gelmektedir.
Elli yılı aşkın zamandan beri Kıbrıs bahanesiyle bizi uğraştıran Batı, yirmi yıldan beri de el altından, dolaylı yoldan Güneydoğuyu kopartmaya çalışmaktadır.
Bunlar yetmezmiş gibi şimdi bunlara bir üçüncüsünü eklediler: Soykırım iddiası.
Birinci Dünya Savaşı’nda bize saldıran, devletimizi yıkan, milyonlarca insanımızın ölümüne ve halkımızın sefaletine, ekonomimizin çöküşüne sebep olan ve sonuçta da ülkemizi paramparça eden Batılılar, bu kez son kalan vatan parçasına da göz dikmişler, onu da ufak ufak parçalara ayırıp yutmak için harekete geçmişlerdir.
Parlamentolarında kanunlar çıkarıp, kim: “Türkler soykırım yapmadı” derse onu hapse atmak gibi akıl almaz işlere girişmeye cüret etmişlerdir.
Ne yazık ki, devlet adamlarımız Tanzimat’tan bu yana, milletimize ve devletimize karşı girişilen bu gibi hainane saldırılara gereken cevabı verememişler, onları hep yatıştırmak için, yalvararak peşlerinden koşmak, onlara tavizler vermek, onlara menfaatler sağlayıp susturmak, yani hep eziklik içinde yetersiz bir savunmada kalmak
durumundan öteye gidememişlerdir. Bu acizlik hal ve tezahürleri onları daha şımartmış ve azdırmıştır. Kimbilir bu gidişle giderek ne akıl almaz isteklerde bulunacaklardır!
Oysa, en azından, devletin, dışişlerinde genel kural olan, mukabele-i bilmisilde bulunması(misli ile, yani aynen karşılık vermesi) gerekir. Caydırıcılığın en etkin çaresi budur.
Halkımız! Milletvekillerini seçip Meclis’e daha yeni gönderdiniz. Onların dikkatini çekiniz ve onları uyandırınız ve uyarınız.
Meclis, derhal toplanmalı ve yüzsüz batılılara gereken karşılığı bir tokat gibi vermeli, “mukabele-i bilmisil” de bulunmalı, bir kanun çıkarmalıdır.
Bu kanunda, özetle, şu iki husus, açık seçik ve en somut ifadeyle yer almalıdır:
1- Her kim, “Türkler soykırım yaptı” derse o yakalanıp yargılanacak, suçu sabit olunca hapse atılacak ve şu kadar yıl cezaevinde yatacaktır.
2- Her kim, “Batılılar, Avrupalılar, yani Amerikalılar, İngilizler, Ruslar, Fransızlar, Almanlar, İsrailliler ve irili ufaklı diğer Batılı ülkeler soykırım yapmadı ve yaptırmadı” derse yakalanıp yargılanacak, suçu sabit olunca hapse atılacak, Şu kadar yıl cezaevinde yatıp cezasını çekecektir.
Siz bu kanunu çıkartmadıkça ne yapsanız Batılıları susturamazsınız, durduramazsınız. Önce tazminat ve daha sonra da toprak isterler. Onları da verseniz doymazlar, az aldık, daha çoğaltın derler.
Oysa, onlar değil midir, daha dün, Bosna’da yüz binlerce insani öldürtüp seyirci olan? Onlar değil midir, kabileleri birbirlerine düşürüp Afrika’da milyonlarca insanın soykırıma uğramasına sebep olan? Onlar değil midir, Cezayir’de en vahşi soykırımını
yapan? Çeçenistan’da, Filistin’de ve Asya’da, Afrika’da Müslümanları yok etmeye çalışan kimdir?
Tarihin kaydettiği soykırımların kökünde veya en azından arkasında çoğu kez Batı’nın olduğu görülür. Şuuraltında bu vicdan azabını yaşayan Batı, bunu şuura çıkarıp kendi kendisiyle yüzleşeceğine, onu “başka”sına yansıtarak bu yükten kurtulmak istiyor. Ama, bu kendini aldatmaktan öteye gitmiyor, bu azap giderek büyüyor, verilecek hesap gittikçe kabarıyor, Batı ruhunu önlenmesi mümkün olmayan bir katastrof sanıyor.Temenni ediyoruz ki, Batı, mağdur milletlerden af dilesin, bu suçlarından dolayı tövbe etsin, günahkar olduğunu bilsin. Belki, o zaman, kurtuluş ümidi belirir kendisi için.
Devlet uyanmalı, Batılıların bu saldırılarına misliyle cevap vermeli, tazminat istemeli ve bizden kopardıkları toprakları davasını gütmeli. Geçmişte zarara uğramış yurttaşlarımız için (tehcire uğramış ermeni yurttaşlarımız dahil), buna sebep olan Amerika,İngiltere, Fransa, Almanya ve diğer batı ülkelerinden tazminat istemek, toprak talebinde bulunmak ve diğer İslam ülkelerinin gördüğü zararları dava etmek, devletin, meclisin, iktidarın, milletvekillerinin, medyanın boynuna düşen borçtur. Bu borcu yerine getirmedikçe Batılılar saldırılarını sürdürecekler ve gittikçe daha ileri boyutlara ulaştıracaklar, her biri inanılmaz derecede bir hakaret olan isteklerinin artışının ardı arkası kesilmeyecektir.
Tarih, uyanmayan, zamanında gereken tedbirleri almayanları asla affetmeyecek ve bu ihmal sebebiyle yurt ve millet telafi edilmez zararlara uğrarsa, nesiller, onları şüphesiz hayırla yad etmeyecektir.
Kaynak: yucedirilis.org.tr
Add comment Ekim 25, 2007
Ortadoğu, İslam Birliği Ve Sezai Karakoç
Yazar: M. Nihat Malkoç
Günümüzde Müslümanların durumuna göz atınca müspet bir tabloyla karşılaşamayız. Müslümanlar dava ve ümmet şuurunu çoktan kaybetmiş, çil yavrusu gibi dağılmışlar. İslam düşmanları onların bu dağınıklıklarından yararlanıyor. Bugün İslam dünyasının parçalanmışlığından ve acı manzarasından ABD ve Avrupa ülkeleri fazlasıyla yararlanıyor. Gerçi ümmetin dağılmışlığı aslında ecnebilerin oyununun bir neticesidir. Onun içindir ki Müslümanlar olarak bu çirkin oyuna gelmemeliyiz. İslamı hak din kabul edenler Haçlı zihniyetine karşı yekvücut olmalıdır. Fakat ne yazık ki bu birlik ve bütünlükten dün olduğu gibi bugün de mahrumuz. Bizi hakikat etrafında toplayacak şuurlu insanlara ne çok ihtiyacımız vardır. Asım’ın neslini dört gözle bekliyoruz. Bir zamanlar Milli şair Mehmet Akif Ersoy ümmetin dağınık halini şöyle tasvir ediyordu:
“Müslümanlık nerde, bizden geçmiş insanlık bile…
Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok, nafile!
Kaç hakikî Müslüman gördümse: Hep makberdedir;
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!”
Osmanlı Devleti bir cihan imparatorluğuydu. Bu devlet, sınırlarını üç kıtaya kadar yaymıştı. Bünyesinde Müslüman ve gayrimüslim pek çok unsuru barış içerisinde barındırıyordu. Pek çok farklı ırktan insan huzur içerisinde gönül rahatlığıyla yaşıyordu. Osmanlı’nın çöküşü Ortadoğu’nun ve İslam dünyasının dengelerini sarsmıştır. Osmanlı’dan sonra İslam ümmeti yetim ve öksüz kalmıştır. Bundan sonra önüne gelen İslam dünyasına karışmaya, egemen olmaya ve fırsat kollayıp karıştırmaya çalışmıştır. Bir zamanlar Osmanlı’dan kopmak için tezgâh kuran milletler bugün Osmanlı’yı arar olmuştur. Osmanlı’dan sonra Ortadoğu’da barış ve huzurdan söz etmek ütopyadan başka nedir ki?
Bugün Ortadoğu’da tam bir cadı kazanı kaynamaktadır. ABD ve İsrail Ortadoğu’nun kaderini çizmektedir. Fakat Ortadoğu ülkeleri bu kadere razı değildir. Zira bu topraklarda çatışmasız ve kansız gün geçmektedir. Bugünkü şer güçler Türkiye’yi de Ortadoğu ülkeleriyle birbirine düşürmenin gayreti içerisindedir. Onların bu çirkef oyununa gelmemeliyiz.
Bilindiği gibi Irak ve Suriye önceleri Osmanlı’nın bir eyaletiydi. O zamanlar her şey yolunda gidiyordu, her yere adalet hâkimdi. Bu ülkelerde Osmanlı’nın izlerini bugün bile görmek mümkündür. Oysa bugün ABD ve İsrail, Ortadoğu’da Türklere karşı şer cephesi oluşturmanın gayreti içerisindedir. Irkçılık ve mezhepçilik bu bölgedeki en tehlikeli silahlardır. Biz Türkler Şiilerle Sünnileri birbirine düşürmeye ve kardeş kavgası çıkarmaya çalışanların ipliğini pazara çıkarmalıyız. Bizler Irak ve Suriye halkına sırt çevirmemeliyiz. Onlara ümmet bilinciyle kucak açmalıyız. Biz bir adım gidersek onlar bize iki adım gelecektir. Zira halk günahsızdır, onlar mazlum ve mağdurdur.
Son dönem Türk şiirinin üstatlarından Sezai Karakoç, Müslümanların dağınık görüntüsünden rahatsız olan, bunu kendine dert edinen bir düşünce adamıydı. O Ortadoğu’nun ahvalini en iyi anlayan ve tahlil eden bir düşünce adamıdır. O; vaktiyle Irak, Suriye ve Türkiye arasında Dicle-Fırat Federasyonu adlı bir birlik kurulmasını teklif etmiştir. Fakat bu topraklar üzerinde ince hesapları olanlar bu birliğe müsaade etmemiştir. Aşağıdaki satırlar onun Ortadoğu’ya, bu iman coğrafyasına bakışını göstermektedir:
“Siz Fırat’ı ve Dicle’yi bıçakla kesebilir misiniz? Burası senin, burası benim diyebilir misiniz? Oysa Fırat ve Dicle, şırıltılarıyla kendi mecralarında akarlarken bize diyorlar ki, ‘sen nasıl parçalanmazsan, bir bütünsen, ben de bir bütün olarak, yalnız Türk’ün, yalnız Arap’ın, yalnız Kürt’ün değilim. Hiç kimse bana tek başına sahip çıkmasın. Ben İslam milletinin suyuyum, onun can damarıyım. Siz de bundan ibret alınız ve parçalanmayınız, bölünmeyiniz.’ İşte bize coğrafya böyle sesleniyor.
Coğrafî şartlar, bize, artık bu sınırların tartışma gününün geldiğini gösterdiği gibi, tarih de, tarihî şartlar da bizi bu noktaya doğru zorlamaktadır. Çünkü Ülkemiz, bugünkü ülkemizden ibaret değildir. Çok daha geniştir. O geniş ülkede yaşayan bir millet vardır. Bu millet, bir medeniyetin, İslâm medeniyetinin toplumudur. Bu medeniyette, ırk unsuruna, tabii, reel bir gerçeklik olarak bakılır; ancak ırk esasına dayanılmaz. Bu medeniyette, ırklar, renkler, diller, hepsi yan yana, kardeşçe yaşarlar ve bir toplum oluştururlar. Nitekim bin seneden, hatta bin dört yüz seneden beri, bu, Ortadoğu denilen bölgede, ırklar, bu medeniyet anlayışından, bu insanlık anlayışından hareketle, birbirlerine karışmışlardır.
Saf olarak bir ırk kalmamıştır. Bazı bölgelerde dil sebebiyle birtakım toplaşmalar görülüyorsa da, bunun, ırklar ayrıdır, birbirinden ayrı yaşamaktadır demek manasına gelmediğini hepimiz biliyoruz. Suriye, Araplardan ibaret değildir. Suriye’de Araplar, Türkler, Kürtler, Çerkezler vardır. Ve bunlar, İslâm toplumunun, İslâm medeniyetinin oluşturduğu toplumun, yani İslâm milletinin fertleri olarak yan yana yaşamışlar, iç içe geçmişler ve birbirinden ayrılmaz olmuşlardır. Aynı şey, Irak için de söz konusudur… Aynı gerçeklik, bizim için de söz konusudur…” (Çıkış Yolu 1-Ülkemizin Geleceği/Diriliş Yayınları)
Kültür Bakanlığı tarafından Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne layık görülen, yılın kültür adamı seçilen Sezai Karakoç iyi bir şair olduğu gibi, isabetli yorumlar yapan bir düşünce adamıydı. Onun yukarıdaki görüşleri mevcut durumu sağlıklı bir bakış açısıyla izah etmektedir. Bizler de Ortadoğu’ya onun gözüyle bakmalıyız. Bu coğrafyada iman ve İslam birliğini tesis etmeliyiz. Emperyalistlerin şer planlarını bozmalıyız.
Kaynak: sayhadergi.com
Add comment Ekim 24, 2007
Sezai Karakoç’un Şiir Coğrafyası
Yazar: M. Nihat Malkoç
Türk şiirinin bereketli pınarlarından birisidir Sezai Karakoç… Şiirimizin tükenmez rezervlerinden biri olan bu onurlu kalemi şiirimizde yer alan grupların birine dâhil etmek zorlama bir gayret olur. Onu İkinci yeni içerisinde ansalar da bu onun şiir dünyasını ifade etmekte yetersiz bir sınıflandırmadır. Doğrusunu söylemek gerekirse o başlı başına bir ekoldür. İkinci Yeni sınıfına dâhil edilenlerin hiçbiri Sezai Karakoç’la aynı dinî inançları paylaşmamaktadır. Bu bile onları aynı safta gösterme gayretlerine engeldir. Onun şiirini ancak şekil açısından İkinci Yeni grubunun içerisinde sayabilirsiniz. İçerik olarak farklı kaynaklardan beslenmişlerdir. Karakoç, Necip Fazıl’ın dünya görüşünden ve üslûbundan etkilenmiş olmasına rağmen şiirleri bambaşka bir renkte ve tattadır. Bu iki şairi bağdaştırmak sadece fikir yönüyle doğrudur.
Diriliş adını verdiği bir fikir kozasını örmekle geçirmiştir ömrünü. Bu koza ilimde, fikirde, sanatta, siyasette, kısaca her alanda ruhların kıyama kalkmasını ifade etmektedir. Öyle ki bir ara aktif siyasetin mücadelesine girişmiş bu kozanın kelebeği… Fakat gayesi politika çarklarından geçip ilerlemek, görüşlerinden taviz vererek bir yerlere gelmek olmadığı için tez zamanda vazgeçmiştir bu çıkmaz yolun kavşağından.
Karakoç, Doğunun haysiyetli çocuğudur. Aslen Diyarbakır’ın Ergani kazasındandır. Çocukluğu ve ilk gençliği bu topraklarda geçmiştir. Onun için dünyaya ve eşyaya hep Doğulu bir gözle bakmıştır hayatı boyunca. Bunun yanında yörenin pek çok hususiyetini taşır karakterinde. İçine kapanıktır, sıkılgan ve kırılgan bir ruh yapısına sahiptir. Kalabalıklardan, övgüden ve ön planda görülmekten rahatsız olur. Şöhretinin onurunu ağız tadıyla yaşayamaz. Ağızlarda dolaşan adını unutturmayı yeğler. Kimliğinin ve şiirinin, adından önde yürümesini tercih eder. Şayet şöhretten hoşlansaydı bugün milletin dilinde dolaşıp dururdu adı.
Sezai Karakoç her yönüyle, eskilerin deyimiyle şahsına münhasır(özgün) bir insandır. Etkisi altında kaldığı isimler olsa da bu onun özgünlüğüne zarar getirmez. Kendi şiir ağını büyük bir gayret ve emekle ören bu büyük şahsiyet, kendisinden sonra gelecek olan sanatkâr ruhlu nesle de güzel bir numune olmuştur.
Onun şiire el attığı yıllarda Türk şiiri kısır bir döngünün sancılarını yaşıyordu. Böyle bir dönemde şiirimize güçlü bir soluk olarak hayat vermiştir. Seven kalplerin yüreğini titreten “Monna Rosa “şiiri uzun yıllar elde çoğaltılarak gönüllerin tercümanı olmuştur. Bu adı taşıyan kitaptaki şiirler çok sonraki yıllarda iki kapak arasına alınarak yayınlanmıştır. Karakoç, Monna Rosa’yı yayınlamamakla sanki okurlarının sevgisini ve samimiyetini test etmiştir. Fakat kendisini sevenler bu şiiri elle veya fotokopi ile çoğaltarak yakın ve uzak çevresindekilere dağıtmayı bir vazife olarak addetmişlerdir. Günümüzde kitapları rafları doldurmasına rağmen yine de okunmayan şairlerin Karakoç’tan ders almaları gerekir.
Şiirimizin can çekiştiği bir dönemde ortaya çıkarak şiire ivme ve hareket kazandıran Sezai Karakoç, Diriliş dergisini ve aynı adla kurduğu yayınevini şiirin ve genel anlamda İslâmî sanatın emrine sunmuştur. Millî ve manevî duygularla beslenen fikir doktrini etrafında yepyeni bir neslin filizlenmesine zemin hazırlamıştır. Taha’nın Kitabı, Gül Muştusu, Körfez, Şahdamar, Sesler, Zamana Adanmış Sözler, Ayinler, Çeşmeler, Leyla ile Mecnun, Ateş Dansı, Alınyazısı Saati, Monna Rosa, Hızırla Kırk Saat adlı şiir kitapları onun değişik dönemlerde ortaya koyduğu ve her biri kendine mahsus özellikler taşıyan özgün şiir anıtlarıdır. Bunlarda onun keskin çizgilerini ve hayata bakışını kapalı bir şekilde de olsa görebilirsiniz. “Hızırla Kırk Saat” adlı eserinde İslâm tarihine ayna tutan Üstat Karakoç, şiirini faydacı bir anlayışla okuyucunun sesine dönüştürmüştür. Onun imgeleri zordur. Vasat okuyucu ondan çabuk sıkılabilir. Şiirlerini anlamak için belli bir birikim şarttır. Ama imge yumağını bir çözdünüz mü okuması ve fikretmesi bambaşka haz verir insana.
Onun şiirlerinde insanımızın asırlardır çekmiş olduğu sancılar ağırlıklı bir yer tutar. Kendisi de Doğu kökenli olduğu için bu yöre insanının yaşama tutunma çabasını ve karşılaştığı maddî ve manevî güçlükleri şiirine yansıtır. Bazı şiirlerinde Doğu-Batı çatışmasını konu edinir. Bunları yaparken şiirin olmazsa olmazlarından taviz vermez; şiirselliği ön planda tutar.
O, Doğu kaynaklarından beslenmiş olmasına rağmen Batının fikir ve sanat akımlarına yabancı değildir. Aydın bir insan olmanın getirdiği sorumluluk içerisinde hareket ederek iki farklı medeniyetin analizini ve sentezini yaparak geniş bir yelpaze oluşturmuştur. Çok zengin ve esnek bir dil kullanmıştır eserlerinde. O, dil konusunda hiçbir zaman aşırıya kaçmadı. Eski dilin imkânlarından yararlanırken yeni dilin güzel yanlarına sırtını dönmedi. Bu konuda da denge politikası güttü. Bunu inanarak yaptı ve kelimeleri kullanırken çok titiz davrandı. Kelimelerin milliyeti onun için belirleyici bir unsur olmadı. Şiire yakışanı, iç ahengi sağlayanı tercih etti. Bir sanatkâra da bu yakışırdı.
Karakoç’un şiirine biçim açısından da özgünlük hâkimdir. Ne Osmanlı şiirindeki şekil unsurlarına körü kürüne bağlanmış, ne de Batı şiir formlarını olduğu gibi tercih etmiştir. Onun şiiri bunlardan izler taşımasına rağmen tek başına bunların hiçbiri değildir. O bütün şiir geleneklerinden yararlanarak kendi şiir formlarını oluşturmuştur. Onu başkalarından ayıran ve zamana karşı güçlü kılan herhalde her konuda kendi olma çabasıdır. Bu tavır edebiyatta ve genel anlamda sanatta ayakta kalmanın en önemli şartıdır.
Karakoç’un şiirlerinde konu zenginliği dikkat çeken unsurlardan biridir. O bazen metafizik kaygılarla alır başını gider, bazen de aşkın deriliklerinde kaybolur. Maddenin sınırlarına hapsolmaz hiçbir zaman… Duygularını dizginlemez ama hissiyatın dağılmasına, başıboş seyretmesine de izin vermez. Coşkuyla hüzün, vuslatla ayrılık, sevgiyle nefret, kâinatı yorumlamadaki derinlikle sığlık iç içedir mısralarında. Birini öbürüne tercih etmez. Bu hususta müdahaleci değildir, her şeyi doğal akışına bırakır. Her mısrada çağın insanının buhranlarına ve genel manada iç dünyasına ayna tutar.
O, maziye sığınıp kalmadı hiçbir zaman. Daima dinamik olmayı, geçmişle gelecek arasında köprü kurmayı yeğledi. Zamanı uzun bir süreç olarak gördü ve zamanın bir noktasında kalakalmadı. Metafizik öğeleri kullanması, şiirin imkânlarını zorladıysa da dizeleri kütük kalmaktan kurtardı. Capcanlı, diri ve estetik bir içyapı çıktı ortaya
Onun şiirlerinde hecenin zorlayıcı kalıpları yoktur. Serbest şiir yazmasına rağmen hiçbir zaman şiirin iplerini boş bırakmaz, dizginler daima elindedir. Şiirlerindeki iç ahenk, ölçülü ve kafiyeli şiirlerdeki ahengi aratmaz. Hafızalarda kalan şiirler yazması, onun kelimeleri ustalıkla, adeta oya işler gibi dizmesinden kaynaklanır. Onun şiir üzerine söylediği şu sözler bize sanat anlayışıyla ilgili olarak pek çok ipucu verecek değerdedir:
“Şair, düşünceyi, ya olağan dışı bir zekâyla donatarak, ya aptallaştırarak kullanır. Yani, anlam, yeni şiirde kendi öz fonksiyonlarını yitirmiştir. Bir uyurgezerdir. Hafızasını kaybetmiştir belki. Şüphesiz şiir mantığı, düz yazı mantığı ile başlar; en az odur. Ama onunla yetinmez; onu, kendi yapısının gereği işlerle yükler. Gerçi yeni şiir, yer yer anlamsızlığı dener. Yer yer anlam boşlukları bırakabilir, anlam tatilleri yapabilir. Ama büsbütün anlamsız şiir düşünülemez. Çünkü şiir mantığı ne kadar değişik olursa olsun, genel mantıktan çıkmadır. Yeni şiirin klasik şiirden farkı, fon olarak, düşüncenin yanı sıra, şuuraltını, davranışları, benliğin en geniş anlamıyla vaziyet alışını da seçmesidir. Yeni şiirin oluşunda zekânın payı eski şiiri kat kat aşkındır gerçi. Ama günümüz şiirinde zekânın hüküm payı, şiiri bağlamaktadır daha çok. Şiirin çıkışı, klasik şiirdeki gibi yalnız zekâdan ötürü değil. Klasik şiir, düşünceyle başlıyor, kafiye ve ölçü ile dinlendiriliyordu. Yeni şiir ise, en az düşünceyle başlıyor, bütün oluş ötesi harekete geçiyor, ancak zekâ ile dinlendiriliyor. Düşünce dediğim, genel mantığa göre düzenlenen ilk kütle.”
Sezai Karakoç şairliğinin yanında düşünce adamıdır da… Onun değişik yazılarında Müslümanlığının, taşralılığının, Anadolu’nun sesini yakalayabilirsiniz. O fetihler ve bozgunlar arasında gidip gelen milletinin talihini şu dizelerde dile getirir:
“Halkım yalnız iki duyguyu tanıdı
Ya birini yaşadı ya öbürünü yaşadı
Fetih veya bozgun.”
Gerçekten de doğru bir tespittir bu… Tarihimiz bu çizgide gelişmiştir. Zaferlerle coşmuşuz, bozgunlarla yıkılmışız. Genelleme yaparsak zaferlerimiz bozgunlarla kıyaslanamayacak kadar çoktur. Onun için bahtiyar bir millet olduğumuz söylenebilir.
Çetin mücadelelerden geçmiştir Sezai Karakoç… Fakat dağ gibi sıkıntılardan yılmamış, üzerlerine gitmiştir. Çok yorulduğu, bunaldığı, kendini yalnız hissettiği zamanlar olmuştur şüphesiz. Gücünün tükendiğini hissettiğinde bile içindeki umut ışığı hiç sönmemiştir. Halk tabiriyle söylemek gerekirse güvendiği dallar çok kere eline gelmiştir. Lâkin o yılmamış, “yılgınlık” tabirini adeta lügatinden silmiştir.
Sezai Karakoç her zaman inançlı kesimin çağdaş sesi olmuştur. Bugün bir derviş edasıyla bir köşeye çekilmiş umumî manzarayı temaşa etmektedir. Umarım üretkenliğinden bir şey kaybetmemiştir. Bugün onun sesine ve soluğuna olan ihtiyacımız dünden fazladır. Nice güzel şiirler yazması dileğiyle kendisine Allah’tan uzun ve bereketli bir ömür diliyoruz. Sezai Karakoç ve onun gibi yerli sesler bizim rengimiz, avazımız ve nefesimizdir. Allah onları başımızdan eksik etmesin…
Kaynak: sayhadergi.com
Add comment Ekim 24, 2007
Sezai Karakoç ve Diriliş Nesli
Yazar: Afşin SELİM
O’nu tanımak, O’nun derinliğine ve düşünce dünyasına inebilmektir. O’nu bilmek ise, yalnızca ismen duymak anlamına gelir ki, bu da pek bir değer teşkil etmez. O’nu yalnızca Mona Roza şiiriyle tariflendirmeye kalkmak, ona büyük bir haksızlık olacağı gibi, onu tanımak içinde yeterli olmayacaktır. Bu toprakların yetiştirdiği hakiki münevverlerden biridir O. Külliyatı okunmaya değerdir.
Popüler kültürün esirleştirilmiş insan tipine maruz kalarak, Sezai Karakoç ustanın varlığından bihaber olmak, Türk düşünce dünyasından bihaber olmaktır. O halde, O’nu tanımlamaya kalkmak için, öncelikle Türk düşünce dünyasından haberdar olmak gereklidir. “Sezai Karakoç yaşıyor mu”, gibisinden tuhaf bir soru ile karşılaşabilme ihtimaliniz mümkündür. Büyük doğu nesli sonrası, Diriliş nesli olarak tariflendirdiği kuşağın yetişmesinde yadsınamaz emekleri olan Sezai Karakoç usta, bir nesle mührünü vurmuştur. Esasen vesile olmuştur kendileri. Öyleyse nedir bu diriliş nesli, diye sormak hakkımızdır. Şöyle tariflendirilebilir: İnsan, İslâm, medeniyet ve büyük vatan çevresinde şekillenmiş, modern dünya tarafından üzerine ölü toprağı serpiştirilmiş bir neslin, dirilmeye amade yaşamasıdır. Onun, diriliş meselesini anlatışında, somut örneklere rastlayabilmemiz mümkündür. Medeniyetini kaybetmiş veyahut terk etmiş genç adamın, dünyevi yığınlardan biri haline gelmesine müsaade etmeyen diriliş felsefesi; Yalnızca Allah’a kul, Kur’an ve Sünnet çizgisinde, tarihiyle/köküyle barışık, sanat ve irfanını muhafâza eden, yüzü atiye dönük, mukaddesatının yanında, yabancılaşmayan ve kimliksizleşmeyen insan tipi ile medeniyetin yeniden inşasını hedeflemiştir.
Diriliş, bölgesel bir birliktelikten yanadır. Kafilenin merkez noktasında yer alan inanç sistemine odaklanmış fertlerin, merkezden veyahut herkesten olmak gibi bir sıkıntısı yoktur.
Diriliş, muhafaza eder. Bu sebeple, muhafaza eden bir kimliğe ihtiyaç duyar. Orada fikrin ve düşüncenin kavgası verilirken, bir “dünya nöbeti”ne de rastlayabilmek mümkündür. Yalnızca savunmaya yönelik bir hamle, bir düşünce, bir eylem değildir. İnkilâpçı bir yapıya da sahiptir.
Popüler kültürün tarumar ederek, gereksiz bilgi bombardımanıyla, meselesiz ve vicdansız nesiller yetiştirmesi; hem ülkemiz, hem de içinde bulunduğumuz coğrafya açısından pek de hayra alamet değildir. Zihin meşguliyetini değiştirmiş olan popüler kültürün çıkış noktasında, elbette batılı adamın sömürge aracı olarak kullandığı kitle iletişim araçları vardır. Beyinlerin ve zihinlerin işgali, davasız ve kavgasız nesillerin yetişmesine gebedir. Bu malûm medyanın, ekranları, sayfaları, mikrofonları Karakoç ustaya yönelmeyecektir elbette. Çünkü işlerine gelmez. İstediklerini alamazlar oradan. Diriliş kafilesi ile ne işi olur ki onların.
“Mektep şahsiyet” hakkında, Mehmet Nuri Yardım hocamız şöyle diyor: Doğunun Yedinci Oğlu olarak târif edilen Sezai Karakoç sembolist, kapalı şiir üslûbuyla Anadolu’yu nakış nakış işleyen üstün bir sanatçı. Şiir coğrafyasında içinde doğup büyüdüğü Güneydoğu toprakları var. Ortadoğu ve İslâm coğrafyası ağırlıkta, ama hep Türkiye merkezli. Çocukluğunda gözlemlediği şark insanının geleneklerini, yaşayış biçimini, örflerini, hayat tarzını kısacası bütünüyle insanlarını anlatır. Çoluk çocuğuyla, erkeği kadınıyla bütün bir Anadolu insanı ortaya çıkar mısraların arasından.”
Kaynak: sayhadergi.com
Add comment Ekim 24, 2007
Diriliş Yazıları yoluna devam ediyor
Bundan yaklaşık bir sene önce hizmete giren ve diriliş düşüncesinin daha sahih ve katılımcı olarak anlaşılması-anlatılması amacıyla başlattığımız çalışmamız, site kapatma ve bunun haricinde bir takım sorunlar sebebiyle durmuştu. Ancak bugün itibariyle, çalışmamızın daha güçlü ve daha kapsamlı bir şekilde kaldığı yerden devam edeceği müjdesini verir her türlü destek ve ilginiz için teşekkürü bir borç biliriz.
Diriliş Yazıları Koordinatörü
Taha BAŞAR
Add comment Ekim 22, 2007