Anadolu’nun Şansı
Ekim 31, 2007
Yazar: Hasan Arslan
Savaşın en kızgın anında çekilirken ordularımız geri saflarına çokça can korkusuna düşerek, yenilginin ağır yükünü olanca ağırlığıyla beyinlerinde taşıyarak güçsüz düştüklerini, düşmanın galibiyetinin kesin olduğunu ürpertici, acı veren, iç yakan, idraki iflas ettirici, sersemletici bir darbeyle farkına vardıkları, dirençlerinin kırıldığı, asıl güçsüzlüğün sebepler zincirine sarılarak kaçmak olduğunu bir an için unutarak bir yok oluşu, tükenişi, bitişi yaşadıkları anda kalktı siperinden ve olanca gücüyle bağırdı: cennetten niye kaçıyorsunuz…
Bolvadin’i dostlarımızla gezerken selam vermiştik ona da. Eber Gölü yolu üzerinde tek başına yatıyordu mezarlığında Sahabeden Abdülvahhab Gazi Hazretleri. (610-740) Mermer sandukasının üzerinde yazıyordu gaflete kapılarak ric’at eden arkadaşlarını kendilerine getirerek, içinde bulundukları haleti ruhiyeyi berteraf etmek ve mücadeleye direnmeye yılmadan cesaret ve aşkla devam etmek için siperinden fırlayarak, niçin yaşanıldığını ve nasıl ölüneceğini hatırlatmak niyetleriyle cennetten niye kaçıyorsunuz diye haykırırken vurularak şehit olduğu…
Günlerce sormuştum bu soruyu kendi kendime cevabını bulmayı düşünerek. Cennetten kaçıyor muydum? Cennetten niçin kaçıyordum? Ayaklarım nereye doğru götürüyordu beni, gözbebeklerim neyi arıyor, kulaklarım hangi kelamın izlerini sürüyor, ruhum nelerden tat alıyor, zihnimi, düşüncelerimi besleyen ana damarların içinden hangi bilgiler akıyordu? Soframda yoksullar yoktu. Hanemin kapısı dertlilere açık değildi yeteri kadar. Çocuklarımla saatlerce sohbet edip onlarla oynayamıyor, dostlarım yâdıma düşünce sarhoş olamıyor, “Annemin bana öğrettiği ilk kelime/ Allah şahdamarımdan yakın bana benim içimde” diyemiyordum…
Ne zaman hakikat yolculuğuna koyulmuş bir garip yolcu olmaktan uzaklaşır gibi olsam, yolumun çatallaştığını görsem içim burkularak, beni Tanrıya yakınlaştıran erdemlerimin, niyetlerimin aşınmaya doğru yüz tuttuğuna şahit olsam, karanlık ve derin kuyularıma sağlam bir ip sarkıtır Hazreti Nuh’un soluğundan izler taşıyan Mehmet Akif, öncelikle hayatı yaşama tarzıyla sonra da “Safahat’ıyla”, tutunup çıkayım artık gün yüzüne doğru, tertemiz havayı teneffüs edeyim ciğerlerime doya doya çekeyim, güneşin ısısı kurutsun ümitsizlik bataklığımı, eritsin göğe doğru yükselişimi engelleyen kalıplaşmış donukluğumu, bugüne ve yarına ümidvar olarak bakabileyim diye ben de sarılırım sağlamlığı samimiyetinden gelen bu ipe…
Anadolu’nun şansıdır Mehmet Akif’ler, Necip Fazıl Kısakürek’ler, Sezai Karakoç’lar ve isimsiz gösterişsiz nice erenler, “Biz Allah yolunun yardımcılarıyız” (Kur’an 3/52) diyebilen Anadolu’nun bu havarileri ümmete “Cennetten niçin kaçıyorsunuz” diyebilme bilinçini, sorumluluğunu, çilesini, aşılayabilmek için camileri, meydanları, konferans salonlarını, ev odalarını mektep haline getirerek serptikleri İslam tohumunun yeşermesiyle filizlenip dal budak sarmasıyla Anadolu’yu bütün coğrafyalara örnek olabilecek kokusu coğrafyalar aşan bir gül bahçesine çevirmek hedefleriyle bu toprakları, bu halkı mübarek bilmişler ve bildikleri mubarek kelamı “cennetin bedeli la ilahe illallah’tır” mübarek kelamını dillerinden, gönüllerinden, kalemlerinden eksik etmemişlerdir. “Tohum saç, bitmezse toprak utansın” mısrası mücadelelerinin ortak özelliklerindendir ve bu anlayış davalarında bezginliğe, ye’se mümkün mertebe düşmemelerine vesile olmuştur. ‘Halk iki kısma ayrılır. Birinci gurup âlimlerdir. İkinci gurup ise alimlerden ilim talep edenler ve bunun gereğini yerine getirenlerdir. Bu iki gurubun dışında kalanlar ise saf bir nesnenin kalan tortusu gibidirler anlamlarına gelebilecek olan “Halk iki olur biri âlim birisi müstemi/Mâadâsı lağv ü derd oldu Huda’dan bi- haber. Mısralarını söyleyen Hz Ali’nin sözleri’ rehberleri, ışıkları olmuştur “Taşların kalp atışlarını duyanlar / Yalnız onlar okur benim söylediklerimi” diyebilen bu kalem erbapları…
Selam ederim “Taşların kalp atışlarını duyanlara.” Selam ederim Benim kitabım bu kadardır/ Yazıtım kısadır/ Anıtım yoktur/ Bahar senin öncün/ Güz benim artçım/ Yaz İsa’nın/Kış Yahya’nın/Bahar yaz güz kış/Ben sen İsa ve Yahya/Bir gülü yetiştirmek için/Yaratılmışız/ Şükür Tanrıya mısralarını yazan Sezai Karakoç’a. Selam ederim anacığına, babacığına. Selam ederim bütün sevenlerine… (TYB Evi’nde Diriliş Okumaları’nın 2.’sinde yapmış olduğu konuşma metnidir.)
kaynak: memleket.com.tr
Entry Filed under: Genel Yazılar. .
Trackback this post | Subscribe to the comments via RSS Feed