Yağmurun Dili
Ekim 31, 2007
Yazar: Hasan Arslan
Silleli İsmail’i hatırlıyorum. Şehrin meczuplarındandı. Onu en çok iplikçi camiinin önünde otururken görürdüm. 1980’li yıllarda İmam Hatip Lisesinde okurken hocalarımız onu kırmayın Silleli İsmail’i üzmeyin ve yanında fazla beklemeyin diye tembih ederlerdi biz öğrencilerini. Aynı yıllardı zannedersem. Katıldığımız düğün pilavlarında şehrin meczuplarına özel bir sofra ayrılırdı. Kendi aralarında neşeyle kaşık sallasınlar yoğurt çorbasına, etli pilava, irmik helvasına, bamya çorbasına ve yeniden yanında zerdesi ve meşrubatıyla etli pilava. Bilhassa onların diş kiraları da ihmal edilmezdi, gönülleri alınıp davet yerinden uğurlanırken. Katıldığım davet yemeklerinde şehrin meczuplarıyla karşılaşmayalı çok uzun zaman geçtiğini konu üzerinde düşünmeye başlayınca fark ettim.
Bizim medeniyetimizde şehir meczubuna da değer verirdi. Kimsesizlere kucak açar, yetimin yüzünü güldürmek için çırpınırdı. Zayıfların kadrü kıymeti vardı “kıyamet aşısı” ruhlarında maya tutmuş yüreklerde. Aralarındaki zayıflar hürmetine, onların duaları, yakarışları, ihlâsları vesilesiyle şehir de nasibini alır, yardıma mazhar olur rızıklandırılırdı göğün hazinelerinden. Kazançları bereket nimetinin görünmeyen koruyuculuğuyla heba olmaz, Tanrının yüzünü güldürecek tasadduklar şehrin üzerine rahmet olarak geri dönerdi. Göğün dostluğunu elde edebilmenin yolunun zayıf bırakılmışların dostluğundan geçtiğini yakîn bir iman ile idrak etmişti ‘fazilet şehrinin’ servete sahip olmanın değersizliğini kavrayarak gurbette ‘garip bir yolcu’ olmanın erdemiyle yaşayarak, hayatlarını imtihan unsuru olarak anlamlandıran insanları.
Medeniyetimizin mimarı Hazreti Peygamberimizin kutlu sözlerindendi “Sizler ancak zayıflarınızın hareketiyle yardıma mazhar olur ve rızıklandırılırsınız” sözü. Anadolu insanın zihninin derinliklerinde saklıydı bu peygamber kelamı. Üstünü toz kaplamıştı belki. Belki küf tutmuştu hazinelerinin madenleri ama yine de vardı işte deryaların derinliklerinde istiridyelerin içindeki inci taneleri gibi. Makine medeniyetinin robot insanının duyarsızlığı karşısında ruh medeniyetinin merhamet insanının hissiyatı yeniden canlanmalı, dirilmeli ve kaybettiği “Yitik Cennet’e” doğru ‘selim bir kalp’ ile emin adımlarla yürüyecek gücü ve kuvveti kendinde, İslam medeniyetinde yeniden bulmalı yeniden keşfetmeliydi.
Merhamet medeniyetinin insanlarının ruhunda ‘Allah’ın üflediği nefesin’ tatlı esintisi vardı. Ve bu üflenen nefes merhamet olarak açığa çıkıyordu sözlerinde, gözlerinde, hallerinde, şehri bezeyen ahşap evlerinde, odalarında, sokaklarında niyetlerinde münacatlarında. Münacatta bulundukları “Sultan’a” en önemli vasfı olan merhamet sıfatını öne sürerek sığınırlardı “acz” bir duruş ile. “Ey çağdaş Kudüs(Meryem)/ Ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır(Züleyha)/ Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi/ Sevgili/ En sevgili/ Ey sevgili/ Uzatma dünya sürgünümü benim”… “Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır/ Sevgili/ En sevgili/ Ey sevgili.(Sezai Karakoç. Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine)
Yeniden “dirilişi” mukadder olan bu sulh medeniyetinin insanları abalarını açarak “yüklü bulutlardan ölümünden sonra yeniden dirilmesi için toprağa indirilen yağmuru” kendi dirilişleri için de fırsat bilerek kucaklamışlar ve “Rabbimin katındandır” diyebilme üst şuurunu bir aşk derecesinde hal diliyle ifade edebilmişlerdir. Bu medeniyette yağmuru kucaklayamayanlar yetimi asla kucaklayamazlar. Gözbebekleri bulutların gözbebeklerine değmeyen hiç kimse “Ben yağmuru çok seviyorum Bay Yabancı” diyemeyecek ve şehrinin yetiminin gözbebekleri onun için bir anlam ifade edemeyecek önce kendisine bununla birlikte medeniyetine yabancılaşması süreci başlayacaktı annesinin ölümü bile dokunmayacaktı artık yüreğine. Oysa yağmurun dilinden anlayan insanlar yetiştiriyordu bu rahmet medeniyeti her bir damlasının bir melek eliyle taşındığı. “Melekler bir bir demir parçasının üzerine oturmuşlar/ Her biri bir damla atıyor aşağıya/ İşte yağmur bunun için yağıyor/ Ben bunun için yağmuru seviyorum/ Yağmur bizim için yağıyor/ Çalılar için Süleyman’ın tabancası için/ Kalkıp gidin kırmızı kiremitler üzerine/ Bizim tahta evin üzerine yağmur yağıyor.” (Şahdamar. Ötesini söylemeyeceğim)
Selam ederim yağmuru seviyorum diyebilen yağmur medeniyetinin erlerine. Selam ediyorum her bir damlasını taşıyan meleklere. Selam ediyorum vahyi yağmur bilip yağmurla vahyi kuşanan şehrimin insanlarına. Selam ederim şehrimin yoksullarına. Selam ederim “Diriliş neslinin amentüsünü” yeşerten Sezai Karakoç’a. Selam ederim anacığına babacığına. Selam ederim bütün sevenlerine… (Diriliş Okumaları 3. oturumunda yaptığı konuşma metnidir.)
kaynak: memleket.com.tr
Entry Filed under: Genel Yazılar. .
Trackback this post | Subscribe to the comments via RSS Feed