Archive for Kasım, 2007
Güneş Yeniden Parlayacaktır
Yazar: Sezai Karakoç / 16.11.2007
Batılıların Ortadoğu dedikleri, İslâm Dünyasının merkez ülkeleri olan bölge, yaklaşık yüzyıldır tarihî bir şoku yaşıyor. Osmanlı devletinin, kendi öz adıyla Devlet-î Âliyenin (Yüce Devlet) yıkılmasının, ortadan kalkmasının şokunu.
Eski dünyanın ortası, merkezi olan bu bölge, tarih boyunca büyük devlet gücüyle ayakta durmuş, bir taraftan doğuyla batı arasında sağlıklı bir ilişkiyi, diğer taraftan doğu, batı ve orta dengesini kurmuş, böylece insanlığın mümkün olduğu ölçüde birarada bir bölgenin öbürünü ezmediği bir düzen sağlamıştır.
Kur’an-ı Kerim’de anlatılan, Doğu’ya ve Batı’ya dikilmiş Zülkarneyn setleri, İslâmın, bu, Doğu’yu da, Batı’yı da “yer”lerinde tutan gücünü sembolize etmektedir.
Abbasiler bunun ne güzel bir örneğidir.
Son büyük islâm devleti olan Devlet-i Âliye (Osmanlı Devleti), islâm ruhuna erişi ve yüz yılların birikimi ile bu bölgedeki çeşitli ırklara, mezheplere, hatta dinlere sahip topluluk-ları, antik dünyadan kalanlar dahil, âdetleri, gelenekleri, inançları, medeniyetleri ile, farklı coğrafyalarıyla geniş bir alandaki insanları, mümkün olan bir sulh, sükûnet ve refah içinde yaşatmıştı. Bunu yaparken, Batı’nın ve Kuzey’in hiç durmayan saldırılarını karşılamayı da sürdürmekten geri kalmamıştı.
Ne yazık ki, yüzyıllar süren bu saldırılar sonunda bu kutlu devleti yıkmayı başardı Ba-tı. Bunu da temelde teknoloji sayesinde yaptı.
Tarihe gömülen bu eşsiz devlet, yerinde, büyük, doldurulamaz derin bir boşluk bıraktı.
Kendisine üstünden güneş batmayan imparatorluk adını veren İngiliz İmparatorluğu, bu boşluğu doldurmak istedi. Ama bu mümkün değildi. Çünkü: o, ne kadar uyum sağlamağa çalışırsa çalışsın, sonuç itibariyle “yabancı”ydı. Dertleri bilemezdi. Çıkarı için gelmişti ve derdin kaynağı kendisiydi. Merkez İslâm bölgesini olduğu gibi, Doğu ve Batı İslâm Bölgele-rini de Batılılar (Ruslar dahil) işgal, istilâ etmişlerdi.
İslâm için ne karanlık günlerdi, Yüce Devletin (Osmanlı Devleti’nin) yıkılış günleri.
Yerine birçok sun’i, köksüz devletçikler türetilmişti. Bunlar da İngiltere’ye, Fransa’ya bağlı devletçiklerdi.
Sanki, islâmın son günleriydi.
Ama, en karanlık zamanlarda dahi, umudu kesmemek gerekir.
Çok zaman geçmedi, dünyayı paylaşamayan Avrupalı devletler birbirine düştü. İkinci Dünya Savaşı dedikleri bu savaş, İslâm Âlemi için bir kurtuluş ümidini doğurdu. Birçoğu ba-ğımsızlığını ilan etti. İngilizler, Fransızlar, en sonunda Ruslar, İslâm ülkesinden kovuldular.
Ama ne yazık ki, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan sun’i devletçikler, ekono-mi, askerlik, bilim ve teknoloji alanında gerekli güce ulaşamadıkları için kendini toparlayan Batı geri geldi.
Onları koruyacak, İslâm Âleminde düzeni sağlayacak, Batıya ve Doğuya haddini bildi-recek, onları durduracak, Yüce Devlet ( Devlet-î Âliye – Osmanlı Devleti) gibi bir devlet yok.
Sözde bize demokrasi, özgürlük, zulümlerden kurtuluş getiriyorlar. Oysa getirdikleri, ölüm, aşağılanma, sefalet, esaret ve köleliktir.
Ama, bu sürmeyecektir.
Biz, kimseye düşman değiliz. Hele halklara ve kendi yönetimlerinin fenalığını gören bilgin, sanatçı vb.lerine. Ama varlığımıza, kimliğimize, topraklarımıza, inanç ve değerlerimi-ze, eşsiz medeniyetimize saldıran, ülkemizi işgal ve istilâya kalkışan, insanlarımızı öldüren, kalblerinin kinle ve kötülükle dolu olduğu hareketlerinden apaçık ortaya çıkan düşmanlarımı-za, en yüksek düzeyde, milletimizin, BÜYÜK İSLÂM MİLLETİ’nin, sun’i de olsalar, zaruret dolayısıyla uyanması beklenen mevcut devletlerimizin, “ İSLÂM BİRLİĞİ” ni kurarak, gere-ken karşılığı vereceklerinden hiç kimsenin kuşkusu olmasın.
Hiç kimse şüphe etmesin ki, İslâm’ın Güneşi Asya ufuklarında göz kamaştırıcı bir par-laklıkla yeniden yükselecektir. O Güneş sönmemiştir. O Güneş, Diriliş Güneşi’dir. Vakti ge-lince; ki o vakit çok uzak değildir, bu güneşin ruhların birleşip kaynaşmasından doğup yeryü-zünü ışıkla, aydınlıkla dolduracağını bütün insanlık görüp yaşayacaktır. Bu, Müslümanlar için olduğu gibi, insanlık için de, asıl kurtuluş, gerçek kurtuluş olacaktır.
Add comment Kasım 21, 2007
Aydınlar harekete geçmeli
Röportaj: Habil Tecimen
“İslam dünyası sızım sızım sızlıyor ” diyen Sezai Karakoç, kurtuluşun, mevcut rejimlerden, politika ve politikacılardan medet ummayan, aydınlara ‘can evinden ulaşan’ bir akımla mümkün olduğunu belirtti ve ekledi: İşte o akım tüm yapıları yeniden doğuracaktır…
Yüce Diriliş Partisi Genel Başkanı Sezai Karakoç, ‘ufacık parçalar halinde’ çözüm olamayacağını, İslam dünyasındaki parçalanmışlığın ‘her şey’in sebebi olduğunu vurguluyor. İslam dünyasının ‘diriliş’te birleşmesi gerektiğini belirten Karakoç ekliyor: Bilimde, sanatta, maneviyatta, askerlikte, düşüncede, edebiyatta, maddede, siyasette ve ekonomide birleşilirse kurtuluş var. İslam’ın yeniden dirilişine ömür adayan Karakoç ile dünya meselelerini ve kurtuluşu konuşmaya devam ediyoruz:
TEK BAŞINA ÇÖZÜM OLMAZ
nSorunlar nasıl çözülecek? İslam birliği ile Kürt meselesini çözeceğiz. Avrupa’nın karşısında böyle duracağız. Sudan ve Cezayir meselesini böyle halledeceğiz. İslam alemi sızım sızım sızlıyor, paramparça duruyor. Filistin gibi zayıf bir güç, dev bir güç karşısında. Filistin büyük İslam devletinin içinde olsa onlarla elbette başa çıkabilir. Türkiye’de laik Müslüman bölünmüşlüğünü altında batı yatıyor. Nihayet İslam dünyasındaki parçalanmışlık her şeyin sebebidir, ufacık parçalar halinde çözüm yoktur.
ORTAK YAPI KONUŞMALI
Yunanistan bizimle doğrudan görüşmüyor, AB ile birlikte görüşüyor. Tüm batıyı arkasına alıyor. ABD de böyle konuşuyor, ‘demokrasi getirdik’ diyor. Batı’yı arkasına alıyor. İslam dünyası da, bir araya gelmeli, ileride güçlenecek asli yapıya kavuşabilmek adına öncelikle tek tek batıyla konuşmayı bırakmalı. Kurdukları ortak bir yapıyla konuşmalılar. İçişlerine fazla karışmadan askeri konularda anlaşılması gerekir. Batının örnekleri ortada. BM, batının BM’sidir. İnsan hakları beyannamesi batının insan hakları beyannamesidir. Güvenlik Konseyi’nde daha etkin güçlü devletler dünya düzeni için istedikleri kararları alıyor. NATO var AB var, bizimkiler İslam Konferansı’nı İslam’ın BM’si haline getirmeliler. Tavsiye kararlar almalı, meseleleri orada görüşmeliler. İran, Türkiye, Suudi Arabistan, Endonezya, Pakistan, Mısır gibi devletler güvenlik konseyini oluştursunlar. NATO gibi askeri birlik kursunlar. İslam ortak pazarı kurulmalı. İleride Abbasiler ve Osmanlılar gibi hatta daha büyük devlet olunmalı. Mevcut rejimler, yapılardan bunu beklemeyiz, şimdiki rejimler batıya sığınan rejimlerdir. Politikadan medet beklenemez bir akım olmalı, aydınlara can evinden ulaşmalı, dert meselesi olmalı, kalben bağlanmalı, o akım bu yapıları doğurmalı.
DOZUNU AYARLAMALI
Nasıl çalışılmalı? İslam’ın diriliş hareketi altında bütün hareketler toplanmalı genel anlamda ‘dirilişte’ herkes birleşmeli, bilimde sanatta, maneviyatta, askerlikte, düşüncede, edebiyatta, maddede, siyasette ve ekonomide tam cephelerde birleşilirse kurtuluş var. Bir cepheden gelişme yeterli değil. İnançta diriliş temel olabilir ama diğerleri de arkasından gelmelidir. Rejimler, seçimler nasıl yapılanmalıdır, demokrasi alıp uygula; bunun neresi uygun neresi değil, kaide midir, naas mıdır, halkın seçmesi? Peki olduğu gibi reddedelim o da olmaz. Dünyada birtakım fikirler de gelişmiştir, batıda da olabilir bu. Bunlardan yararlanabilirsin ama işleyerek, olduğu gibi almak yarar yerine zarar getirir; dozunu ayarlanmayan ilaç zehir olur.
AYDINLARIN DEĞERİ
İslam’ın modern dönemde söyleme gücü nasıl olmalı? İslami düzen gelecekse kesinlikle ‘geri’ izlenimi vermemeli; çağdaş olabilmek için çok ciddi tartışmalar yapılıp bütün dünyaya faydalı olmalıdır. Kimseyi suçlamamalı, önce özeleştiri yapmalı, kendimizi suçlamalı, sonra karşımızdaki suçlamalıyız. Yeniden doğarak kendi öz kaynağımıza dönerek, “bütün Müslümanları nasıl birleştirebiliriz” in üzerinde çalışılmalıdır. Osmanlı bütünüyle bunu yaptı. Karşıtlarımızın kurduğu düzen yıkılıyor, çünkü suni idi. “Nasıl İslam devleti oluşturabilir?” diye düşünmek lazım ama popülist olmamalıyız. Oy için halka dayanmak, ekonomik zenginlik için bunlar aldatıcıdır. Aydının değerini bilip halkı küçümsemeden İslam birliği gerçekleştirilmelidir. Aydınlar harekete tez elden geçmelidir.
TÜRKİYE’DE MÜSLÜMANLAR HATA YAPTI
Türkiye Müslümanları hata mı yaptılar? Ben böyle düşündüm oldu bitti. Şimdi MSP hareketi politik hareketti. “Demokrasi diye bir şey var. Oyla başa gelirim, uygularım düzeltirim” diye düşündüler. Alt yapısı yok bunların…
AYDINLARI KAZANMALI
Aydınları kazanmalı, halkı kazanmalısın. Halk hazır zaten, ama programınız yok. Onlar sonra da sizi kolayca değiştirdiler. Hep değiştirdiler. 1970-80 arasında biz ortaya attık “Ortak Pazar’a hayır…” Ama onun yerine ne koyacaksın? İslam Ortak Pazarı’nı biz söyledik. MSP, bunu slogan olarak kullandı, biraz da başarılı oldu ama, arkası gelmedi. Birileri sıkıştırdı ve vazgeçtiler. AB’ci oldular. Şimdi muhalefetteler, AB’ye karşılar. İktidar olsalar karşı olmayacaklar…
ERBAKAN HiÇ iSLAM BİRLİĞi İÇİN ÇALIŞMADI
20.yy’da İslam alemi batı karşışında daha güçlü olacağı birleşme denemeleri yapmadı mı? Türkiye, Pakistan, İran, Bağdat Paktı’nı kurdu. Solcular karşı çıktı. Görüntüde Rusya’ya karşı idi. ABD destekledi (sözüm ona). Kuranlar bile yaşatamadı. Bağdat Paktı CENTO’ya çevrildi. Herkes gönülsüzdü. Daha sonra onu da alt derecede bir birliğe çevirdiler. Eko diye bir birlik kurdular. Türkiye İran, Pakistan Eko’yu ölü vaziyette tutuyorlar. Ben İslam Birliği diyorum kimisi D-8 diyor. Erbakan’ın fikri D-8 İslam Birliği değildir. Erbakan hareketi hiçbir zaman İslam Birliği için çalışmadı. Bir ideal yok, D-8 lafını attı. D-8′den İslam Birliği çıkar mı? Kendimizi kandırmayalım. Eko’yu geliştirmeyenler Ruslar’la Karadeniz İşbirliğini kurdular. D-8 bunun gibi olacaktı, Erbakan’la ortadan kalkmadı, yerinde duruyor.
kaynak: bugun.com.tr
Add comment Kasım 21, 2007
Hedef Cumhuriyet
Röportaj: Habil Tecimen
Yüce Diriliş Partisi Genel Başkanı, Şair Sezai Karakoç, Türkiye’nin karşı karşıya olduğu sorunun “Kürt sorunu” olmadığını belirtti, “Sorun, Türkiye Cumhuriyeti’nin var olma sorunudur” dedi…
Sezai Karakoç, Türkiye’nin sıcak gündemiyle ilgili görüşlerini BUGÜN’e açıkladı. Batı’nın gerçek bir istila peşinde olduğunu iddia ederken, onun yaşı ilerlemiş sesinin nasıl celallendiğini elbette burada yansıtamazdık. Ama o İslam’ın ikinci dirilişini ruhunda yaşatan bir davetin sahibi olarak, yüce iklimleri bize sunmaya devam ediyor.
PROBLEM SUNİ DEVLETLER
Türkiye’nin temel, değişmeyen konusu nedir? Güneydoğu sorununu nasıl anlamalıyız?
Değişmeyen gündemler var, asıl olan budur. Biz günlük gündem konularına değil de değişmeyen gündem altında kalan temel konulara dokunalım. Güneydoğu meselesi konusunda bir-iki haftadır operasyon konuşuluyor. Askeri operasyon meseleyi çözer mi? Kimine göre Güneydoğu, kimine göre Kürt sorunu. Bu sorunun adı bu tanımlama değildir. Bize göre, bu Türkiye Cumhuriyeti’nin var olma sorunudur. Türkiye Cumhuriyeti’nin bu türlü problemlerle karşılaşması kendisiyle sınırlı değil. Devletimizin içinde düştüğü krizlerde onu da aşan büyük bir problemin parçasıdır. O da Osmanlı parçalandıktan sonra onun bıraktığı boşluk hadisesi. Onun da oturduğu sorun, İslam dünyasının içinde bulunduğu parçalanmışlık sorunudur. Kendisiyle sınırlı tutsak problemi çözemeyiz. Çünkü Osmanlı devletinin yerine kurulan devletlerin kaynağı sunidir, problemin temeli burasıdır. Baas’ın üzerinde kimse durmuyor. Baas nedir? Arapçılık ideolojisi.
OSMANLI’NIN PARÇALANMASI
PKK’nın Kürt sorununda ön plana çıkması ırkçı bir Baas mantığının Türkiye versiyonu olarak yorumlanabilir mi?
Sorun çeşitli şekillerde ortaya çıkıyor. Ama asıl olay 1923′te kurulan devletin yaşama sorunudur, ömür problemidir. Bizce hastalıktan çok hastalığın nedenleri üzerinde durulmalı. Yapınız hastalığa müsait olursa hasta olursunuz, aksi olursa hastalığa yakalanmazsınız. Türk devletinin bu hastalığa yakalanması kendisiyle sınırlı değil. Onu da aşan bir sorundur bu. PKK nasıl Kürt sorunu oluyor. Nasıl Kürt sorunu devlet sorunu oluyor. Türk devletinin içine düştüğü problem onu aşan büyük probleminin parçasıdır. O problem de Osmanlı Devleti’nin parçalanması, İslam dünyasının parçalanmasıdır. Çözüm bunun görüldüğü zeminde olur. PKK çıkmış, onunla uğraşılarak bu sorun çözülmez. Osmanlı yıkıldığında yerine kurulan bütün devletler suni devletlerdir, problemin temeli de bu suni devletlerdir. Irak suni bir devletti. Peygamber sülalesinden kral seçtiler yine yaşatamadılar. Nasır hareketi, Baasçılar geldi, problemi düzeltemediler, teşhisleri metotları yanlıştı, yıkıldılar.
TÜRK DEVLETİ İSLAM’I DIŞLADI
Hıristiyan Mişel Eflak’ın Suriye ve Irak’a vereceği ancak bu kadar olur. Arapçılık ideolojisi altında Baas rejimi kuruldu. Sosyalizm ve din, yani kültür olarak İslam’a konum biçtiler. Onlar için İslam Arap kültürünün bir tezahürü, Hıristiyan Araplar da bu kültürün bir parçası idi.
Nasıl bir çözüm öneriyorsunuz?
Olayların arka planını bilmeden askeri olarak çözemeyiz. Mısır’da Taha Hüseyin Arapçılık yaptı. Irkçılık onlara hakim ideoloji olarak belirdi. Hamasi Arapçılığa bir kültür temeli aradılar. Bu adamlar dinden uzaktılar. Türkiye Cumhuriyeti de dini tümüyle dışladı. Din kültürün temelidir, kültür medeniyeti kapsar. Taha Hüseyin’de din hak ettiği yere kavuşmuyor. Halbuki din, hayatın bütün alanlarını kapsar. Hıristiyanlık Yunanla beraber, Roma’nın siyaset ve askeri doktrinlerini alarak Batı’yı oluşturdu. Ama bizde dinle çatışma var. Evet Hıristiyan ve Roma çatıştı ama sonunda uzlaştılar. Batıyı oluşturdular. Din Batı’nın tümü değildir, parçasıdır. Bizde böyle değil. İslam nasıl ortaya çıktı? Kültür halini aldı, gelişti, medeniyet halini aldı. Devlet, temel estetik, mimari; tümü İslam kültürünü meydana getirir. Batı dört ayaklı sacayağına oturur. Batı, Rönesans İslam kültüründen etkilendi, teknoloji ve bilimden faydalanarak bugünkü Batı’nın üzerine oturdu. Bizde ise, İslam bir iman, inançtı, kültür halini aldı, sonra medeniyet. Siyaset, Marksistlerde olan alt kültür üst kültürdeki gibi İslam kimliği (bir üst kimlik) altındadır.
MUALLAKTA PARÇAYIZ
İslam medeniyetinin güncel formu, nasıl bir zemin üzerine oturmalı şimdi?
Yerine oturmuş bir zemin yakalamak lazım. Biz bu yapıları değişmez, yapılar gibi ele alırsak yanlış yaparız, bunlar suda yüzen suni yapılardır. Bunlara dayanarak sağlam bina kurulamaz. Irak parçalanmış, parçalanmasa daha başka bir şekil alacaktı. Arap Kürt, İranlı muallakta yüzer şimdi, adacıklar halinde yaşıyorlar. Irak kalmadı hala bütünlüğünden bahsediliyor. Irak krallığını yaşatamadılar. Irak’ın bütünlüğü yok, geçici bir bütünlükte yaşatılamadı. Nasırcılar yaşatamadı, Baasçılar yaşatamadı. Nasırcılar Arapları ayakta tutamadı. Zayıf bünyeler her zaman dıştan bir iştiha bir hevesle yönelir ve onu daha kolay parçalar.
Kürt meselesini kendi başına halledemeyiz, mesele ortadan kalkmaz, haklar versek yine olmaz, meselenin başında parçalanmışlık var. Nedir o, bir federasyon kurulmalı, nasıl bir federasyon? Kürtle, Arapla ve İranlılarla… Osmanlı’dan sonra bu sağlam yapıya kavuşmalı. Bir federasyon kurulmalı, Osmanlı’dan sonra, Araplar, Kürtler, İranlılar, bu federasyonda yer almalı, İran da olmalı bunun içinde. Abbasiler zamanında bir arada idiler, Abbasiler zayıf kaldı, Selçuklular aynı metodu uyguladı. Alparslan’ın ordusunda Kürtler ve Araplar vardı.
NEDİR BİZİM DURUMUMUZ?
Tarihte böylesi birlikteliklerin örneklerini bugün itibarıyla nasıl okumalıyız?
Bu bütünlemeyi Osmanlı da yaptı. Bütün bu milletlere sahip çıktı. Yavuz Hindistan’ı fethedecekti. Bütünüyle bir tamlık peşinde idi. Kanuni devrinde böylelikle karadan bütün Avrupa’nın fethine girişildi. Geç mi kalındı bunlar tartışılır. Osmanlı neticede 20.yy’a kadar geldi. Bütün İslam dünyasının büyük bir bölümünü kapsadı. Batı’ya karşı İslam dünyasını korudu, ama çöktü, hala bu çöküşün sonucudur yaşananılanlar. Büyük devletlerin çöküşü arkasından çözüm hemen gelmez, rahat edilemez. 100 yıldır bu süreci konuşuyoruz. Kıbrıs ondan kaynaklanıyor, Irak onlardan kaynaklanıyor, şimdi Suudi devleti aynı akıbetin içinde…
Suudiler bu halleriyle devam edemez. Çünkü zeminleri kaypak. Suni devlet, İslam dünyası köklü olarak nedir bizim durumumuz demeli, Lübnan, Ürdün, Filistin, Suriye, nedir bunlar. İsraillin arkasında ABD ve Batı var hatta Çin var, Rusya var. Zavallı devletler bu güçlerle savaşamaz. Irak da öyleydi, diğerleri de böyledir. Maalesef Türkiye Cumhuriyeti de böyledir. Her an parçalanabilir. Ayakta durmamız zordur. Onlardan istihbarat alacağız ve terörü vuracağız, hayır…
KÜLTUR VE SANAT BÜYÜK ÖDÜLÜ ONUN
Cağaloğlu’ndaki mütevazı ofisinde, bir Sezai Karakoç siluetini düşünebilirsiniz. Hayatın hiçbir albenisine tenezzül etmemiş bir insanın, 55 kitaplık külliyatı ve İslam’ın yeniden dirilişine adanmış bir ömrü var. Kültür ve Sanat Büyük Ödülü sahibi olan Karakoç, ödül için tören bile istemedi, “postayla gönderin” dedi. Parayla hiç bağlaşık hayatı olmadığı için para ödülünü de almadı.
ÖDÜL ALMASINA NEDEN: İNSANİ DUYGU
Peki niçin verildi Karakoç’a bu ödül?
Bakanlık açıklamasında, “Karakoç, insanda insani duyguların, canlı algılar halinde yaşayarak gittiği büyük şiir yatağında akması, insanlık macerasında, ruhun ve milletimiz özelinde yüksek bir ifadeye kavuşmuş olan, tarihi yeniden yapılanma fırtınalarını şiirlerinde yansıtması sebebiyle ödüle layık görüldü” şeklinde ifade edildi.
ÖDÜLÜN MAHİYETİ
Tarih, edebiyat, dil, sahne sanatları gibi kültür ve sanat dallarında ortaya konulan nitelikli eserlere verilen ödül, Türk kültür ve sanatının gelişmesine katkıda bulunan kişileri devlet adına ödüllendirilmesini amaçlıyor.
TEMELSİZ DEVLETLER
Olaylar bir yıkım planı üzerinde mi gelişiyor?
Ortadoğu’da, yani Darül İslam’da, bir oluşuma ihtiyaç var. İttihadı İslam deniyor belki geçmiş başarısızlıkları çağrıştırdığından dolayı bu kavramı kullanmaya biliriz. Ama, Müslümanlar biraraya gelmeli. Kendilerini yeniden tesis etmeli. Birleşmeler geçici olacak. Başta içişlerine fazla dokunmadan biraraya gelinmeli. İçlerini düzeltmeleri zaman alacak; bilginler, siyasetçiler, fikir adamları, zemin hazırlamalı. Abbasiler ve Osmanlılar dönemindeki gibi köklü bir yapıya kavuşmalı. Kısa vadeli çözümler üretmeli.
YENİ YAPILANMANIN ADI: İSLAM BİRLİĞİ
Çünkü İslam ülkelerine Avrupa’nın işgali başladı şu an. İslam birliği kurularak değişen şartlar anlaşılarak yapılanmalı. Temelsiz devletlerden kurtulmalıyız. Mısır’da temelsiz; % 93′le başkan seçerek kendi kendilerini kandırıyorlar. En istikrarlı Suudiler Ortadoğu’da, sonları belli değil onların da. Körfez devletleri işgal altında. Askeri işgal değil.
BATI MUHALİFLERLE ÇALIŞIR
Bunları Batı tasfiye edecek. Tasfiyeler muhaliflerle yapılır. İran Şahı bu paylaşıma razı olmadığı için muhalifleri Müslümanlarla yıkıldılar. Onlar da (Humeyni devrimi de) Batıcılarla yıkılacaklar. Bunlardan da razı değiller bunları da yıkacaklar. Köle arıyorlar. Pakistan’a yükleniyorlar. Pakistan kurulduğundan beri boş bırakılmadı. Altı kaynatılıyor, Pakistan Müslümanlara lider olmasın, amaç bu…
kaynak: bugun.com.tr
Add comment Kasım 21, 2007
Şamar
Yazar: Rıza Duru
Bir internet sitesinde karşıma çıkan, 6 Ocak 2007 tarihli “Sezai’ye Ödül mü?” başlığındaki karalamada (karalama diyorum, çünkü en sert eleştiride bile saygı ölçüsü korunur; korunmalıdır), Sezai Karakoç’un Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne lâyık görülmesinden dem vurularak, “Sezai Karakoç’un ‘Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü alması şahsen bana Orhan Pamuk’a Nobel Edebiyat Ödülü verilmesinden farksız göründü.” deniyor ve ekleniyordu: “Çünkü, tıpkı Orhan Pamuk gibi beni anlatmıyor; bana hitap etmiyor; benim dil, kültür ve edebiyatıma hizmet etmiyor. Bu sebeple de, ne Pamuk’un, ne de Karakoç’un ödülünü alkışlamam gerekmiyor.”
Bu satırların yazarı olan ve özgeçmişinde, kendisini Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu, yirmi yıllık bir yazar olarak tanımlayan Sefa Koyuncu’nun bir iddiası da var: “Üçüncü Yeni” şairi olmak. Bunun ilhâmını da, Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye’deki kuvantum öğretisinden alıyormuş.
Bu her anlamdaki karalamaların yazarı, bir yazıyı olduğu gibi alıntılıyor. Alıntı, Yağmur Dergisi’nin Temmuz-Ağustos-Eylül 2003 tarihli sayısında Sezai Coşkun imzasıyla yayınlanan bir yazı. Güya bir inceleme yazısı olarak kaleme alınmış bu âfâkî yazı, “Cumhuriyet dönemi edebî eserlerinde Hristiyan kültürünün etkileri”ni ele alıyor.
Coşkun, “Hem İslâmî ögeleri hem de Hıristiyanî ögeleri kullanan sanatkârlardan biri de Sezai Karakoç’tur.” diye giriştiği yazısına, “Sezai Karakoç’un Hıristiyan kültürünün iki temel unsuru olan Hz. İsâ ve Hz. Meryem’i şiirlerinde ne şekilde ele aldığı”yla devam ediyor. Acar yazarımız, Sezai Karakoç’un kırk kez İsa ve yirmi kez Meryem isimlerini kullandığını da hızlı bir incelemeyle kendince tespit ettikten sonra, en otoriter bir tavırla yorumunu yapıyor ve noktayı koyuyor: “Sezai Karakoç, gerek Hz. İsâ’yı gerekse Hz. Meryem’i taşıdıkları kutsallık ve bu kutsallığın kaynağı olan ‘doğum’ mucizesiyle ilgili olarak ele alır. Karakoç’taki bu durum, Rifaterre’ın şiir çözümleme yöntemi göz önüne alındığında net bir tablo ortaya çıkarmaktadır. Rifaterre, ‘şiirin semiyotik birliğinin, bir matrisin varyantı olduğunu söyler. Bu matris, bir sözcük ya da bir tümce’dir. Şiir, bu matrisin bir metne dönüşmesidir ona göre.’ Bu cümleden olarak Karakoç’taki Hz. İsâ ve Hz. Meryem imgesinin ‘doğum’ mucizesine indirgenebileceği ortaya çıkmaktadır.”
Bu yazıyı olduğu gibi alıntılayan Sefa Koyuncu ise, mal bulmuş mağribî gibi hemen konunun üzerine atlayarak şu can alıcı(!) sorusunu soruyor: “Ve işte cevap bekleyen soru: Sezai Karakoç, şiirlerinde neden İslâmî motiflerden daha çok Hıristiyanlık motiflerine yer veriyor? Bunun mâkul bir sebebi varsa biri çıkıp cevap versin de, verdiği cevapla cehâletimizi yüzümüze şamar gibi şaklatsın!”
Bu çıkışlardan ne yazık ki geç haberim oldu. Belki birileri çoktan şamarı indirmiştir bile, ne var ki bir ses de işitmiş değilim. Bu yüzden, şamar talebiyle “sopaya sürünen” bu kötü niyetli kalem zanaatkârlarına yedi tokadım var:
- İsa ve Meryem Hristiyanlık motifi değildir. Kur’an-ı Kerim’de 47 ayette Hz. İsa’nın adı bizzat anılmakta, 2 kez mesih, 25 kez Meryem, 5 kez Meryem oğlu İsa, bir kez ise “Meryem oğlu” ibareleri geçmektedir (Kur’an-ı Kerim Fihristi, Dr. Abdülvehhab Öztürk, Timaş Yayınları, İstanbul, 1993). Bizim inancımıza göre Hz. İsa, Hz. Adem’den başlayıp Hz. Muhammed’de sona eren İslam peygamberleri silsilesinin bir halkasıdır. Yani Hz. İsa Hristiyan olmadığı gibi, Hristiyan peygamberi de değildir; tebliğ etmiş bulunduğu din İslam’dır. Kur’an’daki lâkâbı Ruhullah (Allah’ın Ruhu)’dır (3/45).
- Peygamberimiz Hz. Muhammed, Hz. İsa için “kardeşim” demiştir.
- Sezai Karakoç, İsa ve Meryem lafızlarını şiirlerinde Kur’an’da geçtiğinden daha fazla kullanmamıştır. Güya eleştiri gibi gözüken, alıntıladığımız çarpık muhakemeye göre, Allah da, Kur’an-ı Kerim’inde Hristiyanî ögeler kullanmış olmaktadır (Hâşâ).
- Sezai Karakoç’un şiir inşa tekniğini bilmeyenler ya da öğrenmek gayretini göstermeyenler, onun “istiâre (eğretileme-metafor) yoğun” bir şiir kurduğunu tabii ki algılayamazlar. İstiâre, benzeyen, benzetme yönü ve edatı kullanılmaksızın, yalnızca kendisine benzetilenle oluşturulan benzetmelerdir. Sezai Karakoç, poetikası olan Edebiyat Yazıları-1’de, şiirini üç aşamadan geçirerek kurduğunu ta 1988 yılında açıklamışken, onun şiirini adete bir düzyazıyı okur gibi anlamlandırmaya çalışanlara ne söylenebilir! (Edebiyat Yazıları I, Sezai Karakoç, 2.b., Diriliş Yayınları, İstanbul, 1988, s. 17). Şiirin klasik bir bilgisi olan istiâre sanatından habersiz bir şekilde şairliğe ve şiir eleştirmenliğine soyunanlardan, İsa ve Meryem’in, tarihsel anlamlarından tamamen farklı anlamlara kavuşturulmuş istâreler olduğunu bilmelerini beklemek tabii ki abes olur. Oysa, bu iki ismin teknik bakımdan edebi benzetme süreçleri, Sezai Karakoç’un ifadesiyle, “tarihî, fizîkî ve psikolojik doğayı soyutlama, ardından metafizik boyuta çıkarma ve oradan sanki diriltircesine yeniden somutlama” aşamalarıyla şöyledir:
| (Kendisine) Benzetilen
-Müşebbehü’n Bih- Birinci Somut (Tarihî, fizîkî ve psikolojik doğa) |
İSA |
|
- Türk şiir tarihine bakıldığında, İsa ve Meryem metaforlarının klasik dönem Türk şiirinde, modern dönemden daha yoğun olarak kullanıldığı görülür. İsa ve Meryem’i, “klişeleşmiş mecaz” olarak da tanımlayabileceğimiz mazmun halinde kullanan şairler o kadar çoktur ki! Necâtî, Kâzım Paşa, Bâkî, Avnî Bey, Vahîd, Beliğ, Muallim Nâcî, Nâilî-i Kadîm, Fuzûlî, Nâilî, Nef’î, Arzî Dede, Amrî, Maraşlı Kâmil, Rûhî-i Bağdadî, Nazîm, Diyarbekirli Azmî, Giritli Nazmî, Emrî, Süleyman Fehîm bunlardan sadece bazıları. Mesîhî mahlaslı mühim bir şairimiz olduğunu da buna ekleyelim (Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar, Ahmet Talat Onay, M.E.B. Yayınları, İstanbul, 2004, s.284). Eski Türk edebiyatı sahasının da, böylece, Hristiyanlık etkisi altında hayatiyet bulmuş olduğunu söyleyeceklerdir her halde, bu kerameti kendinden menkul şair ve eleştirmenlerimiz (Allah şaşırtmasın).
- Kur’an-ı Kerim’den, hadislerden ve eski Türk edebiyatımızdan birkaç örnek vererek bahsi bitirelim ve dahası, bu kaynaklarda yer alan îmâ yollu değinmeleri hiç göz önüne almadığımızı da ekleyelim.
“Hem dünyada, hem de ahirette şanının yüce olması” (3/45)
“İnsanlar için bir ilâhî rahmet oluşu” (19/21)
“Doğduğu gün, öldüğü gün ve kabirden diri olarak kalktığı gün esenlik içinde olacağı” (19/33)
“Ölüleri diriltmesi.” (3/49)
Ebu Hureyre anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Ben, dünyada da ahirette de Meryem’in oğluna insanların en yakınıyım. Benimle onun arasında başka bir peygamber yok. Peygamberler anneleri ayrı, babaları bir kardeştirler, dinleri de birdir.” (Buhari, Enbiya 44; Müslim, Fezail 145, (2365); Ebu Davud, Sünnet 14, (4675).)
Ebu Hureyre anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Ademoğlundan doğduğu vakit, şeytanın dürtüp de ağlatmadığı kimse yoktur. Bundan sadece Meryem oğlu İsa hariçtir.” (Buhari, Enbiya 44, Bed’ü’l-Halk 11, Tefsir, Al-i İmran 2; Müslim, Fezail 147, (2366).)
“Dem-i cân-bahşını gûyâ yele vermiş Îsâ
Ki bulur cân ten-i eşcâr deminden her dem” (Fuzûlî)
“Bûse ahd etti Necâtî’ye lebin gûyâ Mesih
Mu’cize izhârı için mürdeye cân arz eder” (Necâtî)
“Rûh-bahş oldu Mesîhâ-sıfat enfâs-ı bahâr
Açtılar dîdelerin hâb-ı ademden ezhâr” (Bâkî)
“Rûhü’l-kudüsün Meryem’e nefhettiği rûhuz” (Rûhî-i Bağdadî)
- Sayın Sezai Coşkun ve Sefa Koyuncu; köpeksiz köy buldunuz da değneksiz mi geziyorsunuz? “Cehaletinizi yüzünüze böyle şamar gibi şaklatırlar” işte.
Yazarı tarafından iletilmiştir.
Add comment Kasım 21, 2007
Yüce Diriliş Programı -Giriş Bölümü-
Teorik düsünce, ne kadar saglam görünürse görünsün, realitenin sert ve çaprasık sartlarında dogrulamasını denemeye cesaret etmedikçe, inandırıcı ve yararlı olamaz. Pratik, teorigin mihenk tasıdır. Toplumla ilgili görüsler ve öneriler de, bu yüzden, los ve kaygan zihin planından, uygulamanın hem mutlu, hem sancılı günısıgına çıkmak zorundadırlar. Ne kadar çok ve farklı düsünce birbirleriyle karsılasırsa, toplum, kendini yasatacak ve gelistirecek asıl modeli bulmakta o kadar çok sanslı olur.
Geçmis zamanlarda, farklı medeniyt çevrelerinde, toplum yönetimi için önerilen ve uygulanan örgütlenis biçimleri, çag çag, bir dereceye kadar benzerlik göstermistir. Tarihî-sosyolojik sartlar, zihniyet ve teknoloji, devlet ve yönetim biçimlerinin olusmasında dolaylı ve dolaysız etkin olmustur. Yüzyılımızda ve en çok da Ikinci Dünya Savası’ndan sonra, Demokrasi”, günümüzün geçerli siyasî düzen, düsünce ve sekilerlinin birinci kaynagı, genel çerçevesi, renk ve çizgi hazinesi olmustur. Kimi ülkede bir hayat tarzı gibi baslayan ve benimsenen Demokrasi, giderek siyasî rejimi de kendi maya ve hamuruyla yogurmustur. Kimi ülkede ise, biraz da dogus yeri olan ülkelerden esinlenerek, sadece, siyasî rejim olarak kavranmıs, fakat zaman içinde, kisi yasantısını da etkileyerek ve insan psikolojisiyle kaynasarak hayat tarzını olusturma asamasına varmıstır.
Kisilerin esitligi, çok partililik, düzenli ve açık muhalefetin mesrulugu, karsı fikirlerin, elestirilerin yararlılıgı, kurallar çerçevesinde yarısmanın yönetim kadrosunun olusumu ve kalitesi bakımından verimliligi, halkın yöneticilere etkisinin gerekliligi ve daha genis bir anlamda kisilerin ekonomik ve sosyal durumlarının evletçe de düsünülmesi ve gereginde desteklenmesi gibi ilkelere dayandıgı ve özellikler tasıdıgı söylenebilecek olan demokrasinin
çagımızda hemen hemen bir alternatifi kalmamıs olduguna ve yakın bir gelecekte de böyle bir alternatifin tesekkül edecegine dair bir belirti bulunmadıgına göre, yönetim modellerinin belki daha uzun bir süre bu çerçeve ve yönde olusmakta devam edecegi kuskusuzdur.
Hiç kusku duymuyoruz ki, bir gün, insanlıgın gerçek mutluluk yönetimine kavusturulması basarısı, demokrasi deneyimini de göz önünde tutmak suretiyle, engin geçmisinden öz, kök ve hız alan, milletimizin nasibi olacaktır. Öteden beri sahip oldugumuz toplum düsüncelerinin, pratikte ve siyasî yelpazede yerini alarak, ülkemizin, özgürlük, barıs, esenlik içinde güvenli bir ilerlemeye ermesine katkıda bulunma amacıyla partimizi kurmus bulunuyoruz. Partimiz, milletimize ve ülkemize, kardes ülkelere ve tüm insanlıga, dileriz ugurlu olsun.
Add comment Kasım 13, 2007
Haksal’dan İki Kitap
Büyük Doğu geleneğinin takipçilerinden ve Yedi İklim dergisi genel yayın yönetmeni Ali Haydar Haksal, medeniyetimizin dirilişine giden yola iki kitapla katılımını sürdürdü:

Sezai Karakoç: Eleğimsağmalarda Gökanıtı
Üstat Sezai Karakoç, geçen yüzyıldan itibaren İslâm düşüncesinin, sanatının ve şiirinin Mehmed Âkif, Necip Fazıl ile birlikte en önemli isimlerindendir. Bu üç isim ana doğrultuyu oluşturuyorlar. İslâm medeniyet düşüncesinin ve sanatının bu önemli isimleri üzerine değerlendirmeler yapan Ali Haydar Haksal, sorumluluk bilinci, sanatçı duyarlılık ve yaklaşımı ile bu kez Üstat Sezai Karakoç’u anlatıyor. Sezai Karakoç, İslâm medeniyetine çok yönlü bakış getiren bir düşünür. Kavram kargaşasına açıklık getiren ve İslâmi bir öz ile bakan yeni ses ve ruh. Sanatı ve düşüncesinde özgün bakışlar bulunmakta. Gelenekten yeni bir gelenek üretmekte. Leylâ ile Mecnun mesnevi geleneğine katıldığı gibi Hızır ile Kırk Saat bu geleneğin yeni bir açılımı. Âkif’in Âsım’ından sonra Karakoç’un Taha’sı bu bilincin bir izleği. Diriliş düşüncesi bunun özünü oluşturuyor. Ali Haydar Haksal “Sezai Karakoç: Eleğimsağmalarda Gök Anıtı” eseriyle medeniyet ve sanat düşüncemizin en önemli bir halkasını değerlendiriyor.

Necip Fazıl: Büyük Doğu Irmağı
Üstat Necip Fazıl, geçen yüzyıldaki sanat ve düşünce hayatımızın, üzerinde en çok konuşulan, tartışılan önemli isimlerinden. Şiirde ve piyeste bir zirve; hikâyede, denemede de. Bu zekî ve taşkın mizaç, el attığı her alanda başarılı. Birçok ilkin öncüsü. O, bir dava insanı. Yüzü aşkın eser, binlerce konferansla yurdun her tarafını gezerek konferanslar veren bir dâvâ çilekeşi. En kritik zamanlarda kendisini ortaya atan bir hamlenin öncüsü. Necip Fazıl’ın Büyük Doğu süreci ise, başlı başına olaylar zinciri. Annesinin kefen parasını alarak, eşinin astragan kürkünü rehin vererek ve bütün hayatını bir davaya adayarak çıkardığı Büyük Doğu mecmuasının, günlük gazetesinin inişli çıkışlı serüveni. Tam on beş defa açılıp kapanan Büyük Doğu ve hemen her dönemi hapislerle geçen, büyük bir mücadele örneği olan Necip Fazıl. Usta kalem Ali Haydar Haksal, Mehmed Âkif’ten sonra Üstat Necip Fazıl’ı da bütün yönleriyle anlatıyor. Büyük Doğu dergilerini ve günlük gazetelerini tarayarak farklı bir Necip Fazıl portresi ortaya koyuyor. Allah dediği için hapsi boylayan, günlük gazetesi CHP’li bir aile tarafından ele geçirilen, dizgileri yapıldığı halde basılmayan yarım bırakılan Büyük Doğu. Kendi ifadesiyle “Berberin önüne oturup saçının yarısı üç numaralı makine ile tıraş eden berberin: Saçını kesmiyorum” diyerek ortada bırakması gibi bir durumu yaşayan Necip Fazıl. Matbaası masonlar tarafından basılan, makineleri parçalanan, iflâs ettirilen Necip Fazıl. Hapishanede iken, evinin kirasını ödeyemeyen, çocukları kış ortasında sokağa terk edilen, en güvendiği dostlarının bile ondan yüz çevirdiği bir süreci yaşayan Necip Fazıl. Kurulan Büyük Doğu Fikir Kulübü’nün sabote edilişi, ele geçirilmek istenişi, kurucu üyelerin zimmetine para geçirip başka partiler adına çalışması… 1960 darbesinin sıcaklığında hapisten çıkar çıkmaz yeniden Büyük Doğu’yu çıkarması… Ali Haydar Haksal, Necip Fazıl: Büyük Doğu Irmağı ile ilk kez biyografik anlamda özgün bir çalışma ile farklı bir Necip Fazıl portresi çiziyor. Büyük dâvâ ve düşünce adamının çilekeş hayat hikâyesini en ince ayrıntılarıyla ortaya koyuyor. Necip Fazıl’ı, onun düşüncesini ve mücadelesini anlamak için mutlaka okunması gereken çok önemli bir çalışma. Şiiri, sanatı, düşüncesi, piyesleri, hikâyeleri, romanları üzerine ayrıntılı değerlendirmeler yapılıyor eserde. İncelemede önemli anekdotlar, tarihî olaylar, çarpıcı gelişmeler örneklenerek anlatılıyor. Büyük Doğu okulunda kimler yetişmiş, kimlerin elinden tutmuş, kimler ihanet etmiş, yarı yolda bırakmış. Bu eser sadece Üstat Necip Fazıl’ı anlatmıyor, bir yüzyılın, farklı bir açıdan panoramasını gün ışığına çıkarıyor Ali Haydar Haksal.
1 comment Kasım 9, 2007
Şaban Abak’tan: Meşaleyi Tutan El
Diriliş düşüncesindeki etkinliği ve bu hareket içindeki yeri ile yapılması gerekenleri bir bir yapan Şaban Abak, kendilerini yakından tanıdığı isimlere ilişkin yazılarını bir araya getirerek Vadi Yayınları’ndan yayınladı. Necip Fazıl, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, Necat Çavuş gibi isimlerin sanat ve düşüncelerini öğrenmek isteyenler için bir başucu kitabı denebilir. Kitabın tanıtımındaysa şöyle deniyor: “İslam dünyası, bugün Sezai Karakoçların, Nuri Pakdillerin ve “bu kahramanları”keşfetmiş, yetiştirmiş üstad Necip Fazılların ve ondan öncekilerin işaret ettiği nurlu çıkış yoluna yönelmenin sancılı heyecanı içindedir.” Heyecanı bol Şaban Abak’ın çalışmasını tavsiye ediyoruz.
Add comment Kasım 9, 2007
Ludingirra’dan Sezai Karakoç sayısı
Üç aylık şiir dergisi Ludingirra’nın son sayısının dosya konusu Sezai Karakoç. Şair ve diğer edebiyatçıların çeşitli açı ve seviyedeki yaklaşımlarının yer aldığı bu sayıyı arkadaşımız ÜMMÜHAN ATAK tanıttı.
Ludingirra’nın Sezai Karakoç dosyasında, “Sezai Karakoç Kaçıncı Oğul” isimli yazısıyla dilbilimci Necmiye Alpay ‘Masal’ isimli şiirdeki farklı öyküleri olan ‘oğul’ları ele alarak ikinci, beşinci ve yedinci oğullarda ‘farklı dönemlerin Sezai Karakoçlar’ını görme’ imkanının bulunduğunu vurguluyor. Karakoç şiiri için ‘daha en baştan yüksek bir yerden başlıyor’ diyen Alpay, kendisini bu tesbite götüren mısralara örnek olarak Yağmur Duası’nı işaret ediyor:
“Göğe hükmetmekten kolay ne vardı”
Akademisyen Baki Asiltürk’ün yorumu şöyle: “Sezai Karakoç’un şiirlerinde imge sağanağı ve lirizm, Körfez/Şahdamar/Sesler ve Ateş Dansı’nda toplanmış. İmgelemdeki yoğunluk bakımından Körfez/Şahdamar/Sesler adlı eserleri diğerlerine nisbetle daha belirgin ve ‘imge patlaması’ şeklinde ifade edilebilecek düzeyde de başarılı.”
Edip Cansever, Ece Ayhan, Turgut Uyar gibi isimleri Sezai Karakoç’un şiiriyle karşılaştıran Ayhan Kurt: “Türkçe şiirden Karakoç’un budanması da Türkçe şiirin varlığını sorgu konusu yapacaktır dersek, hiç de abartı sayılmaz bu. Çünkü Karakoç hesaba katılmadan Türkçe şiirin (deyimi İbni Haldun’dan ödünç alıyorum) ‘asabiyesi’ni anlamak mümkün değildir.”
Tahir Abacı soruyor: “Karakoç öncülüğü olmasaydı Türkiye’de İslamcı düşünce çizgisinde manzumeyi aşmışlık düzeyi şimdilerde nice olurdu?”
Kemal Bek: “Uzun şiir ve anlatının ‘dar kalıpları’ içine sıkışmak gibi bir kaygısı yoktur; o şiirini, Necip Fazıl’ın uyağın götürdüğü yere gittiği gibi, özgür çağrışımların ve imgelerin peşinden giderek kurar” diyor.
Orhan Kahyaoğlu, Ece Ayhan ile Sezai Karakoç’u İkinci Yeni şairleri arasında, resmi dayatmalara karşı buluyor. Karakoç’un ‘modernite tavrını dışladığını’ söyleyen Kahyaoğlu: “Modernist kırıntılar, kendine has dilsel duruşla yok edilip, yeniden ve farklı ideolojik kodlarla dünyaya getirilir. Karakoç’un deyimiyle de diriltilir” diyor.
Selim İleri, Karakoç’un şiiriyle tanıştığı günü anlatarak başlıyor. Şairin Yunus Emre’si için ‘bana ufuk açtı’ diyen İleri, Mehmet Akif adlı kitabı için de şunları ekliyor: “Batılılaşmadan, ta Tanzimat’tan yola çıkar; yakın tarihimizde bazı köşebaşlarını, deyiş yerindeyse, paradoksal acıdan özümser, özümsetir.”
Levent Dalar yazısında Sezai Karakoç’u, eve dönmek için ormanda ilerlerken, sahiden de arkasında bıraktığı çakıltaşlarını toplayan karakter olarak gördüğünü anlatıyor. Cem Taylan, Orhan Veli, Ebubekir Eroğlu, Attilâ İlhan, Ezra Pound gibi pekçok şairi Sezai Karakoç ile aralarındaki farkları ve benzerlikleriyle işliyor.
Baki Asiltürk: “Monna Rosa şiiri, ileride şiirde imgeyi temel alacak olan bir şairi haber vermektedir. En çok tanınan ve yaygınlaşan ilk bölümünden başlamak üzere şiir, yer yer duygusal kaymalar göstermekle birlikte, sağlam bir imge temeli üzerine bina edilmiş sırça köşkler gibidir. Bu sırça köşkün kapıları ve pencereleri daima yarı aralıktır, hiçbir zaman sonuna kadar açılmaz.”
Ayhan Kurt: “Sezai Karakoç’ta İslâm anlayışı ‘ideoloji’ye indirgenmiş değildir. Bunu sağlayan en önemli unsur, bütün bir İslâm tarihi boyunca büyük çatışmalara, tamir edilemez kutuplaşmalara ve tefessühe sebep olan, zahiri-batıni ikiliğinin Karakoç tarafından aşılmaya çalışılmasıdır.
Kemal Bek: “II. Yeni şairlerinin, dilin ve şiirin kurallarına Garip’ten daha köktenci olarak ‘başkaldıran’ biçemlerine, ‘referanslarını’ yaşamın ‘tiraji-komik’ çelişkilerinden alan içeriklerine karşılık Sezai Karakoç’un dili ve biçemi daha ‘uslu’, içeriğindeki ‘geleneksel’ öğelerle daha ‘dramatik’tir ve II. Yeni’nin çoğu kez kaçındığı ‘anlatı’yı gözüpek bir tavırla kullanmaktan çekinmez.”
Orhan Kahyaoğlu: “Sezai Karakoç resmi olmayan bir dili kurmuştur. Ancak, tüm boyutuyla bir karşı-dil’in de bu dönem şiirlerinde temellerini oluşturmuştur. İlk kitaplarındaki modernite tavrını tam manasıyla bu dönem dışlamayı hedeflemiş, şiirsel açıdan ciddi bir sıçramayı başarmıştır.”
Levent Dalar: “Sezai Karakoç’un şiiri, bütün ele alındığında, yönetilenin maruz kaldığı baskıya değişik biçimlerde, ama hep aynı özle karşılık verişi, canhıraş bir isyan çığlığı olarak kabul edilebilir. Bu öyle çoksesli bir çığlıktır ki, durduğunuz yere göre birçok değişik sese benzer. Acılar içindeki bir köleye yardıma yetişen bir kahramanın, silahına davrandığında ağzından çıkana Mecnûn’un Kâbe’de aşk acısı içinde daha çok acı isterken, Allah’a niyazında bir son hıçkırığa…”
kaynak: yenisafak.com.tr
Add comment Kasım 6, 2007
Sezai Karakoç’un Tezi
Yazar: Kâzım Sağlam
Sezai Karakoç’un Hayatı
Sezai Karakoç 22 Ocak 1933’te Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde doğmuştur. Babası Yasin Efendinin koyduğu isim Muhammed Sezai’dir. Nüfus kayıtlarına geçerken bir karışıklık sonucu ağabeyinin ismi olan Ahmet, Sezai’nin başına eklenmiştir. Bu yüzden resmî kayıtlarda adı Ahmet Sezai Karakoç’tur. Dedeleri Ergani ve yöresinde bir hayli tanınmış etkin kişilerdir. Babasının babası Hüseyin Efendi, Plevne savaşına katılmış, Gazi Osman Paşanın takdirini kazanmıştır. Akkoyunlu sülalesinden geldiğini söyleyen Sezai Karakoç’un, ailesinin lakabı Leventoğulları’dır.
Çocukluğu Ergani, Maden ve Dicle ilçelerinde geçen ve 1938 yılında Ergani’de 3 ay ilkokul öncesi ihtiyat sınıfına devam eden Sezai Karakoç, 6 yaşında ilk mektebe başlar ve orayı 1944’te Ergani’de bitirir. Maraş Ortaokuluna parasız yatılı olarak kayıt olur. 1947’de orayı bitirerek Gaziantep’te yine parasız yatılı lise öğrenimine başlar. Gaziantep lisesinden 1950’de mezun olur. Felsefe okumak istediği için İstanbul’a gider. Babasının isteği İlahiyat fakültesidir. Kendi parasıyla okuyamayacağını anlayınca, o zaman parasız yatılı kısmı bulunan Siyasal Bilgiler Fakültesi sınavına girer. Sınav sonuçlarını beklerken de Felsefe bölümüne kayıt yaptırır. Şayet sınavı kazanmazsa felsefe tahsili yapacaktır.
Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesini kazanarak başladığı yüksek öğrenimini 1955’te fakültenin mali şubesinden mezuniyetle tamamlar. Mecburi hizmet sebebiyle Maliye Bakanlığı’nda Hazine Genel Müdürlüğü Dış Tediyeler Muvazenesi Bölümüne atanır. Bu vazifenin bir istikbal sağlayamayacağı düşüncesiyle Maliye müfettişliği sınavına girer. Sınavı kazanır ve 11 Ocak 1956’da müfettiş yardımcılığı görevine başlar. 1959 yılında İstanbul’da Gelirler Kontrolörüdür. Bir ara Ankara’ya çağrılıp Yeğenbey Vergi Dairesinde görevlendirilirse de kısa bir müddet sonra İstanbul’daki görevine döner.
Görevi icabı Anadolu’yu çok gezer ve birçok il ve ilçeyi inceleme, tanıma fırsatı bulur. 1960-1961 yıllarında yedek subay olarak askerlik görevini ifa ettikten sonra İstanbul’daki görevine kaldığı yerden devam eder. 1965’ten 1973’e kadar birçok kez istifa eder. 1973’ten bu yana da hiçbir resmî görev almaz.
Kurucusu bulunduğu Diriliş’i yayınlar ve Diriliş Dergisi ile İstanbul’da hizmete devam eder. 1990 yılında “Güller Açan Gül Ağacı” amblemiyle Diriliş Partisi’ni (DİRİ-P) kurar. Yedi yıl partinin genel başkanlığını yürütür. Ancak bu parti 19 Mart 1997’de iki genel seçime girmedi diye kapatılır.
Sezai Karakoç değişik dergilerde yazı yazmış, şiirlerini yayınlatmıştır.
Mülkiye Dergisi, Hisar Dergisi, İstanbul Dergisi, Komünizme Hücum Dergisi (Şevket Eygi’nin zoru ve hatırı için), Akpınar Dergisi, Şiir Sanatı, Pazar Postası, Türk Yurdu, A Dergisi, Yeni İstiklal, Değişim Dergisi, Kent Gazetesi Kilis, Soyut, Yeni İnsan, Büyük Doğu, Bâb-ı Âlide Sabah, Milli Gazete, Diriliş Dergisi…
Karakoç bu yazı faaliyetlerinde bazı mahlaslar da kullanmıştır:
Mehmet C. Güneş, Zülküfül Canyüce, Zafer Karip, Mehmet Karakuş, M. Sezai Karakoç, Se-Ka, Mehmet Yasin, M. Cemil, Mehmet Yasinoğlu ve Said Yeni.
Sezai Bey’in bilinen eserleri dışında İbn Arabî’nin Âdâbu’l-Mürid adlı eserinin Osmanlıcadan sadeleştirmesi olan “Genç Müslümana Öğütler” adlı kitabını belirtmekte fayda vardır.
Sezai Karakoç’un Şahsiyeti
Sezai Karakoç çok yönlü bir şahsiyet olduğundan anlatılması çok zordur. “O, ulu hocaların öğretmediklerini öğreten öğreti ustası, bir haberci, bir muştucudur.” der Arif Ay.
Sezai Karakoç’la alakalı çokça yazı yazılmış, kitaplar kaleme alınmıştır, kendisi sağlığında hakkında doktora yapılmış ender kişilerdendir.
Hayatı, kişiliği, sanatı, davası, düşüncesi, kâinata ve eşyaya bakışı ayrı ayrı ele alınması gereken hususlardır. Her bir kitabı ve ileri sürdüğü tezleri tek tek ele alınıp değerlendirmeye tabi tutulmalıdır.
İleri sürdüğü tezlerin kaynakları, etkilendiği düşünürler, birer birer tesbit edilmeli, zaafları, meziyetleri ortaya konulmalıdır.
Biz burada kendi zaviyemizden Sezai Ağabey’i değerlendiriyor, anlamaya ve anlatmaya çaba sarf ediyoruz.
Değerlendirdiğimiz her kişi, ele aldığımız her konu ve kavram ne ise ele alış biçimimiz de önemli. Adil olmak zorundayız, sevgi ve nefretimiz bizi adaletsizliğe itmemeli ve de birilerinin hakkına da saygısızlık derecesine varmamalıdır.
Karakoç’un, İslamî camiada yeteri kadar anlaşıldığı kanaatinde değiliz. Ona yöneltilen tenkitlerin kısm-ı azamisi sathi ve kasıtlıdır. Az bir çevre de her dediğini haklı bulma temayülündedir. “O bir şey yapmışsa, vardır bir hikmeti. Türkiye’nin tek çıkış yolu Sezai Bey’in sunduğu reçetelerle ancak mümkündür. Onun dışında kimse gerçeği onun kadar bilemez.” anlayışındadır.
Dolayısıyla Sezai Karakoç’a yöneltilen bazı tenkitlere de burada yer verilecektir.
Bu değerlendirmemizde Sezai Ağabey’in sanatına, edebî kişiliğine fazla yer vermeyeceğiz.
Öncelikle şunu belirtelim ki, Karakoç bir meseleyi ele aldığı zaman ne demek istiyorsa onu istediği gibi dile getirme becerisini gösterendir. Sade, rahat ve herkesin anlayabileceği bir formda sunmasını bilir. En girift meseleleri çok açık ve sarih bir şekilde izah etmede söz gücünü kullanabilen ender şahıslardandır.
Şiiri başlı başına ele alınması gereken bir yeni şekildir. Onun şiiri hem yeni hem eskidir. Kadim düşünceleri modern şekilde bize sunabilmiştir.
Eserlerinde İslamî referanslara çokça atıf vardır.
Karakoç’un yaşadığı devri hesaba katmadan onu anlamak zordur.
O zaten zor bir adamdır. Onunla uzun boylu beraberlik de zordur. 1933 yılında Ergani’de dünyaya merhaba demiş bir insanı değerlendiriyoruz. 1930’lu yılların Anadolu insanının tüm temiz yürekliliğini, insanî özelliklerini ve o tarihlerde yaşanan felaketlerin izini de taşır. Yoksulluk, harbin bıraktığı yıkım ve akabinde kurulan yeni cumhuriyetin getirdiği sarsıntıyı da hesaba katmalıyız.
Düşünürümüz; tek parti dönemini, çok partiye geçişi, 27 Mayıs ihtilalini, 12 Mart muhtırasını, 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı fiilen yaşamış ve bunların ruhunda etkisini hissetmiştir. Sezai Ağabey’i anlamaya çalışmak o devirleri birebir anlamaya çabalamakla da alakalıdır. Tarihten ve coğrafyadan kopuk bir Sezai Karakoç tasavvuru eksik kalır.
Zemin ve zaman Karakoç’ta önemli bir yer tutar; bunu anlayamayanlar Karakoç’u millîci, devletçi, yerelci sanırlar. Hâlbuki bu yanılsamadır.
Biz burada Sezai Karakoç’un iki ana düşüncesini ele alarak değerlendirmek istiyoruz. Diğer fikirlerini de bu iki düşünce etrafında değerlendirmeye tabi tutmak istiyoruz.
1-Sezai Karakoç’un Medeniyet anlayışı
2- Sezai Karakoç’un Diriliş Tezi.
Sezai Karakoç’un Medeniyet anlayışı
Karakoç’a göre iki tür medeniyet vardır: Ak Medeniyet ve Kara Medeniyet.
Bu konuda şunları söyler:
“İnsanlığın var olduğu andan bu yana iki medeniyet çarpışmaktadır. İyinin medeniyeti ile kötünün medeniyeti. Doğru ile yanlışın, güzel ile çirkinin medeniyetleri. Tûba medeniyeti ile zakkûm medeniyeti. Bal ile zehir… bunların ayrılmasından, çarpışmasından doğan iki medeniyet.
“Öbürüne de medeniyet diyorum. Çünkü o da örgütlenmiş, güçle donanmış, hatta kendisini haklı görmenin felsefesini düzenlemesini bilmiştir.
“Ak inanca karşı “felsefe” adı altında kara felsefeyi, ruha karşı maddeyi, ulviye karşı süfliyi, huzura karşı sıkıntıyı, ahenge karşı kaosu çıkarmıştır kötünün medeniyeti.
…
“Daha doğrusu, kötü, iyinin alevlenmesini sağlar. İyinin kendini bilmesi ve sürekli olarak kendini kurması için kötünün saldırısı lazımdır. Kötü iyiyi, kendi şuuruna vardırmaya yarar.
…
“Gerçek medeniyetin doğum yeri, bugün Ortadoğu dedikleri bölgemizdir. O medeniyetin tek devamcısı, tek varisi de İslâm Medeniyeti’dir.
“Batı Medeniyeti dediğimiz Avrupa Medeniyeti, Doğu’nun, hakikatin ve peygamberlerin medeniyeti olan İslâm Medeniyeti’nin karşısına dikilmişse, bu, insanlığın doğuşundan bugüne kadar gelen savaşın süreğinden başka bir şey değildir.
…
“Peygamberler medeniyetinin süreği olan medeniyetimiz, İslâm Medeniyeti, Ortadoğu kültürü, günümüzde yine böyle bir kader saatinin önünde gelmiş durmuştur.
“Uzun süreli bir kış uykusuna, ölüm uykusuna mı dalacak, yoksa ayağa kalkarak, diriliş baharının yağmurlarına doğru mu yükselecek, işte bunun kararını verme günü gelmiş çatmıştır.
“Kaçmak bir kurtuluş olmayacak, batış olacaktır.”
Karakoç’un Ak Medeniyeti, İslam Medeniyeti, vahiy medeniyetidir. Bu vahiy Medeniyeti Hz. Adem ile başlayan hakikat medeniyetidir. Hz. Adem ile başlayan İslam nasıl gelişerek ve insanlığı eğiterek sonunda Hz. Peygamber’in gönderilmesiyle son din İslam olarak şekil almışsa hakikat medeniyeti de öyle. O da gelişerek İslam Medeniyeti diye insanlığa sunulmuştur.
“İslam has ismiyle de cins ismiyle de kitap medeniyetidir… Kitabın yolunda yürüyen insanın ve tarihin medeniyeti.” (Sütun, s.185)
Sezai Ağabey’e göre medeniyetimizi ikiye ayırmak gerekir Birincisi; ideal medeniyet, ikincisi reel medeniyet.
İdeal Medeniyet
İdeal Medeniyet; asr-ı saadette inen Kur’an’ın uygulandığı dönemdir. Bu dönemdeki medeniyette İslam bilfiil uygulanmış ve örneklik teşkil edecek bir hal arz etmiştir. Bundan sonra gelecek her oluşum kendini buna göre ayarlayacak. Doğruluk ve yanlışlık buna göre tayin edilecektir. Bu donuk ve câmid bir medeniyet de değildir. Hayy ve Diri tarafından belirlenen bu numune medeniyet; diri ve dirilticidir.
“İslam kaç medeniyet hamlesi yapmıştır, bir düşünelim ve geleceği tarihin bu açısından görelim. Medine Medeniyeti temeldir ve başlangıçtır. Sonra Şam ve Bağdat sitelerinin medeniyet hamleleri gelir. Endülüs Medeniyeti, İslam Medeniyeti içinde başlı başına bir şubedir. Selçuk Medeniyeti, Osmanlı Medeniyeti, Maveraünnehir Medeniyeti birer varyasyondur. Bir de İslam’ın ruhu vardır ki bu medeniyetleri ören, doğuran odur… İslam ruhu gittikçe canlanarak dirilecektir.” (Sütun, s.282)
“Peygamber ve halifeler dönemi, doğrudan doğruya vahiy medeniyetinin insanda ve eşyada gerçekleşmesi oldu. (Çağ ve İlham, s.335-36)
Bu ideal medeniyeti insanlığın anlaması, kurtuluşunu mucibdir.
Kurulacak her medeniyet ve devlet bu ideal medeniyetle kendini test etmelidir. Medeniyetin doğru yolda olup olmadığı bu medeniyete uygunlukla tayin ve tespit edilir.
Bunu sağlamakla görevli olanlar, kalıcı olanla geçici olanı ayıracak kadar uyanık olmalı, ne büsbütün geçmişe gömülmeli ne de geçmişi yok sayarak modern dünya şartlarına teslim olmalı.
Reel Medeniyet
Reel medeniyet; ideal medeniyetten neşet eden ve fakat gittikçe uzaklaşan bir anlayıştır. Zaman ve zeminin izlerini fazlasıyla taşıyan bir medeniyettir. Emevî Medeniyeti, Abbasîlerin kurduğu medeniyet ve en son Osmanlı Medeniyeti birer vakii medeniyettir. Bunlar reel medeniyetlerdir. Birer örnek değil. Yani yeni medeniyet inşa edecek olanlar bu vakii medeniyetleri örnek alamazlar. Örneklikleri ideal medeniyettir. Fakat vakii medeniyetin tecrübesinden de yararlanırlar. O tecrübelerden ders çıkarırlar. Aynısını taklit yanlış olur. Çünkü örnek Kur’an ve Peygamberdir. Yani Kur’an ve Sünnet.
Mimariden şiire, fıkıhtan tasavvufa, cebirden, sosyal yapılanmaya tüm hayatı ihata eden bir hayat görüşüdür Sezai Karakoç’ta medeniyet.
O, medeniyetin kendi iç farklılıklarını bir zenginlik olarak görür. Birbirini nakz eden, biri diğerini dışlayan anlayışı hoş karşılamaz. Onun gözünde İbn Arabî ile İbn Teymiye birer medeniyet inşacısıdırlar. Seyyid Kutub’u da Said Nursi’yi de kucaklar. Her türlü İslamî anlayışı savunur. Özünde neye meylettiği çok mühim değildir.
Selimiye Camii de bir medeniyet ürünüdür, hat sanatı da, fıkıh birikimi de.
Sezai Ağabey, cemaate ve tarikata karşı değildir, ama yanlış anlamaya ve yanlış yönlendirmeye açıkça karşıdır. Bu meyanda şöyle der:
“Benim görüşüme göre, Müslümanlar tek millet, tek ümmet, tek cemaattir. Kişilerin tarikatları ve özel toplulukları olursa, bunları taassup derecesinde mübalağalı bir ayırım sebebi yapmayı ve diğer cemaat ve tarikatta olanları küçük görmeyi ya da kendi cemaatinde olmayanları itham etmeyi tasvip etmedim ve etmem. Bu yüzden bu tür cemaatlere ve tarikatlara girmedim.” (Hatıralar, Diriliş 111-112, 31 Ağustos 1990)
Sezai Bey tarikatları teorik olarak kabul eder ve fakat tarikat ehli olmayı kabul etmez, belki hafif görür.
Sezai Karakoç, İslam medeniyeti içinde bu ülkenin katkısını bir nevi açığa çıkarmak ve savunmak konumundadır. Osmanlının İslam’a yaptığını dile getirmek her ümmetçi insanın vazifesi olmalıdır. Karakoç bunu üstlenmiş gibidir. Osmanlıyı savunmak, yanlışlarını kabul etmek olamaz. Sezai Ağabey’e bu hususta yöneltilen tenkitlerden biri; onun Osmanlıyı çok fazla savunmasıdır veya Osmanlıyı büyütmesidir.
Burada da bir yanlış anlamada ısrar vardır. Osmanlı tabii asr-ı saadet değildir. Ama İslam’a ve Müslümanlara yaptıkları da inkâr edilemez. Batı Medeniyeti karşısında en son duran, İslam Medeniyetinin savunucusu Osmanlıdır. Batı ile hesaplaşmayı göze alan herkes Osmanlıya atıfta bulunmak zorundadır. Belki de Karakoç, Medeniyet perspektifiyle olayları değerlendirdiği için, İslam’ı dış dünyaya karşı savunduğu için, Batı Yakasına karşı ülkesini (İslam dünyasını) savunduğu için Osmanlıyı önemsemiştir.
Osmanlının çöküşünden sonra tekrar bir medeniyetin inşası Karakoç’un ana meselesidir. O bu yeni medeniyetin temel taşları için kafa yorar. Yeni medeniyetin baş düşmanı Batı Medeniyetidir. O daima Batı Medeniyetiyle, Batılı değerlerle savaş halindedir. İslam Medeniyeti, vahiy medeniyetinin temsilcisidir. Yani son vahiy olan İslam tüm semavi dinlerin temsilcisidir. İslam dışı medeniyetler azgın ve kara medeniyetlerdir.
İslam Medeniyetinin son temsilcisi de Osmanlıdır. Dolayısıyla Osmanlıyı savunmak ırki bir savunma değil, İslamî bir savunmadır.
Ona göre İslam devleti de İslam Medeniyetinin bir parçasıdır. Aslolan devlet değil medeniyettir. Erke susamış, horlanmış bir zihin taşıyanlar, Sezai Karakoç’un bu ileri görüşlüğünü anlamakta sıkıntı çekiyorlar. Dünyada etkili olmak sadece maddi güçle alakalı değildir. Maddi güç bugün vardır, yarın olmayabilir. Ama kültürle, eserle, insanî değerlerle, ayakta kalan medeniyetler, hakkaniyetle insanlığın önüne çıkanlar, daima var olacaklar ve onların varlıkları sahicidir. Var oluşu kaba güce ve devlet erkine bağlayanlar veya var olmak için mutlaka zalim de olsa devlet diyenler, dolaylı bir şekilde devleti kutsayanlardır. Devleti kutsamakla devletin var olmasını gerekli görmek çok farklıdır.
Sezai Karakoç, İslam devletini gerekli görüyor ve fakat her şeyi devletten ibaret kabul etmiyor.
Devleti çok önemseyen Seyyid Kutub da Sezai Karakoç’tan farklı düşünmüyor. Kutub’un altını çizdiği yerden Karakoç devam ediyor. Devletin ayakta kalabilmesi gene medeniyetin varlığına bağlıdır. Osmanlının çöküş nedeni de belki budur. Yani medeniyetini yenilememesidir.
“Medeniyetimizin çağımızda bir tekniği, bir sanat ve estetik ifadesi, bir düşünce dinamiği, bir bilim ağı olmalı ki Batı uygarlığı ile savaşabilelim ve benliğimizi koruyabilelim.” (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.30)
Hatta kurtuluşumuz için bazı teklifleri bile vardır: “Çağımızdaki Hakikat Medeniyeti ağır sanayi ile korunabilecektir.” (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.50)
Dinin diri ve diriltici ruhunu kaybeden bir devlet çöker. Karakoç bunu fazlasıyla yaşamış ve hissetmiş bir medeniyetin evladıdır.
O kötümser değildir, her zaman İslam Medeniyetinin yeniden neşv ü nema bulacağına inanır. “Aslında bizim medeniyetimiz büyük bir yara almış, önemli bir buhran dönemine girmiştir. Fakat batmamıştır. İslam dünyasındaki bütün toplumları ayakta tutan hâlâ İslam Medeniyeti ve İslamî hayattır. Ondan koptuğunu sananlar bile henüz onun nimetlerinden faydalanmaktalar. (Sur, s.29)
Karakoç, İslam’ı ve İslam Medeniyetini insanlık için tek kurtuluş yolu olarak görür.
Sezai Karakoç’un Diriliş Tezi
Her düşünürün ve dava adamının bir ideal nesli vardır. Peşinde olduğu davanın kimler tarafından yürütüleceği endişesini taşır mütefekkir.
İdealini gerçekleştirmek için nesil oluşturur. Kimi bunu fiiliyata döker, dökebilir. Kimi sadece değinir, işaret eder ve tarihe bırakır.
Tarihte her iki tipin örnekleri vardır. Mehmet Akif’in Asım’ı, Tevfik Fikret’in Haluk’u, İkbal’in Câvid’i… Karakoç’un da Taha’sı vardır.
Bir de Hasan el-Benna gibi, Said Nursî gibi, Mevdudi gibi önderler vardır.
Bunlarla Karakoç’u karşılaştırmak yanlıştır. Çünkü farklı alanlarda davalarını yürütüyorlar. Sayılanların ve İslamî çalışma yapıp da zikir edilmeyenlerin hepsinden Karakoç yararlanmıştır. O manada Sezai Ağabey mütevazıdır. Ben büyüğüm demez. Cemil Meriç’in yaptığı gibi.
Yunus Emre’nin, Mevlana’nın, Hacı Bektaş-ı Velî’nin, Hacı Bayram-ı Velî’nin, Şeyh Gâlib’in, Fuzûlî’nin 20.yüzyıldaki görüntüsüdür. “Mehmet Akif Ersoy biten bir dönemin son savaşçısıydı, bizler de yeni bir dönemin ilk savaşçısıyız” ifadesi de ona ait. Necip Fazıl ve “Büyük Doğu”dan sitayişle bahseder. Yeni bir solukla, bu zirvelerle gelecek nesillerin irtibatını sağlamaya çalışır.
Karakoç, Akif’in tamamlayıcısıdır. Akif’in görevini o tamamlama niyetinde ve gayretindedir. Akif çalkantıların çok olduğu, savaşların fiili bir savaş olduğu dönemin adamıdır. Karakoç hile ve desiselerin, münafıklığın ve dini bozmanın hüküm sürdüğü devrin adamıdır. Akif fiiliyata mecbur bırakılmış, feryadı, İslam coğrafyasına düşen ateşi söndürmek içindir..
Karakoç yangın sonrası harabelerden, küllerden bir İslam evi, İslam ümmeti inşa etmek derdindedir ve vazifesi, yanmış küllerden hisar oluşturmaktır.
Akif’in nesli namusu çiğnetmemek için yedi düvele karşı savaştı ve namusu çiğnetmedi. Onun nesli şehitlik üzere bina edilen bir nesildi. Akif’in neslini Peygamber kucak açarak Cennet’te bekliyordu.
Karakoç’un Taha’sı ise yarasalarla savaşıyor. Karanlıkla, zulümle, inkârla, ilhadla, cehaletle, felsefeyle, dini bozmaya kalkan modernlikle, ruhu inkâr eden maddecilerle savaşıyor.
Sezai Bey’e göre diriliş İslam halkların dirilişidir.
İslam düşüncesinin dayanması gereken değişme ilkesinin hem özgün, hem çağdaş bir ifadesi “Diriliş” kavramındadır. Sezai Karakoç’un önerdiği bu kavram özgündür, esas itibariyle İslam’ın kutsal metni ve tarihi uygulamalarının özünden çıkarılmıştır. Çağdaştır, çünkü 20.yüzyıla damgasını vurmuş kapitalizm ve sosyalizmle hesaplaşma içerisindedir.
“İslâm kendisi ilk defa bir hakikat getirmemiş. Kendisinden önceki mesajları özgün şekilleriyle diriltmek için gelmiştir. Kendi iç mantığı Dirilişe dayalıdır.”
Sezai Karakoç kendine özgü bir ekol kurmuştur. Bu ekolün temel dinamiğini oluşturan düşünce sistemi İslam’dır. Ancak, İslam’a yeni bir yorum getirmiş, çağı İslam’a ayarlamaya çalışmış, dini; varlığın temel kaynağı, dünya görüşü olarak anlamış, geliştirdiği bu düşünce akımına da Diriliş adını vermiştir. Bu kelime 1960 yılından bu yana Sezai Karakoç ismiyle özdeşleşmiştir. Diriliş sözcüğünün geçtiği her yerde Sezai Karakoç, Sezai Karakoç adının geçtiği her yerde Diriliş hatırlanır olmuştur.
Diriliş yeniden inanmak, yeniden düşünmek, yeniden duymaktır. Hayata yeniden anlam kazandırmaktır. Kurtuluş için insanın içine girdiği değişimdir. Diriliş insanın İslam’la dirilmesi, İslam’la kurtulmasıdır.
Çağımızın îlâ-yı kelimetullah savaşçısı olan diriliş erleri, gayelerinin gerçekleşmesi için meşru her yolu kullanacaklardır. “Diriliş eri bilir ki ekonomi kültürün eşyaya dönük yüzüdür. Nasıl ki, hafif kültürle ağır sanayi olmaz. Onun için ruhunu Allah’a teslim etmiş olan Müslüman ibadetin ağır ve kalifiye elemanı olduğu gibi, onun topluma ve tarihe dönük yüzü olan ve ağır kültürün yolcusu ve eşya ve tabiatın çevik yüzü olan sanayinin ve tarımın sayı ve para diliyle ifadesi olan ekonominin ağır görevlisi ve işçisidir.” (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.51)
O her şeyi yeniden diriltmekle uğraşıyor.
Diriliş nesli dengelidir, mana ve maddeyi beraber yürütür, meşhur deyimle çift kanatlıdır.
“İslam Medeniyetinin zahiri ilim ve yapı cephesi gibi iç manevi yapı cephesini de tanımaya, bilmeye çalışırım. Manevi yapıyı inkâr edenler veya gereğinden fazla darlaştıranlar birgün materyalizme saplanma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklardır. Aynı şekilde İslam’ın toplum düzeni ve fert yaşayışı için buyurduğu kurallara uymayanlar veya bunları kendileri batın (mübarek ve kutsal) adamı olduğu iddiası veya İslam’ın büyüklerinden birine bağlılıkları bahanesiyle inkar edenler, Bâtınîliğin düştüğü vartaya düşmekten kurtulamayacaklardır. Ruhumuzu bu iki aşırılıktan sapmadan korumaya çalışmamız gerekir…” der. (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.51)
Diriliş eri ümmet bilincine sahiptir.
“Müslümanlar, coğrafyalarını tarihlerini birleştirme, bu yolla da tek bir kültüre erme zorundadırlar. İslam uygarlığının yeniden dirilişine katkıda bulunma, gücü ölçüsünde her Müslümanın borcudur. Müslümanların birlik ideali her gencin gönlüne silinmez bir biçimde yerleşecektir. Müslümanların politik birliğe doğru koşmaları hayat-memat meselesidir. Diriliş erinin çağdaş ülküsüdür.
“Birlik için coğrafi durum çok müsaittir. İslam ülkeleri birbirine bitişik yapışık durumdadır. Afrika’nın bir ucundan Filipin Adalarına, kesiksiz bir şekilde uzanmaktadır, öz ülke. Aradaki sınırlar, bölünmüşlükler politiktir. Merkezi, çekirdeği Ortadoğu dedikleri bölge olmak üzere, tek ülke ideali diriliş erlerinin toprak, yurt ülkülerinin ifadesi olmaktadır.
“İslam terminolojisinde (Dâru’l-İslam) olan bu ifadeyi biz ülke kelimesiyle belirliyoruz. Tarih birliği ise geçmişte büyük İslam devletlerinin kurulmuş bulunması sebebiyle mevcuttur. Ancak yüzyıldır ki, bu birlik boyuna parçalanmıştır. Kültür birliği sağlanırsa tarih birliği de yeniden kendiliğinden kurulmuş olacaktır. O halde diriliş eri ülküsünün, yani diriliş idealinin ikinci unsuru kültür birliğidir. Özülke ve kültür birliği idealleri millet ideallerinin doğmasını sağlayacaktır. Diriliş idealinin temeli de bu millet idealidir. Millet doğunca artık Hakikat Medeniyeti demek olan İslam Medeniyetinin dirilişi gerçekleşmiş olacaktır. ” (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.59-60)
Diriliş nesli bir İslam savaşçısıdır, bu çağın gereklerine göre savaşandır, bu yönüyle Karakoç’a çağdaş dava adamı ve savaşçısı denilebilir.
“İdeal İslam’la çağdaş olmaya çalışmalı sürekli olarak. Geçmişteki İslam yaşantısına hayran olmakla yetinmemeli, o yaşantıyı bugünde de gerçekleştirmeyi bir görev bilmeli. Başkalarına resmen veya fiilen köle olmayı kendi Müslümanlığıyla bağdaştırmayıp özgürlüğünü kazanmak için ölünceye kadar savaşmayı İslamlığın, Müslümanlığın gereği bilmeli. Bunu nefsine ait bir gurur sebebi değil, içinde bulunduğu Müslüman sayılmanın kaçınılmaz bir gereği bilmeli.” (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.27)
Çoğu zaman şair kimliğiyle öne çıkarılır. Hâlbuki o bir dava ve düşünce adamıdır.
O’nun 4 yaşından beri zihnini meşgul eden imandır, İslam’dır. Nitekim, “Bin yıllık ömrüm olsa, ömrüm boyunca konuşmam ve yazmam nasibimde varsa, hep Müslümanların birleşmesinden, bir araya gelip şuurlu birliklerini oluşturmalarından bahsederim. Bundan bıkmam ve yılmam. Çünkü bundan daha büyük bir dava bilmiyorum. Tüm faaliyetim İslam’ın bir savunmasıdır.” idealiyle yola çıkmıştır.
Karakoç’a göre, “İdealsiz yaşamak bir ölümdür.”
Diriliş çalışma yoludur. Ucuzculuk yoktur.
“Diriliş olamadıkça İslam âlemi dirilmez. İslam âlemi dirilmedikçe insanlık dirilmez. Sürekli olarak bu gerçeği söyleyeceğiz. Bu gerçeği anlatacağız. Gücümüz yettikçe bu diriliş için eserler vereceğiz. Dirilişin her cephede gerçekleşmesi için bütün ruh gücümüzü ortaya koyacağız. Diriliş bizimle başlamadığı gibi bizimle bitmeyecektir. Diriliş İslam ruhunun yeniden insanlığa dönüşü, sürekli dönüşü demektir. O ruh olamadan düşünce, o ruh olmadan eylem kısa bir süre sonra kurumaya başlar.”
Yitik Cennet adlı çalışmasında dirilişin temellerini belirtmiş ve peygamberlerin tek dava güttüğünün altını çizmiştir.
Bu ‘diriliş’ tanımı; İslam Medeniyetinin bir daha dirilemeyeceği fikrinin zihinlerde yer tuttuğu bir dönemde Sezai Karakoç tarafından ifade edilmiştir.
Karakoç’un bir de İslam Sitesi vardır, bir nevi düşünce sisteminin gerçekleştirildiği yer, vatan, devlet. Biraz ideal, biraz hayal, biraz da temenni, ama uygulanabilir bir anlayışı barındıran bir ideal.
“İslam Sitesinde, eşitliği bir marj dahilinde ve içgüdülere aykırı olmayacak bir şekilde sağlayan bu atmosferin paydalarını başlıca dört grupta toplayabiliriz.
1- İslam Sitesinde her kişinin yaşama tarzına çizilen sınırlar, verilen standart aşağı yukarı kendiliğinden bir tüketim eşitliği doğurmaktadır. Lüks haramdır. İsraf ve gösteriş yasak…
2- Faizin yasak edilmesiyle emeksiz kazanca prensip olarak set çekilmiştir. Kazanç emeğe dayanır.
3- Zekât verme mecburiyeti her şeye rağmen biriken sermayenin, tabii yolu zedelemeyecek ve insanı çalışma içgüdüsüne aykırı olmayacak bir oranda sürekli olarak zenginlerden fakirlere doğru bir iktisadi kıymet akımı halinde akmasını sağlar.
4- İslam Sitesinde devlet, liberalist düzende olduğu gibi prensip olarak iktisadi düzene karışmayan, dolayısıyla zenginin bekçisi bir devlet olmadığı gibi, herkesin malını eline geçirdiği için eşyada ve insanda istediği tasarrufu yapan, karşısında maddi ve manevi hiçbir kuvvet bulunmadığı için insanın elinin kolunun bağlı olduğu komünist düzendeki gibi aykırı bir devlet de değildir.” (İslâm, s.70)
5- Diriliş nesli inkâr değil tahkik yolunu seçer. Bu yönüyle Said Nursi’yi andırır.
Diriliş nesli kimseyi küçük görmez, ama hiç kimseye esir de olmaz.
Diriliş düşüncesinde sanat- eylem arasında bir köprü vardır. Sanat eyleme dönüşmelidir, parti bu düşünceden hareketle yanlış bir çıkıştır.
Diriliş bir mekteptir. Bugün yetişmiş ve yetişmekte olan Müslüman aydınların çoğunun yetişmesinde “Diriliş Mektebi”nin dolaylı dolaysız etkisi olmuştur.
Karakoç kasabalıdır. O’nun şahsiyetini irdelerken Anadolu coğrafyasını ve Cumhuriyetin ilk yıllarını iyi okumak gerekir.
Mizacında öne çıkan unsurlar şunlardı: Onurlu ve ağırbaşlı olmak, mevki makam peşinde olmamak, dünyevi hesaplar yapmamak, dedikodu, polemik, çelişki ve çatışmaların, güncel olanın uzağında kalmak.
Hakkında Ne Dediler?
Mülkiyeden yakın arkadaşı ve sonradan biçim yönünden aynı şiir akımının içinde beraber yer alacakları Cemal Süreya’nın Sezai Karakoç hakkında yazdıkları dikkate şayandır:
“Bulgucu adam. Belki de ülkemizde tek bulgucu. Çok daha yetenekli, bir Mehmet Akif’in tinsel görüntüsüyle adamakıllı bir Necip Fazıl’ınkini iç içe geçirin, yaklaşık bir Sezai Karakoç fotoğrafı elde edebilirsiniz. Türkiye’de özellikle sağın, özellikle de mukaddesatçı kesimin içinde yalnız bir başına. Hiçbir ortaklığa girmez. Dışarıda ve yukardadır. Düşüncesini de öfkesini de hemen ortaya koyar… Yaşama konumu olarak tek ve benzersiz”.
Ece Ayhan da “Sezai Karakoç, mülkiyeyi bitirmiş ama mülkiyetle bir ilinti kuramamıştır. Karakoç’un ıssızlığından ve yalnızlığından yakındığını bu güne dek duymadım. Kiralık bir evi bile yoktur.” demiştir.
Bir edebiyat ve düşünce hareketi olarak “Diriliş”, “Büyük Doğu”dan sonra ilk tutarlı hareket ve mekteptir. “Bir de Diriliş’ten sonra çıkan ve ‘Diriliş’in çocukları’ sayılabilecek dergiler vardır: Edebiyat, Mavera, Yönelişler, Yedi İklim, Kayıtlar… Hatta bu çizgide yer alan Yeni Sanat, Deneme, Gelişme gibi dergiler de bu zincirin küçük halkaları sayılabilir… Bu dergileri çıkaranların, buralarda yazı ve şiirlerini neşredenlerin birçoğu, önceleri Diriliş’te yazmış, tabiri yerinde ise Sezai Karakoç’un rahle-i tedrisinden geçmiş insanlardır.
Rasim Özdenören: “Sezai Abi ile tanıştığımda yazı ve şiirlerini aşan bir kişilikle karşılaştım. Böyle bir insanın yazdığı bir dünyada, yazmamın gereksiz ve anlamsız olduğunu düşündüğüm için o dönem yazmamaya karar vermiştim. Fakat bu kararımı ne kendisine, ne başkasına söyledim.”
Erdem Bayazıt: “Romanını yazmak isterdim. Fakat yazabilmek için de Dostoyevski gibi biri olmak lazım” der.
“Eğer bir gün (yeryüzünde) sahte ölçülerden, puta tapıcılıktan, maddeperestlikten ve haksız yargılardan arınmış, kurtulmuş dürüst ve samimi bir dünya kurulursa, o dünyanın geçmiş ve gelecek zamanlar için gösterebileceği en büyük şair, Diriliş Mesajı ile Sezai Karakoç olacaktır. Shakespeare için, Goethe için dahi derler, doğrudur. Fakat Sezai Karakoç dehadan da üstün bir yerdedir. Zaten o deha kelimesinden hoşlanmaz. Ona göre deha vahye karşı çıkarılmak istenen insan egosudur. Evet, bu söz onundur ve dehaları böylesine suçüstü yakalayan başka bir söz de söylenmemiştir.” (Ortadoğu Gazetesi, Ömer Öztürkmen, 01.09.1975)
Sezai Karakoç, eğer tarifine uygun bir İslamî hareketin içinde yaşasaydı daha farklı ve dinamik olurdu. Her şeyi tek başına örmek ve fiiliyata geçirmekle kendisini görevli sayması yüzünden geniş bir faaliyet alanına yönelmiş, bu durum bizce kendisine uygun olmayan eylem sahalarına kaymasına sebep olmuştur. Parti kurması da işte böyle bir ruh halinin tezahürüdür.
İslam adına yapılanları eksik ve yanlış bulmuş olmalı ki, kendi başına her şeyi yapmaya yeltenmiştir. Bir kısmını hakkıyla ifa edebilmiş, bazı konularda sıkıntı çekmiştir.
Onun değerini anlamak isteyenler; kendisini Ali Şeriati ile, İkbal ile, M. Akif ile karşılaştırmalıdır.
Klâsik İslâm anlayışına sıkı sıkıya bağlı ve ayni zamanda bu günün dili ile dini anlatabilendir.
Bu çağa uygun ve bu çağa kafa tutan bir anlayış.
Kimine göre haddinden fazla modern, kimine göre çok gelenekçi. Aslında o çağa uygun ideal İslam’ı savunmaya çabalayandır.
Karakoç’un idealindeki Diriliş neslinin özellikleri, eserlerinde şöyle sıralanmıştır:
1-Yeni insan tipidir, dünyayı yeniden kurandır.
2-Allah’ın yeryüzündeki halifesidir, Allah adına iş yapar.
3-Allah’a bağlanarak özgürleşendir. Putlaştırmanın her türlüsüne karşıdır. Put kırıcıdır.
4-Adildir, zalim olamaz ve zulme kendinden olsa dahi pirim vermez.
5-Maddeci değildir, ruha önem verir.
6-Akıllıdır ve fakat aklı putlaştırmaz.
7-Tarihi yeniden yorumlayandır.
8-Dünya-ahiret dengesini kurandır.
9-Vecd ve coşku insanıdır. Kuru ve asık suratlı değildir.
10-Alçak gönüllüdür.
11-Klişeci değil, özcüdür. Lafızcı değil, anlamcıdır.
12-Zandan kaçınır, tahmin yürütmez.
13-Uyumludur, retçi değildir.
14-Tövbe eridir.
15-Yozlaşamaya karşıdır.
16-Diri ve dirilticidir, donuk ve statik değildir.
17-Hakikat arayıcısıdır.
18-Ezberci değildir.
19-Kadere inanır.
20-Kritik onda gözlemdir yani bir şeye tam emin olduktan sonra karar verir.
21-Objektiftir.
22-Benlik pürüzüne takılmaz.
Kaynak: medeniyet.org.tr
Add comment Kasım 6, 2007
Sezai Karakoç diriliş çağrısının şairidir
7. Uluslararası Sapanca Şiir Akşamları, `Sezai Karakoç`a Saygı Gecesi`yle başladı. Turan Karataş, `Üstad herkese bir şeyler söyler. Ruhuna mutlaka bir ışık düşürür` derken, Mehmet Akif Tunç ise, Karakoç`un diriliş çağrısının şairi olduğunu söyledi
Kültür ve Turizm Bakanlığı , Sakarya Valiliği ve Adapazarı Büyükşehir Belediyesi `nin katkılarıyla Sapanca Kaymakamlığı tarafından düzenlenen Sapanca Şiir Akşamları , `Sezai Karakoç `a Saygı Gecesi `yle başladı. Turan Karataş , Haydar Ergülen ve Mehmet Akif Tunç , Sezai Karakoç `un şiiri ve edebiyatımızdaki yerini anlatırken, Rasim Özdenören , Erdem Beyazıt ve Erkan Çav Sezai Karakoç `la olan hatıralarını anlattı. Programın açılış konuşmasını yapan Sakarya Valisi Hüseyin Atak , Sapanca Şiir Akşamları `nın ilk olarak depremin acılarını unutmak için başladığını ve artık ulusal bir marka haline geldiğini belirterek, katılan bütün şairlere teşekkür etti. Balkanlardan ve Türkiye`nin farklı kentlerinden gelen şairlere hoş geldiniz diyen Adapazarı Büyükşehir Belediye Başkanı Aziz Duran , programın organizasyonunda emeği geçenleri kutladı. Cihat Zafer `in sunduğu programda daha sonra konuşmalara geçildi.
EDEBİYATÇILAR KARAKOÇ `U ANLATTI
`Sezai Karakoç `a Saygı Gece`sinde ünlü şair bütün yönleriyle ele alındı. Ben anlatsam anlatsam kendi Sezai Karakoç`umu anlatırım diyen edebiyatçı Turan Karataş , bir şairi anlamak için onun eserleriyle yüzleşmek gerektiğini söyledi. Turan Karataş , `Karakoç herkese bir şeyler söyler. Ruhunuza mutlaka bir ışık düşürür. Sezai Karakoç bu medeniyetin sözcüsüdür, kendi uygarlığından doğan bir şairdir` dedi. Mehmet Akif Tunç ise, `Karakoç diriliş çağrısının şairidir ve bu çağrının muhatabı insandır. Bu çağrı ölmeden önce ölmeyi söyler. Bu çağrıyı Mevlanalar , Yunuslar elçilik görevini üstlenerek yaptılar. Günümüzde de Karakoç bu çağrıyı yapmaktadır` diye konuştu. Haydar Ergülen `in Karakoç `u anlatan metnini okuyan Mehmet Taner ise, `Karakoç `u büyük kılan hem şiiri hem de örnek yaşantısıdır` dedi. Rasim Özdenören ve Erdem Beyazıt da ünlü şairle olan anılarını anlattı. Karakoç `un bir deha olduğunu söyleyen Rasim Özdenören , `Sezai Karakoç ismini duyduğumdan bugüne 51 yıl geçti. Karakoç büyük bir edebiyatçı ve büyük bir dehadır` ifadelerini kullandı. Erdem Beyazıt ise edebiyat dünyasında şair olarak kabul edilmesine ve şiirlerinin okunmasına yol açan kişinin Sezai Karakoç olduğunu ifade etti. Sezai Karakoç `a Saygı Gecesi `yle başlayan ve II .Justinyanus Köprüsü `nde düzenlenen `Sakaryalı Şairler Buluşması ` ile devam eden Sapanca Şiir Akşamları , 8 Eylül Cumartesi `ne kadar devam edecek.
kaynak: yenisafak.com.tr
Add comment Kasım 6, 2007
