Şamar
Kasım 21, 2007
Yazar: Rıza Duru
Bir internet sitesinde karşıma çıkan, 6 Ocak 2007 tarihli “Sezai’ye Ödül mü?” başlığındaki karalamada (karalama diyorum, çünkü en sert eleştiride bile saygı ölçüsü korunur; korunmalıdır), Sezai Karakoç’un Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne lâyık görülmesinden dem vurularak, “Sezai Karakoç’un ‘Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü alması şahsen bana Orhan Pamuk’a Nobel Edebiyat Ödülü verilmesinden farksız göründü.” deniyor ve ekleniyordu: “Çünkü, tıpkı Orhan Pamuk gibi beni anlatmıyor; bana hitap etmiyor; benim dil, kültür ve edebiyatıma hizmet etmiyor. Bu sebeple de, ne Pamuk’un, ne de Karakoç’un ödülünü alkışlamam gerekmiyor.”
Bu satırların yazarı olan ve özgeçmişinde, kendisini Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu, yirmi yıllık bir yazar olarak tanımlayan Sefa Koyuncu’nun bir iddiası da var: “Üçüncü Yeni” şairi olmak. Bunun ilhâmını da, Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye’deki kuvantum öğretisinden alıyormuş.
Bu her anlamdaki karalamaların yazarı, bir yazıyı olduğu gibi alıntılıyor. Alıntı, Yağmur Dergisi’nin Temmuz-Ağustos-Eylül 2003 tarihli sayısında Sezai Coşkun imzasıyla yayınlanan bir yazı. Güya bir inceleme yazısı olarak kaleme alınmış bu âfâkî yazı, “Cumhuriyet dönemi edebî eserlerinde Hristiyan kültürünün etkileri”ni ele alıyor.
Coşkun, “Hem İslâmî ögeleri hem de Hıristiyanî ögeleri kullanan sanatkârlardan biri de Sezai Karakoç’tur.” diye giriştiği yazısına, “Sezai Karakoç’un Hıristiyan kültürünün iki temel unsuru olan Hz. İsâ ve Hz. Meryem’i şiirlerinde ne şekilde ele aldığı”yla devam ediyor. Acar yazarımız, Sezai Karakoç’un kırk kez İsa ve yirmi kez Meryem isimlerini kullandığını da hızlı bir incelemeyle kendince tespit ettikten sonra, en otoriter bir tavırla yorumunu yapıyor ve noktayı koyuyor: “Sezai Karakoç, gerek Hz. İsâ’yı gerekse Hz. Meryem’i taşıdıkları kutsallık ve bu kutsallığın kaynağı olan ‘doğum’ mucizesiyle ilgili olarak ele alır. Karakoç’taki bu durum, Rifaterre’ın şiir çözümleme yöntemi göz önüne alındığında net bir tablo ortaya çıkarmaktadır. Rifaterre, ‘şiirin semiyotik birliğinin, bir matrisin varyantı olduğunu söyler. Bu matris, bir sözcük ya da bir tümce’dir. Şiir, bu matrisin bir metne dönüşmesidir ona göre.’ Bu cümleden olarak Karakoç’taki Hz. İsâ ve Hz. Meryem imgesinin ‘doğum’ mucizesine indirgenebileceği ortaya çıkmaktadır.”
Bu yazıyı olduğu gibi alıntılayan Sefa Koyuncu ise, mal bulmuş mağribî gibi hemen konunun üzerine atlayarak şu can alıcı(!) sorusunu soruyor: “Ve işte cevap bekleyen soru: Sezai Karakoç, şiirlerinde neden İslâmî motiflerden daha çok Hıristiyanlık motiflerine yer veriyor? Bunun mâkul bir sebebi varsa biri çıkıp cevap versin de, verdiği cevapla cehâletimizi yüzümüze şamar gibi şaklatsın!”
Bu çıkışlardan ne yazık ki geç haberim oldu. Belki birileri çoktan şamarı indirmiştir bile, ne var ki bir ses de işitmiş değilim. Bu yüzden, şamar talebiyle “sopaya sürünen” bu kötü niyetli kalem zanaatkârlarına yedi tokadım var:
- İsa ve Meryem Hristiyanlık motifi değildir. Kur’an-ı Kerim’de 47 ayette Hz. İsa’nın adı bizzat anılmakta, 2 kez mesih, 25 kez Meryem, 5 kez Meryem oğlu İsa, bir kez ise “Meryem oğlu” ibareleri geçmektedir (Kur’an-ı Kerim Fihristi, Dr. Abdülvehhab Öztürk, Timaş Yayınları, İstanbul, 1993). Bizim inancımıza göre Hz. İsa, Hz. Adem’den başlayıp Hz. Muhammed’de sona eren İslam peygamberleri silsilesinin bir halkasıdır. Yani Hz. İsa Hristiyan olmadığı gibi, Hristiyan peygamberi de değildir; tebliğ etmiş bulunduğu din İslam’dır. Kur’an’daki lâkâbı Ruhullah (Allah’ın Ruhu)’dır (3/45).
- Peygamberimiz Hz. Muhammed, Hz. İsa için “kardeşim” demiştir.
- Sezai Karakoç, İsa ve Meryem lafızlarını şiirlerinde Kur’an’da geçtiğinden daha fazla kullanmamıştır. Güya eleştiri gibi gözüken, alıntıladığımız çarpık muhakemeye göre, Allah da, Kur’an-ı Kerim’inde Hristiyanî ögeler kullanmış olmaktadır (Hâşâ).
- Sezai Karakoç’un şiir inşa tekniğini bilmeyenler ya da öğrenmek gayretini göstermeyenler, onun “istiâre (eğretileme-metafor) yoğun” bir şiir kurduğunu tabii ki algılayamazlar. İstiâre, benzeyen, benzetme yönü ve edatı kullanılmaksızın, yalnızca kendisine benzetilenle oluşturulan benzetmelerdir. Sezai Karakoç, poetikası olan Edebiyat Yazıları-1’de, şiirini üç aşamadan geçirerek kurduğunu ta 1988 yılında açıklamışken, onun şiirini adete bir düzyazıyı okur gibi anlamlandırmaya çalışanlara ne söylenebilir! (Edebiyat Yazıları I, Sezai Karakoç, 2.b., Diriliş Yayınları, İstanbul, 1988, s. 17). Şiirin klasik bir bilgisi olan istiâre sanatından habersiz bir şekilde şairliğe ve şiir eleştirmenliğine soyunanlardan, İsa ve Meryem’in, tarihsel anlamlarından tamamen farklı anlamlara kavuşturulmuş istâreler olduğunu bilmelerini beklemek tabii ki abes olur. Oysa, bu iki ismin teknik bakımdan edebi benzetme süreçleri, Sezai Karakoç’un ifadesiyle, “tarihî, fizîkî ve psikolojik doğayı soyutlama, ardından metafizik boyuta çıkarma ve oradan sanki diriltircesine yeniden somutlama” aşamalarıyla şöyledir:
| (Kendisine) Benzetilen
-Müşebbehü’n Bih- Birinci Somut (Tarihî, fizîkî ve psikolojik doğa) |
İSA |
|
- Türk şiir tarihine bakıldığında, İsa ve Meryem metaforlarının klasik dönem Türk şiirinde, modern dönemden daha yoğun olarak kullanıldığı görülür. İsa ve Meryem’i, “klişeleşmiş mecaz” olarak da tanımlayabileceğimiz mazmun halinde kullanan şairler o kadar çoktur ki! Necâtî, Kâzım Paşa, Bâkî, Avnî Bey, Vahîd, Beliğ, Muallim Nâcî, Nâilî-i Kadîm, Fuzûlî, Nâilî, Nef’î, Arzî Dede, Amrî, Maraşlı Kâmil, Rûhî-i Bağdadî, Nazîm, Diyarbekirli Azmî, Giritli Nazmî, Emrî, Süleyman Fehîm bunlardan sadece bazıları. Mesîhî mahlaslı mühim bir şairimiz olduğunu da buna ekleyelim (Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar, Ahmet Talat Onay, M.E.B. Yayınları, İstanbul, 2004, s.284). Eski Türk edebiyatı sahasının da, böylece, Hristiyanlık etkisi altında hayatiyet bulmuş olduğunu söyleyeceklerdir her halde, bu kerameti kendinden menkul şair ve eleştirmenlerimiz (Allah şaşırtmasın).
- Kur’an-ı Kerim’den, hadislerden ve eski Türk edebiyatımızdan birkaç örnek vererek bahsi bitirelim ve dahası, bu kaynaklarda yer alan îmâ yollu değinmeleri hiç göz önüne almadığımızı da ekleyelim.
“Hem dünyada, hem de ahirette şanının yüce olması” (3/45)
“İnsanlar için bir ilâhî rahmet oluşu” (19/21)
“Doğduğu gün, öldüğü gün ve kabirden diri olarak kalktığı gün esenlik içinde olacağı” (19/33)
“Ölüleri diriltmesi.” (3/49)
Ebu Hureyre anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Ben, dünyada da ahirette de Meryem’in oğluna insanların en yakınıyım. Benimle onun arasında başka bir peygamber yok. Peygamberler anneleri ayrı, babaları bir kardeştirler, dinleri de birdir.” (Buhari, Enbiya 44; Müslim, Fezail 145, (2365); Ebu Davud, Sünnet 14, (4675).)
Ebu Hureyre anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Ademoğlundan doğduğu vakit, şeytanın dürtüp de ağlatmadığı kimse yoktur. Bundan sadece Meryem oğlu İsa hariçtir.” (Buhari, Enbiya 44, Bed’ü’l-Halk 11, Tefsir, Al-i İmran 2; Müslim, Fezail 147, (2366).)
“Dem-i cân-bahşını gûyâ yele vermiş Îsâ
Ki bulur cân ten-i eşcâr deminden her dem” (Fuzûlî)
“Bûse ahd etti Necâtî’ye lebin gûyâ Mesih
Mu’cize izhârı için mürdeye cân arz eder” (Necâtî)
“Rûh-bahş oldu Mesîhâ-sıfat enfâs-ı bahâr
Açtılar dîdelerin hâb-ı ademden ezhâr” (Bâkî)
“Rûhü’l-kudüsün Meryem’e nefhettiği rûhuz” (Rûhî-i Bağdadî)
- Sayın Sezai Coşkun ve Sefa Koyuncu; köpeksiz köy buldunuz da değneksiz mi geziyorsunuz? “Cehaletinizi yüzünüze böyle şamar gibi şaklatırlar” işte.
Yazarı tarafından iletilmiştir.
Entry Filed under: Genel Yazılar. .
Trackback this post | Subscribe to the comments via RSS Feed