Archive for Aralık, 2007

Ankara’da Diriliş!

szi.jpg

Büyük düşünür Sezai Karakoç, Ankara’da Yüce Diriliş Partisi Genel Merkezi’nde “Şairler Ankara’ya ölmeye gelirmiş, bense dirilmeye geldim.” diyerek başladığı konuşmasında, gündemdeki meseleleri Diriliş görüşü bağlamında değerlendirdi. Karakoç, oldukça kalabalık olan salona, devletin milletin ve medeniyetin yeniden dirilişi için hangi yolların geçerli olduğunu anlattı. “İktidarı uyarmamıza hiçbirşey engel değil” diyen Karakoç, yapılacakların yapılmaması halinde bu medeniyet sahiplerinin yersiz yurtsuz kalmayacağını, diriliş’in ayakta olduğunu söyledi.

Add comment Aralık 28, 2007

Diriliş Burcu internette

Saadettin Acar’ın hazırlayıp sunduğu Diriliş Burcu programının yayınlanan 40 bölümünü www.burcfm.com.tr adresinden dinleyebilirsiniz.

Add comment Aralık 4, 2007

Burç fm’de ‘Diriliş’ burcu…

Yazar: Musa Güner
Sezai Karakoç, ‘Diriliş’ merkezli fikirleriyle Türkiye’de büyük bir etki gücüne sahip bir şair-düşünür. Son elli yılda yetişen bir çok düşünce adamı ve edebiyatçının üzerinde doğrudan ya da dolaylı olarak emeği bulunuyor.

Edebiyat ve düşünce dünyamızın kırk kapılı sarayıdır Sezai Karakoç. Yazı hayatına başladığı 1950 yılından bu yana eserleriyle muhteşem bir mimari gibi meydanda duruyor. O yazmaya başladığı günden bugüne çağdaşlarından başlamak üzere kuşaklar üzerinde büyük bir etki sahibi oldu. Her yaştan, her meslekten insan onun şiirleriyle büyüdü. Her on yılı bir kuşak sayarsak beş kuşak onu okudu. Herkes kırk kapılı bu saraydan kendine uygun bir kapı buldu ve kendi algılarının açıklığınca istifade etti ondan. Kimi şiir kapısından girdi, karşısında muhteşem bir şair buldu. Kimi düşünce kapısından girdi, büyük bir fikir adamıyla karşılaştı. Kimi ekonomi kapısından, kimi hikâye kapısından, kimi teorik edebiyat kapısından, kimi güncel konular kapısından seyretti onu. Sonuçta herkesin bir Sezai Karakoç’u oluştu. Karakoç hakkında kitaplar yazıldı, tezler yapıldı, makaleler yazıldı. Karakoç için yapılanlara bir de radyo programı eklendi. Yazar Saadettin Acar kırk hafta boyunca kırk ayrı kişiyle konuşarak bir Sezai Karakoç portresi çıkarmaya çalıştı. Biz de Saadettin Acar ile Burç FM’de yayınlanmış olan Diriliş Burcu programı çerçevesinde Sezai Karakoç’u konuştuk.

Sezai Karakoç hakkında 40 program yaptınız. Nasıl oldu?

Aslında bir yıl boyunca her hafta yayınlanacak şekilde 52 program olarak düşünmüştük. Sonra bazı endişelerden dolayı ve Sezai Karakoç’un Hızırla Kırk Saat’ine atfen 40 programda bıraktık. Üzerine konuşabilecek insanların sayısı, ortaya koyduğu çaba ve o büyük külliyat bakımından, 40 değil, 150, 200 programda konuşulabilir Sezai Karakoç. Türkiye’deki etkisi ve gücü, etkilediği insan sayısı o kadar fazla ki… Sezai Karakoç’ta o kadar konuşulacak kavram, konu, başlık var ki bu böyle yüzlerce programa sığdırılabilir. Ama itiraf edeyim, büyük bir çaba gerektiriyor. Kırk hafta bir sanat ve düşünce adamını konuşuyorsunuz, tekrara düşmeme gayreti güdüyorsunuz, her hafta başka bir konuyu ele alıyorsunuz.

Programda Turan Karataş’a doktora çalışması için sorduğunuz soruyu ben de size sorayım: Neden Sezai Karakoç, başka sanatçı mı yok ya da başka konu?

İdeolojisi, hayata bakışı, birikimi ne olursa olsun, Sezai Karakoç’un eseriyle tanışan bir insan, önyargılardan birazcık arınabilirse, hayatında çok büyük bir dönüşüm yaşayabilir. Çünkü Sezai Karakoç’taki o coşkunluk, o müjdeleyici, germeyen, inatlaşmayan, karamsar tablo çizmeyen üslup, sanatçıyla onu takip eden okur arasında bir bağ kuruyor. Tarifi imkânsız bir bağdır o. Ona herhangi bir yerden başlayan bir okur birdenbire kendini Sezai Karakoç’un düşünce dünyasının içinde bulabiliyor.

Sizin üzerinizde nasıl bir etkisi var Karakoç’un?

Ben Sezai Karakoç’un kitaplarıyla tanıştığımda İslam üzerine, din üzerine, tarih üzerine, edebiyat üzerine kendimce okumalar yapmış bir insandım. Sezai Karakoç’la tanışmak bütün bu okumaları yeniden gözden geçirmemi sağladı. Bu, reddetme, eksiltme ya da öncekini yok sayma anlamında değil, gözden geçirme, elimdekini yeniden değerlendirme anlamında… Bize öyle ölçüler verdi ki…

Sizin yazarlık hayatınız da Sezai Karakoç ile başladı sanırım…

Hasbelkader Sezai Karakoç ile başladım yazarlığa. 94 yılı olmalı. Bir üniversite öğrencisiydim, bir gazetenin asistanlığını yapıyorum. Kendimce Sezai Karakoç ile ilgili karalamalar yapıyordum. Ahmet Kekeç o gazetede kültür sanat editörüydü. Aldı baktı, bunlar güzel metinler dedi. Bunu yayınlayalım dedi, yayınladı. Benim yayınlanmış ilk yazımdır. Suskun ve kırgın bir filozof: Sezai Karakoç… ilk yazdığım yazıdır.

O yazıdan sonra ilk kez Sezai Karakoç’la görüştünüz. O görüşmede nasıl değerlendirdi yazınızı?

‘Ne suskunum ne de kırgın! Elli tane kitap yazdım, 30 sene dergi çıkardım. Niye suskun olayım ki! Kimseye de kırgın değilim, buradayım, gelenle gidenle konuşuyorum.’ dedi.

Diriliş Burcu’nda ben okurlara, dinleyenlere Sezai Karakoç’u işaret ediyorum diyorsunuz. O ne söylüyor bize?

Parmak ayı gösterdiği zaman parmağa değil aya bakınız diyor Hazreti Mevlânâ… Sezai Karakoç da “Ben bir işaretim parmağıyım, işaret ettiğim yöne bakın!” diyor. Onun şahsiyeti de çok değerlidir bizim için, saygıdeğerdir, ama Sezai Karakoç’un çabası, ortaya koyduğu o büyük eser daha da önemlidir. Şiiri büyük bir şiirdir, düşüncesi büyük bir düşüncedir Sezai Karakoç’un. Tarihi yorumlaması, gelenekle ilişkisi, günümüze getirdiği özgün yorumlar… Yani baştan sona Sezai Karakoç orijinal ve büyük bir fikirdir.

Neden çok göz önünde biri değil Sezai Karakoç, oysa düşüncesinin, sanatının büyüklüğüne baktığımızda daha fazla göz önünde olması gerekmez mi?

Uzaktan öyle bir fotoğraf görünüyor ama aslında öyle değil. O bütün engelleri kaldırmış, ona ulaşmak o kadar kolay ki. Herkes gider, teklifsiz, davetsiz, randevusuz, ‘Ben Sezai Bey’le görüşmek istiyorum’ der, zile basar. Hatta bazen kapıyı kendisi açar, o mütevazı, o sade, güzel ofisinde oturur. Bu kadar kendisini açmış, bu kadar zırhlardan kuşatmalardan, surlardan arındırmış bir adam. Hangi yazara bu kadar rahat ulaşabiliyoruz ki?

Neden öyle görülüyor öyleyse?

Birileri onunla ilgili, belki bilerek, belki bilmeyerek, bunları uyduruyor. Git gide onun şahsi durumlarını efsaneye dönüştürüyorlar ve bu da kişiliğini eserinin önüne geçiriyor. Bir şiirini alıyorlar, efsaneleştiriyorlar, Sezai Karakoç’un orta halli olması gereken bir şiiri efsaneleştirildiği için, Sezai Karakoç o şiirle anılmaya başlanıyor. Hâlbuki Sezai Karakoç’un gerçek okuyucusu, Sezai Karakoç üzerine düşünenler, araştıranlar, yazanlar da bilir ki Sezai Karakoç’un kendisiyle anıldığı o şiir Sezai Karakoç’un tipik şiiri değildir. En önemli şiiri asla değildir. En büyük şiiri hiç değildir.

Mona Roza’yı mı kastediyorsunuz?

Evet. Şimdi oradan bir şeyler uydurarak, efsaneleştirerek onu Sezai Karakoç’un fotoğrafının önüne koyuyorlar. O yaşadığı yaşamadığı bilinmez olan şey… Tabii toplum olarak efsaneleştirmeye çok yatkınlığımız var.

Vitrin olarak mı düşünüyorlar Mona Roza’yı?

Olabilir. Vitrin de parlak olmalı. Belki bu anlamda Mona Roza’nın bir çekiciliği var. İnsanları üstadın ismine aşina kılıyor. Ve buradan girerek belki ‘Hızırla Kırk Saat’le ‘Leyla ve Mecnun’ ile, ‘Gül Muştusu’ ile, ‘Gün Doğmadan’ ile ve oradan da Sezai Karakoç’un büyük düşüncesiyle tanışırlar.

Gelelim radyo programına… Programlarda farklı kuşakların temsilcileriyle Sezai Karakoç’u konuştunuz. Nasıl bir sonuç çıktı buradan?

Karakoç, 1950’lerden itibaren yazdıklarını yayınlamaya başlıyor. Ve aynı yıllardan itibaren de bir Sezai Karakoç okuru oluşmaya başlıyor. Onun şiirleriyle, yazılarıyla nesiller büyüyor. Karakoç okurlarını 1940’lı doğumlu insanlardan başlatırsak… Bu kuşağın en önemli temsilcisi Rasim Özdenören’dir. 60’ta Sezai Karakoç 27 yaşındadır, Rasim Özdenören 20 yaşındadır. O nesilde Cahit Zarifoğlu, Alaattin Özdenören, Akif İnan, Nazif Gürdoğan gibi isimler var ki bunlar Sezai Karakoç’un eseriyle muhatap olan ilk önemli nesil. Bu kuşağın abisidir Karakoç. Sezai Karakoç’un 1950 nesli üzerindeki etkisi bariz. Fehmi Koru, Ebubekir Eroğlu, Ali Bulaç ile temsil edilen bir sonraki nesil var ki bunlarda da Sezai Karakoç’un ciddi etkisi var. 1960’larda doğan kuşak var; Yusuf Kaplan, Akif Emre, Necat Cavuş, Şabak Abak, Kamil Eşfak Berki, Osman Bayraktar, Mustafa Armağan, Mustafa Özel, Ali Haydar Haksal, Hüseyin Su, Hüseyin Atlansoy, Turan Karataş, Kamil Yeşil, Haydar Ergülen… Onların da ciddi anlamda Sezai Karakoç’tan beslendiklerini görüyoruz. Belki de en ciddi anlamda beslenen kuşak bu kuşaktır. Sezai Karakoç’un en iyi dönemidir o dönem.

Epeyce de birikmiştir o dönemde Sezai Karakoç.

Bu 60 doğumluların okumaları 75’lerde başlıyor. Bu sırada Sezai Karakoç da kırkını aşmıştır, olgunluk dönemi eserlerini vermeye başlamıştır. Artık kendi tarzını oluşturmuştur, Diriliş çıkmıştır. Sonra 70 doğumlulara bakıyorsunuz. Onlarda da açık bir Sezai Karakoç etkisini görüyorsunuz. Programda bunlardan da çok sayıda isimle konuştuk. Bu kuşak da 80’lerin başında ve ortalarında kendini gösteriyor. Ömer Erdem, Hüseyin Akın, Cevdet Karal, Ali Ayçil, Yusuf Özkan Özburun, Ahmet Murat, Tarık Tufan, Suavi Kemal Yazgıç… Onların da ciddi etkilenmeleri var. Ve bu kuşaktan sonra gelen, bizim kuşak var: İsmail Kılıçarslan, Mustafa Akar, Alper Gencer, Ahmet Edip Başaran… Şimdiye kadar tam anlamıyla beş kuşak Sezai Karakoç’tan beslenmiş, etkilenmiş. Bu programda bunu gördüm ben. Sezai Karakoç’la yetişen beş kuşak yani… Tabii bu saydığım isimlerin tümünü konuk alma imkânımız olmadı, bunu da belirtelim.

Siz Diriliş Burcu programında bu beş farklı kuşağın temsilcileriyle mi konuştunuz?

Evet, beş kuşaktan isimler bize Sezai Karakoç’u anlattı. Ve beş farklı kuşağın bize söylediği ortak şey şu: Sezai Karakoç büyük bir şair, büyük bir yazar, büyük bir düşünür. Bu enteresan. Konuklarımın en küçüğü İsmail Kılıçarslan 1977 doğumlu, en büyükleri ise Rasim Özdenören 1940 doğumludur. Aralarında kırk yıl var. Kırk yıllık yaş aralığına rağmen ikisi de Sezai Karakoç karşısında aynı heyecanı duyuyor. Sezai Karakoç’un kendi üzerindeki hakkını teslim ediyor. Bu iki örnek de kendi kuşaklarının en tipik örnekleri. Sezai Karakoç’un elli yıllık çabasının semeresi. Yazı hayatının başladığı 1950 yılından Monna Roza’nın yayımlandığı 1999 yılına kadar beş kuşak beslendi, kana kana içti. Enteresandır bu beş kuşak da onda, hep bir şeyler buldu, buluyor. Merhum Cahit Zarifoğlu’nun Sezai Karakoç’a ithafen yazdığı şiir kendi neslinin ve sonraki nesillerin Sezai Karakoç’a bakışını da özetliyor aslında: Şu küçücük kalpte / Yaman halimiz / Helal ettirmezsek / Nice hakkın yüklü.

Bu etkiyi güçlendiren sanatçı-yaşantı-eser arasındaki samimi bağlar mıdır?

Tüm mesele dini hayat haline getirmek. Şimdi dini yaşayacağız diye bir bölüm yok hayatımızda. Din hayatın her alanını kapsıyor çünkü. Diyor ki Cahit Zarifoğlu: “Duyuyorum, bunlarla sanatın ne ilgisi var deyip duruyorsunuz. Söyleyin iki hayatınız mı olacak, biriyle inancınızı fiilen yaşarken ötekiyle sanat mı yapacaksınız? Ne saçma, olamaz bu.” Yani sanat icra etmek için ayrı vakit, dini yaşamak için ayrı bir vakit yok. Sezai Karakoç bu anlamda bütüncüldür. Namaz kılar bu bir ibadettir, şiir yazar bu da ibadettir. Yani şimdi ibadet edeceğim, şimdi de sanat yapacağım demiyor. Hayat ibadettir zaten.

Edebiyat tarihçisi Sezai Karakoç’u nasıl konumlandıracak?

Bir modern şiir tesis etti ve geleneği de reddetmedi. Geleneği öyle bir devşirdi ki, öyle bir dönüştürdü ki o gelenekten Leyla ile Mecnun, Hızırla Kırk Saat, Yitik Cennet çıktı ortaya. Normalde Leyla ile Mecnun çok klasik, geleneğe dayalı, eski, insanların menkıbe diye baktığı bir olay. Ama Sezai Karakoç onu öyle yorumladı ki yeniden, bunun üzerine yüksek lisans, doktora çalışmaları yapıldı. En son konuştuğum konuşmacılardan birisi İlhan Genç’ti. İlhan Genç, Sezai Karakoç’un Leyla ile Mecnun’unu Fuzuli’nin Leyla ile Mecnun’uyla kıyaslayarak bir kitap yayınladı. Şule Yayınları’ndan çıktı, Leyla ile Mecnun’un iki şairi Fuzuli ve Sezai Karakoç diye. Çok önemli bir çalışma. İşin ehli bir akademisyen, bir profesör olarak, bir uzman olarak ‘Fuzuli’ye hakkını teslim edelim ama Sezai Karakoç da ondan aşağı kalmaz.’ diyor. İşte böyle büyük bir şiir yazdı. Hızırla Kırk Saat’i yazdı. Onu okuyunca bakıyorsunuz bir peygamberler kıssası, peygamberler geçidi. Hiç kimse rahatsız olmuyor, modern şairler de bundan rahatsız olmuyor. Hızırla Kırk Saat’te geçen o peygamber tasvirleri, o miraç, kıyamet sahneleri. Şiirden zevk alan herkes bu metinleri şapka çıkararak okuyor. Saygı duyuyor, kimse burun kıvırmıyor, kimse küçümseyemiyor. Öyle bir dönüşüm yaşattı. İşte bundan dolayı diyorum ki Sezai Karakoç, bu yüzyılın en büyük şair ve düşünürüdür ve henüz aşılmış da değil. Çünkü henüz keşfedilmiş değil, tam anlaşılmış değil. Ve halihazırda aşılamaz gibi duruyor. Sezai Karakoç’un aşılması için önce anlaşılması gerekir.

Geçtiğimiz yıl verilen ödül Sezai Karakoç’u tekrar gündeme getirdi mi?

Evet, bu kültür sanat ödülü de tabii, Sezai Karakoç’u bir kez daha gündeme getirmesi açısından önemli oldu. Ama bu ödül Üstad’a bir değer katmadı. Onu da parantez içinde söyleyelim. Sezai Bey o ödüle değer kattı. Bundan sonra o ödülü alacak olanlar şöyle sevinebilirler: “Sezai Karakoç’a verilen ödül bana da verildi.” Yoksa Sezai Karakoç o ödülün de, ona o ödül verenlerin de üzerindedir. Hepimizin üstadıdır yani.

Kaynak: zaman.com.tr

Add comment Aralık 4, 2007

Batılılaşma Çukuru

Yazar: Sezai Karakoç / 30.11.2007

Bütün meselelerimizin, sıkıntılarımızın, çıkmazlarımızın kaynağı Batılılaşmadır, Batıcılıktır. Yüzyıllardır içine saplandığımız bu bataklıktan kurtulmanın ne yazık ki halâ bir çaresini bulmuş değiliz.
Kurtulmak için yapılan her teşebbüs, dönüp dolaşıp daha çok batıcılıkla sonuçlanmaktadır.
Avrupa’da görev yapan dış işleri mensuplarının, elçilerin, vezirlerin görünüşe (ki Batı çok önem verir) kapılıp başlattığı bu hareket, daha sonra oraya okumaya gönderilen öğrencilerle devamlılık, yoğunluk ve hız kazanarak büyümüş ve bugün çok daha geniş ve etkin bir boyuta ulaşmıştır.
Bu formasyonu alan nesiller yetişmiş, ülkemizin manzarası değişmiş, ama bu değişiklik daha çok olumsuzluk yönünde gelişmiştir. Kendi öz kök ve kimliğimizden neredeyse ne varsa atmaya çalışmış, buna da “devrim” adını vermiş ve sonunda geriye dönüp bakmaya korkacak hâle gelmişizdir.
Toplumda geniş bir tabaka, İslâm yapısından kopmuş, otantik anlamda batılı da olamamış, halkımızın özgün deyimiyle söylersek, “iki arada bir derede” kalmıştır. Halkımızsa, kendi yaşantısını sürdürmeğe çaba sarfetmişse de, sahipsizlikten, bu da giderek gücünü koruyamayan bir yerellik direnişi seviyesini aşamamıştır.
Bütün bu gayretkeşliklere göre, bâri Batıyla aramızdaki teknoloji, bilim ve silâh sanayiindeki açık kapanmış olsaydı! Ama ne gezer! Aksine, bugün bu konudaki fark bir uçuruma dönüşmüştür. Kendimizi savunmak için her türlü ileri teknoloji ürünü silâhı, uçağı, tankı, helikopteri vb. ni satın almak zorundayız.
Neyle satın alcağız bunları? Elma, domates satarak mı? Tam tersine, Batı, tarım ürünlerimizi, tekstil mamullerimizi, tütünümüzü, şekerimizi dahi almama yönünde sınırlamalar getirmiş ve kendi tarım, hatta süt ürünlerini bize satmayı hedeflemiştir.
Herşeyi Batı’dan alcaksak neyle alcağız? Tabiidir ki, atalardan kalan ne varsa, onunla. Onların çoğu gitti. Sıra topraklarımıza geldi. Onu da artık kapış kapış alıyorlar.
Bu Batıcılık macerası bizi sonunda, yersiz yurtsuz, her kapıdan hakaretle kovulan ve en sonunda sefalet içinde bir çöplükte can veren dilencinin durumuna düşürecektir.
Avrupa Birliğine katılma ham hayali içinde varacağımız son, bir çukurda hayatı sona erdirmekten başkası olmayacaktır.
Dünya tarihinde, kendi varlık cevherini, özgün kişiliğini terk ve başkasını taklit ederek yeni bir atılım yapmış, hayatta kalmış bir toplum, bir millet, bir devlet, bir medeniyet yoktur.
Batı, Kartaca medeniyetini, eski Mısır medeniyetini, Amerikan kıtasındaki İnka, Maya ve Aztek medeniyetlerini yok etmiştir. Filistin Yahudi Devleti’ni yıkmış, halkını bütün dünyaya dağıtmıştır. Yahudiler ancak iki bin yıl sonra derlenip toparlanmışlardır. Baştan beri İslâmı yoketmek için saldırmış, bunun için asırlarca süren haçlı seferleri düzenlemiştir. Afrika’yı, Asya’yı, Hindista’nı, Çin’i, Orta Asya’yı (unutmayalım ki, Ruslar da Batı’ya dahildir) işgal ve istila etmiştir.
Birinci Dünya Savaşı’nda da son büyük İslâm devleti olan Osmanlı Devleti’ni yıkmışlar, islâm ülkelerini işgal etmişlerdi Batılılar. İkinci Dünya Savaşı’nda onlar birbirine düşünce, bir parça nefes alan islâm ülkelerine, şimdi, yeniden saldırmaya, hepsini tekrar işgal ve istilâya girmişlerdir.
Bütün bu saldırıları durdurmak, bu işgal ve istilâyı önlemek için girişilen batılılaşma hareketleri ve bunun artık bağımlılık biçimine girmiş hâli olan batıcılık, ülkeyi savunma ve korumada etkisiz kalmış, hatta batılıların işini kolaylaştırmaktan başka bir şeye yaramamıştır.
Jöntürklük, ittihatçılık, devrimcilik, liberallik, solculuk, sosyalistlik, komünistlik gibi adlarla bize yabancı ruhu musallat eden batıcılık, daha da ileri giderek, sözde demokrasi, sağcılık ve milliyetçilik adına, halka, hatta, bir dereceye kadar, sözde islâm cemaatlerine de ârız olmuş bir psikoloji olarak ruhumuzu kemiren, onulmaz aşağılık duygusuna boğan bir ortam oluşturmuştur.
Çaresiz miyiz? Bir çıkış yolu yok mudur? Kurtuluş yolu nedir?
Soru çok ciddidir. Sorun, derin ve büyüktür. Ancak, umutsuzluğa yer yoktur.
Kur’an-ı Kerim, bize eski medeniyetlerin neden çöktüğünü, bazı toplumların neden âdeta maymuna dönüştüklerini anlatmakta ve bizi uyarmakta iken, “başka”larına benzemekten bizi şiddetle men ettiği halde, gafletle bu uçuruma yuvarlanmış da olsak, yaptığımızdan dolayı pişman olmalı, tövbe etmeli, Allah’tan, af dilemeli ve ayağa kalkmalıyız. Peygamberimizi, sahabelerini, sayısız bilginlerimizi, bilgelerimizi, imamlarımızı, hükümdarlarımızı hatırlayarak eşsiz medeniyetlerimizi yeniden diriltmenin büyük atılımına girişmeliyiz.
Tarih, böyle köklü, uzun vâdeli ve çok cepheli, çok boyutlu yürekten yapılan bir girişimin başarıyla, zaferle biteceğine çok kez şahit olmuştur.
Yeter ki, birleşelim, Abbasiler, Osmanlılar gibi büyük devletlerimizi kuralım. Medeniyetin her alanında batılıları geride bırakacak keşifler, icatlar, çalışmalar yapalım. Bilimde, teknolojide, sanat ve edebiyatta, inanç ve ahlâkta en objektif değerlendirme ile en önde olalım. Sayısız tarihçi, sosyolog, arkeolog, matematikçi, fizikçi vb. yetiştirelim. Ölçü: Dünya çapında olmak. Dünya çapında bilim adamları, ruh insanları, devlet adamları, şairler, romancılar vb. yetiştirelim. Dünya çapında sinemamız, televizyonculuğumuz olmalı. Dünyaya her dilden seslenmeli ve onlara gerçek insancılığın çıkar yolunu göstermeliyiz.

İslâmın Dirilişi böyle gerçekleşecektir. Diriliş gençliğinin, diriliş erlerinin, tüm müslümanların yolu açık olsun!

Add comment Aralık 4, 2007

Diriliş Savaşı

Sezai Karakoç’un 24 Kasım 2007 tarihli basın açıklaması:

İslâm Dünyası – ki her zaman esasta bir millet, İSLÂM MİLLETİ olarak düşünülmelidir-, çağımızda, müthiş bir mücadele, yani yeniden var olma savaşı içindedir. Evet, islâm halkları, ölmediklerini, kelimenin tam anlamıyla varolduklarını, ölmeyeceklerini önce kendilerine, daha sonra bütün dünyaya göstermek, ispat etmek savaşı içindedir.

Bu savaş tek cepheli ya da tek boyutlu bir savaş değildir. Varolmanın bütün alanlarında verilen bir savaştır. Bu sebeple, milletimiz, islâm milletince, inanç, düşünce, ahlâk, sanat, edebiyat, hayat tarzı, yönetim, ekonomi ve askerlik alanlarını kaplayan tüm bir medeniyet, toplum, devlet ve tarih boyutlarıyla bu yüzyılda kimliğimizin büyük sınavı verilmektedir.

Ama, korkulacak bir şey yok, hamdolsun, milletimiz, İslâm Milleti büyük bir millettir. Bu sınavlara alışıktır. Daha doğarken adeta savaşların içine ve içinde doğdu İslâm. Önce putatapıcılıkla, sonra yahudilikle, hırıstiyanlıkla inanç alanında karşılaştı. Sonra, o günün büyük iki dünya devletiyle kılıç kılıca çarpıştı. Batının büyük devleti, Ortadoğu dedikleri bölgenin üzerine çökmüş Bizans Devleti ile, Doğunun o günkü büyük ve eski devleti İran İmparatorluğu ile. Bütün bu kızgın ateş çemberlerinden çeliğine su verilmiş bir Şam kılıcı kadar sağlam ve parlak çıktı.

Daha sonra, islâm, ruh, zihin, kültür alanında Eski Yunan, hukuk alanında Eski Roma ve yönetim, idare alanında İran teori ve pratiği ile boy ölçüştü. Sonuç, hep Kur’an’ı Kerim’in, islâmın zaferi oldu.

Arap, Fars, Türk ülkeleri, ırkları, kültür ve medeniyetleri Kur’an’ı Kerim’in mucize ışığında yoğrularak BÜYÜK İSLÂM MEDENİYETİ oluştu.

Tarihin sınavı burada da bitmedi. Bu dünyanın kuralı gereği, güzelliğe çirkinlik, hakikate yalan, iyiye kötülük musallattır. Olumlu ne varsa, onu yok etmek isteyen kara düşünce, niyet ve hareketle çarpışarak var olacak ve yaşamayı sürdürecektir.

Müslümanlar da, refah ve medeniyetin binbir gece masallarına konu olacak zirvesinde yaşarken, yukarıdan kopan bir çığ, bir sel, tufan ve kasırga gibi bir akın oldu: Moğol Akını. Akın, karşısına ne çıktıysa yaktı, yıktı, harabeye çevirdi. Milyonlarca insanımızı öldürdüler. Yine de Müslümanlar dayandı, yıkımları onardı, Moğolları da medeni ve müslüman yapıp dinin hizmetine koşturdular.

Bu, doğudan gelen bir felâket fırtınasıydı. Batı’dan gelen ve yüzyıllar süren ve bir anlamda bugün de süren haçlı seferleri ise, Batı’nın islâmı yeryüzünden silip müslümanların ülkelerini işgal ve istilâ etmek amacı taşır. Geçmişte onlar bizi öldürmeye geldiler. Biz onlara hayat ve medeniyet verdik. Ama ne yazık ki, bundan bir ders almadılar. Birinci Dünya Savaşı’nda şanlı, şerefli devletimiz Osmanlı Devletini yıktılar. Şimdi de İslâm âleminde ne kadar devlet, kuruluş, eser varsa hepsini yerle bir edip ülkelerimizin bütün zenginliklerini yağma etmeye geldiler. Hepimizi, çocuk kadın, genç ihtiyar demeden öldürmek pahasına da olsa bu arzularından vazgeçmeyeceklerdir.

Evet, hayat bir savaştır. Biz Müslümanlar tecrübeyle bunu en iyi bileniz.

Batı’nın başlattığı bu yeni ve korkunç savaşı da, kendimizi toparlar toparlamaz karşılayacağız. Şimdiki tepkiler içgüdüsel direnişlerdir. Diriliş de gelecek.

Milâdi 3. binyıl (milenyum)ı hristiyanlığın islâmı ortadan kaldırması binyılı olarak ilan edenler görecektir ki, 2. binyıl gibi, 3. binyıl da islâmın binyılı olacaktır.

Milletimizin bilinçlenip dirilmesi ile, Allah’ın izni ile.

Add comment Aralık 1, 2007

Batı Saldırısına Karşı

Yazar: Sezai Karakoç / 09.11.2007

Yüzyıllar boyu Haçlı Seferlerini düzenleyerek İslâm ülkelerini işgal ve yağma eden, insanlarını öldüren, sayısız, hesapsız kıyım ve zarara sebep olan, sonunda medeniyetimizden hisseler kapıp giden Batı, Batı Hint Adaları inancıyla istilâya gittiği Amerika’yı keşfedince bir an için aradığını buldu sandı. Aradığı neydi? Aradığı, dünyayı zaptetmek için yüzyıllar içinde rahatça hazırlanabileceği tenha ve erişilmez bir yer bulmaktı.
Ancak, Amerika, insansız ve boş bir kıta değildi. Orada da her yerde olduğu gibi insanlar yaşıyordu ve bunların da kendilerine özgü medeniyetleri vardı. Olsun. Ne beis vardı, kendisini hak din hıristiyanlığı (!) nı yayan “fatihler” olarak adlandıran Batılılar, bu insanları soykırımına uğratıp soylarını soplarını yok ettiler. Kalan kılıç artıklarını da köleleştirdiler. Böylece, tarihin kaydettiği dikkate değer kültür ve medeniyetlerden olan İnka, Maya ve Aztek kültür ve medeniyetlerini yıktılar, tarihin karanlığına ve çöplüğüne gömdüler. Altınlarını, hazinelerini de mülkiyetlerine geçirdiler. Bu şekilde, Kader ve Tarih tarafından, kıyamete kadar sürecek “soy katili” yazısı damgası vuruldu alınlarına.
Bati, Roma İmparatorluğu devrinden beri hegemonya hastasıdır. Dünyaya hakim olmak, kendisinin dışındaki bütün insanları köle yapmak ister. Ona göre bu onun en doğal hakkıdır. O, b e y a z dır. “insanlar” derken kendilerini kasdederler. Avrupa dışındaki kıtalarda yaşayanlar, açıkça söylemeseler de, bir tür hayvan olarak görürler. Onları, sarı, siyah, kızıl gibi, ten renklerine göre isimlendirirler. Onları, köleleri, ülkelerini de, kendi malları mülkleri saymayı en tabii hakları olarak kabul ederler.
Önce, Afrika’ya yöneldiler. Oranın insanlarını hayvan avlar gibi yakalayıp Avrupaya, Amerikaya götürüp köle olarak en zalimane şekilde çalıştırdılar. Sonra Doğu’ya, Çin’e, Hindistan’a, Hindi Çini’ye, Avustralya’ya saldırdılar. Çin’i ve Hindistan’I işgal, Afrika’yı istilâ ettiler. Birinci Dünya Savaşı’nda da, yeni keşfedilmiş enerji kaynağı petrolü de gözönünde tutan bir hırsla, İslâm ülkelerine, bilhassa Batıya karşı İslâm, suru, kalesi olan Osmanlı Devleti’ne saldırdılar. Ve onu yıktılar. Ve artık bütün dünya ellerine düştü sandılar.
Ama, herkesin bir hesabı var, Allah’ın da bir hesabı var. İlahi Kudretin tecelli aynası olan kaderin ve tarihin hesabi var. Ve bu hesap gelmekte gecikmedi. Hırslarından dünyayı paylaşamadıkları için birbirlerine düştüler ve İkinci Dünya Savaşı patladı. Az kalsın birbirlerini yok edeceklerdi. Bundan yararlanarak bir çok ülke bağımsızlığına kavuştu.
Sonraki elli yıl içinde kendilerini toparlayan Batılılar, bir parça kendilerine gelmeye, rahat nefes almaya çalışan İslâm ülkelerine saldırıya geçtiler. Uzun vadeli planla İslâm Dünyasını paramparça edip, devletleri yıkıp yerine ufak ufak bağımsız yerel yönetimler kurmak, onları köleleştirmek, soykırımına uğratmak, soylarını soplarını yeryüzünden kaldırmak, medeniyetlerini yok etmek, İslâm inancını saptırıp yozlaştırmak, camilerini, şehirlerini yıkmak, su, petrol, tarihi eser ve topraklarını ele geçirmek için topyekûn bir saldırıdır bu. Böylece korkunç bir Haçlı amacıyla tekrar geldiler. Eldeki yazma eserleri yaktılar. Müzeleri yağmaladılar. İnsanlarımızı öldürüp duruyorlar. Terör bahanesiyle, ruhlarında silinmez bir şekilde yerleşmiş bulunan öldürme, yok etme komplekslerini, islâma karşı olan aşağılık komplekslerini tatmin etmek istiyorlar.
Suçlamamız, Batı yönetimleri içindir. Halklar pasiftir. Yönetimler onları kullanır. Batı düşünür, şair, bilgin ve yazarlarından bir kısmının içinde de yönetimlerinin bu zulümlerinden rahatsız olanları vardır. En azından, Batıda, kendi aralarında, “insan hakkı” mücadelesi sürdüren bu kimseleri, dünyayı sömürmek isteyen yöneticilerinden ayırıyoruz. Onları birlikte hareket etmeye elverişli görüyoruz.
İslâm Dünyası uyanmalı, harekete geçmeli. Kendi birliğini kurmalı. Kendi Birleşmiş Milletlerini, kendi Güvenlik Konseyi’ni, kendi Askeri Gücü’nü (Nato benzeri) en kısa zamanda kurmalı.
Kırk yıldır, elli yıldır söylediğimiz gibi, yine söylüyoruz ki, biran geçirmeden, İslâm ülkeleri İSLÂM BİRLİĞİ’ni kurmalı.
İSLÂM BİRLİĞİ’ni kurmalıyız, müslümanlar! Yoksa, esaret, kölelik geliyor. Topraklarımızın yabancıların eline geçmesi, ülkelerimizin işgâli, soy ve soplarımızın, insanlarımızın ve medeniyetimizin yok edilmesi geliyor.

Add comment Aralık 1, 2007


Diriliş Yazıları nedir?

Diriliş Yazıları, diriliş düşüncesinin en sahih şekilde anlaşılması ve anlatılması projesidir. Bu kapsamda, ne olduğu, ne olması gerektiği ve nasıl olacağı da önem arzeder. Bu maksatla, bu ilk ayakta Diriliş Yazıları, bir internet sitesinde ilgili yazıların arşivini oluşturmaktadır.

Bölümler

Son Yazılar

Bağlantılar

Diriliş Paneli

Diriliş Yazıları, diriliş düşüncesi üzerinde düşünme ve konuşma merkezli çalışmalarına bir panele destek olarak başladı. Panel kapsamında konuşmacılar, diriliş düşüncesi ve düşüncenin mimarı Sezai Karakoç'u konuştular. 3 saati aşkın bir süre akademisyen ve yazarların da içinde bulunduğu panel konuşmacıları, dinleyicilere diriliş ve Sezai Karakoç'u anlattılar. -nisan'07-

Arşiv