Archive for Temmuz, 2008
Diriliş Şairi Erdem Bayazıt
Yazar: Murat Soyak
İnsan, umut ile yaşar. Yürümek, umut ile…“Beton duvarlar arasında bir çiçek açtı”. Karanlıklar dağılacak elbet. Kötü gidiş bir gün son bulacak. Fert fert varoluş sorgusu. Karşı duruş, bilenmiş bir bilinç ile…Yangınlardan, yıkımlardan geçip yeniden başlamak mümkün. Yaralarını sağaltan yiğitler yolda şimdi: “Sizin bahçenizde büyüyecek imanın güneş yüzlü çocuğu”.
Ve şehirde karşı yapılar, karşı dil, karşı öneri. Kabul edilemez. Bu çürüme, bu bozgun karşısında susma. Kalabalıkların uğultusu, makine sesleri… Söyleyecek bir sözümüz var. Aşka, inanca, toprağa, insana doğru yürüyüşümüz devam edecek: “Bir adam belki de en çok bir rüzgârdır şimdi.” Huzursuzluğu çoğaltan bu yapılanma değişmeli. Kurgulanmış şehir hayatı boğuyor insanı. Çelik kapılar, çıkmaz sokaklar ve göç etmiş kuşlar… Nerede insan sıcaklığı? “Durmasın ulu rüzgâr şehri göklere savursun.” Geçmiş zamanda kalan iyilikler, güzellikler… “Bizim ellerimiz vardı şimdi onlar nerede”. Biz vardık bir zamanlar… Bir türküyü birlikte söylemek gibi. Sarmaşık duygular, düşünceler ikliminde bir ahenk vardı: “Biz vardık şimdi o biz nerede.” Şimdi bir başına, yalnızız…Çoğalan gürültü, pas… “Şehir bir mahşer gibi içimizde ölür.”
Ansızın çıkagelir, ölümdür. Yeryüzü üzerine ne kadar hesap varsa bozulur, ölümdür. Gün ortasında bir çağrı ve dünyadan kopuş, ölümdür. Muhasebe…“Ölümü konuşan damla damla.”
Şehirde olmak ölüm ile eşdeğer. Hatırlatır birisi, diğerini. “Altımızda kayan bu ölü şehri durdursana”. Kötü gidişin farkında oluş ve çözüm noktasında arayışlar… Çocuklar ile geleceğimiz aydınlık, umudu çoğaltır çocuklar.
“Bir tren atılır kurşun gibi geceye.” Zaman zaman içinde, yeni güne hazırlık… “Sayfalar sayfa olurken Kur’an’la”. Yeni bir oluşa şahit oluş, okunan sayfalar… Hakikat bir kez daha dile gelir.
Eşyadan, maddeden kurtuluş çabası. Sesler maveraya çağırır: “Sebeb Ey”. Sonsuzluğa duyulan hasret , tabiat kitabından işaretler ile yolculuk. Ve nihayet “Aklı yontan o sonsuz sesi bulur.” İnsanı kuşatan, boğan madde zindanından kurtuluş anlatılır: “Ve beyaz îman çizer sesini / Tamamlar kavisini”
Dostların bir bir ayrılışı, ölümü. Artan yalnızlık: “Onlar gittiler”. Geride kalan şimdi hatıralara sığınır. Hayatın içinden bir tablo bu. Hüzün renginde: “Onlar gittiler / Giderken bir muştu gibiydiler”
Yanlış yapılar, karanlık pazarlıklar… Kirli çark dönüyor. Bir gün kurtuluş için hareket başlar ve beklenen yiğitler gelir: “Yüzleri Mekke ülkesi gözleri Medine çeşmesi”. Güzel insanların gelişi ile arınmaya durur şehir. Zulüm son bulsun diye, hakikat egemen olsun diye bu geliş: “Taradılar gözleriyle ağır ağır şehrin saçlarını / Akladılar bir bir bitlerini / Fosfor ellerini uzatarak balkonun uçsuz uzantısından / Yanan şehri tuttular.”
“Yağmur yüzümüze değince / Çıkacağız yola”. Her yenilgiden, yıkımdan sonra başlayan sorgulama. Uzun sürmüş duraklama, gerileme sonrası yeniden başlamak: “Ey düştüğü yerden kalkmağa hazırlana ülke”.
Beş vakitte öğreti, sefere çıkma vakti. Müslümanca bir bilinç ile olup bitenleri düşünmek. Nerede yanlış yapıldı, nedir bu yenilgilerin sebebi? “Kargaların sırtlarlarla anlaştığı bir günde / Bir yabancı fırtınaya tutulan yapraklarım.” Bu olumsuz durum ilelebet devam edemez:
“Elbet kıracağım bir gün bu ihanet kelepçesini”. Yetimin, yoksulun hakkı sorulacak elbet; emeğin karşılığı verilecek: “Gündüzler nasıl beklerse gecenin bitmesini / Sabırla söküyorum bu tarih gecesini”. Dünyanın bütün mazlumları için sözümüz. Evrensel bir çağrıdır bu: “Birden aydınlık kazanır zulma uğramış bütün yürekler”. Ve umudu, muştuyu yüklenir mısralar: “Dünyanın kalbini dinle geliyor adım adım / Dallar meyvaya dursun toprak tohuma dursun / İnsan barışa dursun selâma dursun zaman / Sabır savaş zafer. Adım: MÜSLÜMAN”
Çağa tanıklığın işareti şiir. Akan kan, yaralı anne, masum çocuk… “Bosna’ya Yazıt”
“Boşluk-lu Yaşamak” şiirinde haksızlığa uğramış bir insan ve seyirci kara kalabalık var. Bir sahne canlanıyor gözümüzde. Bir sahne acıyı çoğaltan…
Karanlık, korkak idamlıklar, yeni bir çağ, bombalar, beyaz çarşaflarda al kanlar, kimsesizlik… Zor zamanda bir ışık olmak. Bütün olumsuzluklara karşın yine de umut var: “Ben sizi mavi sabahlara sararım” ve “Ben serin mezarlara muştular götürürüm”.
Hep teyakkuzda şair, uyarıcı, yol gösterici… “Bir gürültülü yaşamağa gidiyor dünya boşalan bir deniz gibi / Bu sesler ormanında kaybolan bir çağ bu / Nereye gitsem hep apartmanlar çıkıyor önüme / Alıp başımı duvarlara çarpıyor bu yollar / Gidip gelmelerim bu dar sokaklarda / İnsanların koşup dolduğu bu dar yapılarda / Bir kısır döngüye girmek için çabalar / Biz bunun için mi geldik”. Yaşadığı zamandan hoşnut olmadığını duyuran mısralar. Bir çağ eleştirisi diyebiliriz: “Her şey bir makina düzenine gidiyor”. Bu sınırlı çağdan kurtulmak ister: “Irmak yatağına sığınıyorum sınırlı bir çağ bu”. Bitmez tükenmez oyunlar, yalanlar, hileler sarmalında dünya: “Baktığımız her şeyde bir yalan kabuğu”. Yılmak, yıkılmak yok. Direniş çağrısı: “Bir ağacı büyütüyorum her yerimle”. Susmak bazen en güzel cevaptır. Susmak, için için yeniden hazırlanmak sefere: “Susmanın kalesine sığınıyorum / Önümde karanlıktan duvarlar / Sırtımda insan yüklü bir gök var”.
Mazide kalan evler, o evlerdeki sıcaklık, ahenk…Yitik iyilikleri, güzellikleri arayan bir bakış: “Siz oturdunuz mu hiç kıldan ince uçurumlarda”
Ölüm daima gündemdedir. Ölümü anlamak ve anlatmak çabası: “Bekleyin geliyor ölüm usulca / Usulca girer koynunuza”
Kar yağıyor. Rahmet, bereket… “Dünyanın en uzun hüznü yağıyor / Yorgun ve yenilmiş insanlığımızın üstüne”. Karın yağışı ile başka bir sayfa açılır. Bir imkandır yol bulmak için bir imkandır mavera için: “Belki bulmağa gidiyorsun kaybettiğimiz O insan ve tabiat çağını” Karanlık denizlerde saklı inciler ve hatıralar, vefa duygusu, bağlılık… “Karanlık denizlerin dibinde / Birtakım incilerin olduğunu / Birtakım incilere ve hatıralara / Neden bağlı olduğumuzu unutma”
Yalnızlık üzerine söylenmiş: “Katı bir yalnızlık bu bilmelisin”. Kırgın, kaygılı, tedirgin bir hali var: “Kalbim niçin bu kadar yabancı sen niye yoksun”. Bu bunalım bir yere kadar. Kuşatmayı yarmak gerek: “Hadi tut elimden gök gibi ölü kadar yalnızım”.
“Sabah Koşusu” aydınlık bir şiir, her mısrada yaşama sevinci dile geliyor. Güneş, rüzgâr, serinlik, deniz, karınca, böcekler, çoban, yıldızlar, arabacı, yalın ayak bir koşu, derin asfalt… “Göğü kapatan çatıları yıkıyoruz ellerimizle / Ve şunu iyi anlıyoruz / En iyisi yürüyerek gidilir yaşamağa”.
Denize bakış… O dalgalı mavide saklı olanı, hikmet ışığı ile bulmak: “Bilmediğimizi anlıyoruz / Görmediğimizi seziyoruz”.
Çocuklar ve deniz bir şiirde. Çocuk saflığın, umudun timsali. Dalgalı deniz, hayatın ta kendisi. Hayat bir gün bize de güler elbet: “Denizin bir gülüşünü yakalıyor çocuklar ellerinde oltaları”
Dağlar için bir güzelleme, tabiata yöneliş… “Burçlarında ceylân taşıyan yücelere ey”. Kuytu yerlerinde sümbüller, nergisler eteklerinde, gökten muştu indiren güvercinler, dorukları bembeyaz, güneşe uzanan ağaçlar, derin sular… “Ey dağlar nerdesiniz ey”. Şair, şehir hayatından bıkkınlığını da ifade eder: “Kim bizi senden koparan / Hangi ses çağıran bulvarlara / Dengemizi bozan intihar vitrini bulvarlara”
Bir güvercin serinliği, ötelere kanat çırpan… “Güvercinler” şiirinde olup bitene tanıklık ve sorgulama belirgin: “Güneş sanki günahımızdı üstümüzde”.
“Artık beni parktaki ağaç bile anlamıyor”. Karamsar bir ruh halini yansıtıyor. Gün gelir hayat daha bir zorlaşır. Bütün kapılar kapanmış gibidir. Bir umut yine de vardır: “Yalnız imkânsızlığı mı anlatır bir bulut / Yağmağa hazır bekliyorsa gökyüzünde”.
Yaşadığı zamana, şahit olduğu olaylara bir eleştiri. Günah yüklü gemilerde kalın tasmalı gölgeler… Kafaları kalın, gözleri kalın, kulakları kalın…Onlardan uzak durmak ister şair. Tabiata yöneliş bir kez daha ifade edilir: “Sonra bir çağ geldi / baktım kafamda karıncalar vardı / sonra yapılardan yollardan bıkmıştım / ıssız sokaklar beni ürkütüyordu / kötü meydanlarda boğuluyordum / suları borulara almalarına kızıyordum / hele hele hep düğmelere basıp yaşamalarına çok çok içerlemiştim / sonra kalkıp afrikaya gittim / ohh afrikaya”.
Şehirden kaçıp kurtulmak ister. Yabancılaşmanın hüküm sürdüğü şehirde yaşamak azap vermektedir. Gün gelir ve şehre veda eder: “Bu şehirden gidiyorum”.
Memlekete, insana, acılara, hayata dair dokunaklı bir şiir. Destansı anlatım. Anadolu görkemli bir söyleyiş ile şiire yansır: “Sana, Bana, Vatanıma, Ülkemin İnsanlarına Dair”. Şair, yoksulluğu, gurbeti, kimsesizliği, aşkı, hakikati anlatıyor. Yaşadığımız hayatın içinden, yalın, yiğitçe…“Kelimeler ki tank gibi geçer adamın yüreğinden / Harfler harb düzeni almıştır mısralarda”.
Yalnızlık, bekleyiş ve efkâr… Sonbahar, kanatlanan hüzün: “İçimin dağlarını duman basmış”.
Nedir dünya dedikleri? Şair, dünya hayatına bakışını dile getirmiş. Dünya algısı, şu mısralarda özellikle vurgulanmış: “Bir otel odası kadar bana aitsin / Bir mağara gibi hiç kimseye / Herkese bir deniz gibi / Biliyorum sadece bir emanetsin”.
Bir yitiği aramakta şair: “Biz gene dağlara dönelim”. Dağ, toprak, gök, çimen, ırmak… Tabiat unsurlarından hareket ederek köklere, ötelere ulaşmak isteği. Ve hikmet ışığı: “Yerden göğe doğru akan incecik ırmakları / Kendime mahsus bir tarzda dinlerdim ağaç bedenlerinde”. “Tabiat Risalesi” bütün sadeliği, yalınlığı, ışığı, devinimi ile dirilişi muştular.
“Aşk Risalesi” şiiri “Dirilmek yeniden” mısrası ile başlar. Bu ilk mısra, aşk ile varılmak istenen yeri, hedefi gösterir. İnsanı boğan alışkanlıkları terk etmek, rutin işleyişin dışına çıkmak, çağın çürütücü gürültüsünden kurtulmak: “Yürürken otururken yatarken / Hep çürümek durumunda kalmış / Duyduklarımızdan dolayı kulaklarımız / Gördüklerimizden ötürü gözlerimiz / Dokunduklarımız için ellerimiz”. Şair, yaşanan durumu, şu mısralar ile açıklığa kavuşturur: “Belli bir bozgun yaşamışız / Her şeye ölüm dadanmış sanki”. Ve kalbi onaran ışığa doğru yolculuk başlar: “Aşkın son saltanatını yaşamak için mi ey kalbim / Ruhun serüvenine bir kale olmak için mi / Bu başkaldırma kanatlanma”. Yeniden başlamak aşk ile… “Ey aşk ey dirilik soluğu ey evrenin hareket kaynağı”. Dar zamandan sonsuza varmak: “Aşkın bir adı da berekettir”. Anlamak ve anlatmak bir ömür hakikati. Yılmak, usanmak yok: “Aşkın bir adı da yorulmamaktır”.
Peygamber Efendimiz ve sahabeler, Hicret dönemi, Bedir savaşı ve özellikle Uhut savaşı anlatılmış “Savaş Risalesi”nde. Şiirin anlatım imkânları ile asr-ı saadete yolculuk: “Yeni bir vakte eriyordu yürekler”. Duyarlı bir bakış. Ve mazlumun yanında: “Öyleyse ey şair sen de davranmalısın”.
Ölüm bir soru, cevap bekler. “Ölüm Risalesi” şiirinde ölüm değişik bakış açıları ve anlam boyutları ile işlenmiş. Etkili, sarsıcı bir şiir: “Damla damla oluşuyor hayat / Ölüm kımıl kımıl / Duymak kolay / Anlatmak değil”. Zaman geçiyor. Fani dünya, fani insan…“Tekrarlayıp duruyor saat / Vakit de mahlûktur / Vakit de mahlûktur”. Bir akış var öteye: “Mahlûkta devinen / Gürül gürül bir ırmaktır ölüm”. En tesirli muallim derler ölüm için. İnsan unuttuğunu bir kez daha hatırlar: “Herkes susar / Konuşur ölüm”. Gün gelir veda vaktidir. Ölüm düşüncesi üzerine odaklaşır şair, kuşatıcı anlama işaret eder: “Biliyorum yaklaşıyoruz her an / Biliyorum oruçlu doğar insan / Ölümün iftar sofrasına”. Ölmeden önce ölüp de dirilmenin çabası. Ve gerçek hayata yürümek ışık ışık…
Solmaz güzelliği aramak, sonsuz ufuklarda… “Ey hep bir kelime arayan kalbim / Sonra arayan tekrar arayan kalbim”
Bir fetih nağmesi olur şiir. Mısra mısra çağlayan… Arayış sonrasında bulmanın sevinci yaşanır: “Yoruldun ama buldun ey kalbim emâneti”. Çile döneminden sonra açılan kapılar: “Bir yol buldum öteye geçerek gözlerinden / İşte yeni bir dünya peygamber sözlerinden”. Ve ölüme dair derin, veciz mısralar: “ Ölüm bize ne uzak bize ne yakın ölüm / Ölümsüzlüğü tattık bize ne yapsın ölüm”.
Yeni şiirlerinden “Kız Kulesi” daha çok hüzün makamında. Bir yalnızlık şiiri ama umutsuz değil; yine hayata, insana, hakikate doğru. Somut bir yapıdan hareketle insanın hallerini, tarihsel akışı okumak mümkün.
Erdem Bayazıt’ın şiiri, sesli bir şiirdir. Hareketli, gür, gümrah söyleyiş daha belirgin. Sert, keskin üslûba eşlik eden lirik bir akış var. İç ahenk sağlanmış. İmgenin imkanlarından yararlanır ama imgeci değil. Yaşanan acılara, haksızlıklara karşı duyarlı. Kötülük odaklarına karşı tavır alır, muhalif. Yola ışık tutar. Gelecek güzel günleri duyurur. Savaşçı ve hep umut var. Diriliş için mücadele eder. Şiirlerinde tabiat, şehir, ölüm konuları; yabancılaşma, arayış, sorgulama ve öze dönüş odağında işlenir. “Ben” demek yerine, daha çok “biz” der. Erdem Bayazıt, şiirimiz adına büyük kazanım. Okuyucusunu bulmuş bir şair ve daima okunacak. Selâm olsun !..
“Yedi İklim” Edebiyat Dergisi, Mart 2008
Erdem Bayazıt Özel Sayısı
Add comment Temmuz 7, 2008
ERdem Bayazıt vefat etti
Edebiyat dünyasının önde gelen kalemlerinden şair ve yazar Erdem Beyazıt hayatını kaybetti. Bir dönem Türk edebiyat dunyasının önemli yazarlarının yetiştiği “Mavera” edebiyat dergisini de çıkaran, geçtiğimiz günlerde 50. sanat yılı kutlanan şair ve eski Milletvekili Erdem Bayazıt, bir kaç yıldır akciğer kanseriyle mücadele ediyordu.
Bayazıt için, pazartesi günü ikindi vaktinde Eyüp Sultan Camisi’nde cenaze töreni düzenlenecek.
Erdem Bayazıt Kimdir:
İlk ve orta öğrenimini Kahramanmaraş’ta tamamlayan Bayazıt, sırasıyla 1953′te İstiklal Ortaokulu’ndan, 1959 yılında ise Kahramanmaraş Lisesi’nden mezun olmuştur. Aynı yıl kaydolduğu İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde yüksek öğrenimine başlayan şair, tahsiline iki yıl kadar bu üniversitede devam ettikten sonra geçim sıkıntısı nedeniyle 1961 yılında öğrenimini devam mecburiyeti olmayan Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’ne nakleder. Bayazıt 1963 senesinde yüksek öğrenimine ara vererek askere gider. Askerliğini yedek subay öğretmen olarak Burdur iline bağlı Çuvallı, Yeşilova köyünde yapan şair, askerden döndüğünde ise tahsil hayatında büyük bir değişiklik arz edecek yeni bir kararı uygulamaya başlar. Zira Hukuk Fakültesinde başladığı tahsil hayatına artık Dil Tarih ve Coğrafya fakültesinde devam edecektir. Erdem Bayazıt askerden döndüğünde Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümüne kaydolur. 1971 yılında buradan mezun olan Bayazıt, memuriyet hayatına atılır ve edebiyat öğretmeni olarak Kahramanmaraş’ta vazifesine başlar. Mezun olduğu Kahramanmaraş Lisesi’nde edebiyat öğretmeni olarak görev yapan şair, daha sonra Kahramanmaraş İl Halk Kütüphanesi’ne müdür olur.
İstanbul Türk Musikisi Devlet Konservatuarı’nın kuruluş günlerinde genel sekreter olarak vazife alan şair, Milli Eğitim Bakanlığı’nda Basın Bürosu Memurluğu, Milli Kütüphane Süreli Yayınlar Şube Müdür Yardımcılığı görevlerinde de bulunmuştur. Erdem Bayazıt daha sonra Sanayi Bakanlığı İnsan Gücü Eğitim Daire Başkan Yardımcılığı görevini yürütürken istifa ederek kurucusu olduğu Akabe Yayınları’nın ve Mavera dergisinin yönetimini üstlenir.
Henüz öğrencilik yıllarında şiir yazmaya başlamış olan Bayazıt, Edebiyat ve Mavera dergilerinin kurucuları arasında yerini alır. İlk şiir kitabı olan “Sebeb Ey” 1972 yılında Edebiyat Yayınları arasında (2. ve 3. baskısı Akabe Yayınları), son şiirleri “Risaleler” adı altında 1987′de Akabe Yayınları arasında çıkmıştır (2. baskı 1989). Bu iki kitap İz Yayınları tarafından “Şiirler” adı altında 1992 yılında bir arada basılmıştır (4. baskı 1998). 1981 yılı Temmuz ayında Ajans 1400 adlı bir firmanın film ekibiyle beraber Afganistan’a doğru yola çıkan şair Şenol Demiröz, Yücel Çakmaklı, Ahmet Bayazıt, Çetin Tunca, Halil İbrahim Sarıoğlu ve Necdet Taşçıoğlu’ndan oluşan çekirdek bir kadro ile birlikte Pakistan’ın Peşaver kenti başta olmak üzere İran, Hindistan ve Afganistan içlerini gezer. Yaptığı bu iki aylık gezinin izlenimlerini topladığı “İpek yolundan Afganistan’a” adlı eseriyle 1983 yılında Türkiye Yazarlar Birliği Basın Ödülü’nü kazanır.
1984′te Akabe Anonim Şirketi’nin İstanbul’a taşınması kararıyla bu görevini devrederek yeniden memurluğa döner. Devlet Planlama Teşkilatı’na sözleşmeli personel olarak giren şair, daha sonra bu vazifeyi bırakır ve 1987 yılı seçimlerinde Kahramanmaraş’tan milletvekili adayı olur. 30 Kasım 1987 milletvekili seçimlerinde Anavatan Partisi’nden aday olan Bayazıt, Kahramanmaraş milletvekili seçilerek Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin 18. dönem çalışmalarında Milli Eğitim ve Çevre Komisyonlarında görev alır. 1988 yılında Risaleler adlı şiir kitabıyla Türkiye Yazarlar Birliği Şiir Ödülünü kazanır. 1992 seçimlerinde adaylığını koymayan Bayazıt, İstanbul’a yerleşir. Evli ve dört çocuk babası olan Bayazıt’ın şiir ve yazıları Açı, Hamle (Kahramanmaraş), Çıkış (Ankara), Yeni İstiklal, Büyük Doğu, Edebiyat, Mavera, Yedi İklim ve Hece dergilerinde yayınlanmıştır.
Add comment Temmuz 6, 2008
DİRİLİŞ TAŞLARI / Münire Kevser Baş
“İnsan, üstüne göksel bir ışık tutulmuş, bir anlam ve amaç podyumunda rolünü acemice ya da ustaca, berbat bir şekilde ya da olağanüstü bir yetenekle oynayan, kulisten kulağına fısıldananı tam ya da yarı işiten, önceden ezberlemiş olduğu için mükemmel tekrar eden ya da kekeleyip duran, hattâ kimi zaman söylenecek sözleri içinde hazır bulan, sanki yaşantısı an an filme alınan bir eser kahramanıdır. Kimi insan bu durumun farkında ve titizliğindedir. Kimiyse farkında olmayarak bir raslantılar dizisi ve çatışmasını yaşadığını zannetmektedir.”
Sezai Karakoç. Münire Kevser Baş’ın Sezai Karakoç’un Düşünce ve Sanatında temel kavramları işlediği bu eseri, Lotus Yayınları arasından çıktı.
Add comment Temmuz 1, 2008
Sezai Karakoç memleketindeydi
Elbette Sezai Karakoç, ötekilere olduğu gibi bu etkinliğe de katılmadı. Yine de Ergani’ye getirdiği heyecanla ve Karakoç’un, doğduğu topraklarda anılmasıyla bu etkinlik, katılanların belleklerinde kolay kolay silinmeyecek izler bıraktı.
Şairin 75. doğum yılında ve tam da doğduğu ay olan gül mevsiminde Ergani Kaymakamlığı’nın çabası ve katkılarıyla düzenlenen sempozyum, iki oturum halinde gerçekleşti. Açılış konuşmasında Kaymakam Enver Ünlü, Sezai Karakoç’un Ergani için bir değer olduğuna dikkat çekti ve katılımcılara teşekkür etti. Naci Gümüş, açılış konuşmasında sempozyumun Erganili gençlere ufuk olacağını söyledi ve Karakoç’un ‘diriliş’ düşüncesine atıf yaparak, “Bugün Ergani’de diriliş günüdür.” dedi.
İlk oturumda önce Doç. Dr. Turan Karataş, Karakoç’un şiirindeki motiflerle, imgelerle şairin çocukluğunun geçtiği Ergani arasındaki ilişkileri anlattı. “Böyle bir sanatçıyla çağdaş olmak herkese nasip olmaz.” diyen Karataş’ın konuşması, Erganili dinleyiciler, özellikle öğrenciler için oldukça dikkat çekiciydi. Ardından Prof. Dr. Turgut Karabey, Karakoç’un Leyla ile Mecnun adlı eserini ele aldı. Prof. Dr. Mehmet Törenek ise Karakoç’un Batı kültürü karşısındaki tavrını çeşitli yönleriyle anlatmaya çalıştı. Prof. Dr. Himmet Uç, şairin toplu şiirlerinin yer aldığı Gün Doğmadan adlı kitabını “panoramik bir roman” olarak nitelediği bildiriyi sundu. İlk oturumun son konuşmacısı şair Ömer Erdem’di. Öteki konuşmacıların aksine doğaçlama olarak yaptığı konuşmasında Erdem, Sezai Karakoç şiirinin bir ‘kültür şiiri’ olduğunu, bu anlamda şairin T. S. Eliot, Ezra Pound gibi şairlerle karşılaştırılabileceğini belirtti. “Sezai Karakoç, şiiri sadece estetik bir olay olarak görmez.” diyen Ömer Erdem, Karakoç’un, “çilesi çekilmemiş tek dizesinin olmadığını” söyledi. Sezai Karakoç şiirinin biçimi ve içeriğiyle modern bir şiir oluşu ve II. Yeni şiiriyle ilişkisi, Ömer Erdem’in değindiği bir başka konuydu.
Sempozyumun ikinci oturumunda, Prof. Dr. Muhammet Çelik, Sezai Karakoç için kutsal kavramların önemini anlattı. Akif Emre, bildirisinde Karakoç’un siyasi fikirlerini ele aldı. Doç. Dr. Kenan Erdoğan’ın bildiri konusu ise Sezai Karakoç’un Yunus Emre yorumuydu. Doç. Dr. Alaattin Karaca ve Doç. Dr. Erdoğan Erbay, sempozyumun son iki konuşmasında, Karakoç’un Diriliş düşüncesini ve şiir serüvenini ele aldılar. Sempozyumun sürpriz konuşmacısı ise Prof. Dr. Suat Yıldırım’dı. Kendisi de Erganili olan; şairi ve ailesini yakından tanıyan Suat Yıldırım, dinleyici olarak katıldığı sempozyumda Sezai Karakoç’u “mahzun, mahcup, mütefekkir, mütevazı, müdakkik” olarak tanımladı ve Karakoç’la ilgili anılarını anlattı.
‘Şair Memleketinde – Sezai Karakoç Sempozyumu’nda, Erganili edebiyatseverler ve öğrenciler edebiyat soluklayıp taşrada olmanın yazgısını bir günlüğüne unuttular. Ergani’nin her zamankinden farklı bir gün yaşadığı âşikârdı. Bürokratlardan sıradan vatandaşa, lise öğrencilerinden etrafta gezinen çocuklara kadar herkeste bir bayram gününün heyecanı ve mutluluğu vardı. Konuşmacılar, özellikle gençlere seslenerek onlardan, Sezai Karakoç gibi bir usta şairin değerini bilmelerini ve onu örnek alarak geleceğe umutla bakmalarını istediler. Ergani’de sadece Sezai Karakoç, onun düşüncesi ve şiiri konuşuldu. Bu verimli sempozyumu düzenleyenler, Sezai Karakoç’u etkinliğe katılmaya ikna edememiş olsalar da, o gün, ‘şair memleketinde’ydi gerçekten.
kaynak: zaman.com.tr
Add comment Temmuz 1, 2008


