Posts filed under 'Genel Yazılar'
Sezai Karakoç’un odasında
Yazar: Kemal Varol
“Kim verecek kedilere trafik bilgilerini,
Ki hayatlarıyla ödemekteler bir yandan
öbür yana geçmeyi”
Sezai Karakoç / Ayinler
Çocukluğunun tamamı ya da kısa bir dönemi taşrada geçmiş, taşranın nasıl bir duygu ile sarmalandığına vâkıf olan herkesin bileceği bir duygu vardır. Taşrada yaşayan çocuklar, kendi yetmezliği ve tıkanmışlığıyla, bir türlü telafi edilemez olan o eksik kalmışlık, gecikmişlik duygusuyla baş edebilmek için şehirde yaşayan uzak akrabaların hatırasıyla övünüp kendi tanımını genellikle uzaktaki yakınlarının üzerinden yaparlar. Taşrada yaşayan her çocuğun uzak şehirlerde yaşayan varlıklı, başarılı ya da övünülecek başka bir meziyete sahip bir akrabası sırf bu yüzden vardır sanki. Orada, uzakta, taşrada yaşayan çocuğa dayanak olmak için.
Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde doğup büyüdüm. On yaşlarında olmalıydım. Sürekli şiir okuyan, şiir yazan iki ağabeyin kanatları altında şiire heves eden bir çocuk. Okul temsillerinde en öndeki sırada elindeki şiire son bir kez bakıp sahneye koşan bir çocuk taşrada. Henüz hikâyeleriyle böbürleneceği bir uzak akrabası yok çocuğun. On yaşındayken, kasabadaki müthiş halk kütüphanesinden çıkıp büyük bir dağın eteğine yerleşmiş olan kasaba merkezinden evine doğru yürüyor. Kasabanın tek gazetesi var: Ergani Gazetesi. Aldığı ilanlarla ayakta duran haftalık bir gazete. Gazete binası hep toz içinde. Kurşun harfler hep cam kenarında. Düzgün bir şekilde yan yana dizilen kutulardaki harfler o kutulardan alınıp uzun bir cümlenin ortasına atılmayı bekliyorlar. Tek katlı gazete binasının önünden geçen çocuk, bir kitap görüyor gazete camında: Şahdamar! Kitabın adı çocuğun ilgisini çekiyor. Cebindeki para kitabı almaya yetmiyor ama. “Önemli değil” deyip kitabı çocuğa uzatıyor gazete sahibi, peşinden de ekliyor adam: “İyi oku bu kitabı. Yazarı Erganili çünkü”. Sonraları çok fazla okuyamasa da asla aklından çıkaramayacağı dizeleri ilk o gün okuyor çocuk: “Ben güneyli çocuk arkadaşım ben güneyli çocuk / Günahlarım kadar ömrüm vardır / Ağarmayan saçımı güneşe tutuyorum / Saçlarımı acının elinde unutuyorum / Parmaklarımdan süt içmeye çağırıyorum seni / Ben güneyli çocuk arkadaşım ben güneyli çocuk”.
Uzak akraba
Lise yıllarında II. Yeni etkisi baş gösteriyor çocukta. Artık kendisi de şiir yazma derdine düşmüş çünkü. Cemal Süreya, Edip Cansever, Turgut Uyar derken Sezai Karakoç’un adını yeniden anımsıyor çocuk. Zülküfül Dağı, Zülküfül bahçeleri ve gülleriyle Sezai Karakoç’ta kendi kasabasını görüyor. Şiirlerindeki mistik öğeler mutlu ediyor genç çocuğu. Hepsi çok tanıdık çünkü onun için. Ama daha da önemlisi mistik öğeleri modern şiirin imkânlarıyla yorumlaması çekiyor onu. Sonra sonra “Doğu” diye bir derde düşünce dönüp dönüp yeniden okuyor Sezai Karakoç’u. Yıllar sonra Erganili genç şair üç şiir kitabı yayımlıyor. Bazen söyleşi için gittiği şehirlerde nereli olduğu soruluyor şaire. “Ergani” diyor, “hani Sezai Karakoç’un doğduğu kasaba”. Artık uzak şehirde yaşayan “uzak bir akrabası” var çünkü. Düşünsel ayrılıklarına rağmen hâlâ kendi tanımını uzak akrabası üzerinden yaptığını fark ediyor bazen. Yıllarca şiirlerini okumasına rağmen hâlâ bir türlü tanışma imkânı bulamamış ama. Hem Sezai Karakoç’un kimseyle görüşmediğini biliyor hem de şiirle olan tanışıklığı yeterli buluyor galiba. Ama bir gün kendisine yapılan bir teklifi geri çeviremiyor o genç adam. Şimdilerde yeniden yaşadığı Ergani’den İstanbul’a gidecek ve Sezai Karakoç’u Ergani Kaymakamlığı’nın kendisi için yapacağı sempozyuma davet edecek; uzak akraba dediği Sezai Karakoç’la nihayet tanışmış olacak böylelikle. Yıllardır kimseyle görüşmeyi kabul etmeyen Sezai Karakoç’la, Doğunun Yedinci Oğlu’yla görüşme düşüncesi bile başlı başına heyecan duyulacak bir olay genç adam için. Kendisine çok çeşitli çevreler ne kadar çok sıfat yakıştırırsa yakıştırsın, onu hangi anlama yerleştirirse yerleştirsin, Sezai Karakoç’un genç adam için daha dolaysız, daha yalın, çocukluğu taşrada geçenlerin daha iyi bileceği bir anlamı var çünkü: Aynı yerde doğmuş olmak.
Aslında cevabını çok iyi bildiği bir davet götürüyordu Sezai Karakoç’a: Gelmeyecekti. Zülküfül Dağı eteklerindeki köylerden getirilmiş kuru üzümleri, adına yaptırılan okulun resimlerini, Ergani’deki bir okulun arşivinde bulunan Sezai Karakoç’un ilkokul karnesini ve şairin çocukluk imzasını da yanına alarak İstanbul’a gitti genç adam. Şair arkadaşı Can Bahadır Yüce ile beraber Diriliş Yayınları’nın merdivenlerini tırmanırken, bir çocuğun uzak hafızasına sığınarak Karakoç’un dizelerini okumaya başladı içinden: “Biz inkâr eder, inkârı severiz/ Bayram hediyenizi iade ederiz / Biz mahcup ve onurlu çocuklarız / Başımızı kaldırıp bir bakmayız / Siz rüyalarınızda yaşayıp durursunuz (…) Biz yangında koşuyu kaybeden atlarız / Biz kirli ve temiz çamaşırları / Aynı zaman aynı minval üzerine katlarız / Biz koşu bittikten sonra da koşan atlarız”.
Can Bahadır’la beraber kapıyı çalıp içeriye giren genç adam, “Ergani” deyince hâlâ gözleri dolan münzevi ve mütevazı “uzak akraba”sıyla göz göze geldi. İki saate yakın bir süre çoğu Ergani’yle ilgili olmak üzere, Türk şiiri, İslâm’ın güncel sorunları, Diriliş Hareketi, Sezai Karakoç’un çeşitli alanlara yayılmış ilgileri üzerine kesik kesik de olsa uzun bir sohbetten sonra, vakur bir edayla ayakta durmaya çalışan bir aydın portresi belirdi. Sohbeti özetleyen tek kelime ise galiba “kopukluk” oldu. Başından beri kendine özgü bir Sezai Karakoç düşüncesini, bir tür kopuşu esas alan Karakoç’un bu “kopukluğa” biraz da kederle baktığını hissetti o gün. Ya kendi tabiatı ya da Diriliş Hareketi’nin çok fazla dolaşıma girmemesinden olsa gerek bir şair olarak Sezai Karakoç’un bizzat Sezai Karakoç tarafından “korunmaya” çalışıldığını gördü genç adam. Söyleşi, fotoğraf çektirme, sempozyum için kısa bir mesaj: Hiçbirine yanaşmadı Karakoç. Sadece uzun uzun sohbet etti. Dünyaya hem şair hem de bir fikir adamı olarak gelmiş ama yeterince anlaşılamamış, kıymeti yeterince bilinmemiş, bu dünyanın dışındaki kimi özel insanlar gibi “mahcup ve onurlu” duruyordu konuklarını kapıdan uğurlarken.
CAN BAHADIR YÜCE
Diriliş Yayınları’na çıkan o dar ve loş merdivenlerde çoğu kimse aynı tedirginliği duymuştur. İnsanı ürperten bu tedirginliğin sebebi, okurun, sevdiği şairin yüzünü görecek olması değil sadece – Sezai Karakoç’tan başka bir şair söz konusu olduğunda geçerliliğini yitiren bir ‘eşiği geçme’ duygusu size eşlik eder. Bu -adını tam koyamadığım- tuhaf duyguyla kapıyı çalıyoruz.
Vakit ikindiye yaklaşıyor. Sezai bey, iki elini birbirine kavuşturmuş, dirsekleri masada, onu tanıyanların iyi bildiği vakur ama mütevazı duruşuyla bizi bekliyor. (O anda ilk aklıma gelen, Necip Fazıl’ın Nurettin Topçu’yu ziyaretini anlatırken kullandığı cümle: “Buram buram Müslümanlık kokan bir oda”.) Büyük pencereli o küçük odada, Karakoç’un arkasındaki beyaz duvarda yalnızca bir Diyanet takvimi ve Yüce Diriliş Partisi’nin bir afişi göze çarpıyor. Demir ayaklı kahverengi masası şaşırtıcı ölçüde sade; hiç kitap yok. Yalnızca parti bildirgeleri ve eski bir faks-telefon. Sezai Karakoç’u bir yere davet etmek, bir sempozyuma katılmaya ikna etmek için yanına gittiyseniz, olumlu cevap alamayacağınızı baştan kabullenmişsiniz demektir. Ve onunla karşılıklı otururken çoğunlukla sessizliği bozmaya mecbur kalan siz olursunuz.
Ergani’den söz edildiğinde umduğumuzdan çok ilgi gösteriyor. “Ergani” derken bazen sesi titriyor (O dizesini hatırlayacaksınız: “Çocukken çok gözledim samanyollarını.”) “Son zamanlarda şiir yazıyoruz denemez” diyor (elbette birinci çoğul kişi ağzından konuşuyor). Şairlerin çoğunun ölünceye kadar yazdıklarını, belli bir tarihten sonra da kötü yazmaya başladıklarını söylüyor. Bir de şu cümlesi: “En çok şiir yazdığım dönemde bile kendimi temelde şair olarak değil de daha başka bir şey olarak görüyordum.” Diriliş’te yayımlamaya başladığı ve çok kişinin sabırsızlıkla beklediği hatıralarını da yazamadığını öğreniyoruz. Sezai Bey’i dinlemek insana iyi geliyor. Sesini duyarken, o ânı yaşamakla anlattıklarına dikkat kesilmek arasında tuhaf bir tereddüt… Sonra bölük pörçük cümleler… “Bazı şeylerin tamiri gecikmeden olursa oluyor” diyor örneğin. “Kimsenin yokken, ilk kez biz günlük gazeteye teşebbüs ettik fakat bizim böyle beş sayfa, bir yapraklı oldu ondan sonra herkesin gazetesi oldu. Bizim olmadı, kader…” diyor, sesinde sitem yok. “Bizim dönemimizde İslam diyemezdiniz, İslam kelimesini telaffuz edip onun için bir şeyler yapmak yasaktı”… İkinci Yeni şiiriyle ilişkisinin yanlış değerlendirildiği görüşünde: “Beraber çıktık, aynı devirde çıktık. Bir dergi, ortak şeyler de var ama aslında bizimki tamamen başka. Benimkine ‘Diriliş Ekolü’ denmesi lazım. “
Cümleler akıp gidiyor. Bazı sözcüklerin arkasında yatan hayal kırıklıklarını anlamaya çalışıyorum. İçinde bulunduğu konumda, gözlerinin parlamasına yeten o azıcık umut bile inanılmaz geliyor bana. (O konuşurken hatırlayamadığım bir cümlesini daha sonra Edebiyat Yazıları adlı kitabında bulacağım: “Sanatçı, âdeta bilmediğimiz bir dünyadan, bir kaza sonucu, dünyamıza düşmüş bir yaratıktır.”) Dünya gerçekliğini ve Sezai Karakoç’u düşünüyorum. Sıkılgan bir şekilde karşısında otururken, “Gam yemeyin efendim” demek istiyorum, olmuyor.
Veda ederken, Sezai Karakoç’a ne çok şey borçlu olduğumuzu söylemek istiyorum. “Tanrıya teslim olmayanın eşyayı teslim alamayacağını” ondan öğrendiğimizi, Dirilişin Çevresinde’den Diriliş Çağrısı’na gelinmesinde ne büyük emeği olduğunu söyleyemiyorum. Kapıdan çıkarken, Cemal Süreya’nın günlüğünde yıllar önce okuyup unuttuğum bir cümle, sanki sırf o anı bekliyormuş gibi, birdenbire belleğin derinliklerinden çıkıp geliyor: “Yaşlandık be Sezo!”
kaynak: zaman.com.tr
Add comment Haziran 30, 2008
SEZAİ KARAKOÇ için…
Yazar: Saadettin Acar
Bu topraklarda yaşayan insanların, son iki asırdır dünya insanlarına övünçle takdim edebilecekleri bir eserleri, ayakları yere basan bir özgün denemeleri olmadı. Bundan dolayı başlarını dik tutmalarına yarayacak fazlaca bir nedenleri yok. Birkaç istisna dışında, -çoğunlukla inkâr ettikleri tarihleri gibi- yüzlerini ağartacak sahici bir övünç kaynağına da sahip değiller.
Yarı sevinçler, yarım aşklar, ‘yarım adamlarla atılan yarı adımlar’… ve avuntuyla geçmiş, çeşitli maceralara sahne olmuş iki asır… Bundan dolayı bu iki asırlık sürede ortaya atılan iyi ya da kötü, güzel ya da çirkin her iddia, her önerme büyük ilgi görmüştür.
Bu coğrafyanın insanları, son iki asırdır hep aldatıldılar. İyi bir analize tabi tutulmazsa güzel ve çirkin, pekâla karışabilir. Sahte kahramanlar türetildi, yalancı kurtarıcılar. Genellikle en yükseklere en alçaklar çıkartıldı. Uyanık olunmazsa korkaklar en cesur; utanılası adamlar büyük kahraman diye yutturulabilir.
Evet, son iki asırdır, -birkaç istisna dışında- göğsümüzü gere gere ‘işte bu!’ diyebileceğimiz bir örneğimiz olmadı.
İşte o, başımızı dik tutmamızı sağlayan ‘o birkaç istisna’dan biri… Bu coğrafyanın çocuğu, bu toprakları seven ve özümseyen ve ‘Bu Ülke’yi fikri ve ruhi anlamda iyileştirmeye çalışan bir muallim, bir hoca, bir bilge… Şeyh-i Ekber Muhyiddinden, Büyük Mevlâna’dan, Hallâc ve Bayezitlerden kalan hayırlı bir miras, Fuzulilerden, Şeyh Galiplerden, çağımıza yadigar. Şu yaşadığımız coğrafyaya, Allah’ın bir nimeti ve önemli bir hediyesi. Geylanilerin, Yesevilerin, Ebu Hanifelerin yolunda bir derviş; Akiflerin, Yahya Kemallerin, Necip Fazılların veliahtı, mahcup, naif ve ince ruhlu bir şair. İçinde ukalalık barındırmayan bir bilgelik, kibirden uzak bir onur… Bir kadın kadar afif, bir derviş kadar zahit ve ince idrak sahibi. Edebiyat ve düşünce dünyamız için taze bir soluk ve yeni bir nefes… “Büyük nehirlerin kıyısından, büyük şehirlerin ortasına bir tayf’ gibi inen, şehirlerin kapalı ve kirlenmiş havasına taze dağ havası getiren…” şair. Toplumun yok olan sağduyusu, aranılan ve ihtiyaç duyulan dengesi ve ortak bilinci. Üzerinde ittifak edebileceğimiz birkaç noktadan birisi: Sezai Karakoç…
Onun gibi çok yönlü bir adamı yazmaya çalışmak dışardan ne kadar avantajlı ve hakkında çıkan sayısız yazı, araştırma ve kitaptan dolayı kolay gibi görünse de; işin içine girildiğinde bunun pek de böyle olmadığı anlaşılır. Söz konusu olan bir fizik bilgini ya da bir tıp dehası olsaydı, onu değerlendirmek, işin ehli için çok zor olmazdı. Ama söze konu edilen, Karakoç gibi, edebiyatta büyüklüğünü tartışmasız herkese kabul ettirmiş, fikirde bir ekol olmuş, siyasete yeni bir bakış açısı getirmiş, denemeci, şair, yazar, mütefekkir, parti başkanı, dergi editörü, yayınevi yöneticisi, mütercim, öykücü, piyes yazarı… gibi pek çok ünvanlı bir şahsiyetse işin neresinden tutacağınızı şaşırırsınız. Bu, belki de, bir medeniyet mimarı ile karşı karşıya kalmanın doğal şaşkınlığıdır. Evet, o aynı zamanda bir medeniyet mimarı. Herkes ümitsiz bir şekilde, sağına soluna, şaşkın şaşkın bakınırken, o, bir medeniyet projesiyle ortaya atıldı. Medeniyet anlayışımızı modern bir üslûpla yeniden yorumladı. Medeniyetimizin öldüğünü ve/veya iddiasını yitirdiğini kabul etmedi ve ölmediğini yalnızca rakiplerinin hızına yetişmediği için gerilediğini haykırarak, kararmaya yüz tutan medeniyet havzamıza yeni bir mum yaktı: “Gemi iskeleden hareket ettiğinde dalgınsanız geminin yerinde durduğunu, iskelenin çekip bir yana gittiğini sanırsınız bir an için. Hareket nisbi bir kavramdır. Sabit bir noktaya göre bir hareket söz konusu olabilir. Bu fizikte böyle olduğu gibi, tarihi, sosyolojik olay, durum ve gerçekliklerde de böyledir.” dedi. Gündemimize şiiri soktu, aşkı, dirilişi ve gülü… Bir medeniyet kurmaktan söz etti. Hep diri kaldığına inandığı medeniyetin ateşleyicisi ve diriliş muştucusu oldu. Etrafındakilere ve sesini duyurabildiklerine hep umut ve moral verdi. İşte yaşadığı bu yoğun ruh ve fikir maratonundan ötürü Karakoç’u yazmak bir hayli zor. Yine de onu anlamaya yardımcı olacak bazı anahtar kelimeler var. Bu kelimeler sayesinde Karakoç’un derin ve tutarlı iç dünyasına bir yolculuk denemesi yapılabilir.
Hiç şüphesiz Karakoç ismiyle özdeşleşen kelimelerden biri şair ve mütefekkir ise, diğeri Diriliş’tir; bir diğeri de aşktır. O, mütefekkirdir ama diriliş mütefekkiri, şair, ama aşk şairi. Diriliş, Karakoç fikriyatının ana ekseninin merkezinde yer alır. Karakoç, Dirilişi, bütün tıkanmaların anahtarı ve bütün yozlaşma ve hastalıkların ilacı olarak takdim eder. Şiir poetikasında ‘Diriliş Ekolü’, medeniyet teklifinde ‘Diriliş Medeniyeti’, sanatta ‘Diriliş Mantığı’, siyasette ‘Diriliş Partisi’, edebiyatta ‘Diriliş Dergisi’, aksiyonda ‘Diriliş Hareketi’, Diriliş erleri, diriliş muştusu, diriliş nesli… Hülasa, Diriliş, Karakoç’la özdeşleşmiş ve bütün yorumlarında anahtar kelime rolünü üstlenmiştir. Bu, çok iddialı gibi görünse de, aslında bir sistem filozofunun yapmak durumunda kaldığı bir şeydir. Kaldı ki bunlar içi boş birer iddia, ya da sloganlar manzumesi değildir.
Sözgelimi, Diriliş Dergisi… Bu dergi yakın edebiyat tarihimiz açısından önemli kilometre taşlarından birisidir. Son çeyrek asırdır, edebi ve fikri sahada yoğrulanların yolu bir şekilde ‘Diriliş’ten geçmiştir. Bu derginin önemini edebiyat ve düşünce dünyasına büyük katkısı, birkaç kuşağı beslemesi, kendi ekolünü deklare etmesi…gibi birçok faktörle açıklayabiliriz belki ama en önemli fonksiyonu, bir reddiyeden çok, bir itiraz ve karşı ses olmaktan öte, bir kendini takdim ediş olmasıdır. Yani Diriliş bir antitez değil bir tez, bir önermedir.
Parantez içinde şunu da söyleyelim: Aslında, Diriliş Dergisi için bu söylediklerimizi bütün bir Diriliş mefkûresine de teşmil edebiliriz. Karakoç, Diriliş felsefesini bir batı reddiyesi ya da bir tepki hareketi olarak değil, dört başı mamur bir ‘medeniyet projesi’ olarak takdim eder. Bir ayağını Diriliş merkezinde sabit tutarak bütün varlığı yorumlama teşebbüsündedir Karakoç. Ekonomiden siyasete, bilimden sanata, dinden tarihe, edebiyattan felsefeye kadar hemen her konuda Diriliş eksenli fikirler geliştirir. Bu açıdan bakıldığında Diriliş mefkuresinin, cumhuriyet döneminin en önemli çığırlarından birisi olduğunu görürüz.
Yine sözgelimi Diriliş Partisi… Karakoç, öngördüğü ve kitaplarında çerçevesini çizdiği ‘Sürgün Özülke’yi, yani tasarladığı model toplum taslağını parti programıyla eylem alanına çekmeye çalıştı/çalışıyor. Bir deneme, bir iddia olarak ortaya atılan programın, siyasi arenada çok fazla akis bulamaması, Karakoç felsefesinin başarısızlığı anlamına gelmez. Bilakis, sanatçı-siyaset ilişkisi açısından bir numune olarak tarihe mal olacağını ve mühim bir anektod olarak belleklerdeki yerini alacağını düşünmek de mümkün. Neticede bu partinin bir tüzüğü, bir programı ve tamamı özgün olan proje ve teklifleri var. Ama Diriliş lideri, ince duyarlıklı ve kelimenin tam anlamıyla bir sanatçı olunca, siyaseti ucuz kavramlar üzerinden yapan piyasa siyasetçileri ile başedemedi diyerek, meseleyi kısmen de olsa anlaşılır bir zemine oturtabiliriz.
Sanat ve sanatçıya da, diriliş mantığının kendine has bir yaklaşımı vardır. Bu yaklaşımda: Sanat Allah’a doğrudur, sanat eseri fizikten, fizikötesine atılan bir köprü ucudur, tabiatın eşyaya gördürdüğü işle sanatçının gördürdüğü iş arasında bir mahiyet farkı var, sanatçı bilmediğimiz bir dünyadan kaza sonucu dünyamıza fırlatılmış bir yaratıktır, yani sanatçı fizikötesi yaşantılı bir kazazededir. Yine diriliş mantığına göre sanatçı, bu dünyadaki her şeyin yabancısıdır, yabancılaşmamış, yabancılaştırılmamış, düpedüz yabancıdır o; ona düşen bu dünyaya alışmaktır. Sanatçı kendini ne kadar gizlese de, o geldiği ülkenin sesleri ve sözleri ara sıra araya girecek ve bu, onu ele verecektir.
Karakoç, dirilişe böylesine önemli ve geniş bir misyon yüklerken kendini diriliş erlerinin arasına katmaktan da geri durmaz. Diriliş misyonunun eri olmayı, diriliş önderi olmaya tercih ederek, olayları bir kişiden çok bir kolektif bilince yükler. Bütün yapıp etmelerinde bir çoğuldan, bir çoğunluktan söz eder. Bütün analiz ve çözümlemeleri diriliş merkezli ve ortaklaşadır.
Diriliş fikriyatının bu kadar detaylanmasının bile örtemediği tarafı; kuşkusuz şairliğidir Karakoç’un. O, bir şairdir. Zaten, düşüncesini temellendirirken de hep bu şiirsel dili kullanmıştır. Nesri ve şiiri birbirine bu kadar yakın kaç yazar-şair var ki… Karakoç, her halükârda şairdir. Özgün ve kendi sesiyle yazan bir şair. Buram buram aşk kokan, metafizik ve cennet kokan, gül kokan şiirler yazmıştır; Sürgün Özülkeden’i yazmıştır, Monna Rosa’yı, Masal’ı, Balkon’u, Gül Muştusu’nu, Münacaat ve Naat’ı… Kadının şiirini, tarihin ve geleceğin şiirini, ölümün ve dirilişin şiirini yazmıştır. Şiirde bir sekülerleşme çabası olarak da adlandırabileceğimiz ve kendisinin ‘salt gerçekçi şiir’ diye tanımladığı ikinci yeni’nin en önemli şairleri arasında gösterilse de, en doğru yaklaşım onu, kendi şiir ekolünün kurucusu bir şair olarak tanımlamak olacaktır. Çünkü Karakoç, sadece fiziğin içinde kalmamış, bunun yanında belki de daha fazla fizikötesine uzanmış, destanlar yazmış, kasideler söylemiş, masallar anlatmış bir şairdir.
Aslında, tam da kendisinin şaire çizdiği çerçeveye uyan bir portredir o: Şair, bir toplum için büyük bir olaydır. O, önemli bir misyon yüklenir: Toplumun öncülüğü misyonunu. Tanrıyı, O yüceltir insan kardeşleri adına. Onlar adına sesini O yükseltecektir. İnsanlık adına günah çıkaracak, insanlığın günahlarının itirafını o yapacaktır. Yalvarış ve yakarışların en güzelini, belki de en ölmezini, o yapacaktır. Evet, bir toplum için şair büyük bir olaydır. Şairden önceki ve şairden sonraki toplum arasında bir fark vardır. Şair, milletinin sözcüsü, yorumcusu ve gerekirse yol göstericisidir. Toplumun kalbi, atan nabzı ve çarpan yüreğidir. Şairi olmayan millet yok demektir, şairini yaşatmayan millet yaşamıyor demektir…İşte Karakoç, tam da budur.
Karakoç’un, şiirin temel meselelerine farklı bir bakışı var. Ona göre, şiir insanla yaşar. İnsansız şiirin yaşama şansı yoktur. Diğer edebiyat türlerinin aksine şiir insanı soyutlaştırır. Peki şiirde anlam olmalı mı? Anlam, yeni şiirde kendi fonksiyonunu yitirmiştir. Bundan ötürü de şiir, yer yer anlamsızlığı deneyebilir, bu normaldir. Ama büsbütün anlamsız şiir: işte bu düşünülemez.
Sezai Karakoç’un, dini ve geleneği okuması da dengeli ve tutarlıdır. Herşeyden önce dine yaklaşımı teslimiyet derecesindedir. Daima anlama çabası güder. Dinin bütün emir ve yasaklarında yalnızca hikmet arar. Dini ve onun mukaddeslerini sorgulamadığı gibi, tartışma alanına bile sokmaz. Allah aşkı, peygamber ve evliya aşkı bütün yazı ve şiirlerinde ön plana çıkar. Karakoç, hayat serüvenini inancından ayrı tutmaz, sanatını ibadet aşkı ve bilinciyle icra eder, din kardeşliğine büyük değer ve önem verir. Nabzı, İslâm coğrafyası ile birlikte atar. Bu coğrafyada olan biten bütün hadiseleri büyük bir heyecanla yaşar ve kardeş bildiği insanlarının sevinçlerini paylaşarak üzüntülerine ortak olur. Bir Bağdat’a ağıt yaktığını görürsünüz, başka zaman Endülüs’e, Elhamra’ya, Kurtuba’ya… Kah Mekke-Medine hasretiyle yanıp tutuştuğuna şahit olursunuz, kah Semerkand’e, Buhara’ya el salladığına… Kudüs’e ağlar, Şam özlemiyle yanar, Diyarbekir’i dilinden düşürmez, İstanbul diye inler. İslâm aleminin semalarını kaplayan bela ve musibetlerin dağılması için çareler üretir ve dualar eder. Fakat gelecekten ümitsiz değildir. Gözleri hep ufuklarda, gelecek olanı gözler: “Ruhumuzun İskender’i gözükmeyecek mi Tanrım? O İskender ki, bir kılıç darbesiyle bu karanlığın yuvasını deşecek ve kördüğümünü kesip atacak, çözecektir. Medeniyetimizin büyük gündüzüne yol açılacaktır böylelikle. …Evet! Bu gece kıyamete kadar sürmeyecek, hakikatin ışığı parlayacak, İslâm medeniyetinin yeni büyük gündüzü tekrar kendini gösterecektir.”
Gelenekle ilişkisinde ise Karakoç, ondan yararlanma taraftarıdır. Gelenekten yararlanmayı da; “o eski şekil ve kalıpları taklit etmek olarak değil, onları sevmek, onlardan zevk almayı bilmek, onları yakinen tanımaya ve anlamaya çalışmak” şeklinde açıklar. Geleneğin dilini dönüştürerek çağının dilini oluşturmak belki de.. Gerçi yerli yerinde geleneğe itirazlar da yöneltilebilir ama “üstadlar belki şakirtlerin susuşunu severler.” Bunun yanında iyi bir soru da onları kesinlikle sevindirecektir. Çünkü terbiye sınırları içinde kalan ve haddini aşmayan bir soru, dakik bir izleyicinin geldiğine işarettir.
Tüm bunlardan sonra; Sezai Karakoç, sanat ve düşünce dünyamızda neye tekabül eder, ya da ne ifade eder? Onu kendi ekolünün kurucusu bir şair olarak görenler olduğu gibi ikinci yeni’ye dahil edenler de var. Bu iki görüşün dışında, onu siyasal İslâmcı sanatın önde gelen teorisyenlerinden kabul eden görüşlere de rastlamak mümkün. Tek tek analize tutup netice olarak bu görüşlerden hangisini kabul edersek edelim, şu sonuç değişmeyecektir: Ciddi bir edebiyatçı, özgün bir şair ve ancak bir kaçyüzyılda bir gelen önemli bir sanat ve düşünce adamı ile karşı karşıya olduğumuzu kabullenmek durumundayız.
Karakoç’un son yarım asırdır yetişen şair, yazar ve düşünürleri dolaylı veya dolaysız biçimde etkilediği ise su götürmez bir gerçek. 1950’lerden itibaren düşünce ve sanat dünyasında kendi üslubuyla varolan, yıllarca dergi çıkarıp edebiyatın hemen her alanında kitaplık çapta eserler veren ve fikir hayatımıza kaynaklık edebilecek özgün düşünceler üreten Sezai Karakoç’un, kabul etmek gerekir ki, hepimiz üzerinde çok büyük hakkı var. Cahit Zarifoğlu’nun kendisine ithafen yazdığı şiirde dediği gibi; “Şu küçücük kalpte / (Yaman halimiz helal ettirmezsek) /nice hakkın yüklü.” Bundan dolayı Karakoç’u yeniden ve silbaştan okumalı, okumalar esnasında yol boyunca sıkça ihtiyaç duyacağımız aşkı, gülü ve dirilişi el altında bulundurmalıyız. Bunu yaparken de onu idollaştırıp dokunulmaz bir makamda mütalaa etmemeliyiz. Onda bir insanüstülük vehmetmek, özel ve münzevi hayatından yola çıkarak onu efsaneleştirmek, -başta Karakoç’un kendisine olmak üzere- büyük haksızlık olur. Çünkü böylesine bir tavır, kişiliğini ortaya koyduğu büyük eserlerinin önüne geçirir ki bu, Karakoç gerçeğini anlamamızın önündeki en büyük engeldir.
Evet, Sezai Karakoç’u yeniden okumalıyız. Çünkü o, mahzun coğrafyamızın sesidir. Rahat peşinde değildir. Hüznü arayan, acıyı bulmazsa sipariş eden Asyalıdır. Yüreğini bazen kendisi ateşe verendir. Yüreğinin kavrulmasından haz duyandır. Onu yeniden okumalıyız. Çünkü Sezai Karakoç, makus talihimizi değiştirmek için son çırpınıştır.
Sezai Karakoç, 1933 yılında Diyarbakır Ergani’de dünyaya geldi. AÜ Siyasal Bilgiler Fakültesini bitirdi. Çeşitli resmi kurumlarda görev yaptı. Yazı ve şiirleri başta Büyük Doğu olmak üzere dönemin en önemli dergilerinde yayınlandı. Yeni İstanbul ve Sabah gazetelerinde fıkra muharrirliği yaptı. Uzun süre -aralıklarla- Diriliş dergisini çıkardı. Diriliş Partisi’nin kuruculuğunu ve genel başkanlığını yaptı/yapıyor. İstanbul’da yaşamaktadır.
Facebook’ta bulunan SEZAİ KARAKOÇ grubudan alınmıştır.
Add comment Ocak 11, 2008
Şamar
Yazar: Rıza Duru
Bir internet sitesinde karşıma çıkan, 6 Ocak 2007 tarihli “Sezai’ye Ödül mü?” başlığındaki karalamada (karalama diyorum, çünkü en sert eleştiride bile saygı ölçüsü korunur; korunmalıdır), Sezai Karakoç’un Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne lâyık görülmesinden dem vurularak, “Sezai Karakoç’un ‘Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’nü alması şahsen bana Orhan Pamuk’a Nobel Edebiyat Ödülü verilmesinden farksız göründü.” deniyor ve ekleniyordu: “Çünkü, tıpkı Orhan Pamuk gibi beni anlatmıyor; bana hitap etmiyor; benim dil, kültür ve edebiyatıma hizmet etmiyor. Bu sebeple de, ne Pamuk’un, ne de Karakoç’un ödülünü alkışlamam gerekmiyor.”
Bu satırların yazarı olan ve özgeçmişinde, kendisini Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü mezunu, yirmi yıllık bir yazar olarak tanımlayan Sefa Koyuncu’nun bir iddiası da var: “Üçüncü Yeni” şairi olmak. Bunun ilhâmını da, Tam İlmihâl Se’âdet-i Ebediyye’deki kuvantum öğretisinden alıyormuş.
Bu her anlamdaki karalamaların yazarı, bir yazıyı olduğu gibi alıntılıyor. Alıntı, Yağmur Dergisi’nin Temmuz-Ağustos-Eylül 2003 tarihli sayısında Sezai Coşkun imzasıyla yayınlanan bir yazı. Güya bir inceleme yazısı olarak kaleme alınmış bu âfâkî yazı, “Cumhuriyet dönemi edebî eserlerinde Hristiyan kültürünün etkileri”ni ele alıyor.
Coşkun, “Hem İslâmî ögeleri hem de Hıristiyanî ögeleri kullanan sanatkârlardan biri de Sezai Karakoç’tur.” diye giriştiği yazısına, “Sezai Karakoç’un Hıristiyan kültürünün iki temel unsuru olan Hz. İsâ ve Hz. Meryem’i şiirlerinde ne şekilde ele aldığı”yla devam ediyor. Acar yazarımız, Sezai Karakoç’un kırk kez İsa ve yirmi kez Meryem isimlerini kullandığını da hızlı bir incelemeyle kendince tespit ettikten sonra, en otoriter bir tavırla yorumunu yapıyor ve noktayı koyuyor: “Sezai Karakoç, gerek Hz. İsâ’yı gerekse Hz. Meryem’i taşıdıkları kutsallık ve bu kutsallığın kaynağı olan ‘doğum’ mucizesiyle ilgili olarak ele alır. Karakoç’taki bu durum, Rifaterre’ın şiir çözümleme yöntemi göz önüne alındığında net bir tablo ortaya çıkarmaktadır. Rifaterre, ‘şiirin semiyotik birliğinin, bir matrisin varyantı olduğunu söyler. Bu matris, bir sözcük ya da bir tümce’dir. Şiir, bu matrisin bir metne dönüşmesidir ona göre.’ Bu cümleden olarak Karakoç’taki Hz. İsâ ve Hz. Meryem imgesinin ‘doğum’ mucizesine indirgenebileceği ortaya çıkmaktadır.”
Bu yazıyı olduğu gibi alıntılayan Sefa Koyuncu ise, mal bulmuş mağribî gibi hemen konunun üzerine atlayarak şu can alıcı(!) sorusunu soruyor: “Ve işte cevap bekleyen soru: Sezai Karakoç, şiirlerinde neden İslâmî motiflerden daha çok Hıristiyanlık motiflerine yer veriyor? Bunun mâkul bir sebebi varsa biri çıkıp cevap versin de, verdiği cevapla cehâletimizi yüzümüze şamar gibi şaklatsın!”
Bu çıkışlardan ne yazık ki geç haberim oldu. Belki birileri çoktan şamarı indirmiştir bile, ne var ki bir ses de işitmiş değilim. Bu yüzden, şamar talebiyle “sopaya sürünen” bu kötü niyetli kalem zanaatkârlarına yedi tokadım var:
- İsa ve Meryem Hristiyanlık motifi değildir. Kur’an-ı Kerim’de 47 ayette Hz. İsa’nın adı bizzat anılmakta, 2 kez mesih, 25 kez Meryem, 5 kez Meryem oğlu İsa, bir kez ise “Meryem oğlu” ibareleri geçmektedir (Kur’an-ı Kerim Fihristi, Dr. Abdülvehhab Öztürk, Timaş Yayınları, İstanbul, 1993). Bizim inancımıza göre Hz. İsa, Hz. Adem’den başlayıp Hz. Muhammed’de sona eren İslam peygamberleri silsilesinin bir halkasıdır. Yani Hz. İsa Hristiyan olmadığı gibi, Hristiyan peygamberi de değildir; tebliğ etmiş bulunduğu din İslam’dır. Kur’an’daki lâkâbı Ruhullah (Allah’ın Ruhu)’dır (3/45).
- Peygamberimiz Hz. Muhammed, Hz. İsa için “kardeşim” demiştir.
- Sezai Karakoç, İsa ve Meryem lafızlarını şiirlerinde Kur’an’da geçtiğinden daha fazla kullanmamıştır. Güya eleştiri gibi gözüken, alıntıladığımız çarpık muhakemeye göre, Allah da, Kur’an-ı Kerim’inde Hristiyanî ögeler kullanmış olmaktadır (Hâşâ).
- Sezai Karakoç’un şiir inşa tekniğini bilmeyenler ya da öğrenmek gayretini göstermeyenler, onun “istiâre (eğretileme-metafor) yoğun” bir şiir kurduğunu tabii ki algılayamazlar. İstiâre, benzeyen, benzetme yönü ve edatı kullanılmaksızın, yalnızca kendisine benzetilenle oluşturulan benzetmelerdir. Sezai Karakoç, poetikası olan Edebiyat Yazıları-1’de, şiirini üç aşamadan geçirerek kurduğunu ta 1988 yılında açıklamışken, onun şiirini adete bir düzyazıyı okur gibi anlamlandırmaya çalışanlara ne söylenebilir! (Edebiyat Yazıları I, Sezai Karakoç, 2.b., Diriliş Yayınları, İstanbul, 1988, s. 17). Şiirin klasik bir bilgisi olan istiâre sanatından habersiz bir şekilde şairliğe ve şiir eleştirmenliğine soyunanlardan, İsa ve Meryem’in, tarihsel anlamlarından tamamen farklı anlamlara kavuşturulmuş istâreler olduğunu bilmelerini beklemek tabii ki abes olur. Oysa, bu iki ismin teknik bakımdan edebi benzetme süreçleri, Sezai Karakoç’un ifadesiyle, “tarihî, fizîkî ve psikolojik doğayı soyutlama, ardından metafizik boyuta çıkarma ve oradan sanki diriltircesine yeniden somutlama” aşamalarıyla şöyledir:
| (Kendisine) Benzetilen
-Müşebbehü’n Bih- Birinci Somut (Tarihî, fizîkî ve psikolojik doğa) |
İSA |
|
- Türk şiir tarihine bakıldığında, İsa ve Meryem metaforlarının klasik dönem Türk şiirinde, modern dönemden daha yoğun olarak kullanıldığı görülür. İsa ve Meryem’i, “klişeleşmiş mecaz” olarak da tanımlayabileceğimiz mazmun halinde kullanan şairler o kadar çoktur ki! Necâtî, Kâzım Paşa, Bâkî, Avnî Bey, Vahîd, Beliğ, Muallim Nâcî, Nâilî-i Kadîm, Fuzûlî, Nâilî, Nef’î, Arzî Dede, Amrî, Maraşlı Kâmil, Rûhî-i Bağdadî, Nazîm, Diyarbekirli Azmî, Giritli Nazmî, Emrî, Süleyman Fehîm bunlardan sadece bazıları. Mesîhî mahlaslı mühim bir şairimiz olduğunu da buna ekleyelim (Eski Türk Edebiyatında Mazmunlar, Ahmet Talat Onay, M.E.B. Yayınları, İstanbul, 2004, s.284). Eski Türk edebiyatı sahasının da, böylece, Hristiyanlık etkisi altında hayatiyet bulmuş olduğunu söyleyeceklerdir her halde, bu kerameti kendinden menkul şair ve eleştirmenlerimiz (Allah şaşırtmasın).
- Kur’an-ı Kerim’den, hadislerden ve eski Türk edebiyatımızdan birkaç örnek vererek bahsi bitirelim ve dahası, bu kaynaklarda yer alan îmâ yollu değinmeleri hiç göz önüne almadığımızı da ekleyelim.
“Hem dünyada, hem de ahirette şanının yüce olması” (3/45)
“İnsanlar için bir ilâhî rahmet oluşu” (19/21)
“Doğduğu gün, öldüğü gün ve kabirden diri olarak kalktığı gün esenlik içinde olacağı” (19/33)
“Ölüleri diriltmesi.” (3/49)
Ebu Hureyre anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Ben, dünyada da ahirette de Meryem’in oğluna insanların en yakınıyım. Benimle onun arasında başka bir peygamber yok. Peygamberler anneleri ayrı, babaları bir kardeştirler, dinleri de birdir.” (Buhari, Enbiya 44; Müslim, Fezail 145, (2365); Ebu Davud, Sünnet 14, (4675).)
Ebu Hureyre anlatıyor: “Resûlullah aleyhissalâtu vesselâm buyurdular ki:
“Ademoğlundan doğduğu vakit, şeytanın dürtüp de ağlatmadığı kimse yoktur. Bundan sadece Meryem oğlu İsa hariçtir.” (Buhari, Enbiya 44, Bed’ü’l-Halk 11, Tefsir, Al-i İmran 2; Müslim, Fezail 147, (2366).)
“Dem-i cân-bahşını gûyâ yele vermiş Îsâ
Ki bulur cân ten-i eşcâr deminden her dem” (Fuzûlî)
“Bûse ahd etti Necâtî’ye lebin gûyâ Mesih
Mu’cize izhârı için mürdeye cân arz eder” (Necâtî)
“Rûh-bahş oldu Mesîhâ-sıfat enfâs-ı bahâr
Açtılar dîdelerin hâb-ı ademden ezhâr” (Bâkî)
“Rûhü’l-kudüsün Meryem’e nefhettiği rûhuz” (Rûhî-i Bağdadî)
- Sayın Sezai Coşkun ve Sefa Koyuncu; köpeksiz köy buldunuz da değneksiz mi geziyorsunuz? “Cehaletinizi yüzünüze böyle şamar gibi şaklatırlar” işte.
Yazarı tarafından iletilmiştir.
Add comment Kasım 21, 2007
Yeryüzünün yaşayan en büyük şairi
Yazar: Salih Tuna
Sanatçı, mütefekkir Akif Ak’ın son derece sıcak ve mükellef iftarında dostlarla buluştuktan sonra, “Amasya Mektupları”nın şairi Cafer Turaç ile birlikte oradan ayrıldık.
Kadir gecesiydi ve biz yeryüzünün yaşayan en büyük şairi Sezai Karakoç’u ziyaret etmek için yola çıkmıştık.
Ne mutlu bize ki, “Bu Şehr-i’Stanbul”da bir bilge adam yaşıyordu…
Ve ne mutlu bize ki, bu bilge adamı, Yüce Diriliş Partisi Genel Başkanı Sayın Sezai Karakoç’u, Fındıkzade’deki İstanbul İl Merkezi’nde ziyaret ettik.
Bu vesileyle, Sayın Karakoç’un yaptığı konuşmaları, Yüce Diriliş Partisi’nin internet sitesinden (www.yucediriliş.org) cumartesi günleri online, diğer günler banttan izlemenin mümkün olduğunu büyük bir sevinçle öğrendik.
Sayın Sezai Karakoç’un, mezkur yerde, 6 Ekim’de yaptığı konuşmayı eve döndükten sonra internet üzerinden takip etme fırsatım oldu.
Konuşmayı büyük bir heyecanla izledim…
Sayın Karakoç, coğrafya ve tarih özelliğine vurgu yaparak devletin yeniden tarif edilmesinin gerektiğini ifade buyurduktan sonra: “Bu millet niçin yaşıyor? Bu millet kendince inandığı idealleri yaşatmak için yaşıyor…” diyordu.
Bu konuşmadan fragman niyetine birkaç ‘pasaj’ aktarmak isterdim ama bütünü hakkında yeterli bilgi vereceğini düşünmediğim için vazgeçtim.
Rejim bunalımlarını tarihi arkaplanlarıyla ele alarak anayasa çalışmalarına değinen ve Kürt sorununun kökenine dair çok önemli açıklamalar yapan Sayın Sezai Karakoç’un konuşmasının bütününü “www.yucediriliş.org” adresinden takip edebilirsiniz.
Ayrıca, Ramazan bayramının ikinci günü, yani cumartesi öğleden sonra saat 2 ile 5 arası, Yüce Diriliş Partisi’nin İstanbul İl Merkezi’nde ‘bayramlaşma töreni’ yapılacağını belirtelim.
***
NOT: Dünkü, “Duvardibi” ile alakalı yazımdan, nasıl oldu bilemiyorum ama (sehven olduğu kesin) bir cümle düştü.
O cümle aynen şöyleydi: “İHH’nın dur–durak bilmez görevlisi Osman Atalay da, artık Afrika’dan mı, Malezya’dan veya Pakistan’dan mı, döner dönmez ayağının tozuyla duvardibine kurulacak, yediği içtiği onun, gördüğü gezdiği hepimizin olacaktı…”
Bir de, bazı dost ve arkadaşlar, “duvardibi”nin müdavimleri arasında oldukları halde adlarının zikredilmemesine, anlayabildiğim kadarıyla alınmış.
Yahu erenler, “duvardibi”nin tarihini yazmadım ki ben! Nihayetinde, bir gazete yazısından ibaretti.
Oruçluyuz; kafamız dağınık, dimağımız paramparça. Biraz anlayış gösterin, n’olur!
Bakın, en yakın arkadaşlarımdan Taceddin Ekmen’in soyadını bile yanlış yazmışım. Gazetede yanlış çıktı dün. Neyse ki, internette düzeltmiştim.
Demek isterim ki; hele şu oruç bitsin; kafayı toparlayalım, dimağımız iyice bi yerine gelsin, ondan sonra ne söylerseniz başım üstüne.
Yani, şimdilik idare edin lûtfen…
kaynak: yenisafak.com.tr
Add comment Kasım 6, 2007
Şehir Okumaları
Yazar: Hasan Arslan
Okuma medeniyetinin mensupları olarak gördük kendimizi her şeyden önce. Bir çıkış kapısına ereceksek eğer, görünenin ardına talip olan bakışlara sahip olmalıydık, masumiyeti gözbebeklerinden anlaşılan, baktığı yeri ışıltılara boğacak neşeyi ve hüznü heybesinde taşıyan bu bakışlarla yürümeliydik çıkış kapılarına doğru. “Çıkış kapısı olarak gördüğümüz okumalı bir hayattır” diyecektik birbirlerimize yazdığımız mektuplarımızda. Şu anı değerlendirmenin, yani hayatımızın sırlı dilinin ifade ettiği medeniyetimizin yazgısını geçmişi ve geleceği kavramakla mümkün olduğunu öğretecekti bu okumalar kendisine kulak veren herkese. Deryayı tanımak azmine düşen her bir su damlasının aynı zamanda kendisini tanıması, tarihi kaderini, yazgısını tanıması gibi bir şeydi şehir okumalarıyla yapmaya çalıştığımız minicik gayretlerimiz. Medeniyet yangınımıza İbrahim Halilullah’ın ateşine su taşıyan serçe kuşun samimiyeti ile su taşımaya niyetlendik. Yangını söndürmeye yeterli değildi elbette sadrımızdaki şifa niyeti ile sunduğumuz bilgi suyumuz ama yine de safımızı belli etmeliydik hiçbir şey yapamasak bile. Öyle söylemişti ya serçe kuş kendisine neden uğraşıyorsun ki minicik gaganla taşıdığın su damlacıklarıyla bu devasa yangını söndürebileceğini mi zannediyorsun, ne diye boşa uğraş, boşa çaba sarf etmektesin diyenlere karşılık durumun elbette ben de farkındayım ama hiç yoktan safımız belli olsun, kimin yanında olduğumuz gönlümüzün kahramanı kimdir bilinsin için uğraşıyorum demişti ya işte öylece düşünmüştük bu işe başlamaya niyet ederken…
Babalarımız doğduğumuz zaman kulaklarımıza ezan okuduklarını anlatmışlardı büyük bir heyecanla, kendileriyle sohbet edecek çağlara eriştiğimiz zaman. Diledik ki şehir okumalarıyla gerçekleştirmeye çalıştığımız okumalar kulağımıza giren en önemli, en büyük konuşmanın izlerini çağrıştırsın ondan bir nefes sunsun çocuk yüreği taşıyan gönüllerimize. Annelerimizin her Cuma gecesi beyaz tülbentleriyle huşu içinde önünde diz çöktükleri Kur’anı okurkenki tatlı seslerinden bir nefha işitelim istedik; okumanın ritmi ile tatlı salınışları gelsin ruhumuza dokunsun gönül udumuza mızrap olsun ve kendi musikimizi keşf edelim kendi şarkımızı, kendi türkümüzü yanık seslerimizle seslendirerek kainatın sessizlik musikisine, çok sesli ve fakat ahenkli musikisine ayak uyduralım ona yabancı düşmeyelim taşın, toprağın, yetimin, güvercinlerin dağın, kimsesizlerin, mehtabın, yıldızların, gadre uğramışların diline aşina olalım varlığımızın sesini onların sesiyle nakışlandırıp göğün sesine açık tutalım yüreklerimizi diye koyulduk bu yola hacca giden karınca adımlarıyla.…
Mehmet Akif gibi ruh büyüklerimizin, Necip Fazıl Kısakürek gibi ümmetin vicdanı olmuş vicdan atalarımızın sözlerini, düşünce ve amellerini gündeme getirerek ümit ettik ki, yalanın kokusu ile kirlenmiş şehrimize bir ıtır çiçeği kokusu, bir reyhan rayihası, yayılsın büyük beton binaların içinde betonlaşan katılaşan, silikleşen insansız insanlığımıza bir nefes üflensin ve kor ateşin canlanması gibi yeniden canlansın mü’min hassasiyetlerimiz, sekineti yakalasın davranışlarımız, inşirah bulsun göğüslerimiz ve tüm bunların ötesinde bilinç dalgası gelsin ve çarpsın karakter sahillerimize ve şekillendirsin onu merhamet kılıncıyla., bir fikir, bir cümle, bir kelime düşsün bozkır topraklarımıza ve mümbitleştirsin gönül tarlalarımızı ezilmişlerimize altında nefeslenip gölge olacak fidan düşüncelerimiz boy atsın kökleşip göğe doğru uzasın ve her daim versin yemişlerini sonsuza dek, kırılsın zillet zincirlerimizden bir halka daha, nihayetinde Tanrının yüzüne bakacak yüzümüz olsun yüzlerimiz burada ve orada.
Selam ederim şehrimin şerefli insanlarına, selam ederim şehrimin yetimine, kimsesizine sağıma, soluma, önüme ve ardıma. Selam ederim “Ey Yahya kitabı kuvvetle tut” (Kur’an-ı Kerim Meryem Suresi 12. Ayet) işaretini, izini, teşvikini, hatırlatması için gönderilen ümmi Peygamberimize ve bu ayeti getiren Cebrail’e. Selam ederim “Kitap yüklü merkeplerin”(Kur’an-ı Kerim. Cuma Suresi 5.Ayet) halinden anlayanlara. Selam ederim şu genç çınara, yaprağına, dalına, kumrularımıza, güvercinlerimize, çimenlerimize, havuzda akan suyumuza. Selam ederim Irak’taki müstezaflara, ve onlara dua etme yürekliliğini gösteren bütün şefkatli kalplere. Selam ederim doğuya batıya, güneye ve kuzeye. Selam ederim “Annem gizli gizli ağlardı dilinde Yunus” mısralarının sahibi Sezai Karakoç’a .Selam ederim anacığına, babacığına. Selam ederim bütün sevenlerine… (1 temmuz Pazar Günü TYB Evi’nde Diriliş Okumaları başlangıç programında yaptığı konuşma metnidir.)
kaynak: memleket.com.tr
Add comment Ekim 31, 2007
Anadolu’nun Şansı
Yazar: Hasan Arslan
Savaşın en kızgın anında çekilirken ordularımız geri saflarına çokça can korkusuna düşerek, yenilginin ağır yükünü olanca ağırlığıyla beyinlerinde taşıyarak güçsüz düştüklerini, düşmanın galibiyetinin kesin olduğunu ürpertici, acı veren, iç yakan, idraki iflas ettirici, sersemletici bir darbeyle farkına vardıkları, dirençlerinin kırıldığı, asıl güçsüzlüğün sebepler zincirine sarılarak kaçmak olduğunu bir an için unutarak bir yok oluşu, tükenişi, bitişi yaşadıkları anda kalktı siperinden ve olanca gücüyle bağırdı: cennetten niye kaçıyorsunuz…
Bolvadin’i dostlarımızla gezerken selam vermiştik ona da. Eber Gölü yolu üzerinde tek başına yatıyordu mezarlığında Sahabeden Abdülvahhab Gazi Hazretleri. (610-740) Mermer sandukasının üzerinde yazıyordu gaflete kapılarak ric’at eden arkadaşlarını kendilerine getirerek, içinde bulundukları haleti ruhiyeyi berteraf etmek ve mücadeleye direnmeye yılmadan cesaret ve aşkla devam etmek için siperinden fırlayarak, niçin yaşanıldığını ve nasıl ölüneceğini hatırlatmak niyetleriyle cennetten niye kaçıyorsunuz diye haykırırken vurularak şehit olduğu…
Günlerce sormuştum bu soruyu kendi kendime cevabını bulmayı düşünerek. Cennetten kaçıyor muydum? Cennetten niçin kaçıyordum? Ayaklarım nereye doğru götürüyordu beni, gözbebeklerim neyi arıyor, kulaklarım hangi kelamın izlerini sürüyor, ruhum nelerden tat alıyor, zihnimi, düşüncelerimi besleyen ana damarların içinden hangi bilgiler akıyordu? Soframda yoksullar yoktu. Hanemin kapısı dertlilere açık değildi yeteri kadar. Çocuklarımla saatlerce sohbet edip onlarla oynayamıyor, dostlarım yâdıma düşünce sarhoş olamıyor, “Annemin bana öğrettiği ilk kelime/ Allah şahdamarımdan yakın bana benim içimde” diyemiyordum…
Ne zaman hakikat yolculuğuna koyulmuş bir garip yolcu olmaktan uzaklaşır gibi olsam, yolumun çatallaştığını görsem içim burkularak, beni Tanrıya yakınlaştıran erdemlerimin, niyetlerimin aşınmaya doğru yüz tuttuğuna şahit olsam, karanlık ve derin kuyularıma sağlam bir ip sarkıtır Hazreti Nuh’un soluğundan izler taşıyan Mehmet Akif, öncelikle hayatı yaşama tarzıyla sonra da “Safahat’ıyla”, tutunup çıkayım artık gün yüzüne doğru, tertemiz havayı teneffüs edeyim ciğerlerime doya doya çekeyim, güneşin ısısı kurutsun ümitsizlik bataklığımı, eritsin göğe doğru yükselişimi engelleyen kalıplaşmış donukluğumu, bugüne ve yarına ümidvar olarak bakabileyim diye ben de sarılırım sağlamlığı samimiyetinden gelen bu ipe…
Anadolu’nun şansıdır Mehmet Akif’ler, Necip Fazıl Kısakürek’ler, Sezai Karakoç’lar ve isimsiz gösterişsiz nice erenler, “Biz Allah yolunun yardımcılarıyız” (Kur’an 3/52) diyebilen Anadolu’nun bu havarileri ümmete “Cennetten niçin kaçıyorsunuz” diyebilme bilinçini, sorumluluğunu, çilesini, aşılayabilmek için camileri, meydanları, konferans salonlarını, ev odalarını mektep haline getirerek serptikleri İslam tohumunun yeşermesiyle filizlenip dal budak sarmasıyla Anadolu’yu bütün coğrafyalara örnek olabilecek kokusu coğrafyalar aşan bir gül bahçesine çevirmek hedefleriyle bu toprakları, bu halkı mübarek bilmişler ve bildikleri mubarek kelamı “cennetin bedeli la ilahe illallah’tır” mübarek kelamını dillerinden, gönüllerinden, kalemlerinden eksik etmemişlerdir. “Tohum saç, bitmezse toprak utansın” mısrası mücadelelerinin ortak özelliklerindendir ve bu anlayış davalarında bezginliğe, ye’se mümkün mertebe düşmemelerine vesile olmuştur. ‘Halk iki kısma ayrılır. Birinci gurup âlimlerdir. İkinci gurup ise alimlerden ilim talep edenler ve bunun gereğini yerine getirenlerdir. Bu iki gurubun dışında kalanlar ise saf bir nesnenin kalan tortusu gibidirler anlamlarına gelebilecek olan “Halk iki olur biri âlim birisi müstemi/Mâadâsı lağv ü derd oldu Huda’dan bi- haber. Mısralarını söyleyen Hz Ali’nin sözleri’ rehberleri, ışıkları olmuştur “Taşların kalp atışlarını duyanlar / Yalnız onlar okur benim söylediklerimi” diyebilen bu kalem erbapları…
Selam ederim “Taşların kalp atışlarını duyanlara.” Selam ederim Benim kitabım bu kadardır/ Yazıtım kısadır/ Anıtım yoktur/ Bahar senin öncün/ Güz benim artçım/ Yaz İsa’nın/Kış Yahya’nın/Bahar yaz güz kış/Ben sen İsa ve Yahya/Bir gülü yetiştirmek için/Yaratılmışız/ Şükür Tanrıya mısralarını yazan Sezai Karakoç’a. Selam ederim anacığına, babacığına. Selam ederim bütün sevenlerine… (TYB Evi’nde Diriliş Okumaları’nın 2.’sinde yapmış olduğu konuşma metnidir.)
kaynak: memleket.com.tr
Add comment Ekim 31, 2007
Yağmurun Dili
Yazar: Hasan Arslan
Silleli İsmail’i hatırlıyorum. Şehrin meczuplarındandı. Onu en çok iplikçi camiinin önünde otururken görürdüm. 1980’li yıllarda İmam Hatip Lisesinde okurken hocalarımız onu kırmayın Silleli İsmail’i üzmeyin ve yanında fazla beklemeyin diye tembih ederlerdi biz öğrencilerini. Aynı yıllardı zannedersem. Katıldığımız düğün pilavlarında şehrin meczuplarına özel bir sofra ayrılırdı. Kendi aralarında neşeyle kaşık sallasınlar yoğurt çorbasına, etli pilava, irmik helvasına, bamya çorbasına ve yeniden yanında zerdesi ve meşrubatıyla etli pilava. Bilhassa onların diş kiraları da ihmal edilmezdi, gönülleri alınıp davet yerinden uğurlanırken. Katıldığım davet yemeklerinde şehrin meczuplarıyla karşılaşmayalı çok uzun zaman geçtiğini konu üzerinde düşünmeye başlayınca fark ettim.
Bizim medeniyetimizde şehir meczubuna da değer verirdi. Kimsesizlere kucak açar, yetimin yüzünü güldürmek için çırpınırdı. Zayıfların kadrü kıymeti vardı “kıyamet aşısı” ruhlarında maya tutmuş yüreklerde. Aralarındaki zayıflar hürmetine, onların duaları, yakarışları, ihlâsları vesilesiyle şehir de nasibini alır, yardıma mazhar olur rızıklandırılırdı göğün hazinelerinden. Kazançları bereket nimetinin görünmeyen koruyuculuğuyla heba olmaz, Tanrının yüzünü güldürecek tasadduklar şehrin üzerine rahmet olarak geri dönerdi. Göğün dostluğunu elde edebilmenin yolunun zayıf bırakılmışların dostluğundan geçtiğini yakîn bir iman ile idrak etmişti ‘fazilet şehrinin’ servete sahip olmanın değersizliğini kavrayarak gurbette ‘garip bir yolcu’ olmanın erdemiyle yaşayarak, hayatlarını imtihan unsuru olarak anlamlandıran insanları.
Medeniyetimizin mimarı Hazreti Peygamberimizin kutlu sözlerindendi “Sizler ancak zayıflarınızın hareketiyle yardıma mazhar olur ve rızıklandırılırsınız” sözü. Anadolu insanın zihninin derinliklerinde saklıydı bu peygamber kelamı. Üstünü toz kaplamıştı belki. Belki küf tutmuştu hazinelerinin madenleri ama yine de vardı işte deryaların derinliklerinde istiridyelerin içindeki inci taneleri gibi. Makine medeniyetinin robot insanının duyarsızlığı karşısında ruh medeniyetinin merhamet insanının hissiyatı yeniden canlanmalı, dirilmeli ve kaybettiği “Yitik Cennet’e” doğru ‘selim bir kalp’ ile emin adımlarla yürüyecek gücü ve kuvveti kendinde, İslam medeniyetinde yeniden bulmalı yeniden keşfetmeliydi.
Merhamet medeniyetinin insanlarının ruhunda ‘Allah’ın üflediği nefesin’ tatlı esintisi vardı. Ve bu üflenen nefes merhamet olarak açığa çıkıyordu sözlerinde, gözlerinde, hallerinde, şehri bezeyen ahşap evlerinde, odalarında, sokaklarında niyetlerinde münacatlarında. Münacatta bulundukları “Sultan’a” en önemli vasfı olan merhamet sıfatını öne sürerek sığınırlardı “acz” bir duruş ile. “Ey çağdaş Kudüs(Meryem)/ Ey sırrını gönlünde taşıyan Mısır(Züleyha)/ Ey ipeklere yumuşaklık bağışlayan merhametin kalbi/ Sevgili/ En sevgili/ Ey sevgili/ Uzatma dünya sürgünümü benim”… “Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır/ Sevgili/ En sevgili/ Ey sevgili.(Sezai Karakoç. Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine)
Yeniden “dirilişi” mukadder olan bu sulh medeniyetinin insanları abalarını açarak “yüklü bulutlardan ölümünden sonra yeniden dirilmesi için toprağa indirilen yağmuru” kendi dirilişleri için de fırsat bilerek kucaklamışlar ve “Rabbimin katındandır” diyebilme üst şuurunu bir aşk derecesinde hal diliyle ifade edebilmişlerdir. Bu medeniyette yağmuru kucaklayamayanlar yetimi asla kucaklayamazlar. Gözbebekleri bulutların gözbebeklerine değmeyen hiç kimse “Ben yağmuru çok seviyorum Bay Yabancı” diyemeyecek ve şehrinin yetiminin gözbebekleri onun için bir anlam ifade edemeyecek önce kendisine bununla birlikte medeniyetine yabancılaşması süreci başlayacaktı annesinin ölümü bile dokunmayacaktı artık yüreğine. Oysa yağmurun dilinden anlayan insanlar yetiştiriyordu bu rahmet medeniyeti her bir damlasının bir melek eliyle taşındığı. “Melekler bir bir demir parçasının üzerine oturmuşlar/ Her biri bir damla atıyor aşağıya/ İşte yağmur bunun için yağıyor/ Ben bunun için yağmuru seviyorum/ Yağmur bizim için yağıyor/ Çalılar için Süleyman’ın tabancası için/ Kalkıp gidin kırmızı kiremitler üzerine/ Bizim tahta evin üzerine yağmur yağıyor.” (Şahdamar. Ötesini söylemeyeceğim)
Selam ederim yağmuru seviyorum diyebilen yağmur medeniyetinin erlerine. Selam ediyorum her bir damlasını taşıyan meleklere. Selam ediyorum vahyi yağmur bilip yağmurla vahyi kuşanan şehrimin insanlarına. Selam ederim şehrimin yoksullarına. Selam ederim “Diriliş neslinin amentüsünü” yeşerten Sezai Karakoç’a. Selam ederim anacığına babacığına. Selam ederim bütün sevenlerine… (Diriliş Okumaları 3. oturumunda yaptığı konuşma metnidir.)
kaynak: memleket.com.tr
Add comment Ekim 31, 2007
Şehir ekseninde Diriliş Okumaları
Eğitimci Araştırmacı Yazar Hasan Arslan’ın TYB Konya Şubesi’nin 2007 temmuz Ağustos aylarında YYB Konya evi bahçesinde Karakoç ve Diriliş bağlamında ‘Şehir Okumaları’ başlığıyla düzenlenen sohbetlerde yaptığı üç konuşmayı yayınlıyoruz.
Add comment Ekim 31, 2007
Ortadoğu, İslam Birliği Ve Sezai Karakoç
Yazar: M. Nihat Malkoç
Günümüzde Müslümanların durumuna göz atınca müspet bir tabloyla karşılaşamayız. Müslümanlar dava ve ümmet şuurunu çoktan kaybetmiş, çil yavrusu gibi dağılmışlar. İslam düşmanları onların bu dağınıklıklarından yararlanıyor. Bugün İslam dünyasının parçalanmışlığından ve acı manzarasından ABD ve Avrupa ülkeleri fazlasıyla yararlanıyor. Gerçi ümmetin dağılmışlığı aslında ecnebilerin oyununun bir neticesidir. Onun içindir ki Müslümanlar olarak bu çirkin oyuna gelmemeliyiz. İslamı hak din kabul edenler Haçlı zihniyetine karşı yekvücut olmalıdır. Fakat ne yazık ki bu birlik ve bütünlükten dün olduğu gibi bugün de mahrumuz. Bizi hakikat etrafında toplayacak şuurlu insanlara ne çok ihtiyacımız vardır. Asım’ın neslini dört gözle bekliyoruz. Bir zamanlar Milli şair Mehmet Akif Ersoy ümmetin dağınık halini şöyle tasvir ediyordu:
“Müslümanlık nerde, bizden geçmiş insanlık bile…
Âlem aldatmaksa maksat, aldanan yok, nafile!
Kaç hakikî Müslüman gördümse: Hep makberdedir;
Müslümanlık, bilmem amma, galiba göklerdedir!”
Osmanlı Devleti bir cihan imparatorluğuydu. Bu devlet, sınırlarını üç kıtaya kadar yaymıştı. Bünyesinde Müslüman ve gayrimüslim pek çok unsuru barış içerisinde barındırıyordu. Pek çok farklı ırktan insan huzur içerisinde gönül rahatlığıyla yaşıyordu. Osmanlı’nın çöküşü Ortadoğu’nun ve İslam dünyasının dengelerini sarsmıştır. Osmanlı’dan sonra İslam ümmeti yetim ve öksüz kalmıştır. Bundan sonra önüne gelen İslam dünyasına karışmaya, egemen olmaya ve fırsat kollayıp karıştırmaya çalışmıştır. Bir zamanlar Osmanlı’dan kopmak için tezgâh kuran milletler bugün Osmanlı’yı arar olmuştur. Osmanlı’dan sonra Ortadoğu’da barış ve huzurdan söz etmek ütopyadan başka nedir ki?
Bugün Ortadoğu’da tam bir cadı kazanı kaynamaktadır. ABD ve İsrail Ortadoğu’nun kaderini çizmektedir. Fakat Ortadoğu ülkeleri bu kadere razı değildir. Zira bu topraklarda çatışmasız ve kansız gün geçmektedir. Bugünkü şer güçler Türkiye’yi de Ortadoğu ülkeleriyle birbirine düşürmenin gayreti içerisindedir. Onların bu çirkef oyununa gelmemeliyiz.
Bilindiği gibi Irak ve Suriye önceleri Osmanlı’nın bir eyaletiydi. O zamanlar her şey yolunda gidiyordu, her yere adalet hâkimdi. Bu ülkelerde Osmanlı’nın izlerini bugün bile görmek mümkündür. Oysa bugün ABD ve İsrail, Ortadoğu’da Türklere karşı şer cephesi oluşturmanın gayreti içerisindedir. Irkçılık ve mezhepçilik bu bölgedeki en tehlikeli silahlardır. Biz Türkler Şiilerle Sünnileri birbirine düşürmeye ve kardeş kavgası çıkarmaya çalışanların ipliğini pazara çıkarmalıyız. Bizler Irak ve Suriye halkına sırt çevirmemeliyiz. Onlara ümmet bilinciyle kucak açmalıyız. Biz bir adım gidersek onlar bize iki adım gelecektir. Zira halk günahsızdır, onlar mazlum ve mağdurdur.
Son dönem Türk şiirinin üstatlarından Sezai Karakoç, Müslümanların dağınık görüntüsünden rahatsız olan, bunu kendine dert edinen bir düşünce adamıydı. O Ortadoğu’nun ahvalini en iyi anlayan ve tahlil eden bir düşünce adamıdır. O; vaktiyle Irak, Suriye ve Türkiye arasında Dicle-Fırat Federasyonu adlı bir birlik kurulmasını teklif etmiştir. Fakat bu topraklar üzerinde ince hesapları olanlar bu birliğe müsaade etmemiştir. Aşağıdaki satırlar onun Ortadoğu’ya, bu iman coğrafyasına bakışını göstermektedir:
“Siz Fırat’ı ve Dicle’yi bıçakla kesebilir misiniz? Burası senin, burası benim diyebilir misiniz? Oysa Fırat ve Dicle, şırıltılarıyla kendi mecralarında akarlarken bize diyorlar ki, ‘sen nasıl parçalanmazsan, bir bütünsen, ben de bir bütün olarak, yalnız Türk’ün, yalnız Arap’ın, yalnız Kürt’ün değilim. Hiç kimse bana tek başına sahip çıkmasın. Ben İslam milletinin suyuyum, onun can damarıyım. Siz de bundan ibret alınız ve parçalanmayınız, bölünmeyiniz.’ İşte bize coğrafya böyle sesleniyor.
Coğrafî şartlar, bize, artık bu sınırların tartışma gününün geldiğini gösterdiği gibi, tarih de, tarihî şartlar da bizi bu noktaya doğru zorlamaktadır. Çünkü Ülkemiz, bugünkü ülkemizden ibaret değildir. Çok daha geniştir. O geniş ülkede yaşayan bir millet vardır. Bu millet, bir medeniyetin, İslâm medeniyetinin toplumudur. Bu medeniyette, ırk unsuruna, tabii, reel bir gerçeklik olarak bakılır; ancak ırk esasına dayanılmaz. Bu medeniyette, ırklar, renkler, diller, hepsi yan yana, kardeşçe yaşarlar ve bir toplum oluştururlar. Nitekim bin seneden, hatta bin dört yüz seneden beri, bu, Ortadoğu denilen bölgede, ırklar, bu medeniyet anlayışından, bu insanlık anlayışından hareketle, birbirlerine karışmışlardır.
Saf olarak bir ırk kalmamıştır. Bazı bölgelerde dil sebebiyle birtakım toplaşmalar görülüyorsa da, bunun, ırklar ayrıdır, birbirinden ayrı yaşamaktadır demek manasına gelmediğini hepimiz biliyoruz. Suriye, Araplardan ibaret değildir. Suriye’de Araplar, Türkler, Kürtler, Çerkezler vardır. Ve bunlar, İslâm toplumunun, İslâm medeniyetinin oluşturduğu toplumun, yani İslâm milletinin fertleri olarak yan yana yaşamışlar, iç içe geçmişler ve birbirinden ayrılmaz olmuşlardır. Aynı şey, Irak için de söz konusudur… Aynı gerçeklik, bizim için de söz konusudur…” (Çıkış Yolu 1-Ülkemizin Geleceği/Diriliş Yayınları)
Kültür Bakanlığı tarafından Kültür ve Sanat Büyük Ödülü’ne layık görülen, yılın kültür adamı seçilen Sezai Karakoç iyi bir şair olduğu gibi, isabetli yorumlar yapan bir düşünce adamıydı. Onun yukarıdaki görüşleri mevcut durumu sağlıklı bir bakış açısıyla izah etmektedir. Bizler de Ortadoğu’ya onun gözüyle bakmalıyız. Bu coğrafyada iman ve İslam birliğini tesis etmeliyiz. Emperyalistlerin şer planlarını bozmalıyız.
Kaynak: sayhadergi.com
Add comment Ekim 24, 2007
Sezai Karakoç’un Şiir Coğrafyası
Yazar: M. Nihat Malkoç
Türk şiirinin bereketli pınarlarından birisidir Sezai Karakoç… Şiirimizin tükenmez rezervlerinden biri olan bu onurlu kalemi şiirimizde yer alan grupların birine dâhil etmek zorlama bir gayret olur. Onu İkinci yeni içerisinde ansalar da bu onun şiir dünyasını ifade etmekte yetersiz bir sınıflandırmadır. Doğrusunu söylemek gerekirse o başlı başına bir ekoldür. İkinci Yeni sınıfına dâhil edilenlerin hiçbiri Sezai Karakoç’la aynı dinî inançları paylaşmamaktadır. Bu bile onları aynı safta gösterme gayretlerine engeldir. Onun şiirini ancak şekil açısından İkinci Yeni grubunun içerisinde sayabilirsiniz. İçerik olarak farklı kaynaklardan beslenmişlerdir. Karakoç, Necip Fazıl’ın dünya görüşünden ve üslûbundan etkilenmiş olmasına rağmen şiirleri bambaşka bir renkte ve tattadır. Bu iki şairi bağdaştırmak sadece fikir yönüyle doğrudur.
Diriliş adını verdiği bir fikir kozasını örmekle geçirmiştir ömrünü. Bu koza ilimde, fikirde, sanatta, siyasette, kısaca her alanda ruhların kıyama kalkmasını ifade etmektedir. Öyle ki bir ara aktif siyasetin mücadelesine girişmiş bu kozanın kelebeği… Fakat gayesi politika çarklarından geçip ilerlemek, görüşlerinden taviz vererek bir yerlere gelmek olmadığı için tez zamanda vazgeçmiştir bu çıkmaz yolun kavşağından.
Karakoç, Doğunun haysiyetli çocuğudur. Aslen Diyarbakır’ın Ergani kazasındandır. Çocukluğu ve ilk gençliği bu topraklarda geçmiştir. Onun için dünyaya ve eşyaya hep Doğulu bir gözle bakmıştır hayatı boyunca. Bunun yanında yörenin pek çok hususiyetini taşır karakterinde. İçine kapanıktır, sıkılgan ve kırılgan bir ruh yapısına sahiptir. Kalabalıklardan, övgüden ve ön planda görülmekten rahatsız olur. Şöhretinin onurunu ağız tadıyla yaşayamaz. Ağızlarda dolaşan adını unutturmayı yeğler. Kimliğinin ve şiirinin, adından önde yürümesini tercih eder. Şayet şöhretten hoşlansaydı bugün milletin dilinde dolaşıp dururdu adı.
Sezai Karakoç her yönüyle, eskilerin deyimiyle şahsına münhasır(özgün) bir insandır. Etkisi altında kaldığı isimler olsa da bu onun özgünlüğüne zarar getirmez. Kendi şiir ağını büyük bir gayret ve emekle ören bu büyük şahsiyet, kendisinden sonra gelecek olan sanatkâr ruhlu nesle de güzel bir numune olmuştur.
Onun şiire el attığı yıllarda Türk şiiri kısır bir döngünün sancılarını yaşıyordu. Böyle bir dönemde şiirimize güçlü bir soluk olarak hayat vermiştir. Seven kalplerin yüreğini titreten “Monna Rosa “şiiri uzun yıllar elde çoğaltılarak gönüllerin tercümanı olmuştur. Bu adı taşıyan kitaptaki şiirler çok sonraki yıllarda iki kapak arasına alınarak yayınlanmıştır. Karakoç, Monna Rosa’yı yayınlamamakla sanki okurlarının sevgisini ve samimiyetini test etmiştir. Fakat kendisini sevenler bu şiiri elle veya fotokopi ile çoğaltarak yakın ve uzak çevresindekilere dağıtmayı bir vazife olarak addetmişlerdir. Günümüzde kitapları rafları doldurmasına rağmen yine de okunmayan şairlerin Karakoç’tan ders almaları gerekir.
Şiirimizin can çekiştiği bir dönemde ortaya çıkarak şiire ivme ve hareket kazandıran Sezai Karakoç, Diriliş dergisini ve aynı adla kurduğu yayınevini şiirin ve genel anlamda İslâmî sanatın emrine sunmuştur. Millî ve manevî duygularla beslenen fikir doktrini etrafında yepyeni bir neslin filizlenmesine zemin hazırlamıştır. Taha’nın Kitabı, Gül Muştusu, Körfez, Şahdamar, Sesler, Zamana Adanmış Sözler, Ayinler, Çeşmeler, Leyla ile Mecnun, Ateş Dansı, Alınyazısı Saati, Monna Rosa, Hızırla Kırk Saat adlı şiir kitapları onun değişik dönemlerde ortaya koyduğu ve her biri kendine mahsus özellikler taşıyan özgün şiir anıtlarıdır. Bunlarda onun keskin çizgilerini ve hayata bakışını kapalı bir şekilde de olsa görebilirsiniz. “Hızırla Kırk Saat” adlı eserinde İslâm tarihine ayna tutan Üstat Karakoç, şiirini faydacı bir anlayışla okuyucunun sesine dönüştürmüştür. Onun imgeleri zordur. Vasat okuyucu ondan çabuk sıkılabilir. Şiirlerini anlamak için belli bir birikim şarttır. Ama imge yumağını bir çözdünüz mü okuması ve fikretmesi bambaşka haz verir insana.
Onun şiirlerinde insanımızın asırlardır çekmiş olduğu sancılar ağırlıklı bir yer tutar. Kendisi de Doğu kökenli olduğu için bu yöre insanının yaşama tutunma çabasını ve karşılaştığı maddî ve manevî güçlükleri şiirine yansıtır. Bazı şiirlerinde Doğu-Batı çatışmasını konu edinir. Bunları yaparken şiirin olmazsa olmazlarından taviz vermez; şiirselliği ön planda tutar.
O, Doğu kaynaklarından beslenmiş olmasına rağmen Batının fikir ve sanat akımlarına yabancı değildir. Aydın bir insan olmanın getirdiği sorumluluk içerisinde hareket ederek iki farklı medeniyetin analizini ve sentezini yaparak geniş bir yelpaze oluşturmuştur. Çok zengin ve esnek bir dil kullanmıştır eserlerinde. O, dil konusunda hiçbir zaman aşırıya kaçmadı. Eski dilin imkânlarından yararlanırken yeni dilin güzel yanlarına sırtını dönmedi. Bu konuda da denge politikası güttü. Bunu inanarak yaptı ve kelimeleri kullanırken çok titiz davrandı. Kelimelerin milliyeti onun için belirleyici bir unsur olmadı. Şiire yakışanı, iç ahengi sağlayanı tercih etti. Bir sanatkâra da bu yakışırdı.
Karakoç’un şiirine biçim açısından da özgünlük hâkimdir. Ne Osmanlı şiirindeki şekil unsurlarına körü kürüne bağlanmış, ne de Batı şiir formlarını olduğu gibi tercih etmiştir. Onun şiiri bunlardan izler taşımasına rağmen tek başına bunların hiçbiri değildir. O bütün şiir geleneklerinden yararlanarak kendi şiir formlarını oluşturmuştur. Onu başkalarından ayıran ve zamana karşı güçlü kılan herhalde her konuda kendi olma çabasıdır. Bu tavır edebiyatta ve genel anlamda sanatta ayakta kalmanın en önemli şartıdır.
Karakoç’un şiirlerinde konu zenginliği dikkat çeken unsurlardan biridir. O bazen metafizik kaygılarla alır başını gider, bazen de aşkın deriliklerinde kaybolur. Maddenin sınırlarına hapsolmaz hiçbir zaman… Duygularını dizginlemez ama hissiyatın dağılmasına, başıboş seyretmesine de izin vermez. Coşkuyla hüzün, vuslatla ayrılık, sevgiyle nefret, kâinatı yorumlamadaki derinlikle sığlık iç içedir mısralarında. Birini öbürüne tercih etmez. Bu hususta müdahaleci değildir, her şeyi doğal akışına bırakır. Her mısrada çağın insanının buhranlarına ve genel manada iç dünyasına ayna tutar.
O, maziye sığınıp kalmadı hiçbir zaman. Daima dinamik olmayı, geçmişle gelecek arasında köprü kurmayı yeğledi. Zamanı uzun bir süreç olarak gördü ve zamanın bir noktasında kalakalmadı. Metafizik öğeleri kullanması, şiirin imkânlarını zorladıysa da dizeleri kütük kalmaktan kurtardı. Capcanlı, diri ve estetik bir içyapı çıktı ortaya
Onun şiirlerinde hecenin zorlayıcı kalıpları yoktur. Serbest şiir yazmasına rağmen hiçbir zaman şiirin iplerini boş bırakmaz, dizginler daima elindedir. Şiirlerindeki iç ahenk, ölçülü ve kafiyeli şiirlerdeki ahengi aratmaz. Hafızalarda kalan şiirler yazması, onun kelimeleri ustalıkla, adeta oya işler gibi dizmesinden kaynaklanır. Onun şiir üzerine söylediği şu sözler bize sanat anlayışıyla ilgili olarak pek çok ipucu verecek değerdedir:
“Şair, düşünceyi, ya olağan dışı bir zekâyla donatarak, ya aptallaştırarak kullanır. Yani, anlam, yeni şiirde kendi öz fonksiyonlarını yitirmiştir. Bir uyurgezerdir. Hafızasını kaybetmiştir belki. Şüphesiz şiir mantığı, düz yazı mantığı ile başlar; en az odur. Ama onunla yetinmez; onu, kendi yapısının gereği işlerle yükler. Gerçi yeni şiir, yer yer anlamsızlığı dener. Yer yer anlam boşlukları bırakabilir, anlam tatilleri yapabilir. Ama büsbütün anlamsız şiir düşünülemez. Çünkü şiir mantığı ne kadar değişik olursa olsun, genel mantıktan çıkmadır. Yeni şiirin klasik şiirden farkı, fon olarak, düşüncenin yanı sıra, şuuraltını, davranışları, benliğin en geniş anlamıyla vaziyet alışını da seçmesidir. Yeni şiirin oluşunda zekânın payı eski şiiri kat kat aşkındır gerçi. Ama günümüz şiirinde zekânın hüküm payı, şiiri bağlamaktadır daha çok. Şiirin çıkışı, klasik şiirdeki gibi yalnız zekâdan ötürü değil. Klasik şiir, düşünceyle başlıyor, kafiye ve ölçü ile dinlendiriliyordu. Yeni şiir ise, en az düşünceyle başlıyor, bütün oluş ötesi harekete geçiyor, ancak zekâ ile dinlendiriliyor. Düşünce dediğim, genel mantığa göre düzenlenen ilk kütle.”
Sezai Karakoç şairliğinin yanında düşünce adamıdır da… Onun değişik yazılarında Müslümanlığının, taşralılığının, Anadolu’nun sesini yakalayabilirsiniz. O fetihler ve bozgunlar arasında gidip gelen milletinin talihini şu dizelerde dile getirir:
“Halkım yalnız iki duyguyu tanıdı
Ya birini yaşadı ya öbürünü yaşadı
Fetih veya bozgun.”
Gerçekten de doğru bir tespittir bu… Tarihimiz bu çizgide gelişmiştir. Zaferlerle coşmuşuz, bozgunlarla yıkılmışız. Genelleme yaparsak zaferlerimiz bozgunlarla kıyaslanamayacak kadar çoktur. Onun için bahtiyar bir millet olduğumuz söylenebilir.
Çetin mücadelelerden geçmiştir Sezai Karakoç… Fakat dağ gibi sıkıntılardan yılmamış, üzerlerine gitmiştir. Çok yorulduğu, bunaldığı, kendini yalnız hissettiği zamanlar olmuştur şüphesiz. Gücünün tükendiğini hissettiğinde bile içindeki umut ışığı hiç sönmemiştir. Halk tabiriyle söylemek gerekirse güvendiği dallar çok kere eline gelmiştir. Lâkin o yılmamış, “yılgınlık” tabirini adeta lügatinden silmiştir.
Sezai Karakoç her zaman inançlı kesimin çağdaş sesi olmuştur. Bugün bir derviş edasıyla bir köşeye çekilmiş umumî manzarayı temaşa etmektedir. Umarım üretkenliğinden bir şey kaybetmemiştir. Bugün onun sesine ve soluğuna olan ihtiyacımız dünden fazladır. Nice güzel şiirler yazması dileğiyle kendisine Allah’tan uzun ve bereketli bir ömür diliyoruz. Sezai Karakoç ve onun gibi yerli sesler bizim rengimiz, avazımız ve nefesimizdir. Allah onları başımızdan eksik etmesin…
Kaynak: sayhadergi.com
Add comment Ekim 24, 2007