Posts filed under 'Kitap Tanıtımı'

Gün Saati

Yazar: Alim Kahraman

Bizim geleneğimizde sohbet vardır. Bu sohbetlerde sözbir merkez etrafında toplanır. Bunun için sohbet halkalanmayı ifade ettiği kadar, asıl bu sözün bir merkez etrafında toparlanmasını ifade eder. Bu sohbetlerde sözün gelişmesi halkayı oluşturanların sorularıyla, ufak-tefek katılmalarıyla daldan dala geçebilir, tabii seyri içinde akıp gider. Fakat konular ne kadar çeşitlenmiş görünürse görünsün, konuları ve dış şartları aşan bir öz bütünlüğü, zemin sağlamlığı mevcuttur; bu kaybolmaz.

Sezai Karakoç’un Gün Saati kitabında böyle bir görünüm ve gelişme söz konusu. Bu kitaptaki yazıları, yazara çevresinden (toplumdan) yansıyan bazı etkiler ilham etmekte; bu etkilere göre çeşitlenmekte konular. Yani günlük yazılar bunlar. Günün ilham ettiği yazılar. Fakat günlüğün anlamı, ilham etme ve konu çeşitlenmesinde kalıyor ancak. Sorunları ortaya koyuş ve onlara yaklaşımıyla vesilelerini aşıyor bu yazılar. Bu şuradan belli: bu yazılardan vesileleri değil, bu aşkın taraf yansıyore bugün. Kitap, 1983′te günlük Diriliş’lerde yayınlanmış yazıların toplamından meydana geliyor.)

Kaynak: Yedi İklim, sayı:1

Add comment Mayıs 30, 2007

İŞTE “ÇIKIŞ YOLU”

Yazar: Suavi Kemal Yazgıç

Diriliş: Modern Türk Şiiri deyince kendine mahsus bir damarı temsil eden Üstad Sezai Karakoç’un İslam dünyasının modernizm karşısındaki ezikliğine ve parçalanmışlığına bir mütefekkir olarak karşı durarak geliştirdiği ve elli kitapla izah ettiği özgün bir fikir ikliminin adı. Diriliş: Ait olduğumuz ve Toynbee’nin deyimiyle durdurulan medeniyetimizin mensuplarına girdikleri çıkmazların çıkmaz olduğunu hatırlatan ve yaşadıkları yıkımın ölümcül olmadığını anlatan bir millet mektebi. Diriliş: Tanzimat’tan beri önce unuttuğumuz, sonra varlığını inkâr ettiğimiz öz hazinemizin yerini gösteren özel bir define haritası. Diriliş: Çıkış yolu. Çıkış yolu: Diriliş.

Sezai Karakoç: Herkesin ‘reelpolitik’in o muğlak, içeriksiz, idealsiz, değersiz, ilkesiz sığlığına teslim olduğu, tek çaremizin batıya esir olmaktan geçtiğini gün geçtikçe daha kuvvetle ve fütursuzca iddia ettiği yaşadığımız zaman diliminde “Saadet yolu, büyümede, gelişmede gizli. Büyüme ve gelişmenin yolu, kendi medeniyetimizi diriltmede saklı. Bu noktadan hareket ederek, yeni baştan İslam Medeniyeti’nin dirilişini temel alarak, bir çıkış noktası bulmalı ve kısır döngü çemberini kırmalıyız” diyen bir diriliş eri. Sezai Karakoç: ABD’nin İslam Dünyasını Irak’tan başlayarak yakıp yıkmak için bahane kolladığı günlerde sırf politik konumunu onaylatma sevdası adına onaylamak için yarıştığı günlerde “Bizim alınyazımız Misak-ı Milli hudutlarıyla sınırlı değildir. Çünkü: bu coğrafya parçası, milletimizin, memleketimizin, ülkemizin sadece bir parçasıdır. Bu sınırlar bizi İslâm Âleminden tecrit etmektedir. Batılılar, bizden kopartılan toprakları da paramparça etmişlerdir. Ve bu yüzdendir ki, biz Allah’ın yeryüzündeki halifesi olma görevimizi, ‘arz Müslümanlara mirastır, onların malıdır, onlara tevdi edilmiştir’ görevimizi yerine getiremiyoruz” diyen hatırlatıcı bir ses, bir nefes.

İSMİYLE MÜSEMMA BİR KİTAP

Sezai Karakoç: Elimizin kolumuzun bağlı olduğunu, yapabilecek bir şeyimizin kalmadığını, tükendiğimizi yaygın bir önyargı haline getirmeye çalışanların kuru gürültüsü ortalığı kapladığında hakikati, yalnız hakikati dillendiren ve mukallit olmayan bir ufuk ve zihin açıcı, gönül parlatıcı Diriliş eri.

Elli cilde ulaşan Diriliş kütüphanesinin mimarı Sezai Karakoç, şimdi de konferans ve meydan konuşmalarını “Çıkış Yolu” adlı üç ciltle okurlarıyla paylaşıyor. Bütün Sezai Karakoç külliyatı gibi Diriliş Yayınları’ndan çıkan kitabın önsözünde Karakoç, “Bir çıkış yolu bulmak, kitabın adı gibi… Umarım, milletimiz, tarihinin bu en kritik anında, üstün sezgisi, sağduyusu ve eşsiz ruhunun aydınlığıyla, destanlarda olduğu gibi kurtuluş ışığını yakalayacaktır” temennisinde bulunarak ekliyor: “Bizim işimiz ve ödevimiz de, ona, karınca kararınca, kendi çapımızda bir ayna tutmak.” “Çıkış Yolu”, Diriliş’e tuttuğu ayna ile devasa bir damarın kapısını işaret eden anahtar kitap olarak raflarımızdaki yerini almayı bekliyor.

“Çıkış Yolu” sadece okumanızı bekleyen kitaplardan bir kitap değil. Bir muştu, bir özlem, bir hatırlatıcı, bir aksiyon. Sözün özü ismiyle müsemma, ismine mütenasip bir davet.

“ÇIKIŞ YOLU”NDAN…

 

“Tanzimattan beri girdiğimiz sakat, yanlış yoldan dönmeliyiz. Ne yazık ki bu dönüş fikri aydınlarımızda çok az geçerli. Medeniyet fikri, dar anlamlara sıkıştırılıp kaldı. Millet, haritalardaki sınırlarla çizili yerdeki halktan ibaret değildir. Millet fikri, ırk esasına dayanmaz. Bir ırkın değil bir medeniyetin halkına millet denir. Bu medeniyet nerelerdeyse, orda tek millet vardır. İslam medeniyeti mensuplarının hepsi bir halktır ve bir millettir. Biz buna İslam Milleti diyoruz. İşte bu medeniyetin, bu milletin yeniden dirilişi söz konusudur. Bu bakımdan birinci görev medeniyetimizi yeniden diriltmektir. Kararlı olarak kendi medeniyetimize dönmeliyiz. Köklerimizi araştırmalı, milleti, medeniyetimizi, devleti, ülkeyi yeniden tarif etmeli ve ona göre şimdi yeniden doğan Türk İslam ülkelerine de o görüşlerle yardımcı olmalıyız. Kendi pazarımızı kurmalıyız. Kendi birliğimizi kurmalıyız. Ve kendi büyük medeniyetimizin yeniden dirilişini gerçekleştirmeliyiz. Bu, milletimize Allah tarafından verilmiş bir görevdir. İnsanın Allah’ın halifesi olması prensibinden doğan bir görevdir.”

kaynak: 40ikindi.com

Add comment Ocak 21, 2007

Sezai Karakoç’tan Oruç Kitabı: Samanyolunda Ziyafet

Yazar: Ömer Erdem

Düşüncenin sanatla atbaşı gittiği, birbirine geçip etkilediği, karşılıklı değer yarattığı, gelip geçen zaman içinde sürekli diri kalan hakikat ruhunu sezip yazıyla ölümsüzleştirdiği, fikrin kalıptan sıyrılıp büsbütün öz olduğu, insanı, inanmanın kutlu atmosferinde elinden tutup bir kılavuz gibi dolaştırdığı, duyuşun ve tefekkürün en yalın keskinlikle ifadesini bulduğu yazılar toplamıyla karşı karşıyayız.

Sezai Karakoç, kırk küsur yıllık fikir ve sanat hayatı boyunca, sürekli diri kalabilmiş ender bir fikir ve sanat eridir. Bugün bir Sezai Karakoç külliyatından söz edebiliyorsak ve bu külliyatın görünür görünmez tesirlerini zamanın yüzünden gururla okuyabiliyorsak, gelecek için umuttan söz açabiliriz. O umudun anahtarı, “Samanyolunda Ziyafet” kitabının satırları arasında bütün mütevazılığıyla ışıyıp duruyor. Kulak vermek ve gönlün istikametini ona yöneltmek yeterlidir. Bir şiirinde “bir insanı al, onu çöz çöz çocuk olsun” demişti. Aynı duyarlılığın keskinliğiyle, orucun, çocuk ruhunda açtığı derin etkiyi, insanın en saf çağıyla yorumlamanın yanında, buluğ çağına atıfta bulunur ve benzeri görülmeyen keskinlikte bir görüş geliştirir. Ona göre “oruç ve namaz; buluğ çağından çıkarken, çocukluktaki babadan, normal babaya geçişi, “metafizik” bir planda tutarak, çocuğun büyük bir sarsıntı geçirmesini önler. Çocuk, gelecekte kurulacak toplum sitesinin sağlam ve sağlıklı bireyi olmanın moral eğitimini böylece almış da olur. Kitapta şahsi tecrübenin izleriyle zenginleşmiş derinlikli açılımlarla beraber, asıl olarak düşünce tarihimizin en orijinal tanımlarından birisini de yapar kitaptaki yazılardan birinde. “Oruç da Acıkır” başlıklı o enfes yazıda, manevi ve soyut bir dinamiği yaratıcı bir bakışla özneleştirmiştir Sezai Karakoç. Bu orijinallik, sağlam bir inanca dayanmakla birlikte, sanatçı ruhun öznelliğidir de. Kavramları kendi kabuklarının tabiatında zaten var olagelen görüntülerinin ötesine çıkararak, onu yeniden dönüştürmek ve çağına armağan etmek böylesi has kalemlere özgü bir tutum olabilir. Öte yandan orucu “ibadetlerin yatağı” olarak değerlendirirken insanın ve toplumun manevi yoğunlaşmasına ve bu yoğunlaşmanın beraberinde getirdiği yenilenme bilincine ışık tutulmakta, tabiata paralel olarak, ortalama insan ömrü süresince, her mevsim orucun yaşanmasına vurgu yapılmakta ve zaman ve tabiatla sağlanan metafizik bütünleşmeden bahsedilmektedir. Bu, oruç yoluyla bir tür eğitilme ve olgunlaşma hamlesidir. Yazar bunun üzerine hep düşünmeye çağırır bizi. Bu kadarla değil elbet, oruç onun gözünde “düşünce, edebiyat, politika, hayat tarzı, dünya ve ölüme bakış açısı, yoksulluktan kurtuluş alanında, kısacası bütün alanlarda, kendi medeniyetimizin cevabını arayacak ve bulacak şahsiyetten haber getiren ilk tarih saati, hesap saati, kitap saati”dir. Böylelikle oruç, bedenin ve ruhun bir pasiflik dönemi olmaktan sıyrılıp hepten bütün yücelme imkanlarına kavuştuğu ve ferdin kendisinden çıkarak insana ve topluma yöneldiği yeni bir diriliş kapısıdır. Oruca, milletimizin zaman içinde kazandırdığı aktüalite zenginliği yeniden hatırlanır. Bu takdirle yad edilir. Öte yandan, Kadir Gecesi, orucun gidişi, bayram gibi kavramlar Sezai Karakoç’un üzerine sürekli düşündüğü meseleler olmuştur. Nitekim, kitaptaki yazıları kronolojik sırayla okuduğumuzda hissedeceğimiz ortak bir şuurdan bahsedilebilir. Yazar bize kendi tecrübelerini de aynı şuurun ekseninden aktarır. Yazıyı yazarken bizzat onu yaşar. Dışarıda seyirci değil, iftara uzanan el, Kur’an sayfalarını takip eden göz, saf tutmuş mümin, yol gösteren önder konumundadır. Bu yüzden kitabı, geliştirilen yorumlarla aydınlanma, okuma zevkiyle gönenme, çağdaş bir entelektüelin perspektifinden kavramları özgün yönleriyle yeniden algılama, şükredip silkinme, inancı ve değerlerini sevip sahiplenme yanında, Peygamber’den gelen manevi halkaya katılmış bir mümin olmanın huzuruyla da okumalı. Bunu hissetmeli, hissedebilmeli. ‘Samanyolunda Ziyafet’ kitabını okurken diri düşünce yanında oruçla yumuşamış bir gönül huzuru ve tutarlılığını da bulacak okur.

kaynak: zaman.com.tr

Add comment Ocak 11, 2007

Samanyolunda Ziyafet: Oruç Yazıları

Yazar: Murat Soyak 

Mütefekkir-şair Sezai Karakoç’un bir ömür boyunca daha çok ramazanlarda yazdığı oruç hakkındaki yazıları “Samanyolunda Ziyafet” adıyla kitaplaştı. Kitabın alt başlığı: “Oruç Yazıları”

Kitapta yer alan yazıların başlıkları bizlere çok şey söylemektedir: Betonları Kıran Oruç, Samanyolunda Ziyafet, Oruç ve Çocuk , Orucun 24 Saati, Orucun Ömrü, Aktüalite, Altın Gece, Bayram, Konuk, Sürekli Mucizeler, Her Yıl Bir Mucize Gibi Gelen, Oruç da Acıkır, Diriliş Saati, Silahımız, Yankı, Bir İftar ve Ötesi, Kadir Gecesi, Yolcu, Bayram, Oruç ve Diriliş, Orucun Ruhu, Ruhun Silahları, Ruhun Şöleni, İnsan ve Oruç, Görünen Aya Selâm, Hicretten Miraca, Oruç Dünyasında, Gök Armağanı Oruç, Orucu Benzerlerinden Fark Ettiren, Çocukluğumuzun Ramazanları, Çağrı, Oruç Ülkesi, Kara Bayramı Aka Çevirmek, Ramazanın Aynasında Hayat.Ramazan gelince özge bir zaman başlar. Ruhun ön planda olduğu bir zamandır bu. İnsan iyiliklere, güzelliklere doğru bir yürüyüştedir. Kirden, karanlıktan uzak günler… Kurtuluş günleri, arınma günleri: “Bir ev nasıl yılda bir defa temizlenir, örümcek ağlarından kurtarılır, kiremitleri aktarılır, sıvanır, yıkanır, onarılır ve badana edilir; yani yeni yapılmış hale getirilirse, bir ruh da yılda bir kere böyle bir genel temizlik ve revizyon ister. Bir şehrin temizlenmesi, onarılması, yeniden yapılması, sıva, boya ve badanalarının tazelenmesi ile müslüman bir şehrin oruç boyunca ruhî canlılık ve hareketi , yükselme ilerlemesi birbirini çok andırır. Oruç , demek ki bir noktadan bakılınca, ruhun ve vücudun dezenfekte edilmesi oluyor.”( Betonları Kıran Oruç )

Hayatın monotonluğu, sıradanlığı yeni zaman ile, ramazan ile değişir.Başka bir kapı açılır adeta.Bu kapıda umut, sevinç, gül aydınlığı…Hayatın bunaltan, usandıran tekrarları kaybolur. Yeniden başlamanın vaktidir: “İşte oruç, külü deşer, betonları kırar, eskiyen dünyayı tazeler, alışkanlıkları elâstikîleştirir, donmalarını önler, içgüdüleri pırıl pırıl yapar, insanı melankoliye düşmekten, yani eşyayla ilgiyi kesmekten, korur, kâinatı yeniden yaşanmağa değer bir yer haline getirir, insanı yeni doğmuşçasına yaşamaya hevesli, iştahalı bir yeni insan yapar.”
( Betonları Kıran Oruç )

Değişim başlamıştır. Zaman, başka bir zamandır: “Hayvandan meleğe doğru yolculuk; içteki karanlıkların eriyişi, yerini metafizik ışıkların alması Oruçla…Gerçek gün doğuşu, gerçek kuşluk, gerçek öğle, gerçek ikindi, gerçek akşam ve gün batışı, gerçek gece ve yatsı Oruçla. Gerçek zaman Oruçladır.” ( Samanyolunda Ziyafet )

Müslüman her yıl, bir ay bir ruh şölenine çağrılır. Yeniden varoluş: Yücelten, sağaltan…“Oruç insanın katıldığı, her yıl bir ay katıldığı bir ruh şölenidir.Üstün insanların davetlisi olduğu bir tabiatüstü ziyafet, bir gök sofrasıdır.” ( Samanyolunda Ziyafet )

Çocuğun dünyasında orucun yeri bambaşkadır. Evvela Ramazanı bekler. Çevresindeki konuşmalar ona kutlu bir misafirin geleceğini haber vermektedir. Ramazan bütün görkemi ile gelir. Evde bir değişim başlamıştır. Çocuk bu değişime katılmaya çalışır. Sahura kalkar. Büyükleri “uyu” dese de o, dinlemez sahurda uyanır. İftar vaktini sabırla bekler. Kulağı ezan sesinde…Çocuk ve oruç arasında bir iyilik ırmağı akar: “Oruç ve namazladır ki, kutsal bir dünyaya girer çocuk.Sözle değil; bizzat o dünyanın içinde yaşar Mutlak Gerçeği.”
( Oruç ve Çocuk )

Ne güzel konuktur o !.. Evimizi, ruhumuzu aydınlatır, bizlere dirilişin imkanlarını sunar. Hoş geldin !.. “Her yıl bir ay için oruç mimarı bize konuk gelir. Gelir gelmez de kollarını sıvar ve işe koyulur.Bir kahve içimlik bile beklemez, dinlenmez. Kutsallığın işçisidir o. İlkin vücut evini şöyle bir yoklar. Bir sarsar insanı. Öyle sarsar ki bacalarda ne kadar birikmiş kurum varsa dökülür. Tabiat etkisiyle gevşemiş ve kopmaya yüz tutmuş sıvalar düşer. Yerinden oynamış kiremitler kayar. Organlar arasında, kasların eklem yerlerinde, hareketsizliğin ve ölümün sembolü olarak gerilmiş kaç örümcek ağı varsa yırtılır. Vücut konağı , böylece konuğun, büyük konuğun gelmiş olduğunu bilmiş olur. Sonra Oruç onarmaya başlar” ( Konuk )

İnsanın bitmez sanılan koşuşturması, gün içinde bir telaş…Ve arada yaşanan aldanışlar, kayıplar…Zira oyun ve oyalanma çeker insanı. İşte bu gidişe son vermenin, tefekkürün zamanıdır. Nereye gidiyoruz, bu çaba niçin, neredeyiz ? soruları nefsimize sürekli sorulmalı. Bir çağrıdır oruç. Bağlanmanın, yakınlığın yeniden değerlendirildiği, noksanların tamamlandığı zaman: “Oruç, bu ümmete bağışlanmış; sağı ölüden, diriyi cansızdan ayıran, fark ettiren kutlu bir nimet ve emanettir. ( Her Yıl Bir Mucize Gibi Gelen )

Kur’ân sesi, namaz, merhamet…Bütün bunların neticesi olarak iyiliği çoğaltıp kötülüklere engel olmanın gereği bir kez daha hatırlanır. Orucun müslümandan istedikleri vardır: “Evet, oruç da susar, oruç da acıkır.Orucun susadığı ve âb-ı hayat gibi kanamadığı su, Kur’ân sesi, acıktığı namaz, örtündüğü merhamet, kuşandığı, giyindiği, Allah adının yükseltilmesi yani cihadtır.”
( Oruç da Acıkır )

Bekleyenler için gün doğmuştur artık. Rahmet, mağfiret günleri…“Uzun süren bir kuraklıktan sonra, dudakları çatlamış toprağından ötürü ellerini göğe kaldırmış çiftçi için birden boşanan yağmur neyse, biz müslümanlar için gelen bu oruç da odur.” ( Silâhımız )

İslâm insanı olmak…“Kur’ân, namaz ve oruçta dirilen bir İslâm insanı olmak: İşte çağımız müslümanının tek varoluş şartı.” ( Silâhımız )

Karanlıklardan çıkış için kurtuluş için ramazan…“Ölüme doğru koştuğu bu son çağlarda İslâm toplumu tam ölmemişse ve hâlâ yaşıyorsa; bunu, gelip gelip dirilten ramazanlara borçludur geniş ölçüde. Ve bir gün tam dirilecekse, bu da yine bir ramazanda başlayacaktır, ramazanlarla başlayacaktır. ( Oruç ve Diriliş )

Oruç günlerinde yaşadığımız her ân daha bir anlamlıdır, daha bir kıymetlidir. Taşlar yerine oturmuştur. İnsan bir dinginlik içindedir. Geçmişini hatırlar, bugünü değerlendirir, gelecek günlerin daha iyi olmasını umut eder. Gündelik alışkanlıklar terk edilmiştir. Özge bir oluş ile gün başlar. Yücelten anlamın ışığında vakit daha bir kıymet kazanır. Zaman ve eşya gerçek anlamına kavuşur. İnsan bu değişikliği gün içinde derinden duyar: “Oruç, eşyayı ve evreni de bize yaklaştırmış değil midir? Onu daha derinden algılamakta, kavramakta değil midir? Oruç ayında gündüz daha gündüz, gece daha gece değil midir? Güneş daha güneş, su daha su, toprak daha toprak, ay daha ay, yıldız daha yıldız, zaman daha zaman, mekân daha mekân, vücut daha vücut değil midir? Ve nihayet ruh, daha ruh değil midir? ( Orucun Ruhu )

Şiirden: “ Ey oruç, diriltici rüzgâr, İslâm baharı” ( İnsan ve Oruç )

Şimdi başlayan bir muhasebedir: “Oruç, bir ruh analizi oluyor inanmış insan için. Geçmişini düşünüyor insan, yanlışlıklarını daha bir net görüyor. Eğrilmişse yolu, düzeltmek istiyor onu. Yay haline gelen “Doğru Çizgi” düzeltiliyor içimizde. ( Oruç Dünyasında )

Kaybettiğini hatırla !.. “Kendi kendinden uzaklaşan insanın kendine dönüşüdür oruç ayı”
( Gök Armağanı Oruç )

Bir göç var, kutlu bir sefer…“Ramazan dünya içinde ahirete bir aylığına Müslümanların toptan hicreti gibidir.” ( Orucu Benzerlerinden Fark Ettiren )

Artık beden geriye çekilir; ruh ön plandadır: “Ruh, oruç ülkesinde büyümenin sırrını keşfeder.” ( Oruç Ülkesi )

Bizim için diriliş günleri, sevinç günleri, tövbe günleri…Bir yapının yükselişi gibidir: “Ramazan, biz Müslümanların kimlik hamurumuza bir güneş ışığı gibi sızmıştır. Kişiliğimizi mayalamıştır o. Kişiliğimiz onunla; o, kişiliğimizle yoğrulmuştur.İnsan ruhuna tabiatüstü pencereler açan odur.” ( Ramazan Aynasında Hayat )

Sezai Karakoç’un oruç yazılarını topladığı bu kitapta oruçtaki derin anlamlar ifade edilir. Dergi ve gazetelerde yayımlanan yazılar bir araya getirilmiş. Oruç konusunu işleyen ilk yazısı “Betonları Kıran Oruç”, 1962 yılında “Yeni İstiklâl”de yayımlanmış. Kitapta yer alan son yazı özellikle bu kitap için hazırlanmış. Yazı için düşülen tarih: Ekim 2004. Bir kitap bütünlüğüne kavuşan oruç yazılarında umudu, irfanı, uyanışı, iyiliği okudum. “Samanyolunda Ziyafet”e davetlisiniz dostlar !..

kaynak: kitapfaresi.blogspot.com

Add comment Ocak 8, 2007

Gün doğmadan

Yazar: Nazif Gürdoğan

Bütün insanlığı yeniden “Diriliş”e çağırarak, sanat ve düşünce dünyamıza evrensel boyutlar kazandıran Sezai Karakoç, daha önce dokuz kitapta yer almış şiirlerini “Gün Doğmadan” adı altında topluca yayınladı.

Sanattan kültüre, ekonomiden politikaya kadar her alanda İslam’la Batı’nın kıran kırana hesaplaştığı bir dönemde, Karakoç, sanatta olduğu kadar düşünce ve eylemde de büyük bir çığır açtı.

Anadolu’da geleceğin düşünce, sanat ve eylem ustaları, geriye dönüp baktıklarında, onun açtığı yolda, onun tuttuğu ışıkla ilerlediklerini görecekler.

İki büyük savaş sonrasında Batı, Asya ve Afrika’daki üstünlüğünü yitirince, Albert Camus “Avrupa ya yeni bir medeniyet bulacak ya da toptan yok olacak diyordu.”

Aynı dönemde, Karakoç, “İnsanlık tekrar medeniyet muhasebesini yapmak ve peygamberlerin yolu olan hakikat medeniyetine dönerek yenilenmek, tazelenmek, yeni bir ruh ve hayat kazanmak, dirilmek zorundadır; insanlığın ruhu bu yeniden doğuşa gebedir” diyor.

Karakoç, Batı’nın yıkılmaya yüz tuttuğu bir dönemde, Asya ve Afrika’nın Türkiye gibi, kendi medeniyetini inkâr ederek, kurtuluşu Avrupa’da aramasının, bütün dünyayı nasıl bir kaosa sürükleyeceğini, şiiri, düşünce yazıları ve eylemiyle ortaya koymaya çalıştı.

O, Akif gibi, İkbal gibi, Yahya Kemal gibi, Necip Fazıl gibi, bir kültür ve medeniyet savaşçısıdır. Onlar İslam dünyasının yitirdiği Cennet’in Batı’da değil, kendi medeniyeti içinde aranması için, sanat ve düşünceleriyle birlikte hayatlarını ortaya koydular. Onlar düşünce ve sanatı “gerçek medeniyet”i arama işi olarak gördüler.

Karakoç’un düşünce dünyası gibi, şiir dünyası da oldukça zengindir. O düşüncesiz şiir, şiirsiz düşünce olmayacağının bilincindedir. Bu yüzden, düşünce kitaplarının hacmi, şiirlerinin hacminden daha büyüktür. Şiiri aslında düşüncesinin özü ve özetidir.

Onun düşünce çalışmalarını bütün boyutlarıyla kavramadan, özellikle “Hızırla Kırk Saat”, “Taha’nın Kitabı” ve “Gül Muştusu” gibi uzun şiirlerinin engin dünyasına girmek mümkün değildir.

Zor dönemlerde şairin yükü ağırlaşır. Kritik dönemle de şair yalnızca şiir ve düşünce çalışmasıyla yetinmez. Karakoç gibi, siyasal eyleme geçme zorunluğu da duyar. Onun için “Düşünce sanatla eylem arasında köprüdür.” Bu yüzden o hiçbir zaman düşünce için düşünce ya da sanat için sanat peşinde olmadı.

Karakoç’un “İslamın Dirilişi” isimli kitabında ortaya koyduğu gibi, hiçbir düşünce köklü bir sanat birikimine dayanmadan uygulama alanına geçemez. Düşünce akan su gibi, toplumun ruhunda yankı bulursa canlılığını korur.

Karakoç düşünce zenginliğini şiirine, şiirini de eylemine yansıtmasını bilen, ender ustalardan biridir.

“Gün Doğmadan” onun elli yılı bulan düşünce ve eylem dünyasının toplamıdır.

Nobel Edebiyat Ödülleri siyasal amaçlı olarak ülkelere verilmemiş olsaydı, Karakoç çoktan bu ödülün sahibi olurdu.

kaynak: yenisafak.com.tr

Add comment Ocak 7, 2007

Başucu kitabı: Gün Doğmadan

Yazar: İbrahim Kardeş

İlk şiir kitabı Körfez’in yayımlanışından 41 yıl sonra Sezai Karakoç, bütün şiirlerini tek ciltte topladı. Diriliş Yayınları’nın 53. kitabı olarak okuyucuya sunulan esere şair “Gün Doğmadan” adını vermiş.

Kitabı daha elime almadan, içimde bir “Safahat” imgesi uyanıverdi. Bunda ilk etken, kitabın 690 sayfaya yaklaşan hacmi ve dış görünüşüydü kuşkusuz. Ancak Safahat ile Gün Doğmadan arasındaki benzerlik bununla sınırlı değil. Safahat, Mehmet Akif Ersoy’un yedi şiir kitabını içerirken, Gün Doğmadan, Mehmet Sezai Karakoç’un dokuz şiir kitabını içeriyor.

Safahat, İslâm milletinin parçalanış, İslâm devletinin yıkılış “safha”larına tanıklık eden bir şairin gözünden ve gönlünden yansıyan ışıklardır. Bu ışıklar, daha çok “toplum aynası”nı görünür kılar. Gül devrini ve bülbül olmayı özleyen Akif, “viranelerin yasçısı baykuşlara dön”mekten yakınır. Uyanış, silkiniş, doğruluş için gösterdiği onca uyarıya ve umut parıltılarına karşın Safahat’ı bir çeşit “Gün Batarken” kitabı sayabiliriz.

Fakat mademki kıyamet henüz kopmamıştır, gün doğacaktır. Önce birey birey insanların, sonra toplumun kalbinde diriliş tohumları patlayıp filizlenecektir. Tarih, coğrafya, İslâm, insanlık, fizik, metafizik, hattâ folklor bile, bu diriliş hamlesine malzeme sağlayacak imkânlarla doludur.

Sezai Karakoç’un şiirleri bu imkânları işaret eden, aydınlatan, kıpırdatan, besleyen, yorumlayan, geliştiren; aklımıza ve kalbimize yaklaştıran, yerleştiren şifalı sular gibidir. Bir aşk pınarı, bir tarih ırmağı, bir Anadolu deresi, bir sevda çeşmesi, bir sebil, bir testi, bir tas, bir bardak, bir kaşık, bir avuç… Sanki hangi formu taşırsa taşısın, her şiirde bir su vardır ve hepsi de şu veya bu biçimde o “bengisu” ile bağlantılıdır.

Gün Doğmadan’da toplanan dokuz şiir kitabının “mümkün olduğu ölçüde kronolojik sıra gözetilerek, yeniden düzenlenmiş” ve “bölümlere, yorum için ufak ipuçları eklenmiş” olduğu belirtilmiş kitabın başında.

Bu “ufak ipuçları” şöyle:

“Birinci Sağnak: bahar sağnağı. Gül sağnağı. Dolunayın Çağrısı.

İkinci Sağnak: ateş sağnağı / Güneş karıncalanmaları.

Üçüncü Sağnak: gölge sağnağı. Akşam yıldızının çıkagelişi.

Dördüncü Sağnak: geometri sağnağı. Doğaüstü kent çizgileri.

Beşinci Sağnak: akış sağnağı. Geceleyin âbıhayat için millet yolculuğu.

Altıncı Sağnak: İnsan Sağnağı. İnsanda insanlığın yeşerip solması ve yeniden dirilişi.

Yedinci Sağnak: gök sağnağı. Yer sağnağı. Tutuşan göller. Hıdrellez rüzgârlarının kapı aralayışı.

Sekizinci Sağnak: Ebedî yaz sağnağı. Ruhun ve tarihin yıkılıp yeniden yapılma fırtınaları.

Dokuzuncu Sağnak: Aynalar sağnağı. Bardaktan boşanırcasına paslanan talihin içinden gülümseyen uygarlık ırmağı.

Onuncu Sağnak: kuş sağnağı. Simurg örneği. Öteye doğru. Daha öteye. Daha öteye.

Onbirinci Sağnak: sevgi sağnağı. Masallaşan gerçek. Çile ve gönül prizmasından geçen yedi rengin tek hakikat ışığına dönüşmesi.

Onikinci Sağnak: güz sağnağı. Suyun sabah alacakaranlığı yankısına dönüşü, sararıp dökülürken çınarların yaprakları.

Onüçüncü Sağnak: kış sağnağı. Ölüm. Sonra çark bir daha dönecek: diriliş.”

Geçen gece geç vakit, açık penceremizden içeri o böceğin sesinin dolduğunu işitince, hemen Gün Doğmadan’ı açıp son şiiri yüksek sesle okuduk: “Ağustos Böceği bir Meşaledir”. (s.679-682)

kaynak: yenisafak.com

Add comment Ocak 7, 2007

Çıkış Yolu 1 -Ülkemizin Geleceği-

Yazar: Mehmet BATAR



Tarih, bize bir şeyler öğretebildiği kadarıyla tarihtir. Şu sadece yirmi yıl sürmüş olan hayatımda görebildiğim kadarıyla, milletçe bir kompleks sendromuna yakalanmış halleri yaşamaktayız. Geçmişimizden nasıl edip de bir ayrıntı çıkarmaktan ve ‘vay anasına, biz neymişiz be!’ şeklinde, garip efektlerle süslenmiş tepkiler vermekten imtina etmiyoruz. Övünmek, hatalı bir davranış mı? Övünülecekleri görmeyip, yerinelim mi? Modern hayatın bize kazandırdıkları(?) arasında en kolay avlandığımız husus, diyalektik düşünme tarzıdır. Herhangi bir mevzuya ait bir tez ve bu teze karşı geliştirilmiş bir antitez mevcuttur ve ikisinden birini seçmelisiniz. Oysa hayat, en ufak, en önemsiz bir konuda bile, önümüze bir sürü farklı seçenek koyar; bu sayede seçme hakkımızla insanlık’a giden yola adım atarız. Bize, tarihimizle övünelim mi, yoksa yerinelim mi türlü bir soru sorulduğunda, bu soruyu soranların kötü niyetlerini kursaklarına tıkamak boynumuzun borcu olmalıdır. Peki böyle bir soruya vereceğimiz cevap ne olmalıdır? Cevabımız neden tarihimizi anlamak olmasın ki?

Neden anlamalıyız? Modernizmin aklı davranışlarda ön plana çıkaran tavrına karşı en ciddi eleştiri olarak, davranışlarımızı, gerek bireysel gerekse toplumsal deneyimlerimize bağlı olarak geliştirdiğimiz yolundaki görüş belirmiştir. Akıl, belki köke bağlı olan dalın yerçekimine zıt ya da suyun olduğu tarafa doğru hareket ettirilmesi noktasında devrededir. Bu yaklaşım tarzından hareketle düşünecek olursak, şimdi yaşadığımız, önceki yaşadıklarımızla, dolayısıyla gelecekte yaşayacaklarımız da geçmiş ve bugünle irtibatlıdır. Geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki köprünün doğru inşa edilmesi gerekir. Geleceğin doğruya doğru yollandırılması, ancak bugünün doğru bir şekilde değerlendirilmesiyle mümkün olabilecektir. Hatalarımız nelerdir, doğrularımız nelerdir gibi soruların değerlendirilmesi gerekmektedir. Hatalarımızı nasıl doğruya çevirebiliriz, doğrularımızı nasıl daha doğru hale getirebiliriz soruları bizi bekliyor.

Pek itiraz görmeyecek bir şekilde, kötü günler geçirdiğimiz söylenebilir. Büyüme evresini geçirmiş bir populasyonun ya da medeniyetin düşüşe geçmiş olması normaldir. Bu, hep böyle olagelmiştir. Fakat, içinde bulunduğumuz hali kabullenmiş olmak, bunu bir son gibi algılamak, bize kesinlikle yakışmayacaktır. Hepimiz, güzel bir geleceğin hayalini kurmalıyız. Fakat, bir şeyin hayalini kurmak, o şeyi beklemek değil, aksine o şeye doğru yönelmektir. Bir çaba göstermeden kurulan hayallerin sonu, ütopyalara, fantezilere varacaktır. Bize bir mükafat verilecekse, bu mükafat, başarımıza değil, çabamıza verilecektir. Başarı Allah’ın takdiridir ve sonra gelir, çabaysa önce gelir ve kul çabayla mükelleftir.

Ergenekon destanında, sınırlanmış, tutsak kalmış, günümüzde nelere tekabül edeceği aşikar olan yüksek dağ imgeleriye çevrelenmiş milletimize, bir mucize eseri olarak bir kurt yol göstermişti. Bir ‘çıkış yolu’ bulabilmiştik. Bir mucizeyi beklemenin bizi selamete erdirmeyeceği çok açık; o halde her birimiz birer mucize olmalıyız. Memnun olmadığımızı bildirmeli, memnun olmak istediğimizi de belli etmeliyiz.

Milletçe bir ‘çıkış yolu’ bulmak çabamızda, mütefekkirlerimize önemli görevler düşüyor elbette. Sezai Karakoç, mütefekkir sıfatının hakkını vermekte ısrarlı olan bir mütefekkirimiz olarak, çabasını sürdürüyor, güzel olabilecek bir hayatın müjdesini veriyor bize. Böyle bir hayat uğruna çabalamanın bile, bizim için yeterli olacağına dair ipuçları bırakıyor gezindiğimiz yerlere. Yıllardır yapıyor bunu, ısrarla sağlam durarak, tavize yanaşmadan, ısrarla bizim argümanlarımızı kullanarak, ‘biz’ diyebileceğimiz özelliklerimizin olduğunu ısrarla vurgulayarak söylüyor. Tıkandığımız, nereyi gideceğimizi bilemediğimiz zamanlardayız. İsmet Özel’in muhteşem ifadesini halimize uyarlarsak, önümüze çıkan bütün yolar yürünebilir görünüyor ve bu, kaybolduğumuz anlamına geliyor. Bu kaybolmuşluktan, tıkanmışlıktan bizi selamete çıkaracak bir tane yol olmalı oysa. Sezai Karakoç, o yolu anlatıyor bize, o yolun zahmetini fakat mükafatını anlatıyor.

Bir ütopyadan bahsetmiyor bize. Varılacak bir hedeften, zamanın akışıyla bağını bir türlü kuramadığımız, gökten zembille inmiş bir hayattan da bahsetmiyor. Bir yol anlatıyor yıllardır bize; biz, o yolu tanıyarak varacağımız yer hakkında tahminlerde bulunuyoruz; güzel bir yer orası, gidemesek bile hac yolunda ölen karıncaya kardeş oluruz en azından.

‘Çıkış Yolu’, üç kitaptan oluşuyor. Elimizdeki ‘Ülkemizin Geleceği’ adlı kitap, Sezai Karakoç’un aydın kökenli bir hareketle ülkeye bir şeyler ekleme çabasıyla kurduğu Diriliş Partisi başkanlığı döneminde verdiği iki konferansı içeriyor. Ülke ve millet kavramlarını, ırk ve resmi sınırlarla karıştırmadan, ‘müslüman, müslümanın kardeşidir’ düsturundan hareketle yeniden ve etraflıca tanımlıyor. Mesela bir Afgan’ın neden bizim milletimizden olduğunu, Bağdat’ın, Şam’ın ve daha nice şehrin neden bizim olduğunu anlatıyor. Biz’in ne kadar geniş olduğunun üzerine basıyor. Eylem aşamasına gelen Irak operasyonuyla planlanan hedeflerin aşikar olduğu bir vakitte, bu sözler çok anlamlı oluyor. Tarih demiştim ya yazımın başında, tarihi kaliteli bir şekilde incelemenin, bize, şimdiyi anlamamızda ve geleceği şekillendirmemizde neden önemli bir yol olduğunu anlatıyor ve bazı polemik konusu olaylara çok net açıklamalar getiriyor. Bizim ne Doğu ne de Batı uygarlığına ait olduğumuzu belirtiyor. Milleti anlamayan, millete bağlanmayan, hayali, kurgusal toplum mühendisliği senaryolarının, bize nelere mal olduğuna dair ciddi örnekler sunuyor. Bir medeniyetin gelişiminde ekonominin, sanatın, eğitimin, kültür hayatının… birbirinden bağımsız düşünülemeyeceğini, bir atılım yapılacaksa, bütün unsurlarıyla beraber bir atılım yapılmasının mecburiyetini vurguluyor. Ülkemizi, (sadece Türkiye Cumhuriyeti’ni anlamamak hususuna dikkat edelim) ne tür tehlikelerin beklediğine dair öngörülerde bulunuyor. Kehanette bulunmuyor elbette, geçmiş, şimdi ve gelecek arasındaki köprünün üzerinde yapılan gezintiler sonucu edinilmiş bilgilerini sunuyor. Ne kadar da çok konudan dem vuruyor, hiçbirini es geçemeyeceğimiz bir sürü konudan. Kemmiyetin böylesi yoğunluğuna rağmen, keyfiyetin uç noktalarda dolandığı müthiş bir anlatım.

Kitap, tahmin edilebileceği gibi Diriliş Yayınları’ndan çıktı. Sezai Karakoç, üzerine ölü toprakları serilmiş bireyler olarak yaşarken, yeniden dirileceğimiz, kendimiz için, tüm Dünya için dirileceğimiz bir zamana vurgu yapıyor yıllardır. Nasıl bir dirilişi gerçekleştireceğimize, dirilişi nereye gerçekleştireceğimize dair çabamızın istikametini bildiriyor bize. Zihnimize bir ‘çıkış yolu’ haritası çiziyor. Ben, kendi adıma söyleyeyim, sıkıldım buradan, ve çıkışımı temin etmem gerekiyor. Çabamı sunmalıyım, ayaklarımı kımıldatmalıyım artık…

Her şeyden önce bir şair Sezai Karakoç; bizi ‘ayinlere’ ekleyen, ‘yarasalar’ ile savaştıran, ‘çeşmelerdeki’ suya işaret eden bir şair. Ve bir mütefekkir aynı zamanda, denemeleri ve makaleleriyle zihinlerimizi yontma sürecimizi etkileyen bir fikir adamı. Gönlümüzü ve zihnimizi bir çoşkunluk mimarisiyle inşa ediyor.  Aslında ne kadar saçma değil mi insanı iki ayrı parçadan saymak. Zihin, iyi bir zihinse, iyi bir gönülden farklı bir şey söylemez ki! Milletçe, böyle bir zat ile muhatap olabilme şansına erdiğimiz için şükretmeliyiz. Hakkında söylenen sözlerin hep eksik, hep donuk kaldığı bir insanla ilgili söz söylemenin sıkıntısını, yazının başından beri çekiyorum. Hiçbir şey söyleyememiş olduğumu da peşinen itiraf ediyorum. Bunu başaramayacağımı da zaten biliyordum. Amacım, kapının ardındakilerden söz söylemek değildi zaten, kapıyı işaret edebilmekti yalnızca. Sezai Karakoç hakkında sadece şunu söylemek yeterli olabilirdi belki: Allah O’ndan razı olsun!

Yazıyı, Üstad’ın kitabı için yazdığı girişten bir alıntı yaparak bitireyim istiyorum. “Bir çıkış yolu bulmak, kitabın adı gibi… Umarım, milletimiz, tarihinin bu en kritik anında, üstün sezgisi, sağduyusu ve eşsiz ruhunun aydınlığıyla, destanlarda olduğu gibi, kurtuluş ışığını yakalayacaktır.”

kaynak: www.patikalar.net

Add comment Ocak 6, 2007


Diriliş Yazıları nedir?

Diriliş Yazıları, diriliş düşüncesinin en sahih şekilde anlaşılması ve anlatılması projesidir. Bu kapsamda, ne olduğu, ne olması gerektiği ve nasıl olacağı da önem arzeder. Bu maksatla, bu ilk ayakta Diriliş Yazıları, bir internet sitesinde ilgili yazıların arşivini oluşturmaktadır.

Bölümler

Son Yazılar

Bağlantılar

Diriliş Paneli

Diriliş Yazıları, diriliş düşüncesi üzerinde düşünme ve konuşma merkezli çalışmalarına bir panele destek olarak başladı. Panel kapsamında konuşmacılar, diriliş düşüncesi ve düşüncenin mimarı Sezai Karakoç'u konuştular. 3 saati aşkın bir süre akademisyen ve yazarların da içinde bulunduğu panel konuşmacıları, dinleyicilere diriliş ve Sezai Karakoç'u anlattılar. -nisan'07-

Arşiv