Posts filed under 'Makaleler'
Sezai Karakoç’un Tezi
Yazar: Kâzım Sağlam
Sezai Karakoç’un Hayatı
Sezai Karakoç 22 Ocak 1933’te Diyarbakır’ın Ergani ilçesinde doğmuştur. Babası Yasin Efendinin koyduğu isim Muhammed Sezai’dir. Nüfus kayıtlarına geçerken bir karışıklık sonucu ağabeyinin ismi olan Ahmet, Sezai’nin başına eklenmiştir. Bu yüzden resmî kayıtlarda adı Ahmet Sezai Karakoç’tur. Dedeleri Ergani ve yöresinde bir hayli tanınmış etkin kişilerdir. Babasının babası Hüseyin Efendi, Plevne savaşına katılmış, Gazi Osman Paşanın takdirini kazanmıştır. Akkoyunlu sülalesinden geldiğini söyleyen Sezai Karakoç’un, ailesinin lakabı Leventoğulları’dır.
Çocukluğu Ergani, Maden ve Dicle ilçelerinde geçen ve 1938 yılında Ergani’de 3 ay ilkokul öncesi ihtiyat sınıfına devam eden Sezai Karakoç, 6 yaşında ilk mektebe başlar ve orayı 1944’te Ergani’de bitirir. Maraş Ortaokuluna parasız yatılı olarak kayıt olur. 1947’de orayı bitirerek Gaziantep’te yine parasız yatılı lise öğrenimine başlar. Gaziantep lisesinden 1950’de mezun olur. Felsefe okumak istediği için İstanbul’a gider. Babasının isteği İlahiyat fakültesidir. Kendi parasıyla okuyamayacağını anlayınca, o zaman parasız yatılı kısmı bulunan Siyasal Bilgiler Fakültesi sınavına girer. Sınav sonuçlarını beklerken de Felsefe bölümüne kayıt yaptırır. Şayet sınavı kazanmazsa felsefe tahsili yapacaktır.
Ankara Siyasal Bilgiler Fakültesini kazanarak başladığı yüksek öğrenimini 1955’te fakültenin mali şubesinden mezuniyetle tamamlar. Mecburi hizmet sebebiyle Maliye Bakanlığı’nda Hazine Genel Müdürlüğü Dış Tediyeler Muvazenesi Bölümüne atanır. Bu vazifenin bir istikbal sağlayamayacağı düşüncesiyle Maliye müfettişliği sınavına girer. Sınavı kazanır ve 11 Ocak 1956’da müfettiş yardımcılığı görevine başlar. 1959 yılında İstanbul’da Gelirler Kontrolörüdür. Bir ara Ankara’ya çağrılıp Yeğenbey Vergi Dairesinde görevlendirilirse de kısa bir müddet sonra İstanbul’daki görevine döner.
Görevi icabı Anadolu’yu çok gezer ve birçok il ve ilçeyi inceleme, tanıma fırsatı bulur. 1960-1961 yıllarında yedek subay olarak askerlik görevini ifa ettikten sonra İstanbul’daki görevine kaldığı yerden devam eder. 1965’ten 1973’e kadar birçok kez istifa eder. 1973’ten bu yana da hiçbir resmî görev almaz.
Kurucusu bulunduğu Diriliş’i yayınlar ve Diriliş Dergisi ile İstanbul’da hizmete devam eder. 1990 yılında “Güller Açan Gül Ağacı” amblemiyle Diriliş Partisi’ni (DİRİ-P) kurar. Yedi yıl partinin genel başkanlığını yürütür. Ancak bu parti 19 Mart 1997’de iki genel seçime girmedi diye kapatılır.
Sezai Karakoç değişik dergilerde yazı yazmış, şiirlerini yayınlatmıştır.
Mülkiye Dergisi, Hisar Dergisi, İstanbul Dergisi, Komünizme Hücum Dergisi (Şevket Eygi’nin zoru ve hatırı için), Akpınar Dergisi, Şiir Sanatı, Pazar Postası, Türk Yurdu, A Dergisi, Yeni İstiklal, Değişim Dergisi, Kent Gazetesi Kilis, Soyut, Yeni İnsan, Büyük Doğu, Bâb-ı Âlide Sabah, Milli Gazete, Diriliş Dergisi…
Karakoç bu yazı faaliyetlerinde bazı mahlaslar da kullanmıştır:
Mehmet C. Güneş, Zülküfül Canyüce, Zafer Karip, Mehmet Karakuş, M. Sezai Karakoç, Se-Ka, Mehmet Yasin, M. Cemil, Mehmet Yasinoğlu ve Said Yeni.
Sezai Bey’in bilinen eserleri dışında İbn Arabî’nin Âdâbu’l-Mürid adlı eserinin Osmanlıcadan sadeleştirmesi olan “Genç Müslümana Öğütler” adlı kitabını belirtmekte fayda vardır.
Sezai Karakoç’un Şahsiyeti
Sezai Karakoç çok yönlü bir şahsiyet olduğundan anlatılması çok zordur. “O, ulu hocaların öğretmediklerini öğreten öğreti ustası, bir haberci, bir muştucudur.” der Arif Ay.
Sezai Karakoç’la alakalı çokça yazı yazılmış, kitaplar kaleme alınmıştır, kendisi sağlığında hakkında doktora yapılmış ender kişilerdendir.
Hayatı, kişiliği, sanatı, davası, düşüncesi, kâinata ve eşyaya bakışı ayrı ayrı ele alınması gereken hususlardır. Her bir kitabı ve ileri sürdüğü tezleri tek tek ele alınıp değerlendirmeye tabi tutulmalıdır.
İleri sürdüğü tezlerin kaynakları, etkilendiği düşünürler, birer birer tesbit edilmeli, zaafları, meziyetleri ortaya konulmalıdır.
Biz burada kendi zaviyemizden Sezai Ağabey’i değerlendiriyor, anlamaya ve anlatmaya çaba sarf ediyoruz.
Değerlendirdiğimiz her kişi, ele aldığımız her konu ve kavram ne ise ele alış biçimimiz de önemli. Adil olmak zorundayız, sevgi ve nefretimiz bizi adaletsizliğe itmemeli ve de birilerinin hakkına da saygısızlık derecesine varmamalıdır.
Karakoç’un, İslamî camiada yeteri kadar anlaşıldığı kanaatinde değiliz. Ona yöneltilen tenkitlerin kısm-ı azamisi sathi ve kasıtlıdır. Az bir çevre de her dediğini haklı bulma temayülündedir. “O bir şey yapmışsa, vardır bir hikmeti. Türkiye’nin tek çıkış yolu Sezai Bey’in sunduğu reçetelerle ancak mümkündür. Onun dışında kimse gerçeği onun kadar bilemez.” anlayışındadır.
Dolayısıyla Sezai Karakoç’a yöneltilen bazı tenkitlere de burada yer verilecektir.
Bu değerlendirmemizde Sezai Ağabey’in sanatına, edebî kişiliğine fazla yer vermeyeceğiz.
Öncelikle şunu belirtelim ki, Karakoç bir meseleyi ele aldığı zaman ne demek istiyorsa onu istediği gibi dile getirme becerisini gösterendir. Sade, rahat ve herkesin anlayabileceği bir formda sunmasını bilir. En girift meseleleri çok açık ve sarih bir şekilde izah etmede söz gücünü kullanabilen ender şahıslardandır.
Şiiri başlı başına ele alınması gereken bir yeni şekildir. Onun şiiri hem yeni hem eskidir. Kadim düşünceleri modern şekilde bize sunabilmiştir.
Eserlerinde İslamî referanslara çokça atıf vardır.
Karakoç’un yaşadığı devri hesaba katmadan onu anlamak zordur.
O zaten zor bir adamdır. Onunla uzun boylu beraberlik de zordur. 1933 yılında Ergani’de dünyaya merhaba demiş bir insanı değerlendiriyoruz. 1930’lu yılların Anadolu insanının tüm temiz yürekliliğini, insanî özelliklerini ve o tarihlerde yaşanan felaketlerin izini de taşır. Yoksulluk, harbin bıraktığı yıkım ve akabinde kurulan yeni cumhuriyetin getirdiği sarsıntıyı da hesaba katmalıyız.
Düşünürümüz; tek parti dönemini, çok partiye geçişi, 27 Mayıs ihtilalini, 12 Mart muhtırasını, 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı fiilen yaşamış ve bunların ruhunda etkisini hissetmiştir. Sezai Ağabey’i anlamaya çalışmak o devirleri birebir anlamaya çabalamakla da alakalıdır. Tarihten ve coğrafyadan kopuk bir Sezai Karakoç tasavvuru eksik kalır.
Zemin ve zaman Karakoç’ta önemli bir yer tutar; bunu anlayamayanlar Karakoç’u millîci, devletçi, yerelci sanırlar. Hâlbuki bu yanılsamadır.
Biz burada Sezai Karakoç’un iki ana düşüncesini ele alarak değerlendirmek istiyoruz. Diğer fikirlerini de bu iki düşünce etrafında değerlendirmeye tabi tutmak istiyoruz.
1-Sezai Karakoç’un Medeniyet anlayışı
2- Sezai Karakoç’un Diriliş Tezi.
Sezai Karakoç’un Medeniyet anlayışı
Karakoç’a göre iki tür medeniyet vardır: Ak Medeniyet ve Kara Medeniyet.
Bu konuda şunları söyler:
“İnsanlığın var olduğu andan bu yana iki medeniyet çarpışmaktadır. İyinin medeniyeti ile kötünün medeniyeti. Doğru ile yanlışın, güzel ile çirkinin medeniyetleri. Tûba medeniyeti ile zakkûm medeniyeti. Bal ile zehir… bunların ayrılmasından, çarpışmasından doğan iki medeniyet.
“Öbürüne de medeniyet diyorum. Çünkü o da örgütlenmiş, güçle donanmış, hatta kendisini haklı görmenin felsefesini düzenlemesini bilmiştir.
“Ak inanca karşı “felsefe” adı altında kara felsefeyi, ruha karşı maddeyi, ulviye karşı süfliyi, huzura karşı sıkıntıyı, ahenge karşı kaosu çıkarmıştır kötünün medeniyeti.
…
“Daha doğrusu, kötü, iyinin alevlenmesini sağlar. İyinin kendini bilmesi ve sürekli olarak kendini kurması için kötünün saldırısı lazımdır. Kötü iyiyi, kendi şuuruna vardırmaya yarar.
…
“Gerçek medeniyetin doğum yeri, bugün Ortadoğu dedikleri bölgemizdir. O medeniyetin tek devamcısı, tek varisi de İslâm Medeniyeti’dir.
“Batı Medeniyeti dediğimiz Avrupa Medeniyeti, Doğu’nun, hakikatin ve peygamberlerin medeniyeti olan İslâm Medeniyeti’nin karşısına dikilmişse, bu, insanlığın doğuşundan bugüne kadar gelen savaşın süreğinden başka bir şey değildir.
…
“Peygamberler medeniyetinin süreği olan medeniyetimiz, İslâm Medeniyeti, Ortadoğu kültürü, günümüzde yine böyle bir kader saatinin önünde gelmiş durmuştur.
“Uzun süreli bir kış uykusuna, ölüm uykusuna mı dalacak, yoksa ayağa kalkarak, diriliş baharının yağmurlarına doğru mu yükselecek, işte bunun kararını verme günü gelmiş çatmıştır.
“Kaçmak bir kurtuluş olmayacak, batış olacaktır.”
Karakoç’un Ak Medeniyeti, İslam Medeniyeti, vahiy medeniyetidir. Bu vahiy Medeniyeti Hz. Adem ile başlayan hakikat medeniyetidir. Hz. Adem ile başlayan İslam nasıl gelişerek ve insanlığı eğiterek sonunda Hz. Peygamber’in gönderilmesiyle son din İslam olarak şekil almışsa hakikat medeniyeti de öyle. O da gelişerek İslam Medeniyeti diye insanlığa sunulmuştur.
“İslam has ismiyle de cins ismiyle de kitap medeniyetidir… Kitabın yolunda yürüyen insanın ve tarihin medeniyeti.” (Sütun, s.185)
Sezai Ağabey’e göre medeniyetimizi ikiye ayırmak gerekir Birincisi; ideal medeniyet, ikincisi reel medeniyet.
İdeal Medeniyet
İdeal Medeniyet; asr-ı saadette inen Kur’an’ın uygulandığı dönemdir. Bu dönemdeki medeniyette İslam bilfiil uygulanmış ve örneklik teşkil edecek bir hal arz etmiştir. Bundan sonra gelecek her oluşum kendini buna göre ayarlayacak. Doğruluk ve yanlışlık buna göre tayin edilecektir. Bu donuk ve câmid bir medeniyet de değildir. Hayy ve Diri tarafından belirlenen bu numune medeniyet; diri ve dirilticidir.
“İslam kaç medeniyet hamlesi yapmıştır, bir düşünelim ve geleceği tarihin bu açısından görelim. Medine Medeniyeti temeldir ve başlangıçtır. Sonra Şam ve Bağdat sitelerinin medeniyet hamleleri gelir. Endülüs Medeniyeti, İslam Medeniyeti içinde başlı başına bir şubedir. Selçuk Medeniyeti, Osmanlı Medeniyeti, Maveraünnehir Medeniyeti birer varyasyondur. Bir de İslam’ın ruhu vardır ki bu medeniyetleri ören, doğuran odur… İslam ruhu gittikçe canlanarak dirilecektir.” (Sütun, s.282)
“Peygamber ve halifeler dönemi, doğrudan doğruya vahiy medeniyetinin insanda ve eşyada gerçekleşmesi oldu. (Çağ ve İlham, s.335-36)
Bu ideal medeniyeti insanlığın anlaması, kurtuluşunu mucibdir.
Kurulacak her medeniyet ve devlet bu ideal medeniyetle kendini test etmelidir. Medeniyetin doğru yolda olup olmadığı bu medeniyete uygunlukla tayin ve tespit edilir.
Bunu sağlamakla görevli olanlar, kalıcı olanla geçici olanı ayıracak kadar uyanık olmalı, ne büsbütün geçmişe gömülmeli ne de geçmişi yok sayarak modern dünya şartlarına teslim olmalı.
Reel Medeniyet
Reel medeniyet; ideal medeniyetten neşet eden ve fakat gittikçe uzaklaşan bir anlayıştır. Zaman ve zeminin izlerini fazlasıyla taşıyan bir medeniyettir. Emevî Medeniyeti, Abbasîlerin kurduğu medeniyet ve en son Osmanlı Medeniyeti birer vakii medeniyettir. Bunlar reel medeniyetlerdir. Birer örnek değil. Yani yeni medeniyet inşa edecek olanlar bu vakii medeniyetleri örnek alamazlar. Örneklikleri ideal medeniyettir. Fakat vakii medeniyetin tecrübesinden de yararlanırlar. O tecrübelerden ders çıkarırlar. Aynısını taklit yanlış olur. Çünkü örnek Kur’an ve Peygamberdir. Yani Kur’an ve Sünnet.
Mimariden şiire, fıkıhtan tasavvufa, cebirden, sosyal yapılanmaya tüm hayatı ihata eden bir hayat görüşüdür Sezai Karakoç’ta medeniyet.
O, medeniyetin kendi iç farklılıklarını bir zenginlik olarak görür. Birbirini nakz eden, biri diğerini dışlayan anlayışı hoş karşılamaz. Onun gözünde İbn Arabî ile İbn Teymiye birer medeniyet inşacısıdırlar. Seyyid Kutub’u da Said Nursi’yi de kucaklar. Her türlü İslamî anlayışı savunur. Özünde neye meylettiği çok mühim değildir.
Selimiye Camii de bir medeniyet ürünüdür, hat sanatı da, fıkıh birikimi de.
Sezai Ağabey, cemaate ve tarikata karşı değildir, ama yanlış anlamaya ve yanlış yönlendirmeye açıkça karşıdır. Bu meyanda şöyle der:
“Benim görüşüme göre, Müslümanlar tek millet, tek ümmet, tek cemaattir. Kişilerin tarikatları ve özel toplulukları olursa, bunları taassup derecesinde mübalağalı bir ayırım sebebi yapmayı ve diğer cemaat ve tarikatta olanları küçük görmeyi ya da kendi cemaatinde olmayanları itham etmeyi tasvip etmedim ve etmem. Bu yüzden bu tür cemaatlere ve tarikatlara girmedim.” (Hatıralar, Diriliş 111-112, 31 Ağustos 1990)
Sezai Bey tarikatları teorik olarak kabul eder ve fakat tarikat ehli olmayı kabul etmez, belki hafif görür.
Sezai Karakoç, İslam medeniyeti içinde bu ülkenin katkısını bir nevi açığa çıkarmak ve savunmak konumundadır. Osmanlının İslam’a yaptığını dile getirmek her ümmetçi insanın vazifesi olmalıdır. Karakoç bunu üstlenmiş gibidir. Osmanlıyı savunmak, yanlışlarını kabul etmek olamaz. Sezai Ağabey’e bu hususta yöneltilen tenkitlerden biri; onun Osmanlıyı çok fazla savunmasıdır veya Osmanlıyı büyütmesidir.
Burada da bir yanlış anlamada ısrar vardır. Osmanlı tabii asr-ı saadet değildir. Ama İslam’a ve Müslümanlara yaptıkları da inkâr edilemez. Batı Medeniyeti karşısında en son duran, İslam Medeniyetinin savunucusu Osmanlıdır. Batı ile hesaplaşmayı göze alan herkes Osmanlıya atıfta bulunmak zorundadır. Belki de Karakoç, Medeniyet perspektifiyle olayları değerlendirdiği için, İslam’ı dış dünyaya karşı savunduğu için, Batı Yakasına karşı ülkesini (İslam dünyasını) savunduğu için Osmanlıyı önemsemiştir.
Osmanlının çöküşünden sonra tekrar bir medeniyetin inşası Karakoç’un ana meselesidir. O bu yeni medeniyetin temel taşları için kafa yorar. Yeni medeniyetin baş düşmanı Batı Medeniyetidir. O daima Batı Medeniyetiyle, Batılı değerlerle savaş halindedir. İslam Medeniyeti, vahiy medeniyetinin temsilcisidir. Yani son vahiy olan İslam tüm semavi dinlerin temsilcisidir. İslam dışı medeniyetler azgın ve kara medeniyetlerdir.
İslam Medeniyetinin son temsilcisi de Osmanlıdır. Dolayısıyla Osmanlıyı savunmak ırki bir savunma değil, İslamî bir savunmadır.
Ona göre İslam devleti de İslam Medeniyetinin bir parçasıdır. Aslolan devlet değil medeniyettir. Erke susamış, horlanmış bir zihin taşıyanlar, Sezai Karakoç’un bu ileri görüşlüğünü anlamakta sıkıntı çekiyorlar. Dünyada etkili olmak sadece maddi güçle alakalı değildir. Maddi güç bugün vardır, yarın olmayabilir. Ama kültürle, eserle, insanî değerlerle, ayakta kalan medeniyetler, hakkaniyetle insanlığın önüne çıkanlar, daima var olacaklar ve onların varlıkları sahicidir. Var oluşu kaba güce ve devlet erkine bağlayanlar veya var olmak için mutlaka zalim de olsa devlet diyenler, dolaylı bir şekilde devleti kutsayanlardır. Devleti kutsamakla devletin var olmasını gerekli görmek çok farklıdır.
Sezai Karakoç, İslam devletini gerekli görüyor ve fakat her şeyi devletten ibaret kabul etmiyor.
Devleti çok önemseyen Seyyid Kutub da Sezai Karakoç’tan farklı düşünmüyor. Kutub’un altını çizdiği yerden Karakoç devam ediyor. Devletin ayakta kalabilmesi gene medeniyetin varlığına bağlıdır. Osmanlının çöküş nedeni de belki budur. Yani medeniyetini yenilememesidir.
“Medeniyetimizin çağımızda bir tekniği, bir sanat ve estetik ifadesi, bir düşünce dinamiği, bir bilim ağı olmalı ki Batı uygarlığı ile savaşabilelim ve benliğimizi koruyabilelim.” (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.30)
Hatta kurtuluşumuz için bazı teklifleri bile vardır: “Çağımızdaki Hakikat Medeniyeti ağır sanayi ile korunabilecektir.” (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.50)
Dinin diri ve diriltici ruhunu kaybeden bir devlet çöker. Karakoç bunu fazlasıyla yaşamış ve hissetmiş bir medeniyetin evladıdır.
O kötümser değildir, her zaman İslam Medeniyetinin yeniden neşv ü nema bulacağına inanır. “Aslında bizim medeniyetimiz büyük bir yara almış, önemli bir buhran dönemine girmiştir. Fakat batmamıştır. İslam dünyasındaki bütün toplumları ayakta tutan hâlâ İslam Medeniyeti ve İslamî hayattır. Ondan koptuğunu sananlar bile henüz onun nimetlerinden faydalanmaktalar. (Sur, s.29)
Karakoç, İslam’ı ve İslam Medeniyetini insanlık için tek kurtuluş yolu olarak görür.
Sezai Karakoç’un Diriliş Tezi
Her düşünürün ve dava adamının bir ideal nesli vardır. Peşinde olduğu davanın kimler tarafından yürütüleceği endişesini taşır mütefekkir.
İdealini gerçekleştirmek için nesil oluşturur. Kimi bunu fiiliyata döker, dökebilir. Kimi sadece değinir, işaret eder ve tarihe bırakır.
Tarihte her iki tipin örnekleri vardır. Mehmet Akif’in Asım’ı, Tevfik Fikret’in Haluk’u, İkbal’in Câvid’i… Karakoç’un da Taha’sı vardır.
Bir de Hasan el-Benna gibi, Said Nursî gibi, Mevdudi gibi önderler vardır.
Bunlarla Karakoç’u karşılaştırmak yanlıştır. Çünkü farklı alanlarda davalarını yürütüyorlar. Sayılanların ve İslamî çalışma yapıp da zikir edilmeyenlerin hepsinden Karakoç yararlanmıştır. O manada Sezai Ağabey mütevazıdır. Ben büyüğüm demez. Cemil Meriç’in yaptığı gibi.
Yunus Emre’nin, Mevlana’nın, Hacı Bektaş-ı Velî’nin, Hacı Bayram-ı Velî’nin, Şeyh Gâlib’in, Fuzûlî’nin 20.yüzyıldaki görüntüsüdür. “Mehmet Akif Ersoy biten bir dönemin son savaşçısıydı, bizler de yeni bir dönemin ilk savaşçısıyız” ifadesi de ona ait. Necip Fazıl ve “Büyük Doğu”dan sitayişle bahseder. Yeni bir solukla, bu zirvelerle gelecek nesillerin irtibatını sağlamaya çalışır.
Karakoç, Akif’in tamamlayıcısıdır. Akif’in görevini o tamamlama niyetinde ve gayretindedir. Akif çalkantıların çok olduğu, savaşların fiili bir savaş olduğu dönemin adamıdır. Karakoç hile ve desiselerin, münafıklığın ve dini bozmanın hüküm sürdüğü devrin adamıdır. Akif fiiliyata mecbur bırakılmış, feryadı, İslam coğrafyasına düşen ateşi söndürmek içindir..
Karakoç yangın sonrası harabelerden, küllerden bir İslam evi, İslam ümmeti inşa etmek derdindedir ve vazifesi, yanmış küllerden hisar oluşturmaktır.
Akif’in nesli namusu çiğnetmemek için yedi düvele karşı savaştı ve namusu çiğnetmedi. Onun nesli şehitlik üzere bina edilen bir nesildi. Akif’in neslini Peygamber kucak açarak Cennet’te bekliyordu.
Karakoç’un Taha’sı ise yarasalarla savaşıyor. Karanlıkla, zulümle, inkârla, ilhadla, cehaletle, felsefeyle, dini bozmaya kalkan modernlikle, ruhu inkâr eden maddecilerle savaşıyor.
Sezai Bey’e göre diriliş İslam halkların dirilişidir.
İslam düşüncesinin dayanması gereken değişme ilkesinin hem özgün, hem çağdaş bir ifadesi “Diriliş” kavramındadır. Sezai Karakoç’un önerdiği bu kavram özgündür, esas itibariyle İslam’ın kutsal metni ve tarihi uygulamalarının özünden çıkarılmıştır. Çağdaştır, çünkü 20.yüzyıla damgasını vurmuş kapitalizm ve sosyalizmle hesaplaşma içerisindedir.
“İslâm kendisi ilk defa bir hakikat getirmemiş. Kendisinden önceki mesajları özgün şekilleriyle diriltmek için gelmiştir. Kendi iç mantığı Dirilişe dayalıdır.”
Sezai Karakoç kendine özgü bir ekol kurmuştur. Bu ekolün temel dinamiğini oluşturan düşünce sistemi İslam’dır. Ancak, İslam’a yeni bir yorum getirmiş, çağı İslam’a ayarlamaya çalışmış, dini; varlığın temel kaynağı, dünya görüşü olarak anlamış, geliştirdiği bu düşünce akımına da Diriliş adını vermiştir. Bu kelime 1960 yılından bu yana Sezai Karakoç ismiyle özdeşleşmiştir. Diriliş sözcüğünün geçtiği her yerde Sezai Karakoç, Sezai Karakoç adının geçtiği her yerde Diriliş hatırlanır olmuştur.
Diriliş yeniden inanmak, yeniden düşünmek, yeniden duymaktır. Hayata yeniden anlam kazandırmaktır. Kurtuluş için insanın içine girdiği değişimdir. Diriliş insanın İslam’la dirilmesi, İslam’la kurtulmasıdır.
Çağımızın îlâ-yı kelimetullah savaşçısı olan diriliş erleri, gayelerinin gerçekleşmesi için meşru her yolu kullanacaklardır. “Diriliş eri bilir ki ekonomi kültürün eşyaya dönük yüzüdür. Nasıl ki, hafif kültürle ağır sanayi olmaz. Onun için ruhunu Allah’a teslim etmiş olan Müslüman ibadetin ağır ve kalifiye elemanı olduğu gibi, onun topluma ve tarihe dönük yüzü olan ve ağır kültürün yolcusu ve eşya ve tabiatın çevik yüzü olan sanayinin ve tarımın sayı ve para diliyle ifadesi olan ekonominin ağır görevlisi ve işçisidir.” (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.51)
O her şeyi yeniden diriltmekle uğraşıyor.
Diriliş nesli dengelidir, mana ve maddeyi beraber yürütür, meşhur deyimle çift kanatlıdır.
“İslam Medeniyetinin zahiri ilim ve yapı cephesi gibi iç manevi yapı cephesini de tanımaya, bilmeye çalışırım. Manevi yapıyı inkâr edenler veya gereğinden fazla darlaştıranlar birgün materyalizme saplanma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklardır. Aynı şekilde İslam’ın toplum düzeni ve fert yaşayışı için buyurduğu kurallara uymayanlar veya bunları kendileri batın (mübarek ve kutsal) adamı olduğu iddiası veya İslam’ın büyüklerinden birine bağlılıkları bahanesiyle inkar edenler, Bâtınîliğin düştüğü vartaya düşmekten kurtulamayacaklardır. Ruhumuzu bu iki aşırılıktan sapmadan korumaya çalışmamız gerekir…” der. (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.51)
Diriliş eri ümmet bilincine sahiptir.
“Müslümanlar, coğrafyalarını tarihlerini birleştirme, bu yolla da tek bir kültüre erme zorundadırlar. İslam uygarlığının yeniden dirilişine katkıda bulunma, gücü ölçüsünde her Müslümanın borcudur. Müslümanların birlik ideali her gencin gönlüne silinmez bir biçimde yerleşecektir. Müslümanların politik birliğe doğru koşmaları hayat-memat meselesidir. Diriliş erinin çağdaş ülküsüdür.
“Birlik için coğrafi durum çok müsaittir. İslam ülkeleri birbirine bitişik yapışık durumdadır. Afrika’nın bir ucundan Filipin Adalarına, kesiksiz bir şekilde uzanmaktadır, öz ülke. Aradaki sınırlar, bölünmüşlükler politiktir. Merkezi, çekirdeği Ortadoğu dedikleri bölge olmak üzere, tek ülke ideali diriliş erlerinin toprak, yurt ülkülerinin ifadesi olmaktadır.
“İslam terminolojisinde (Dâru’l-İslam) olan bu ifadeyi biz ülke kelimesiyle belirliyoruz. Tarih birliği ise geçmişte büyük İslam devletlerinin kurulmuş bulunması sebebiyle mevcuttur. Ancak yüzyıldır ki, bu birlik boyuna parçalanmıştır. Kültür birliği sağlanırsa tarih birliği de yeniden kendiliğinden kurulmuş olacaktır. O halde diriliş eri ülküsünün, yani diriliş idealinin ikinci unsuru kültür birliğidir. Özülke ve kültür birliği idealleri millet ideallerinin doğmasını sağlayacaktır. Diriliş idealinin temeli de bu millet idealidir. Millet doğunca artık Hakikat Medeniyeti demek olan İslam Medeniyetinin dirilişi gerçekleşmiş olacaktır. ” (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.59-60)
Diriliş nesli bir İslam savaşçısıdır, bu çağın gereklerine göre savaşandır, bu yönüyle Karakoç’a çağdaş dava adamı ve savaşçısı denilebilir.
“İdeal İslam’la çağdaş olmaya çalışmalı sürekli olarak. Geçmişteki İslam yaşantısına hayran olmakla yetinmemeli, o yaşantıyı bugünde de gerçekleştirmeyi bir görev bilmeli. Başkalarına resmen veya fiilen köle olmayı kendi Müslümanlığıyla bağdaştırmayıp özgürlüğünü kazanmak için ölünceye kadar savaşmayı İslamlığın, Müslümanlığın gereği bilmeli. Bunu nefsine ait bir gurur sebebi değil, içinde bulunduğu Müslüman sayılmanın kaçınılmaz bir gereği bilmeli.” (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.27)
Çoğu zaman şair kimliğiyle öne çıkarılır. Hâlbuki o bir dava ve düşünce adamıdır.
O’nun 4 yaşından beri zihnini meşgul eden imandır, İslam’dır. Nitekim, “Bin yıllık ömrüm olsa, ömrüm boyunca konuşmam ve yazmam nasibimde varsa, hep Müslümanların birleşmesinden, bir araya gelip şuurlu birliklerini oluşturmalarından bahsederim. Bundan bıkmam ve yılmam. Çünkü bundan daha büyük bir dava bilmiyorum. Tüm faaliyetim İslam’ın bir savunmasıdır.” idealiyle yola çıkmıştır.
Karakoç’a göre, “İdealsiz yaşamak bir ölümdür.”
Diriliş çalışma yoludur. Ucuzculuk yoktur.
“Diriliş olamadıkça İslam âlemi dirilmez. İslam âlemi dirilmedikçe insanlık dirilmez. Sürekli olarak bu gerçeği söyleyeceğiz. Bu gerçeği anlatacağız. Gücümüz yettikçe bu diriliş için eserler vereceğiz. Dirilişin her cephede gerçekleşmesi için bütün ruh gücümüzü ortaya koyacağız. Diriliş bizimle başlamadığı gibi bizimle bitmeyecektir. Diriliş İslam ruhunun yeniden insanlığa dönüşü, sürekli dönüşü demektir. O ruh olamadan düşünce, o ruh olmadan eylem kısa bir süre sonra kurumaya başlar.”
Yitik Cennet adlı çalışmasında dirilişin temellerini belirtmiş ve peygamberlerin tek dava güttüğünün altını çizmiştir.
Bu ‘diriliş’ tanımı; İslam Medeniyetinin bir daha dirilemeyeceği fikrinin zihinlerde yer tuttuğu bir dönemde Sezai Karakoç tarafından ifade edilmiştir.
Karakoç’un bir de İslam Sitesi vardır, bir nevi düşünce sisteminin gerçekleştirildiği yer, vatan, devlet. Biraz ideal, biraz hayal, biraz da temenni, ama uygulanabilir bir anlayışı barındıran bir ideal.
“İslam Sitesinde, eşitliği bir marj dahilinde ve içgüdülere aykırı olmayacak bir şekilde sağlayan bu atmosferin paydalarını başlıca dört grupta toplayabiliriz.
1- İslam Sitesinde her kişinin yaşama tarzına çizilen sınırlar, verilen standart aşağı yukarı kendiliğinden bir tüketim eşitliği doğurmaktadır. Lüks haramdır. İsraf ve gösteriş yasak…
2- Faizin yasak edilmesiyle emeksiz kazanca prensip olarak set çekilmiştir. Kazanç emeğe dayanır.
3- Zekât verme mecburiyeti her şeye rağmen biriken sermayenin, tabii yolu zedelemeyecek ve insanı çalışma içgüdüsüne aykırı olmayacak bir oranda sürekli olarak zenginlerden fakirlere doğru bir iktisadi kıymet akımı halinde akmasını sağlar.
4- İslam Sitesinde devlet, liberalist düzende olduğu gibi prensip olarak iktisadi düzene karışmayan, dolayısıyla zenginin bekçisi bir devlet olmadığı gibi, herkesin malını eline geçirdiği için eşyada ve insanda istediği tasarrufu yapan, karşısında maddi ve manevi hiçbir kuvvet bulunmadığı için insanın elinin kolunun bağlı olduğu komünist düzendeki gibi aykırı bir devlet de değildir.” (İslâm, s.70)
5- Diriliş nesli inkâr değil tahkik yolunu seçer. Bu yönüyle Said Nursi’yi andırır.
Diriliş nesli kimseyi küçük görmez, ama hiç kimseye esir de olmaz.
Diriliş düşüncesinde sanat- eylem arasında bir köprü vardır. Sanat eyleme dönüşmelidir, parti bu düşünceden hareketle yanlış bir çıkıştır.
Diriliş bir mekteptir. Bugün yetişmiş ve yetişmekte olan Müslüman aydınların çoğunun yetişmesinde “Diriliş Mektebi”nin dolaylı dolaysız etkisi olmuştur.
Karakoç kasabalıdır. O’nun şahsiyetini irdelerken Anadolu coğrafyasını ve Cumhuriyetin ilk yıllarını iyi okumak gerekir.
Mizacında öne çıkan unsurlar şunlardı: Onurlu ve ağırbaşlı olmak, mevki makam peşinde olmamak, dünyevi hesaplar yapmamak, dedikodu, polemik, çelişki ve çatışmaların, güncel olanın uzağında kalmak.
Hakkında Ne Dediler?
Mülkiyeden yakın arkadaşı ve sonradan biçim yönünden aynı şiir akımının içinde beraber yer alacakları Cemal Süreya’nın Sezai Karakoç hakkında yazdıkları dikkate şayandır:
“Bulgucu adam. Belki de ülkemizde tek bulgucu. Çok daha yetenekli, bir Mehmet Akif’in tinsel görüntüsüyle adamakıllı bir Necip Fazıl’ınkini iç içe geçirin, yaklaşık bir Sezai Karakoç fotoğrafı elde edebilirsiniz. Türkiye’de özellikle sağın, özellikle de mukaddesatçı kesimin içinde yalnız bir başına. Hiçbir ortaklığa girmez. Dışarıda ve yukardadır. Düşüncesini de öfkesini de hemen ortaya koyar… Yaşama konumu olarak tek ve benzersiz”.
Ece Ayhan da “Sezai Karakoç, mülkiyeyi bitirmiş ama mülkiyetle bir ilinti kuramamıştır. Karakoç’un ıssızlığından ve yalnızlığından yakındığını bu güne dek duymadım. Kiralık bir evi bile yoktur.” demiştir.
Bir edebiyat ve düşünce hareketi olarak “Diriliş”, “Büyük Doğu”dan sonra ilk tutarlı hareket ve mekteptir. “Bir de Diriliş’ten sonra çıkan ve ‘Diriliş’in çocukları’ sayılabilecek dergiler vardır: Edebiyat, Mavera, Yönelişler, Yedi İklim, Kayıtlar… Hatta bu çizgide yer alan Yeni Sanat, Deneme, Gelişme gibi dergiler de bu zincirin küçük halkaları sayılabilir… Bu dergileri çıkaranların, buralarda yazı ve şiirlerini neşredenlerin birçoğu, önceleri Diriliş’te yazmış, tabiri yerinde ise Sezai Karakoç’un rahle-i tedrisinden geçmiş insanlardır.
Rasim Özdenören: “Sezai Abi ile tanıştığımda yazı ve şiirlerini aşan bir kişilikle karşılaştım. Böyle bir insanın yazdığı bir dünyada, yazmamın gereksiz ve anlamsız olduğunu düşündüğüm için o dönem yazmamaya karar vermiştim. Fakat bu kararımı ne kendisine, ne başkasına söyledim.”
Erdem Bayazıt: “Romanını yazmak isterdim. Fakat yazabilmek için de Dostoyevski gibi biri olmak lazım” der.
“Eğer bir gün (yeryüzünde) sahte ölçülerden, puta tapıcılıktan, maddeperestlikten ve haksız yargılardan arınmış, kurtulmuş dürüst ve samimi bir dünya kurulursa, o dünyanın geçmiş ve gelecek zamanlar için gösterebileceği en büyük şair, Diriliş Mesajı ile Sezai Karakoç olacaktır. Shakespeare için, Goethe için dahi derler, doğrudur. Fakat Sezai Karakoç dehadan da üstün bir yerdedir. Zaten o deha kelimesinden hoşlanmaz. Ona göre deha vahye karşı çıkarılmak istenen insan egosudur. Evet, bu söz onundur ve dehaları böylesine suçüstü yakalayan başka bir söz de söylenmemiştir.” (Ortadoğu Gazetesi, Ömer Öztürkmen, 01.09.1975)
Sezai Karakoç, eğer tarifine uygun bir İslamî hareketin içinde yaşasaydı daha farklı ve dinamik olurdu. Her şeyi tek başına örmek ve fiiliyata geçirmekle kendisini görevli sayması yüzünden geniş bir faaliyet alanına yönelmiş, bu durum bizce kendisine uygun olmayan eylem sahalarına kaymasına sebep olmuştur. Parti kurması da işte böyle bir ruh halinin tezahürüdür.
İslam adına yapılanları eksik ve yanlış bulmuş olmalı ki, kendi başına her şeyi yapmaya yeltenmiştir. Bir kısmını hakkıyla ifa edebilmiş, bazı konularda sıkıntı çekmiştir.
Onun değerini anlamak isteyenler; kendisini Ali Şeriati ile, İkbal ile, M. Akif ile karşılaştırmalıdır.
Klâsik İslâm anlayışına sıkı sıkıya bağlı ve ayni zamanda bu günün dili ile dini anlatabilendir.
Bu çağa uygun ve bu çağa kafa tutan bir anlayış.
Kimine göre haddinden fazla modern, kimine göre çok gelenekçi. Aslında o çağa uygun ideal İslam’ı savunmaya çabalayandır.
Karakoç’un idealindeki Diriliş neslinin özellikleri, eserlerinde şöyle sıralanmıştır:
1-Yeni insan tipidir, dünyayı yeniden kurandır.
2-Allah’ın yeryüzündeki halifesidir, Allah adına iş yapar.
3-Allah’a bağlanarak özgürleşendir. Putlaştırmanın her türlüsüne karşıdır. Put kırıcıdır.
4-Adildir, zalim olamaz ve zulme kendinden olsa dahi pirim vermez.
5-Maddeci değildir, ruha önem verir.
6-Akıllıdır ve fakat aklı putlaştırmaz.
7-Tarihi yeniden yorumlayandır.
8-Dünya-ahiret dengesini kurandır.
9-Vecd ve coşku insanıdır. Kuru ve asık suratlı değildir.
10-Alçak gönüllüdür.
11-Klişeci değil, özcüdür. Lafızcı değil, anlamcıdır.
12-Zandan kaçınır, tahmin yürütmez.
13-Uyumludur, retçi değildir.
14-Tövbe eridir.
15-Yozlaşamaya karşıdır.
16-Diri ve dirilticidir, donuk ve statik değildir.
17-Hakikat arayıcısıdır.
18-Ezberci değildir.
19-Kadere inanır.
20-Kritik onda gözlemdir yani bir şeye tam emin olduktan sonra karar verir.
21-Objektiftir.
22-Benlik pürüzüne takılmaz.
Kaynak: medeniyet.org.tr
Add comment Kasım 6, 2007
Sezai Karakoç ve sanatı üzerine
Yazar: Ahmet İskender
“Sanat tutumum, genel dünya görüşümün bir bölümünden başka bir şey değildir. Onu bir sesin, yeni bir sesin sırtına yüklemekten ibarettir.
Benim şiirim, aşk, hürriyet, yaşayış ve ölüm gibi varolmanın dinamitlendiği noktalardaki trajik espriyi, irrasyonele ve absürde bulanmış (MUTLAK)ı zaptetmektir. Gittikçe şiirde bunu yapmak istiyorum.” 1
Orhan Veli ve arkadaşlarının şairâneliği alay konusu yaparak, vezinsiz, kafiyesiz, teşbihsiz, mecazsız, sıfatsız, musikîsiz, resimsiz, basit, alelâde olayların anlatıldığı bir şiir akımı kurduğu ve bu akımın 1940-1960 yılları arasında Türk Edebiyatı üzerinde hükümran olduğu yıllarda, ilk ürünlerini vermeye başlayan Sezai Karakoç, ilk şiirlerinden itibaren farklı bir şiir anlayışının sahibi olduğunu gösterir.
Sezai Karakoç’un 1952 yılında henüz 19 yaşında iken kaleme aldığı “Monna Rosa” adlı şiiri, edebiyat dünyasının bu çalkantılı döneminde yazılmıştır. Karakoç, Monna Rosa’yı yazış sebebini şöyle açıklar: “Orhan Veli akımı bir sel gibi edebiyatımızı kaplamış, okul kitaplarında henüz Yahya Kemâl’in saltanatı devam ediyorduysa da piyasayı Orhan Veliciler istilâ etmeye başlamıştı. Yaşlılar, Edebiyat Fakültesi profesörleri, makalelerinde Yahya Kemâl’den bahsediyorlardı ama, dergilerde gençler Orhan Veli ve arkadaşlarının açtığı çığırdan giderek, tüm geleneksel şiir değerleriyle ilişkilerini kesmiş bulunuyorlardı. ‘Şairânelik’lik hor görülüyordu. Ataç da gençlerden yanaydı. Şahsî beğenisi sebebiyle yeri gelince Divan Edebiyatından bazı beyitler tekrarlamaktan hoşlanan Ataç, tüm kalemini bu yenilerin savunmasına vermiş gibiydi. Hececiler susmuş, hecenin kırılışını temsil eden Fazıl Hüsnü ve Cahit Sıtkı gibi şairlerde Orhan Veli akımına uyum sağlama çabasına girmişlerdi. Edebiyatımızın ‘gül’, ‘bülbül’ gibi mazmunları alay konusu olmuştu. Bütün değerler yere serilmiş gibi gözüküyordu. Kadın: ‘tak takıştır, sür sürüştür. Muhallebiciye gel, piyasa vakti’ çerçevesinde algılanıyordu. Ben hecede ısrar ediyordum. ‘Gül’ kavramını yeniden diriltmenin gereğini düşünüyordum hep. ‘Monna Rosa’ (Mona Roza) böyle doğdu. Modern bir Leylâ ile Mecnun denemesiydi bu.” 2
Monna Rosa, siyah güller ak güller; / Gülce’nin gülleri ve beyaz yatak. / Kanadı kırık kuş merhamet ister; /Ah,senin yüzünden kana batacak,/ Monna Rosa, siyah güller, ak güller! /…/
Zambaklar en ıssız yerlerde açar. / Ve vardır her vahşi çiçekte bir gurur / Bir mumun ardında bekleyen rüzgar / ışıksız ruhumu sallar da durur / Zambaklar en ıssız yerlerde açar./…/
Monna Rosa
İlk şiirlerini hece ile yazan Sezai Karakoç, daha sonra serbest tarza yönelir. Bu tarza yönelmesinin sebebini ise şöyle açıklar: “Ben sevmezdim Orhan Veli’nin tarzını, tutumunu. Yani akımını. Serbest şiire geçişim sanılır ki, Orhan Veli akımının etkisiyledir. Gerçek hiç de öyle değildir. Ben, tüm dünya şiirinin serbeste geçmesi sebebiyle heceyi bırakmak zorunda hissettim kendimi. Benim şiirim tümüyle, Orhan Veli akımına karşı çıkıştır bir yanıyla.” 3
Orhan Veli akımının getirdiği 40′lı yılların şiiri, Sezai Karakoç’a göre “şiir değil, deniz seviyesinde, sıfır düzeyinde şiirin bir süre yerde sürünmesi olmuştur.” 4 Ona göre edebiyat dünyamızsa asıl gerekli olan “eski şiirimizin ruhunun, algılanmasının, şiire bakışının yeniden dirilişiydi. Biçimlerin ve mazmunların aynen alınışı, kullanılışı değil, onların bugünkü şartlarda doğurması gereken şekilleri. Yani, şiir, arûzla olmak zorunda değil, ama, arûz ruhu ve yankısından sesler getirmeli; gül, bülbül, şarap, sakî, rakip gibi mazmunların kullanılması yenilenmeli, ayrıca çağımızda bunlara karşılık, yeni mazmunlar doğurmalı idi. Epik türde de, destanlar, yeniden yazılabilmeli ve günümüz insanı onu okumalıydı. Ya da onlardan esinlenerek epos, yeniden üretilmeliydi.” 5
İlk şiirlerinden başlayarak son şiirlerine kadar hem önceki kuşak şairlerinden ve hem de kendi kuşağından farklı bir yol tutan Sezai Karakoç’un şiiri, Mehmet Kaplan’a göre bir zamanlar faşist olduğu iddia edilen Ezra Pound, katolik Fransız şairi Paul Claudel, Amerikan menşeli dindar ve muhafazakar piyes ve tenkit yazarı T. S. Eliot modern üslûbun öncüleri ve en büyük temsilcileridir. Sezai Karakoç’un şiiri bu bakımdan dikkat çekicidir. O, Cumhuriyet devrinde birbiriyle çatışan iki aslî temayülün ikisinden de ayrı, kendisine has bir yol tutturmuştur.6 Ahmet Kabaklı’ya göre ise Karakoç, getirdiği bu yeni şiir üslûbuyla “İslâm-Türk inançlarını timsaller ve taze özlerle yüceltmenin gayreti içindedir. Eşya’dan ve hayattan felsefeye (metafiziğe) yönelerek bir yandan Necip Fazıl’ı, ayrı bir özde sürdürüyor. Bir yandan bütününe yaydığı Anadolu kasabası ruhunu, töreleri ve inançları ile yeniden değerlendirerek sembollere bağlı, mistik memleket şiirinin örneklerini veriyor. “Türküler içinde en senin olan” dediği şiiri bulmak istiyor.” 7
Sezai Karakoç’un getirmiş olduğu bu orijinal şiire, geleneğin etkisi, geleneğin diğer şairlere olan etkisinden farklılık arzeder. Karakoç’un denemeleri “İslâm sanatçılarının tarihî ürünlerinden değil, prensiplerinden hareket etmek ve bu prensipleri çağın şartlarında yeniden yorumlayarak modern bir şiir ortaya koymak şeklinde özetlenebilir.” 8 “Bir bakıma Sezai [Karakoç'un şiiri] divan edebiyatımızın da modern anlamda dirilişidir.(…) Yahya Kemâl’le tükendiği farzedilen divan edebiyatımıza ait mazmunlar ve motiflerin bir devamı olarak kabul edilebilir.” 9
“Türk şiirinin tıkandığı bir dönemde, Tanzimat’tan beri göz ardı edilen, umursanmayan, hatta küçümsenen, hor görülen değerler/değerlerimiz ve Klâsik edebiyatın şiir ufku, bakış açısı Hızırla Kırk Saat’le birlikte yeniden gündeme gelmiş, dikkate alınmış, gözler önüne konmuştur.” 10 Sezai Karakoç, bu şiirinde kendisine bilinçli olarak yol göstermesi için İslâm kültüründe sırrî ve semavî bir yeri olan Hızır’ı seçmesi çok anlamlıdır ve önemli bir yeniliktir.
Sezai Karakoç, Tahanın Kitabı adlı eserindeki şiirinde ise destan kahramanı olarak seçtiği Taha’ya bazı ödevler yüklemesinin sebebi “geleneğin, İslâm kültürünün bir kez daha dirilmesini”11 sağlamaktır. Taha tiplemesi ise ilk defa kullanılması itibariyle yeni ve orijinal bir tiptir.
Karakoç’un özlediği ülkenin ve Medeniyetin nitelikleri üzerine söylediği “Gül Muştusu’nda gülün ardındaki bütün kültür modern şiire başarıyla taşınır.” 12 Her eserinde unutulmuş bir değeri yeniden dirilten Karakoç, bu şiirle birlikte “klâsik şiirimizin en önemli mazmunlarından biri olan gülü yeni ve çağdaş bir anlamı çağrıştıracak bir şekilde modern şiirimize kazandırmış, onu şiirimizin odağı yapmıştır.” 13
Zamana Adanmış Sözler adlı kitabında yer alan “Fecir Devleti” şiirinde Uygarlığın birikimiyle yoğrulan Türk Ulusu gerçeği vardır. Bu şiirde “tarih ve uygarlık sadece şiiri zenginleştiren donuk, ölü birer kültürel unsur değildir. Şiir ve şair bu uygarlıkla, bu tarihle çok canlı, organik, yapmacıksız bir şimdiki zamanı yaşamaktadır.” 14 Yine bu kitapta yer alan “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine” adlı dört bölümden oluşan şiirinde ise “Kutlu Peygamberin insanlığa miras bıraktığı İslâm Uygarlığı’nın çağımızda sürgün edilişine yakılan bir ağıt sesi duyulur. Bir özlem ağıtı olan şiirde “dualist” yapı ve imgelerin çağrışım zenginliği, çağdaş bir kaside gibi ona na’t vasfı da kazandırır.”15
Tamamen mesaj yüklü olan şiir okuyucuyu her yönüyle etki alanına alır ve onu umutsuzluktan umuda götürür.
Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır
Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme kaderin de üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa da ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsümde sürgünümü çağıran bir damar vardır
Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır
Sevgili
Ey sevgili
En sevgili
Şiirler IV s.56
Karakoç “Ayinler” adını taşıyan beşinci eserinde ise “uygarlık yaşantımızın kaynaklarından günümüze kadar akıp gelen derin şiir tecrübesini çağdaş bir uygarlık içinde algılamış ve yeni bir dilin imkânlarına kavuşturmuştur.(…) Bu şiirlerde kelimeler günlük kullanım ve değerlerinden sıyrılır, şiirsel yaşantı düzeyinde yepyeni bir kimliğe bürünürler. Şiirlerde içerik yoğunluğu, kelimelere sanki bir hayat ve canlılık kazandırır. Böylece öz biçimin içinde, biçim özün içinde erir, kaynaşmış bir bütünlük meydana getirir.” 16
Klâsik edebiyatımızın en meşhur aşk hikâyelerinden biri olan Leyla ile Mecnun’u yeniden çağdaş bir şekilde yorumlayan Karakoç, altıncı kitabı olan bu eserle de “modern Türk şiirinde mesnevinin yeniden dirilişi”ni 17 gerçekleştirmiş. “Konunun yeniden kuruluşuyla olsun, temanın gelenekleşmiş belirli çizgilerine uyuşuyla olsun şiirimizde yeni bir adım oluyor. Eserin bir başka yönü de, şiir sanatının estetik katında, bazı gerçekleşmeleri gündeme getirmiş oluşudur.(…) Bu tür yapıtlarda şair, iç ve dış öğeleri, önünde şartların bileşkesi olarak bulur. İç öğe, şairin insanlık oluşumu, dış öğe de gelenekten gelen şartlardır. Şair şiirin birikimlerini kendi yaratacağı eserde devam ettirme ahlâkını göstermelidir. …Teşbih, mecaz gibi ilk anda bilinenlerin yanında bir çok edebî sanatın Leylâ ile Mecnunda sık sık karşımıza çıktığını görüyoruz. Sehl-i mümteni, belâgat gibi daha ileri olgulara da ulaşmıştır şair. 18
Karakoç’un VII. şiir kitabında “kitaba adını veren Ateş Dansı isimli şiirindeki üç şiirin birincisinde ‘heykeltıraş için değil, ressam için değil, şair için model olmayı’ bilen kadının çağdaki yorumunu belirler. İkince şiirde teknik gelişmelere gebe olan, onlara boğulan ve boğuşan çağın, teknolojiye esir düşen çağın, ‘absürd’ bulanıklığı duyumsatılır.”19 Yine bu kitapta yer alan “Gazel” adlı şiirde de Sezai Karakoç, yeni bir dirilişi gerçekleştirmiştir. Aruzu kullanmadan yazdığı bu şiirde gizli bir aruz ahengi mevcuttur.
Rüzgar ışıdı titredi çiğ gül düştü
Tutunduğu dalı tutuşturup bülbül düştü
…
Geçti mi ki yeşilin sonsuzluk yüklü çağı
Kader yanardağından kızıl kara kül düştü
Şiirler VII (Gazel) , s.19
“Alınyazısı Saati” adlı şiir kitabında ise Karakoç, sosyal ve toplumsal meseleleri nesre yakın bir şiir diliyle okuyucusuna sunar. Bu eser gücünü anlamın yoğunluğundan ve söyleyişinin sağlamlığından alır. Şiirin bütününe hakim olan bir mesaj vardır. Sezai Karakoç fikrî eserleriyle anlatmaya çalıştığı düşüncelerini, şiirsel bir anlatım biçimi içinde bu şiirinde özetler.
Kendini inandığı davanın bir eri olarak gören Sezai Karakoç’a göre “bir ülküye şartlanmak, sanat eserinin estetik bir değer almasına engel değildir.” “İşte bu estetik değere ulaşmış ülküyü (ülküye alet olan sanatı değil) Yahya Kemâl, Necip Fazıl ve Tanpınar’da olduğu gibi Sezai’nin şiirinde de görüyoruz.” 20
Sezai Karakoç, “Cumhuriyet devrinde, kendi denemelerinden önce çok sapa görünen bir yol tutturmuştur: Basma-kalıplar içine hapsolmuş, kurumuş, katılaşmış din duygusunu taze bir ilhamla yeniden diriltmiştir. Onun denemelerinden sonra, henüz kemâllerine ulaşmamış olan pek çok genç şair, dinden ilham alan modern üslupla şiir yazmışlardır.” 21
Kadın’ın “fahişe” olarak şiirlerde zikredildiği bir dönemde Sezai Karakoç, kadını yeniden ideal ve muhayyel bir konuma getirmiştir. “Yataklarda ‘Kasıkları öpülen’ sabahlara kadar uyutulmayan, kucaklarda gezen dişinin yerini yeni bir ‘Leyla’ almıştır.” 22 Kadın şiire çoğunca bir melek ve bilhassa kutsal hatun ve “anne” imajlarıyla girer. Karakoç’un şiirlerinde anne ve çocuk birbirinden ayrılmaz bir bütündür. Bu iki varlık merhametin ve masumiyetin timsalidirler.
Güller Leylanın uykusunda olgunlaşır
Leylanın düşlerinden renk alır kuşlar
Şiirler IV s.18
Aşk’ın algılanış biçimi de farklıdır Sezai Karakoç’ta. “Ondaki aşk evrensel bir düzeyde, madde ötesi bir bölgede, ölümsüz değerlerin geçerli olduğu bir dünya da soluk alır, filizlenir, yeşerir.”23
“Sezai’nin ki sevişme değil ‘aşk’tır. Bu aşk ‘güneyli çocuk’un masum, talepsiz, ama kesin, ama haşin sevdası, tutkunluğudur. Fuzûlî’nin aşkı gibi sanki Karakoç bu sevdadan hoşnut mu, şikâyetçi mi, mutlu mudur bilinmez.” 24
Ben çiçek gibi taşımıyorum göğsümde aşkı
Ben aşkı göğsümde bir kurşun gibi taşıyorum.
Gelmiş dayanmışım kapısına demir sevdanın
Ben yaşamıyor gibi yaşamıyor gibi yaşıyorum
Ben aşkı göğsümde bir kurşun gibi taşıyorum.
Seni süt içmeye çağırıyorum parmaklarımdan
Kara yılan, kara yılan, kara yılan, kara yılan
Şiirler III,s.74
Karakoç’ta ölüm, “bir ipek böceğinin bir kelebeğe dönüşmesi, bunun için bir koza örmesi, şiddetli doğum acıları çekmesi, bir eser bırakması, son olgunluğa doğru ilerleyiştir.” 25 Ölümü metafizik bir anlayış içerisinde açıklayan Sezai Karakoç’un şiirlerinde “ölüm”, yeniden dirilmeye başlar. “Karakoç’ta ölüm bir çürüme, bir maddeye dönüşüm değildir. Melekler vardır. ‘Sûre’ler vardır. Dünyanın ötesi ve hayatın ötesi vardır. Ölümün ötesinde yaşama vardır ve bu yaşama güzel, uysal, iyidir.” 26 “Ölümü ‘metafizik bir süpürge’ sayan Sezai Karakoç, derinlerde kurulan bir ilgiyle ölümün ‘diriltici’ vasfından söz eder. Kurumuş dudakları, kapanmış gözleri ölümle açmayı; öleni ‘ölümle diriltme’yi dener.”27
Ölümle sağ tutmak sağ olanı
Ölümün ışınıyla görmek
Karanlık gecede
Kara taştaki
Karakarıncayı
Şiirler I, s.54-55
Sezai Karakoç’un şiirlerinde çok geniş bir mekan vardır. “Kasabadan başlayarak, çıkış noktası olarak kasabayı alarak, gittikçe genişleyen bu mekan boyutu, Anadolu’ya, sonra bir zamanlar onunla kan bağı bulunan coğrafyalara uzanarak bütün bir İslâm coğrafyasına açılır.” 28
Metafizik ve soyut da şiirinde baş köşeyi alır. “Karakoç’un şiirindeki metafizik, dinle içiçe olan dinden kaynaklanan bir metafiziktir. Bu şiirde “din-metafizik-uygarlık” üçlüsü birbirine kopmaz bağlarla kenetlenmiş, birbiriyle içiçe geçmiş şekilde karşımıza çıkar.” 29 Bu konuda Sezai Karakoç’un kendi görüşü ise şöyledir: “Bizim metafiziğimiz; Tanrı ve ahiret inançlarıyla şahdamarında gürül gürül canlı kan akan bir metafiziktir; İslâm Uygarlığı’nın temel ilkesi olan mutlaklık âleminin dünya penceresinden görülen manzarasıdır. Bu dünya, aslında o dünya metnine bir çıkma, bir dipnotudur. (…) Fizikötesi, hayatın içindendir.” 30 Fizikötesine uzanırken “gizlenen bir şair değil”dir o. “Çünkü bütünüyle bugünde yaşamaktadır Karakoç ve ancak buradan geçilebileceğini söylemektedir bir başka uzam-zamana.(…) Gizemli ile olağanın, soyut ile somutun bu birlikteliği Karakoç’un belirgin özelliklerinden biridir.” 31
Ve sen şairsin kelimeler ülkesindeki bilge
Şiirler VII, s.13
Sezai Karakoç’a göre: “Şair üzerine arı oğulu konmuş bir ağaçtır. Oğul, kelimeler. Her kelime bir duyguyu, düşünceyi vızıldar durur. Şair kelimelerin büyük uğultusu içindedir daima.(…)
Şiirin birimi şiirdir. Onu biçim (şekil) ve öz (muhteva) diye ikiye ayırmak sadece poetikada olabilir. Yoksa biçim ve özü şiirden yarı ayrı çekip çıkarmak mümkün değildir. Kendine mahsus bir özü olamayan şiirin biçimi de yok demektir. Var gibi görünen ses ve geometri, sadece boş bir kalıptan başka bir şey olamaz. Nasıl ki maskeye de insan yüzü denemez. Öte yandan, biçimi olmayan şiirin özü de yok demektir. Yüzü olmayan insan olmayacağı gibi, şekilsiz şiirde olamaz. (…)
Bir şiirin içindeki kelimeler, artık bildiğimiz, mücerret, kelimeler değil, ‘şiirin kelimeleri’dir. Şiirin içinde yeni bir varlığın şartlarıyla vardır onlar… Şiirin iç mantığı onları öyle farklı açıdan tuttuğu ışıkla aydınlatmalıdır ki, onlar bütün alelâdeliklerini yitirmişlerdir. Bir bayram sabahı, bir çocuğun yüreğindeki sevinç ve yüzündeki mâsum pırıltıdır bu kelimelerin yüklendiği duygular.(…)
Şair, kafasına üşüşen kelimeleri çarmıha gere gere ve kendisi de o kelimelerle birlikte gerile gerile, doğum acıları içinde kıvrana kıvrana, şiirini biçimlendirir. Şiir, ebedî biçimini bulduğu ân, oluş bitmiştir, metamorfoz başlamıştır. Arı ve ipek böceği geride kalmıştır. Bal ve ipek hazırdır. Şiir tamdır.” 32
Sezai Karakoç’un poetikasından alınan, şiirde şekil hakkındaki bu düşünceleri, aynı zamanda kendi şiirinde şekle verdiği önemin göstergesidir.
Gülle başla şiire atalara uyarak
Ey şair kelimeler ülkesine gir gülle
Her kelime gönlünde kan kırmızı bir şafak
Kafiye olmak için yaratılmış bülbüle
Şiiler IV, s.57
“Karakoç, biçim değiştirmekle şiir yeniliği olmayacağını düşünüyor. Yenilik şiirin özünde olur ve her öz yeni bir biçim yaratır. Bu yüzden öze olduğu kadar biçime de önem vermektedir. Mısrada bütün gücünü koymaktadır. Mısraı güçlü kılmak için, kafiyeden, iç kafiyeden, tekrardan, kelime oyunlarından ve başka âhenk unsurlarından yararlandığı hatta, Divan şairleri gibi kelime oyunları yaptığı görülmektedir. 33
Sezai Karakoç’un kelimeleri bir fırça gibi kullanarak canlı tablolar çizdiğini belirten Erdem Bayazıt bu konuda şunları söyler: “Ben, edebiyatımızda şiire bu kadar kelime sokmuş bir şairi hatırlamıyorum. Hele divan edebiyatının ‘mazmun’larını, Türkçe’nin geçirdiği hızlı değişimin sonucu olan anlam bunalımını, yeni kelime yetersizliğini de hesaba katarsak, böylesine uçsuz bucaksız bir kelime tasarrufuyla vurucu, derin, engin şiir ortaya koymanın anlamı iyice belirlenir.” 34
“Bilindiği gibi II. Yeni’nin başlıca şairleri (…) şiirlerinde mecaza (imge) geniş yer vermişlerdir. Ancak Sezai Karakoç, mecazlarının başkalığı, değişikliği dolayısıyla onların hepsinden ayrılır. Çünkü Karakoç’un mecaz dünyası, bütünüyle İslâmî (ve başka dinlere mahsus) mecazlar, timsaller, âyetler, hadisler, kıssalar, kahramanlar, imâlar sezdirmeler, tasarılar ile doludur.
Ahmet Haşim im (Avrupaî Türk şiirinde) öncülük ettiği bol mecazlı (sembolik de denilen) şiirde, pek bol dolu dolu mecazları, İslâm’a dönük, hatta İslâm zeminine yerleştirmiş ilk şairimiz, Sezai Karakoç’tur. Daha sonra “Yeni İslâmî Şiir” akımlarına öncülük eden ve bugün yeni bir akımın doğmasına sebep olan da bu bakımdan Sezai Karakoç’tur.” 35
Şiirde vezin ve kafiye hakkında Sezai Karakoç’un görüşü şöyledir: “Vezin ve kafiyenin görünüşte ölümüne aldanmamalı. Aruz ve hece sesi, her şiirde, belki her mısrada değil ama, yer yer, yoklamasını yapıp durmada. Gizli bir aruz, gerçek şiiri içerden besleyen, ses mimarisi, tarihin ölmez mirasıdır. Kafiye, belki, sondan içlere doğru kaymış, daha genel bir çağrışım düzeni haline gelmiştir. Serbest nazım ya da şiir dediğimiz zaman, akla düz yazının bir türü, ya da bütün şartlardan bağımsız bir şiir türü gelmemelidir. Serbest nazım ya da şiir, vezni ve kafiyesi şairi tarafından aranıp bulunan, sonra da şiire kalbedilen şiir demektir. 36
Serbest nazım şeklini kullanan Karakoç’ta “gizli bir aruz vardır. Aruzdaki ritmi ve sesi muhafaza etmiştir fakat kalıplara yanaşmamıştır. Böylece aruzun kalıplarda kalan şeklini değil, kulaklarda kalan sesini günümüze mal eden ve bu bakımdan da gelenekçiliğini sürdüren Karakoç her yönüyle geçmişi yakalar ve onunla sunî olamayan, içten, ruhtan bir ilgi kurar.” 37
Türk şiirinde ne kendinden öncekilere ne de kendi dönemindeki şairlere benzeyen Sezai Karakoç, Mehmet Kaplan’a göre “geniş okuyucu kitlesinin pek farkına varmadığı yeni bir akım yaratmıştır. Ankara’da Edebiyat Dergisi etrafında gençler onun açtığı yoldan gidiyorlar.” 38 Cemal Süreya’ya göre de “1960′tan bu yana mukaddesatçı kesimde boy gösteren sanatçı ve yazarları o etkilemiştir. İsmet Özel bile yeni yöneliminde onu aramıştı. Özdenören kardeşler Anadolu’ya Kafka yaratıkları salarken ondan ışık almışlardı. Cahit Zarifoğlu’nun büyük inanç içindeki küçük inançsızlıkları Karakoç’tan sapma olarak düşünebiliriz.” 39 Kâmil Eşfak Berki de bu konu da şunları belirtmektedir: “Bir bakıma, şiirimizin geleceği, Karakoç şiirinden yeni-doğumlara bağlı görünüyor. Çünkü kapris değil, kuruluş devresindeyiz.” 40
Mehmet Kaplan’ın da söylediği gibi Sezai Karakoç, yeni bir akımın kurucusudur. Ve bu akımın adı da “Diriliş Akımı”dır. Fakat, Diriliş Akımı içerisinde sadece edebiyatı barındıran bir akım değildir. Sezai Karakoç, düşünsel alanda olduğu gibi şiir vadisinde de bir çok dirilişi gerçekleştirmiş ve kendisinden sonra gelenlere de yol göstermiştir.
Sezai Karakoç, kurmuş olduğu bu akımla ilgili olarak şunları söylemektedir: “Kimileri görünüşe aldanarak Diriliş akımını bir edebiyat gelişimi gibi görmekte veya almaktadır. Bu yüzdendir ki, nice az veya çok yetili genç, Diriliş Akımına girdiler, fakat ufak bir edebiyat ünü yapar yapmaz da bırakıp gittiler. Çünkü, onlar bir nevi edebiyat türü sanısıyla özdeşleştirmiştiler ‘Diriliş’i. Fakat yeter süre içinde Dirilişin edebiyat çığırıyla birlikte düşünce ve inanç, davranış ve durumalış yanını da belli belirsiz sezince, ya da onların bu sınırlı Diriliş anlayışına, Yaşayan ve Oluşup Gelişen Diriliş sığmayınca, bir bocalama dönemi oldu. Doğmamızı istemeyenlerin de yardımıyla bu bocalama bir şaşırmaya ve küçümsemeye dönüştü. Aslında, gerçek olgu, gittikçe serpilen Yeni Hakikat Akımının ilk verim denemelerinin şüphesiz böyle olacağıdır. Yalancı incirler dökülmeden gerçeği oluşmaz, koruğun helva olabilmesi için kızgın güneşte sabır sınavı geçirilecektir.” 41
Kendine has bir şiir ikliminin kurucusu olan Sezai Karakoç, şiirindeki bütün bu özelliklere rağmen halen bir takım şair ve yazarlar tarafından İkinci Yeni şairleri arasında gösterilmeye çalışılmaktadır. “Karakoç şiir üslûbu bakımından, az çok, İkinci Yeni’ye bağlanabilir olsa bile sanatında görülen temalar ve inandığı değerler bakımından şiirimizde daha ileri, yeni bir sestir.” 42
Karakoç, İkinci Yenicilerden farklı bir anlayışın sahibi olduğunu şu şekilde belirtir: “Ses ve biçim, motifler ve imajlarla, başlangıçta çok yakın olduğumuz şair arkadaşlardan gittikçe o biçimi dolduran ve o sesi fırlatan varoluşu idrak farkı yüzünden ayrılıyorum. Kişilik farkından. Ya da baştan olan bu farklılık, gittikçe daha çok beliriyor.” 43
Sezai Karakoç’un 1955 yılında yazdığı Kapalı Çarşı şiirini tahlil eden Mehmet Kaplan, daha sonradan eserine yaptığı ilavede şunları söylemektedir: “Sezai Karakoç, bizim daha sonra bahsettiğimiz şiirlerinden sonra, hem ifade tarzını geliştirdi, hem de kendisine has derin, büyük, insicamlı, geleceği olan bir dünya kurdu. Onun propaganda dolayısıyla adları çok duyulan ve haksız bir şöhrete ulaştırılan şairlerden daha üstün bir değere sahip olduğu muhakkak.İlerde, zaman şiir ağaçlarını silkeleyince, dikkatli araştırıcıların Sezai Karakoç üzerinde duracaklarını sanıyorum.” 44
1 Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları, II, s.36
2 Hâtıralar, Diriliş, S.49, 1988
3 Hâtıralar, Diriliş, S.51, 1988
4 Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları, II, s.12
5 Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları, II, s.13
6 Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri II, s. 309
7 Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı Ansiklopedisi, 4. cilt. s.189
8 Beşir Ayvazoğlu, Geleneğin Direnişi, s.204
9 Ömer Öztürkmen, Orta Doğu Gazetesi, 1 Eylül 1975
10 Turan Karataş, Doğunun Yedinci Oğlu. S.253
11 Turan Karataş, Doğunun Yedinci Oğlu. S.253
12 Beşir Ayvazoğlu, Güller Kitabı, s.102
13 Turan Karataş, Doğunun Yedinci Oğlu. S.260
14 Osman Bayraktar: Fecir Devleti Çevresinde Bir Toplantı”, Mavera. S.119, 1996
15 Turan Karataş, Doğunun Yedinci Oğlu. S.268
16 Alaeddin Özdenören “Ayinler” Mavera, s. 13, Aralık 1977
17 Turan Karataş, Doğunun Yedinci Oğlu. S.286
18 Kamil Eşfak Berki, “Leyla Mecnun’un Yeniden Yazılışı”, Yönelişler, S. 7, 1981
19 Turan Karataş, Doğunun Yedinci Oğlu. S.288
20 Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı Ansiklopedisi, 4. cilt. s.189
21 Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri II, s.314
22 Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı Ansiklopedisi, 4. cilt. s.189
23 Erdem Bayazıt, “Sezai Karakoç’un Şiirine Giriş”, Deneme,S.13, Mayıs 1972
24 Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı Ansiklopedisi, 4. cilt. s.191
25 Sezai Karakoç, Yunus Emre, s.36
26 Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı Ansiklopedisi, 4. cilt. s.191
27 Turan Karataş, Doğunun Yedinci Oğlu, s.331
28 Turan Karataş, Doğu’nun Yedinci Oğlu, s. 333
29 Turan Karataş, Doğu’nun Yedinci Oğlu, s. 305
30 Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları I, s.67
31 Ahmet Oktay, Yazılanla Okunan, s.226-227
32 Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları I, 78-79-80
33 Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı Ansiklopedisi, 4. cilt. s.195
34 Erdem Bayazıt, Sezai Karakoç’un Şiirine Giriş, Deneme, S.13,
35 Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı Ansiklopedisi, 4. cilt. s.196
36 Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları I, s.105
37 Ömer Öztükmen, Orta Doğu Gazetesi, 1 Eylül 1975
38 Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri II, s.523
39 Cemal Süreya, 99 Yüz s.306-307
40 İlim ve Sanat, S.5, Ocak- Şubat 1986
41 Sezai Karakoç, Gündönümü, s.61
42 Ahmet Kabaklı, Türk Edebiyatı, s.189
43 Sezai Karakoç,Edebiyat Yazıları II,s.36
44 Mehmet Kaplan, Şiir Tahlilleri 2, s.314
Kaynak: platformdergisi.net
Add comment Kasım 6, 2007
Sezai Karakoç ve İrfani Gelenek
Yazar: Sadık YALSIZUÇANLAR
Hepinizi saygıyla selamlıyorum
Sözlerime Modern Türk şiirinin altın şairi Sezai Karakoç’un şu ölümsüz dizeleriyle başlamak isterim :
“Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır
Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır
Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır
Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır
Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır”
Altın şairler çağı kapandı gerçi, Heidegger’in ellilerde dediği gibi ‘dünyanın nuru çekildi’, semavi sofra kalktı, bizler o irfani şölenden arta kalanlarla yetiniyoruz.
Bunlar kırıntı da olsa, dünyayı anlamlandırmak ve ruhlarımızı yıkamak için yeterli oluyor, zira Allah’ın Nur ism-i şerifinden bir parıltı, bütün dünyayı ışıtmaya yeter.
Nitekim Karakoç, ‘sofra’nın kendisinden de söz eder :
‘sofra sofraya değer sofra sofraya
Sofra sofraya bakar yaklaşır sofra sofraya
Böylece gökten sofra iner dağa
Şairlikten sonra başlayan azıklarla
Şarap dense de şarabı aşmış bir şarapla’
Bu şarap, İbn Farıd’ın, ‘biz sarhoş iken henüz üzüm yaratılmamıştı’ dediği şarap olsa gerektir.
Onu Hayyam da içmiştir Hz. Mevlana da.
Hz. Pir, bu sarhoşluğu, ‘üzüm sarhoşluğu değil benim sarhoşluğum/benim sarhoşluğumun sonu yok’ diye niteler. Şarap, kendisi bizatihi nurullah olan nur-ı Muhammedi’nin mazmunudur. ‘Adem su ile balçık arasındayken ben Peygamberdim’ sözünde ifadesini bulan nur…Sezai Karakoç’un bu dizelerinden az önce bir mısraında kullandığı Venüs kelimesi bize söze girişmek için bir kapı açabilir. Zaten Üstad da, modern zamanlarda irfani geleneğe açılan bir kapı’dır. Venüs’te Yusuf peygamber oturur ve büyük şairler şiiri oradan alırlar, der İbn Arabi. İbn Arabi, Karakoç’un en değerli kaynaklarındandır. Hızır’la Kırk Saat’ten başlamak üzere, Karakoç şiirinin irfan haritası araştırıldığında Mağripli bilgenin her an karşımıza çıkması muhtemeldir. Venüs’ten şairin kalbine inen hakiki şiirin zihinsel, entelektüel bir şiir olmadığı kesin. Zira ‘gönül’ beytullahtır, arşı istiva eden Yaratıcı yere göğe sığmamış, kamil insanın kalbine sığmıştır. ‘Bunda kalp sahibi olanlar için öğüt vardır’ ayetini yorumlarken İbn Arabi, ‘burada akıl değil kalp denmesi, aklın sınırlama özelliğindendir’ der, ‘akıl, kelime anlamı itibariyle de bağ demektir, düğüm…Kalp ise sınırsızdır, hakikat gibi, hakikat inhisar kabul etmez.’
Şair, ‘dağların yıkılışını Venüs bardağında’n görür. Bu görüş, gönül gözüyledir ve şiirin Venüs’ten alındığına yönelik bir ima taşımaktadır. Son dizedeki ‘Sırların Sırrı’ Allah’tır ve şair şöyle der :
‘Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır’
Bediüzzaman, bu ‘anahtar’ın, ‘benlik’ olduğunu söyler. Suyuti tefsirinden öğreniyoruz ki, ‘dağların yüklenmekten çekindiği emanet’, benliktir. Bir gün Rabiatül Adeviyye, büyük günahlardan söz eden Hasan-ı Basri’ye, ‘senin varlığından daha büyük günah yoktur’ demiştir. Buradaki varlık, insanın ‘benlik iddiası’dır. Anahtar benliktir ve insan kişisel algısını terk etmeden ilahi hakikat’e açık ve hazır hale gelemez. Ümm kavramı da bunu ima eder. Ümmilik, hakikatin algılanmasında şahsi idraki ve nazarı terk etmek demektir. O halde Sırların Sırrına ulaşmaktan söz eden bir şiir karşısındayız. İnsan ilk söylediğiyle son söyleyeceğini de haber vermiş demektir. Sezai Karakoç’un ilk kitabı Hızır’la buluşmaların meyvesidir. Sonraki şiir ve yazılarında, hep Hızır’ın kendisine fısıldadıklarını anlatıp duracaktır. Öyle derler, herkes dünyaya bir sırrı fısıldamak üzere gelirmiş. Hızırla Kırk Saat’e ilişkin anılarından öğreniyoruz ki, Karakoç, bu magnum opus’undaki şiirlerin her birini ayrı bir Hızır buluşmasında kaleme almıştır. Bir yazısında belirttiği üzere, ‘yazı kendisini yazmış’tır. Eğer Karakoç yazmasaydı, bu yazılar, kendilerini başka bir yazara mutlaka yazdıracaklardı. Derrida’nın dediği gibi, Karakoç’un şiirlerini sanki ‘başka bir el yazıyor, yazdırıyor’ gibidir. Diriliş şairinin irfani gelenekle ilişkisini bu kitap, hatta oradaki tek bir şiir üzerinden konuşmak mümkündür. Üstelik özel bir seçim yapmaksızın, tefeül yoluyla kitap açıldığında karşımıza çıkan herhangi bir şiir, onun birkaç dizesi, bu soruna ilişkin bize yeterli veriyi sunabilir. O halde, Şam’a gitmenin vaktidir :
‘Şamdayız
Mevlana ve Mesnevi
Muhyiddin ve Yasin
Şems ve Füsus
Şems nasıl değiştirdi
Bengisu sarnıçlarından geçirerek
Mevlana Celaleddini
Ve Yasin bir delikanlı biçiminde
Ağır ölüm hastalığında
Nasıl iyileştirdi İbn Arabiyi
Mekke çatısında Füsusun ve Fütuhatın yapraklarını ayıklayan
Güneşin yağmurun ve rüzgarın yardımcısı kimdi?’
Şairin ‘alıntı’ ve göndermesi, doğrudan irfani geleneğin iki büyük kaynağıdır : Hz. Mevlana ve İbn Arabi. Bu iki büyük denizin bir zaman kavuştuğuna ilişkin kaynaklarda bilgiler bulmaktayız. Karakoç buna gönderme yapar. Mekke’deki bir vakıasında Hz. Peygamber’in vermiş olduğu Füsusu’l-Hikem’in son Fassında, Şeyh-i Ekber Muhammed kelimesindeki Ferdi Hikmetin Özü’nde, Hz. Mevlana’nın Divan-ı Kebir’inden bir alıntı yapar.
Hz. Mevlana Hz. Şems’i tanıdığında yetkin bir alimdir. Fakat, Hz. Peygamber’in manevi kemal yöntemi olan nefsle mücahade ve riyazet yoluna, hakikatin Batıni sırlarına onunla erecektir. Ona, zahiri bilgilerini tersyüz edecek ve zihinsel algı kalıplarını sarsacak bir soru sorar. Adeta bir yıldırım gibi çarpar, içine aşk ateşini düşürür. Hz. Mevlana böylece şairin ‘bengisu sarnıcı’ irfani berzaha girer. Şems, Mevlana’nın muhabbetinin kendi şahsında kitlendiğini görünce ortadan kaybolur. Böylece bu büyük aşk muallimi, öğrencisini manevi yolculuğu ile baş başa bırakır. Bu aşk yoludur.
Yasin’in bir delikanlı biçiminde görünmesi, İbn Arabi hazretlerinin vakıalarından biridir.
İlk şeyhlerinden el-Müsenna’da da böylesi bir keramete rastlarız. Onun hizmetine de insan suretine giren Fatiha suresi verilmiştir.
Güneş, ilahi hakikat’in sembolüdür, yağmur rahmettir ve rüzgar haber taşıyan elçidir.
Şiirin devamında Hz. Şems’le Hz. Mevlana’nın karşılaşması aktarılır.
‘Şems bir soruydu
Bir cevaptı Mevlana
Benziyorlardı bir arada
Kişinin kendisiyle yaptığı bir konuşmaya
Muhyiddin’in İbnürrüşd’e dediği gibi
Bir evet bir hayır demedi Mevlana
Hep evet dedi Şems’e bu konuşmada…’
Evet-hayır meselesi, İbn Arabi’nin henüz genç bir bilge iken Mağribin büyük düşünürü İbnürrüşd’le görüşmesini ima eder.
“(…)Bu hal bu melalde bir süre kaldılar. Gezgin, derin derin soluklandı ve sessizliği bozarak, ‘evet’ dedi. Filozof’un göğsüne sıkışmış olan soluğu da boşandı ve rahatlamış hissederek kendisini, yüreğindeki sevincin de ateşlemesiyle, ‘evet’ diye karşılık verdi. Gezgin tekrar suskunluğa gömüldü. Filozof, yıllardır onu beklemişti, bu cevabın umuduyla onu, evinde beklemişti. Şimdi dileğine erişmiş olmanın mutluluğu içindeydi. Rahatlamıştı artık. Üzerindeki dünya kadar yük inmiş, kuş gibi hafiflemişti. Gezgin’in dilinden dökülen bu ‘evet’, hem kendini hem de, şimdiye değin yazdıklarını ve söylediklerini onaylamasıydı. Böyle yorumlamıştı ‘evet’i. Dünyanın en güzel kelimesiydi bu. Kelimenin kalbine baktı Filozof, bunları gördü. Gezgin, sonunda, onu, düşüncelerinden dolayı kutluyordu. Düşünme katındayken kendisine verilen bu onay, Filozof’u tarifi güç bir sevince boğmuştu. Gezgin’de durum farklıydı oysa. O, tekrar gömüldüğü suskuda bir zaman kaldıktan sonra, ilkinden daha kararlı ve giz dolu bir sesle, ‘hayır’ dedi. Filozof, bu sözcüğü duyar duymaz, kaskatı kesildi, beti benzi attı ve düşüncelerinden kuşkuya düşmüş, çaresiz bir kimsenin çırpınışıyla, ‘İlahi esin ve aydınlanmayla ulaştığın sonuç nedir, daha açık konuşur musun?’ diye sordu. Gezgin, sesindeki gizemi yitirmeksizin, aynı kararlı ve sır dolu sesle, ‘evet ile hayır’ dedi, ‘bugüne değin yaşadıklarımdan öğrendiğim şey bu iki kelimedir.’ Filozof sancıyormuş gibi kıvranıyor, sözün devamını bekliyordu. Gezgin sürdürdü konuşmasını; ‘ilahi esinle bana bildirilen bu iki kelimedir, evet ile hayırla başlar boyunlarından ayrılır, ruhlar, bedenlerinden uçurulur.’ Filozofun çehresi sararmış, bedeni titremeye başlamıştı, belli belirsiz bir sesle, ‘Allah’tan başka güç sahibi yoktur’ diye fısıldadı. Gezgin izin isteyip sessizce ayrıldı yanından. Kapıya dek uğurladı Filozof, sokakta yitişine baktı uzun uzun. Onu son kez görüyordu. Sonradan defalarca görüşme dileğini iletmiş ama bir türlü cevap alamamıştı. Oysa Gezgin bir kez gördü O’nu. Yine onunla konuşma isteğiyle dolduğunda, geldi evine. İlahi bağış, onunla arasında hafif bir perde olduğu halde, bir kendinden geçiş anında gösterdi Filozof’u kendisine. Gezgin, o rahmet perdesinin ardından görüyordu O’nu. Oysa O, Gezgin’in orada olduğunu bilmiyordu. Onu fark edemeyecek denli düşünceye dalmıştı. Gezgin, kıpırtısız bir bakışla bakarak, kendi kendine, ‘düşüncen ve dikkatin, seni benim bulunduğum yere getiremiyor (…)’
Şam çarşılarında Şems’i arayıp duran Hz. Mevlana’nın öyküsüyle sürer şiir.
Şam, kutlu bir şehirdir.
‘Şam’da sakin olun, o, mübarek beldelerdendir’ hadisi buna işaret eder.
Şeams, Mevlana’ya bir bengisudur, bir yitirir bir bulur onu.
Bu hicran günlerine ilişkin bir hikaye anlatılır. Hz. Pir, kendisine ‘Şems’i gördüm’ diyenlere kese kese altınlar verirmiş. Bunun üzerine dostlarından biri, ‘efendim yalan söylediklerini siz de biliyorsunuz, neden böyle yapıyorsunuz?’ deyince şöyle cevaplarmış : ‘Evet ben de biliyorum yalan söylediklerini, bu yüzden onlara altın veriyorum. Eğer doğru söyleseler canımı verirdim.
Karakoç, şiirinde Hz. Mevlana ile Muhyiddin İbnül Arabi’yi Şam’da buluşturur ve Şems’i sordurur.
‘Muhyiddin kabrini açarak
Sabır kitabından bir yaprak çevirerek
Şemsin kendisini gösterdi
Sonra yorgun bir Şam öğlesinde
Sıcakta çekirgeler kavrulurken
Çömeldi bir su kıyısında
Hızırı gördü alı yeşili gördü suda
Şemsi gördü ve buldu kendini’
Sabır kitabından bir yaprak çevirmenin zorluğunu en iyi Karakoç bilir.
Wıttgenstein, ‘kelimeler eylemlerdir’ der
Karakoç’un şiiri, Eşrefoğlu Rumi’nin dediği gibi, ‘kendi derdin söyleyen/gayrı hikayet etmeyen’ bir şiirdir
Madem şiir en kişisel dildir, o halde şair, irfani gelenekteki gibi, halini şikayet edecektir, onunkisi, Hz. Mevlana’nın beyanı üzre, bir hikayettir lakin bir halin şikayetidir.
Şems, Hızır’dır. Tıpkı Karakoç’a göründüğü gibi, Mevlana’ya da görünmüştür ve kırmızı ile yeşili göstermiştir.
Kırmızı marifetin, yeşil, Muhammedi Nur’un rengidir.
Tıpkı fani sevgilinin alınıp kendisine Mona Rosa’nın, Taha’nın Kitabı’nın verilişi gibi, Şems alınmış, Mesnevi verilmiştir Mevlana’ya.
Şimdi Hz. Mevlana için, gökten bir kartal geçse/ve yere düşse gölgesi/bu acaba Şems’in gölgesi midir/Yerin altından gelirse bir su şırıltısı sesi/Bu ses Şemsin mi sesi/Çöllerde kumda varsa/Kızgın bir ayak izi/Bu iz Şemsin mi izi’
Mesnevi’yi böyle böyle kurar Mevlana.
Sezai Karakoç şiirinin coğrafyası, semavi kökenli medeniyetlerin haritasıdır. Şam’dan sonraki uğrağımız kamil veliler, bilgi ve düşünürler şehri Bağdat’tır.
Bağdat’a girince bizi, ilkin ilahi aşk şarabıyla sermest olanların en üstünü olan Hallac-ı Mansur karşılar :
‘Bağdattayız
Dönüp duruyoruz yırtıcı kuşlar gibi
Çevresinde bir darağacının
Koparabilir miyiz acaba
Etinden çileli etinden
Döğmeli ciğerinden bir parça
Hallac-ı Mansur’un’
Karakoç, ‘illa dostun gülü yaralar beni’nin hikayesine gönderme yapar. Cüneyd-i Bağdadi, Hallac taşlanırken gül atmıştır. Şair bunu şöyle taçlandırır :
‘Bir bakış geçer mi içimizden
Bir taş atarak
Bir gül alabilir miyiz
Elinde biten’
Silku’s-süluk’ta Nahşebi şöyle der :
Bilmek gerekir ki Hallac-ı Mansur, ilim ormanının arslanı ve kavgasının korkusuz kahramanı idi. Onu bir pamuk ambarına parmağıyla işaret etmesiyle pamuklarla taneleri ayırması nedeniyle Hallac diye adlandırmışlardı. Şibli şöyle anlatır: Benimle Hallac arasında bir fark yok. Ancak bana deli gözüyle baktıkları için kurtuldum, o ise akıllı sayıldığı için başına bu geldi.’ Bir gün Cüneyd ona, ‘ölümün yaklaştı’ deyince, ‘benim öldüğüm gün, sen sufilik hırkasını giyme’ dedi. Rivayete göre imamlar Hallac’ın katline fetva verdiklerinde, Cüneyd, sufi giysisi giyinmişti. Bunun üzerine, hemen medreseye gitti, cübbe giydi, sarık sardı ve, ‘biz zahire göre hüküm veririz’ diye bir not yazdı. Bir gün Hallac’a, ’sabır nedir?’ diye sordular, şöyle yanıtladı: ‘Bir insanın el ve ayaklarının kesilerek darağacına asılması durumunda bile kendini yitirmemesidir.’ Son günleri yaklaştığında bir kezinde Şibli’ye, ‘bana dikkat et.’ Dedi, ‘önemli bir ödevle yükümlüyüm. ‘Enel Hakk’ ‘ben Hakkım’ dediğim için beni halifeye şikayet ettiler. İmamlar ölümüme hükmettiler. Bana, ‘hüve’l-Hakk’ (O Hakk’tır) de kurtul, niçin ‘ene’l-Hakk’ diyorsun dediler. Ben de, onlara, ben, ene’l-Hakk derken, aslında hüve’l-Hakk diyorum. Ama siz O’nun gaib olduğunu söylüyorsunuz’ dedim.
Şöyle anlatırlar: Zindana koyulduğu günün gecesi, onu aradılar bulamadılar. İkinci gece aradılar ne onu ne de zindancıları buldular. Üçüncü gece aradılar hem onu hem de zindancıları buldular. ‘Bu durum neydi?’ diye sordular. Hallac, ‘birinci gece ben dostun yanına gitmiştim, beni göremediler; ikinci gece dost buradaydı, bu yüzden ne beni ne de zindancıları gördüler, bugün buradayım, şeriatın hükmü neyse yerine getirin’ dedi.
Anlatıldığına göre zindanda üçyüz mahkum bulunuyordu. Onlara, ’sizi özgür bıraktım, gidin’ dedi. ‘Eğer buna gücün yetiyorsa sen niçin gitmiyorsun?’ diye sordular. ‘Biz, Tanrı’nın tutuk
lusuyuz, O’nun yasasına saygımız ve bağlılığımız sonsuz, gidemeyiz’ dedi. Sonra zindan duvarına işaret parmağını doğrulttu, bir yarık belirdi, mahkumlar çıktı. Sabah ne olup bittiği sorulduğunda gerçeği söyledi. ‘Peki sen niçin kaçmadın?’ diye sordular, ‘Tanrı’yla aramızda bir mesele var’ dedi, ‘bu nedenle kaldım.’
Hallac’ın öldürüleceği gün, birisi, ‘aşk nedir?’ diye sordu. ‘Bugün, yarın ve öteki gün aşkın sırrını göreceksin’ dedi. O gün Hallac’ı öldürdüler. İkinci gün yaktılar ve üçüncü gün küllerini savurdular. Onu dibine getirdiklerinde darağacının ayaklarını öptü ve, ‘işte yiğitlerin miracı budur’ dedi. Elleri kesildiğinde, ‘bir insanı bağlayıp elini kesmek kolay iş’ dedi, ‘ben asıl arş’ın karanlığından külah aşıran kişinin temiz elini kesecek kimseyi yiğit sayarım’ Ayakları kesildiğinde gülümsedi ve, ‘bu ayak güçsüzdür, benim her iki alemde de yolculuk yapabileceğim ayağım var’ dedi. (Molla Cami ve Mevlana’nın dizelerini hatırlayalım: ‘Bu yolda başsız ayaksız ol’) Sonra kanlı kolunu yüzüne sürdü. ‘Ne yapıyorsun?’ diye sorduklarında şöyle cevapladı: ‘Aşk yolunda, abdesti sahibinin kanıyla alacak iki rekat namaz farzdır : ‘Rivayete göre, tüm organlarını kestiler. Sadece sırtı ve boynu darağacında asılı kaldı. Ancak o sırt ve boyundan da, ‘ene’l-Hakk’ sözü yükseliyordu. Halife, ‘bu adamın ölümü daha çok kargaşa çıkaracak’ dedi. Ertesi gün tüm uzuvlarını toplayıp yaktılar. Yanmış, kül olmuş cesetten yine, ‘ene’l-Hakk’ diye ses geliyordu. Üçüncü gün, küllerini suya döktüler, yüzen kül zerrelerinden yine o ses geliyordu.’
Karakoç, Bağdat’taki irfan ehlinden söz eder sonra ve karşımıza bir bilgeler sofrası açar. Bu nurani mecliste kimler yoktur ki! Ekberi bir şair olan Molla Cami, Hayyam, Geylani, herkes oradadır. İrfani geleneğin gözkamaştıran yıldızlarının tümü…O pamuktan, hafif insanı çekemeyen darağacına yardımcı kim varsa…Gene de der, hepimizden ağır geldi, Hallac-ı Mansur’un vücudu…
Sonrasında, Fütuhat’ta söz edilen bir vakıayı aktarır. İbn Arabi, kendisinden önce yaşamış bilgelerle görüşmelerini anlatırken Hallac-ı Mansur’dan da bahseder. Karakoç, bu manevi görüşmeye gönderme yapar :
Muhyiddin’in kabri açılır, ‘ürkme Mansur, benim’ der. Bir deniz kabarmaktadır sanki.
Deniz, kozmik bir imgedir. Vahdet deryasıdır burası, birlik denizi…Deniz, İlahi Hakikat’in kaynağıdır. Kıyısı yoktur, burası sahilsiz bir ummandır.
Hızırla Kırk Saat’in en coşkulu bölümüne geliriz. Şiirin ritminden hissederiz ki, bilgelik kervanı yürümektedir.
‘Mursiyede Tunusta Mısırda
Kudüste Mekkede Konyada
Malatyada Şamdayız’
Hölderlin bir kez daha doğrulanmaktadır. 1799 yılında annesine yazdığı mektuptaki “şiir yazmak uğraşların en masumu” olduğunu söylerken, 1800 yılında yazmaya başlayıp, yarım kalan taslak yazısında dili mülklerin en tehlikelisi olarak belirttiği “Mülklerin en tehlikelisi dil bunun için verildi insana kendisinin ne olduğunâ tanıklık edebilsin diye..”) satırlarını yazmıştır.
Karakoç, kamil insanın varlığına tanıklık eden bir şiir diliyle konuşmaktadır.
Heidegger’in, ‘varlığın evi’ dediği dille…bu dilin içinden, binlerce yıllık mazmunlarla, kamil insanın şairane oturduğu makanlarda dolaşarak.
Yukardaki dizelerde dile gelen mekanlar, büyük bilge İbn Arabi’nin gezisinde izlediği güzergahtır.
Nasıl bir yürüyüştür bu?
‘Yolları bir urgan gibi
Ayağına sarmış Muhyiddiniz
Güneş hep arkada biz öndeyiz’
Mansur olup asılan Muhyiddinin Hızır olup suda, Anadolu’da, bir ses duyup dönüp duran, Hızırı görüp Şems diyen, Mevlana olan bir dervişin izi boyunca yürür Karakoç şiiri.
Doğu ankası’nın sesidir bu, Batı ankasının.
Ş harfiyle uzlaşan S sesi’dir.
Burada Yavuz Sultan Selim’in Şam’a girişi de ima edilmekmtedir, Şems de…
Füsus okuyan Mevlana da…
Bize, kendi ifadesiyle, ‘Muhyiddinin ak kara dünyasından birkaç görünüş’ sunduktan sonra, şair ehramlar ülkesine girer.
Sağda Musa’nın bayrağı dikilidir, solda Firavun’un ve büyü vaktidir.
Musa aleyhisselam kıssasının şiirini modern zamanların trajik görünümleri izler.
İki bölüm sonra, şair bu kez Şakku’l-Kamer’in öyküsünü anlatır.
Efendimiz’in bir adı da Kamer’dir. Ay, O’nun mazmunudur. Ayın bölünmesi, Nübüvvet ve Velayet sırlarının göze inmesidir. Hilal, Allah’ın sevgilisinin Hakk’a ayan, halka gaib olduğu anı simgeler, dolunayda ise halka bakan vechi belirir. ‘Ay yayılır/doğumumuzun doğusuna’ diyen büyük şair, bizi Elhamra’ya, Kurtuba ve Mısır’a götürür. Şiirin ay gibi bölündüğü bir dilin içinden konuşur :
‘Ayı
Bu dünyanın yeşili
İkiye böler
Öte dünyanın akı’
Mekke sokaklarına ineriz sonra.
Trajik bir epigraf karşılar bizi :
‘Yaklaştır kıyameti
Burada bir kadın ölmektedir
Uzaklaştır kıyameti
Burada bir kadın ölmektedir
Yaklaştır sesi sesi
Burada bir kadın ölmektedir
Can vermektedir galata kulesi
Burada bir kadın ölmektedir’
Karakoç’un irfani geleneğin içinden bakarak modern yaşamı gördüğünün en canlı tanığıdır bu dizeler. En canlı ve en ahenkli. Karakoç şiirinin iç sesi, onda yetkin bir insanın, kamil ve kadim insanın, ebedi çocukluk haline dönmüş bir müsumun konuştuğunun da delilidir. Mutlu Arabistan toprağındayız artık…Birer deniz avcısı olan peygamberlerin arasında..Onların izinde ve gölgesinde. Deniz ilahi hakikatin imgesi olarak tekrar belirir. Ve bir Nebiler geçidi : İsa, Musa, İbrahim, Yusuf, Bünyamin, Süleyman, Davut, Eyyüb, Lut, Salih, Zülküfül peygamberler…Ve tümünün imamı, Allah’ın Sevgilisi…Önünde arkasında gümüş defterli gümüş kalemli melekler…O’nun imametinde kılınır namaz. Bu, cem makamında bulunan, başla sonu birleştiren, hadis olanı kadim olana bağlayan kamil insanın miracıdır. Bu, huzur-ı ilahide kılınan büyük namazdır. Kul ile Allah arasında ortak bir ibadet olan namaz…Kul üzerinden Allah’ın Kendi Kendini salat etmesinin şiiridir. Sonra her şey çekilir yerli yerine ve Peygamber bir çöl önünde yalnız kalır.
Bu kez diğer Peygamberler anılır :
İsmail, Şit, Zekeriya… Miracın birinci aşaması olan kavs-ı uruc başlamıştır…Burak alır ve gider Allah’ın Habibini. Yıldırım çeken bir paratoner gibi. Bu yürüyüş, Cebrail’i titretir. Ürperir ve kelimeleri erir. Töreni tek başına sabır yönetmektedir. Ve sidreye varılır. Sidre varlığın sınırıdır. Burası berzahtır. Karakoç, ‘Burak’ın, yağdan çekilen kıl gibi çekildiğini’ söyler. Sonra Refref de durur, geriler. Ve Peygamber geçer, ileri atılır…
Burası sütunlarndan, taş heykellerden, kelimelerden, gün doğuşundan ve doğusundan, kalpten, düşünceden ileridir. Burada hiçbir Rububiyet vehmi kalmaz insanda. Saf ve katışıksız ubudiyet hakikati de biter. Allah’tan başka bir şey kalmaz. ‘Başlangıçta sadece Allah vardı ve O’ndan başka bir şey yoktu’ kavli gerçekleşir. Bu hala böyledir çünkü.
Habibullahın pelerini sadece sevgidir, aşktır. Aşk, kuşun kanadı kırılırcasına uçmasıdır. Burası şevk makamıdır, şevk, kuşun kanadı kırıldıktan sonra da uçmaya çalışmasıdır. Bütün köprüler atılır ve o ‘Tek deniz tadılır’
Deniz imgesi bir kez daha karşımıza çıkar.
Hızır’ın yeni bir randevusunda bi kez Meryem çarşafları açacaktır.
Odaya gelen, araftaki çiçeklerden bir akşamdır.
Şehrin sesi hurmadandır.
Karakoç şöyle der : ‘Suya bırakılmış çocuğu
Kurtaran kadın Asiye
Savıyordu al kadınlarını dışarı’
Mu, su, sa ise ağaç demektir.
Suya bırakılan tahta sandığın şiiridir bu.
İstanbul’da bir balıkçı, Haliç’te bir hayal görür, eve gider yorganlara saldırır, Bizans sarayında kristal bir kadeh kırılır ve güneş saati Kudüs’te bozulur durur.
Bu coğrafi bilinç, şiirin kozmik niteliğinden ve bu şiirin kalbine indiği şairin şuurundan gelir.
Şiirle şuur akrabadır. Şuur, bulanıklık alanıdır, bu sırdandır ki, ‘Biz sana şiir öğretmedik’ buyrulmuştur.
Lakin Sezai Karakoç şiiri, vahyin her okunduğunda kalbe yeniden sefer eden taze soluğuyla yıkanır, O’nun mazmunları Kuran’ın hazinelerinden alınmıştır.
Kuran, Cebrail, Kutlu Çocuk, onu doğuran anne, Fetih suresinin gerçekleştirimi ordular, mevlüt yazan şairler, toz koparan veliler, alnında ter birikmiş, ekmeğini kendi elinden devşirmiş işçiler, Tevrat’ı aslından okuyanlar, İncil’in öz sesini duyanlar, Bedirde, Yermukta, Hendekte, Uhutta, Yemende, Kafkaslarda şehit olanlar ve tekbirlerden bir cennet kenti yükseltenlerin şiiridir bu…
Hızırla Kırk Saat bir modern zamanlar mevlidi, miraciyesi, tevhidi, naatı ve meselidir.
Nihayet şair kendi yurduna, Diyarbekir’e uğrar.
Kentin kemerleri sıcaktan kırılmıştır. Bu, modern çağın ateşidir. Gündüzleri bile bir toz vardır yaz yarasalarından.
Şair, şehrin ruhuna doğru sızar ansızın. Ve bizi de uygarlıkların içinden geçirir.
Kaynağı cennet olan üç büyük nehirden birinin köpüklü sularına çeker, Dicle’nin saralarından yürüyerek, yükselen bir duman zamanına gireriz.
Mezopotamya’nın tarihçesi yine Hira’ya uğrar.
Şair, ‘nuru evvel ba’sı sonra olan Efendimiz’in diriltici soluğuna yönelir :
‘Kalk ey
Örtülere bürünmüş peygamber
Bu sıtmayla iyi edeceksin
Tifoları vebaları
İnsanlığı kağıt kağıt
Buruşturan cüzamı
Çan sarasını
Havra harmanını
Göğüyle görünen haranı
Çile çömleği iskenderiyeyi
Sen dirilteceksin…’
Hölderlin’in, ‘insanın kendi varlığına tanıklık etsin diye verilmiştir’ dediği şiirin tanıklığının niteliğine ilişkin Heidegger şöyle der :
‘Demek ki, bu tanıklık insanın varolmasının imkanıdır, varoluşun açığa- açıklığa- kavuşmasının imkanıdır. İnsan tanıklık etme kararını sadece özgür olarak, kendi seçimi olarak verebilir. O; bütün varolanlara ait olmaya tanıklığını tarih olarak gerçekleştirir. Demek ki, tarihin mümkün olabilmesi, insanın kendi olabilmesi, mülklerinden biri olan dille mümkündür.’
Sezai Karakoç şiiri, varolandan varlığa geçişin ve tanıklığını tarih olarak gerçekleştirmenin şiiridir.
‘Sen yayınlayacaksın
Sen kuracaksın
Seher çocuklarının
Tek kentini
Sen bildireceksin
Dünya geldi geleli
En önemli haberi’ dizeleri, Nil, Fırat ve Dicle’nin çağıltısı gibi dilin içinde çınlar durur.
Bedir, Hendek, Hud ve Huneyn’den Birinci Cihan savaşında Rusya’da esir ‘baba’sına geçebilen bir şiirdir bu.
Yüzyılın üç büyük bilgesinden şair olanıdır Karakoç.
Dili sembol ve sükut olan hikmeti dile getirebilmiş, Guenon tasnif etmiş, şiirini ise Karakoç yazmıştır.
Selçuk ve Osmanlı tecrübelerinin, ‘evrenin memesinden sevgi sağan’ ruhunu anlatmak ona nasib olmuştur.
Sözlerime, Üstad’ın, içindeki sonsuz hikmetlerin yanı sıra aynı zamanda bir ses, bir ahenk harikası olan şiirinden bir bölümle son vermek istiyorum :
‘sofra sofraya değer sofra sofraya
Sofra sofraya bakar yaklaşır sofra sofraya
Böylece gökten sofra iner dağa
Şairlikten sonra başlayan azıklarla
Şarap dense de şarabı aşmış bir şarapla
Susuz topraksız ve göksüz büyümüş bir buğdaydan
Yapılmış ekmekle donanmış bir sofra
Kansız ve etsiz bir sofra
Ne kedi ne köpek sofra der buna
Ne Hintli ne rum sofra der buna
Hızır avına çıkmış bengisuya
Bengisu kabusuna kanmış insan sofra der buna
Sen de günlük sofrayı birkaç kere
En çok da çocuklukta
O güz oruçlarının
İftar durumlarında sandın böyle bir sofra
Doğudan gelen davullarla sahurda
Bir sofrayı böyle bir sofra sandın
Evin saati gösterdi hep böyle bir sofrayı
İkindi Kuranından sonraki sofralara
Battı zamanından bir zaman belki
Kana dönüşen bir şarap değil
Duaya çevrilen bir şarap içildi o sofrada.’
Bizi bu semavi sofraya yeniden çağıran aziz şairi hürmetle selamlıyorum.
Kaynak: sadiky.blogspot.com
Add comment Mayıs 30, 2007
MESNEVİ VE SEZAİ KARAKOÇ
Yazar: Rıza Duru
“Her beyti ayrı kafiyeli mufassal manzumeye verilen ad” tanımından taşan bir yapısı vardır Mevlâna’nın Mesnevîsinin.1 Biçim, yalnızca, onun döküldüğü, bir bakıma dökülmek zorunda bulunduğu kalıbı, cesedidir. Ruhudur ki onu Mesnevî-i Şerîf kılmıştır. Mesnevî’nin ölümsüz ruhu, yüzyıllardan beri okuyucu, yazar, ve şairleri etkilemeye devam etmektedir. Günümüzde de ‘mesnevî şiir’ler yazılmaktadır. Her çağ kendi edebiyat dili ve biçimiyle zuhur ettiğinden, günümüz mesnevilerini ararken dikkatler biçime değil de, ruha ve göreve çevrilmelidir. Onun ruhunu taşıyan, üstlendiği görevi üstlenen hangisidir diye bakılmalıdır. Elbette, şekil izleri de olacaktır aranılan eserde, temsiller, hikayeler, mazmunlar; ancak çağdaş biçimleriyle. Bulacağımız Sezai Karakoç’un neredeyse tamamı sembol diliyle yazılmış çağdaş mesnevîler olan2,3 şiirleridir. Adeta Mesnevî’nin ruh ikizi gibidir onun şiirleri. Mevlâna Mesnevî’sini Kuran, sünnet, peygamberler tarihi, kelam, hikmet, tasavvuf menkıbeleri, felsefe, tarih, tabiat, halk hikayeleri ve gelenekleri ile kendi fikriyatı, hissiyatı, gözlemleri ve hatıralarından kurmuştur. Bu iç ve dış kuruluş unsurlarını kıyaslamak Sezai Karakoç’un şiirlerindeki mesnevîyi hissetmeyi kolaylaştıracaktır.4Sezai Karakoç’u oluşturan üç temel insan etkisinden biridir Mevlâna.5 Onun akıl özünü İmâm-ı Gazâlî, ruh özünü Muhyiddîn-i Arabî, kalb özünü ise Mevlâna inşa etmiştir. “Onlar bir nevi manevi baba durumundadırlar.”6. Sezai Karakoç’taki Mevlâna ve Mesnevî etkilenmesi bir atıftan ibaret değildir. Daha 12 yaşındayken Mesnevî’yi tetkik etmiş7 biri olarak, onun, yazıldığı çağda üstlendiği görevi, günümüzde kendi şiirlerine taşıtmaktadır. Haçlı seferlerini, Moğol istilalarını görmüş, Doğu ve Batı arasında adeta sıkışmış, bunalmış, yok olmak üzere olan toplumun Mevlâna ve Mesnevî’sinden elde ettiği ruhsal derleniş toparlanış, direniş ve ayakta kalış gücü ve gelecek ümidi, günümüzün Doğu-Batı sıkışmasındaki toplumuna Sezai Karakoç ve onun ‘mesnevî şiir’leriyle aktarılmaktadır.Sezai Karakoç’un, Hızırla Kırk Saat’i yayımladığı yıl olan – şiir hayatının on altıncı yılıdır- 1967’den beri yazdığı şiirlerin hemen tümünde Mesnevî ruhu kendini hissettirmiştir. Hızırla Kırk Saat, Taha’nın Kitabı, Gül Muştusu, Zamana Adanmış Sözler, Ayinler, Çeşmeler, Leyla ile Mecnun, Alınyazısı Saati, hep kitaplık çapta mesnevî şiirlerdir8 ve birlikte, deyim yerindeyse onun Mesnevî’sini oluştururlar. Hacim ve ruh itibariyle Köpük, Fırtına, Sesler, Av Edebiyatı, Fecir Devleti, Masal, Ses, Ova ve Ateş Dansı şiirleri de bunlara dahil edilmelidir. Dokuz kitapta toplanan toplam 13 şiir kitabından yedi tanesi mesnevî kitaptır (Hızırla Kırk Saat, Taha’nın Kitabı, Gül Muştusu, Leyla ile Mecnun, Alınyazısı Saati, Ayinler, Çeşmeler). Bunların dışında kalan ve saf şiir olarak adlandırabileceğimiz ilk dönem şiirleri ise Dîvân-ı Kebîr’e karşılıktır diyebiliriz.SEZAİ KARAKO’TA MESNEVÎ – SEZAİ KARAKOÇ’UN MESNEVÎSİSezai Karakoç 1996 yılında yayımlanan “Mevlâna”9 biyografisinde, XII. Bölüm’de daha yoğun olmak üzere, Mesnevî’yi tahlil etmiş ve ana hatlarını ortaya koymuştur. Bu tahlili, Sezai Karakoç’un kendi mesnevî şiirleri için de geçerli sayabiliriz. Mesnevî’nin bu tahlilde ortaya konulan ayırt edici özellikleriyle Sezai Karakoç’un şiirinde bu özelliklere koşutlukların belirlenmesi, Mesnevî ruhunun günümüzdeki taşıyıcısını da işaret edecektir. Sezai Karakoç’un alıntıladığımız mısraları, onun şiirinin, Mevlâna biyografisinden çıkararak ve parantez içinde sayfa numaralarını vererek sıraladığımız, Mesnevî’nin temel özelliklerini haiz olduğunu örneklemekte ve aynı zamanda, kendilerinin oluş sırlarını da ele vermektedirler:
- “Tamamen rahmanî kaynaktan” gelmiştir.10 (s.63).
“Bir şiir halinde gelen· Bir bilgi halinde gelen· O ses olmasa”11
- “Üstün bir ilhamın içinde somutlaştığı büyük kitabdır….Vahiy değildir, ilham kaynaklıdır ama, adeta ondan ötede bir ilham yoktur artık.”12 (s.63).
· “Sen zorla beni· Sen görevlerin görevi· Sen zorla gecenin kelebeği· Namaz bitimlerinin sır dili· Oruç ikindilerinin şehri· Sen zorla beni· İnsan dersi· Kelimeleri getir· Cebrailin öğrencisi”13
- “Mevlâna’nın erdiği ‘makam’dan konuşma”sıdır. (s. 68).
· “Ben sen İsa ve Yahya· Bir gülü yetiştirmek için · Yaratılmışız· Şükür Tanrıya”14
- “Kur’anın yorumudur.”15 (s. 72). “…Endirekt metotla Kur’an hakikatlerini öğretmek, ….yaşatmak” amaçlıdır. (s.73).
· “Bir yer var orada ipekten sedirler· Orada inci gibi çocuklar· Orada öbür tarafından eşyayı gösteren kızlar· İnsanlar uzanmış sonsuzluğa bakar· Altından ırmaklar akar· Orada yetmişi iki vakit var· Fakat her vakit de bahar bahar bahar· Bir mevsim geldi mi öbür mevsim gitmeyecektir· Bir mevsimde dört mevsim birden devşirilecektir.”16
- “… ‘Görevli’ bir kitaptır….”17 (s.64).
“Tanrım altına karşı· Altının ufukları tutmuş· Görünmez yüzlü kanatlarına karşı· Bir gülü kılıç gibi kullanarak· Kalb yararak· Ruh sarsarak· Akıl kırarak· Büyük savaşı vermeğe sen gönderdin”18
- “…Tarihi-sosyal amacı” vardır. (s.73).
· “Kasları çağa gerilmiş· Er kişiler çıkıyorlar bir bir geceden· Biliyorum geliyorlar sancaklarıyla· Geceyi silen sancaklarıyla· Gök yeşilini getiriyorlar· Güneşin ışığını taşıyorlar· Koşanlar bunlardır çağırdığım fecre doğru· Yoğrulacak bir fecre doğru”19
- Okuyucuyu “…hiç bir eserin ve hiçbir şiirin varamayacağı bir maneviyat alemine” yükseltmektedir. (s.65). “…İnsan ruhunu Birlik denizine ulaştırarak kurtaran” bir nehirdir.20 “…İnsanı Tanrı adamı kılacak ortamı hazırlamaktadır ruhlarda.” (s.74)
“Ve Tanrı görünüyor artıkVe Tanrı onlardan razıdır artıkSaçılıyor bir hazine gibi ortayaGizli bir hazine gibi ortaya sırlarDayanmaz oldu bu açılıma aynalarKırılıp dökülüp yokluğa karıştılarUzaktan yakından camiler geldiGecemize ışık tuttular mum ve fener gibi”21
- “…Zengin malzeme unsurları, tek tek büyük yapıda yerlerini alırken, adeta öz değiştirerek” ruhanileşmişler, rahmanileşmişler ve ulvileşmişlerdir.22 (s.64).
· “Ben bir deve gördüm Basrayı köpük köpük saçıyordu ağzından· Bir deve de Bağdatı lokma lokma yutan· Bir hörgücünde Şam bir hörgücünde kızıl bir akşam”23
- “Metafizik planlı ve konulu…”24dur. (s.74).
· “Meleği vücudumda duyarak· Kendimi kendime muhatap sayarak· Meleğin kelimelerinde yaşayarak· Okudum yeni bir kitabın ilk sayfasını· İlk ayetlerini”25
- “…Yeni bir dilin sonsuz dünyası…”26dır. (s.57).
· “Ufuklardan ufuklara taşıyarak kelimeleri· Ne yapılar kurdum eleğimsağma gibi· İçimdeki buluttan yağıştan şimşekten ışıklardan· Gizli bir yapı taşından ders okudum ben· Şiirin birden kaçışını denizlerden”27
- “…Metafizik bir lirizmdir.” (s.71).
· “Ülkendeki kuşlardan ne haber vardır· Mezarlardan bile yükselen bir bahar vardır· Aşk celladından ne çıkar madem ki yar vardır· Yoktan da vardan da ötede bir Var vardır· Hep suç bende değil beni yakıp yıkan bir nazar vardır· O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır· Sakın kader deme kaderin üstünde bir kader vardır· Ne yapsalar boş göklerden gelen bir karar vardır· Gün batsa ne olur geceyi onaran bir mimar vardır· Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır· Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır· Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır· Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır· Senden umut kesmem kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır”28
- “Mesnevi, hazır ve gaibteki, şimdiki zaman ve gelecekteki dostlara, öğrencilere, kardeşlere, derli toplu, bir görüşü temsiller, hikayeler, mazmunlarla sunmak ve öğretmek için…”dir. (s.55)
“Yeni bir çağın önüneYeni bir kitabı koyuyorumBir sayfada Kur’anaBir sayfada Kabeye açılıyorsunBir sayfada dönen hacıları kutluyorsunBir sayfada at sağnağıBir sayfada aşı saati kıyamet beneğiBir sayfada bir kenti güçlendiren o kişiO üçüncü kişiBir sayfada tuza dönüşen Lut kavmi”29
- “…Bir nehir gibi akan çağrışımlar zinciri ve halkalarıyla uzamış temel kitap”dır. (s. 55).
· “Akşam kente bir meryem gibi girer· Bir çocuk kutsal bir çocuk doğurur gibi· Her yönden bir ses yükselir bu karanlık nedir· Kurban kesilirkenki karanlık· İbrahimin bıçağındaki karanlık loşluk aydınlık· Keskin ışık· İsmail· İsmail bir çocuk başından serçe geçen· Mavi bir gül nöbeti sertçe geçen· Omzundan arşlar dökülen”30
- “Mesnevi, temelde bir eğitim kitabıdır.” (s. 72).
· “Aç susuz ve tekmelenmiş· Zavallı hayvanların bakışlarında· Çatlamış yüreğimizin kavı tutuşur· Dulların yetimlerin · Öksüzün ufkunda hayallerimiz uçuşur· Köle ve esirlerin· Yoksulun çaresizin· Gönlündeki burukluk bizim anımızdır· Anlatırsan bütün bunları bizi anlatmışsındır”31
- “Çocuktan büyüğe, herkese sesleniyor. Alim, ümmi herkes yararlanabilir ondan.” (s.73).
· “Suyu arayan adam değil· Suyun aradığı adam ol sen de· Sen doğu olursan güneş sana gelecektir· Sen kuşluk olursan kuş sende ötecektir”32
- “Mesnevi’yi okumaya başlamak, onunla hemhal olmak, yıllar yılı onunla yoğrulmak, bir değişim sürecine girmek ve onu yaşamaktır… Bir bilinçlendirme öğretisidir Mesnevi.” (s.73).
· “İlkin bu kötülük ağını yırtmak gerek· Köleliklerin çelik zincirini parçalamak· Ruhları çekip götürmek yeni bir dünyaya· Eritip arıtmak bir yüksek fırın potasında· Her türlü cüruftan pastan arınmalı maden· Arınış, büyük arınış gelmeli ateşten· Ruh arına arına özgür olmalı· Tanrı’ya yaklaşma halini bulma· Kitabın bir ödevi bu· Çağdan çıkarıp ebedi çağa götürme oyunu”33
- “Anadolu insanının ruh yapısının oluşmasında büyük katkıları oldu.”34 (s.75).
· “Ey kalbim sen yine bunları ara· Ve bul yeniden· Çatıda setlerde ufuk çizgisinin olduğu her yerde· Her müslüman gönülde ve yüzde· Bin bir yol gider bir yola varır· Orda kalbimizin fidanı göğerir· Orda gönlümüzün çiçeği açar· Açar bir gün elbet yeniden gönlümüzün çiçekleri· Görülmemiş fizikötesine ait çiçekler· Mesnevinin Manevinin· İhyanın Mektubatın· İstanbul’un Bursa’nın· Diyarbekir’in Konya’nın· Erzurum’un Bağdat’ın Şam’ın· Kahire’nin ve bütün Afrika’nın· Mekke’nin ve Medine’nin gülleri”35
- “Divan-ı Kebir, Mevlâna’nın subjektivitesi, Mesnevi ise objektivitesidir….[O], bir senfoni, bir Âyin-i Şerif. İnsanlık Senfonisi ya da Âyin-i Şerifi.”dir. (s.69).
· “Eşyaya ve insana yeni bir maya katan· Kıyamet merceğiyle uyarlı diriliş aşısından· Bu son ayinin fısıltısından· Yeni bir soluk gelip ufkumuzu sarınca· Yeni Düzen’de buluşacak ağaç ve insan· Toprak ve su taş ve karınca· Artık mutluluktur ve mutluluğun ötesidir bu· Tanrının gözüyle bakış penceresidir bu”36
SONUÇ
Mesnevî’nin Mevlâna’dan sadır oluşundaki şahsi, sosyal ve tarihi sebepler ile Mesnevî’yi oluşturan unsurların benzerliği yönünden, Sezai Karakoç bir mesnevî şairi ve şiiri çağdaş bir mesnevî olarak kabul edilebilir.
DİPNOTLAR“Attar’da, Senai’de, Mevlâna’da, Câmi’de, Yunus Emre’de. Onların eserlerinde rahmanîliğin rüzgarları eser. O dünya gelmiş, bu dünyayı da içine almıştır sanki. Adeta, bu dünya, öbür dünya yapraklarından bir yapraktır. Ya da bu dünya gitmiş, ahiretin bir parçası olmuştur. Öyle bir dünya doğurmuşlardır ki, edebiyat, bu dünyanın içinde soluk alır. Tasavvuf ve musiki, bu dünyaya, zaman ve mekan boyutları olur. İslâm uygarlığının ruhudur bu.” Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları I, 2. b., İstanbul: Diriliş Yayınları, 1988, s. 25.2 “Aslında, yeni olmak, ‘eski’nin sırrını bulmaktır. Çünkü: o ‘eski’, bir nevi ölmezlik kazanmıştır. Şair de, zaten o ölmezlik sırrının peşindedir.” Karakoç, Edebiyat Yazıları I, s. 25.3 “Şiirin tarihi kurum haline gelmiş öğeleri, kaybolan medeniyet unsurlarının bambaşka biçimler ve şekillerde devam etmesi gibi, aslında yenilenerek sürüp giderler……Ayni görünüşle olmasa da bu ortaya çıkış, anlayan ruhlarca kolayca saptanabilir.” Karakoç, Edebiyat Yazıları I, s. 104.4 Mevlâna’nın çocukluğu İran’da, Sezai Karakoç’un Güneydoğu Anadolu’da geçmiştir. Her ikisi de, Ortadoğu coğrafyası, iklimi, gelenekleri ve söylenceleri arasında yetişmişler ve şiirlerinde bu arka planı korumuşlar, ortak inanç ve kültür kaynaklarından beslenmişler, çağlarının kültür başkentleri olan Konya ve İstanbul’a göç etmişler, hayatlarını inançları ve milletlerini yüceltmeye adamışlar ve bu uğurda yazdıkları eserlerini kendileri yaymışlardır. 5 “Tanrı aşkından doğan o atlıYunus izli Mevlana çizgiliMuhyiddin-i Arabi gölgeli Gazali hacimli” Sezai Karakoç, Alınyazısı Saati, 3. b., İstanbul: Diriliş Yayınları, 1998, s. 56.6 Karakoç, Edebiyat Yazıları I, s. 98. 7 “Bir arkadaş, evlerinde çok eski kitaplar olduğunu söyledi. Evine gittik…..Bir Mesnevi şerhi, bir de farsça öğreten birkaç kitap aldım. Mesnevi şerhinde hem metin, hem lugatler, hem anlam, hem de açıklama vardı. Bu benim için çok yararlı oldu. Adeta Mesnevi’yi anlamaya başlamıştım. Ortaokulda ikinci sınıftaydım. Çok erken bir uyanmasıydı bu zihnimin.” Sezai Karakoç, «Hatıralar – XXIX », Diriliş Dergisi, Dönem 7, Sayı 29 (6 Şubat 1989), s. 12. 8 “Kitaplık çapta şiirler de Mesnevilere karşılıktır.” Karakoç, Edebiyat Yazıları I, s. 104. 9 Sezai Karakoç, Mevlâna, İstanbul: Diriliş Yayınları, 1996 10 “Veli şairler, ilahi ilhamdan nasiplerini almışlardır. Şiirleri keramettir. Mevlanada olduğu gibi. Rahmani ilhamdan kaynaklanmıştır bu şairlerin eserleri.” Karakoç, Edebiyat Yazıları I, s. 44. 11 Sezai Karakoç, Taha’nın Kitabı / Gül Muştusu, 6. b., İstanbul: Diriliş Yayınları, 1996, s. 42.12 “[Mevlâna ve Muhyiddîn-i Arabî] biri arapçada, biri farsçada, şeytan nefesinin gölgesini bile üstüne düşüremediği şiirlerle, Vahiy katının hemen altındaki ulvi alanda kanat çırpmışlar ve çırpmaktadırlar.” Karakoç, Edebiyat Yazıları I, s. 45. 13 Sezai Karakoç, Leyla ile Mecnun, 4. b., İstanbul: Diriliş Yayınları, 1997, s. 59. 14 Sezai Karakoç, Hızırla Kırk Saat, 8. b., İstanbul: Diriliş Yayınları, 1998, s. 18.15 “«Peygamber değildir, fakat kitap sahibidir» demişti Molla Câmi, Mevlâna için. Çünkü: mesnevi kitap, Kutsal Kitabın saf ve diri, yeni ve capcanlı bir yorumuydu. Kitaplığını, KİTAP’tan alıyordu Mesnevi.” Sezai Karakoç, Çağ ve İlham II, 3. b., İstanbul: Diriliş Yayınları, 1979, s. 197.16 Karakoç, Taha’nın Kitabı / Gül Muştusu, s. 22.17 “O kitabın çağ için bir görevi, çağından sonrası için bir görevi vardır. Ahkam getirmek peygamberlerin işidir, vahiy işidir. Ama zaman zaman bunalıma giren müslümanları yeniden kendine getirecek bir çağrı, bir sesleniş önderlerin ödevi.” Karakoç, Mevlâna, s. 64.18 Karakoç, Taha’nın Kitabı / Gül Muştusu, s. 107.19 Sezai Karakoç, Zamana Adanmış Sözler, 5. b., İstanbul: Diriliş Yayınları, 1997, s. 12.20 “Mesnevi’nin bin bir renk ve parıltısından şaşıranlara, bütün bu renklerin altındaki tek rengi, birlik rengini göstererek, Hz. Mevlâna cevap veriyor.” Karakoç, Mevlana, s. 66.21 Sezai Karakoç, Ayinler, 5. b., İstanbul: Diriliş Yayınları, 1998, 5. Baskı, ss. 36-37.22 Sezai Karakoç şiirini kurarken, malzeme olarak kullandığı doğayı aşamalardan geçirerek dönüştürür. “Doğa- Soyutlama- Metafizik ve mutlak alem- Yeniden somutlanış: Diriliş” şeklinde özetlediği zincirleme dönüşüm hakkında bkz.: Karakoç, Edebiyat Yazıları I.23 Karakoç, Taha’nın Kitabı / Gül Muştusu, s. 14.24 “Sanata kaynaklık eden din, dini bozmayan sanat disiplini, İslam uygarlığının temel ilkelerinden biri olmuştur. Dinle sanatın en çok içiçe girdiği Mesnevi’de bu dikkat, bütünüyle korunmuştur. Din dindir, sanat sanat; ikisinin ilişkisi olsa da.” Karakoç, Edebiyat Yazıları I, s. 15.25 Karakoç, Zamana Adanmış Sözler, s. 23.26 “Mevlevilikte şiir, musiki ve tasavvuf birbirinden ayrılmaz, tek parça bir ruh akışının üç görünümüdür.” Karakoç, Edebiyat Yazıları I, s. 45.27 Karakoç, Taha’nın Kitabı / Gül Muştusu, s. 41.28 Karakoç, Zamana Adanmış Sözler, s. 56.29 Karakoç, Taha’nın Kitabı / Gül Muştusu, s. 47.30 Sezai Karakoç, Körfez / Şahdamar / Sesler, 6. b., İstanbul: Diriliş Yayınları, 1996, s. 10. Sezai Karakoç’un şiiri bir çağrışımlar ve semboller denizi gibi çalkalanmaktadır. Bu çalkantının köpüklerinden doğan “Köpük” şiiri, onun çağrışım ve sembol dünyasının enginliğine en iyi örneklerdendir.31 Karakoç, Leyla ile Mecnun, s. 58.32 Karakoç, Hızırla Kırk Saat, s. 41.33 Karakoç, Leyla ile Mecnun,s. 63.34“Anadolu’nun yeniden kuruluşunda, Mevlâna Celâleddin metafizik planın mimarıdır…..Anadolu’nun, hatta bütün İslam dünyasının, Doğunun «tabib-i manevî»si olur.” Sezai Karakoç, Yunus Emre, 5. b., İstanbul, 1985, s. 12.35 Sezai Karakoç, Alınyazısı Saati, 3. b., İstanbul, 1998, s. 51.36 S. Karakoç, Ayinler, İstanbul, 1998, 5. Baskı, sf.25.
kaynak: Mesnevi ve Sezai Karakoç, Rıza DURU, “Mevlana Araştırmaları-1″ içinde,
Ed. A. Karaismailoğlu, 2007, Ankara, Akçağ.
Bu yazıyı elimize ulaştıran sayın yazara teşekkür ederiz.
Add comment Nisan 27, 2007
AĞUSTOS BÖCEĞİ BİR MEŞÂLEDİR
Yazar: Şaban ABAK
“Ağustos Böceği Bir Meşaledir” şiiri, üstat Sezai Karakoç’un son dönem şiirlerdendir. İlk kez 7 Kasım 1988’de 7. dönem haftalık Diriliş dergisinin 16. sayısında yayımlanmıştır. Sonra sekizinci şiir kitabı “Alınyazısı Saati”nin sonunda, ardından bütün şiirlerinin birarada yer aldığı “Gün Doğmadan” adlı eserinde sonuncu şiir olarak yer almıştır.
Bu şiir, ister bir nesne olsun, ister bir kişi, bir olay, bir kavram, ele aldığı her şeyi yenileyici, yorumlayıcı, unutuş tozundan; ölüm külünden silkeleyip diriltici ve ilk kez görüyor; duyuyormuşuz gibi hayret ve hayranlık uyandırıcı özelliğiyle tipik bir Sezai Karakoç şiiridir.
Ağustosböceği, yaşadığımız kültürel yozlaşma süreci içinde anlam dönmesine uğramış, tembel, düşüncesiz, bu sebeple de cezalandırılması gereken bir “böcek” olarak ders kitaplarımıza varıncaya kadar girmişti. Genellikle bizim klasik eserlerimizdeki meselleri çarpıtarak sunan bu “ikinci elden” düşme Batı’lı anlayışa göre ağustosböceği; yaz boyunca tembellik edip saz çalmakta, erzak biriktirmemekte, kış kapıya dayanınca da çalışkan karıncaya el açmaktadır. Bitmiyor, bu durumda karınca da acımasız bir alaycılıkla onu tersleyip kovmalı, kış ortasında açlığa ve ölüme mahkum etmelidir. Öyle de yapıyordu. Şiir, kalkış noktası olarak ağustosböceğinin uğradığı bu “iftira”yı almakta, bu çarpık yaklaşıma esaslı bir cevap teşkil etmektedir. (Karıncanın uğradığı “iftira” ise henüz yazılmamıştır.)
Bu şiir, her şeyden önce kendisine vücut kazandıran zihniyet itibariyle, Batı düşüncesine güçlü bir itiraz, Batı’nın varlık’ı; bilhassa tabiatı ve hayvanatı tasavvur ediş ve kavrayış biçimiyle (oradan da insanı ve toplumu anlayışıyla) bir hesaplaşmadır. Tanrının yaratıştaki hikmetini kavrayamayan, görmek istemeyen insan, yaratılmışı insan aklının sığ kalıpları içinde anlamlandırma çabasına girişmektedir. Bu tutum, evrenin ve içindekilerin tanımına ve anlamına yabancılaşma sonucunu doğurmakta, bu da çatışmayı getirmektedir. La Fontaine, bu yüzden ağustosböceğini tembellikle suçlayıp karıncayla da çatıştırmaktadır. Oysa bu yaklaşım tümüyle sakat, hatta bâtıldır.
“Ey masalcı adam iftira ettin sen
Bu harikalar harikası böceğe
Onu suçladın tembellikle
En çalışkan onu görüyorum ben
Hiçbir karşılık beklemeden
Yazı ağustosu çamı çınarı
Tanıtıyor bize yazı ağustosu çamı çınarı”
Şair, varlığın anlamının çarpıtılması ve hakikatin üzerinin örtülmesi girişimine karşı, onun yaratılışındaki asıl hikmetin sezilmesine ve hakikatin tecellisine imkan sunan bir yeni ve doğru bakış, farklı bir perspektif getirmektedir. Durduğumuz yer bakışınızı, bu da gördüğümüze vereceğimiz anlamı belirler. Çünkü anlamın cevheri bakılan şeyde değil, bakan gözün bakışındadır. “En çalışkan onu görüyorum ben” diyebilmek, bu zemin farklılığıyla mümkün olmaktadır. Aşağıda da belirteceğimiz gibi o zemin İslam’dır; varlığı Vahy’in ışığıyla anlama ve kavrama, Kur’an’ın gözüyle görme üstünlüğüdür. Şiirdeki bu “gardını almış” tutumuyla üstat Karakoç, şairi bir “misyon adamı” olarak da gördüğünün, şair kimliğimizi, insan ve müslüman olarak vazifelerimizin “kapsama alanı” dışında tutamayacağımız anlayışını benimsediğinin güçlü bir örneğini de vermektedir.
“Bir başka ağustosta yeniden doğacaktır
Ağaçların tepelerinde güneşe en yakın yerde
Tanrının sırrıyla bir mucizeyle
-Oysa nesli kesilmeliydi size göre-
Karakoç, (burada) La Fontaine’in temsil ettiği Batı düşünüşüne göre neslinin tükenmesi gerekirken her yaz “bir mucize gibi” yeniden ortaya çıkışını hatırlatmakla hem bu düşünüşün sürdürülemezliğine hem de yaratışın sürekliliğine işaret etmektedir. Bu şiir duyuş, düşünüş ve hatta kelimeleşme süreçleri bakımından, Bakara sûresinin 26. ayetinde geçen “sivrisinek” meselinden ve ayetin ruhundan beslenmektedir. Bunu özellikle yukarıdaki bölümü takip eden şu mısralarda daha bariz biçimde görürüz.
“Ama hiçbir zaman hiçbir yerde
Sönmez Tanrı’nın yaktığı meşale
İsterse bir böcekte olsun o meşale”
Ancak şiirin bütününü de o ayetin bir tür şerhi ve açılımı gibi okuyabiliriz. Sözkonusu ayette, Allah’ın, dilerse bir sivrisineği, hatta fevkinde olanı (daha da ötesini) “mesel” yapabileceği, bu durumun ise kimilerini (yoldan) saptırıp kimilerine doğru yolu, hidayet yolunu göstereceği anlatılmaktadır.
Şiir boyunca esasen bir böcek türü olmaktan çıkıp imgeye dönüşen ağustosböceği için, onu da aşan daha üst bir imge olarak “meşale” kelimesinin seçilmesi gerçekten coşku verici bir buluştur. Zira ayette sivrisinek ve fevkindeki (aşağı yukarı onun gibi olan böcekler, daha da ötesi, daha da küçüğü, büyüğü vb.) yaratıkların, insanları hem “yola getirici” hem de “şaşırtıcı” özeliklerine dikkat çekilmiştir. “Minik göğsünde bir koskoca orkestra taşıyan” ağustosböceği, varlığıyla yolumuzu aydınlatabileceği gibi, zenginlerin yoksulları açlığa ve ölüme mahkum ettiği, güçlünün zayıfı ezdiği ve ezmesi gerektiği anlayışıyla şekillenmiş bir “dünya cehennemine” de götürebilmektedir. Seçim elimizdedir, lakin niyetimize ve bakış açımıza göre küçücük bir böcek bile koca bir yol ayrımıdır.
Ağustosböceğini şair, bu sebeple (seçimini bu yönde yaptığı için) önümüzü aydınlatarak yolumuzu görmemize yarayan bir meşaleye benzetmiştir. Şiirin adındaki -ilk anda fazla bir kelime olduğunu düşündüren- “bir” kelimesi de ayetin sivrisineği fevkindekilerle birlikte anışı sebebiyle gerekli olmaktadır. Sivrisinek gibi ağustosböceği de meşalelerden bir meşaledir.
Aşağıdaki bölüm, küçük büyük bütün yaratılmışlar gibi ağustosböceğinin de bir yaratılış sebebi ve hikmeti bulunduğu, Allah tarafından “anlayan” ve “duyan”lar için uyarıcı ve müjdeci olarak gönderildiği düşüncesiyle yazılmıştır. Aynı zamanda ilginç bir duyma-anlama sıralaması da yapılmaktadır.
“Hiç yere bir şey yaratmamış olanın
Bize gönderdiği bir muştucu o yaratık
Uyarıcı ve muştucu bir yaratık
-Tanrı boş yere bir şey yaratmamıştır
Anlayan için muştucu duyan için uyarıcı-”
Acaba “anlayan için muştucu duyan için uyarıcı” mısraını, duymasını, anlamasını bilen için uyarıp müjdeleyicidir anlamından başka, anlayabilen için muştucudur, yalnızca duyan için ise uyarıcıdır biçiminde de anlayabilir miyiz? Evetse, bu durumda duymak, bir mesaja muhatap olmanın ilk mertebesi , anlamak ise müjdeler alacağımız daha üst ve yetkin bir makam gibi düşünülmüştür diyebiliriz.
Şiirde ağustosböceğinin yaz sıcağında minik gövdesine göre olağanüstü güçteki sesiyle durmadan ötüşü, modern Türk şiirinin en parlak örnekleri olarak da gösterilebilecek çok çarpıcı mısralarla anlatılmıştır. Özellikle giriş mısraları, eskilerin sehl-i mümteni dediği, derin ve güçlü bir sözü basit, yalın, kolayca söylenmiş hissi verir biçimde söyleyebilme kudretinin de örnekleridir:
“Böcek ki akıtıyor damla damla ağzından
Üzüm ballarında süzülmüş ağustosu
Titreyen şıngırdayan bir çocuk oyuncağı
Ağustos bu seste
Bu durmayı unutmuş seste”
“Durmayı unutmuş ses”, duymayı unutmuş insana kendini ve tabiatı duyurmakta, hatırlatmakta, yol gösterip harekete geçirmektedir. Ağustosböceğini, onun ötüşünü anlayış ve aktarış mısralarıyla örülü aşağıdaki bölüm ise, imge yoğunluğu, çarpıcı yeniliği, coşkunluğu ve sesinin gücüyle adeta ağustosböceğinin ötüşünü andırmakta, giderek onu aşmakta, bu mucizevi ötüşün hikmetine kapılar açmaktadır.
“Temmuzda ağustosta ağaçlar cayır cayır yanarken
Yalnız o, odur teselli eden dayanın diyen
Yaşamanın en büyük ilkesi sabrı öğütleyen
Yavru kuşlara masallar anlatarak geceye serine götüren
Adeta güneşle onlar arasına sesiyle bir perde geren
Şırıl şırıl sesiyle onları serinleten
Gözlerine ışıltılı vahalar gösteren
Çeşmelerden su sesleri alıp getiren
Sesiyle -o ufacık gövdesinden tüten-
Dağ gibi sessiz korumasız bahçeyi örten
Herkese her yere mutluluk saçan sevinç serpen
Dünya cehennemine cenneti karşı diken
Işık kıyametine mızraklar havale eden
Harbeler gönderen oklar atan sesinden
Ağustosböceği deyip hor gördüğümüz
Minik göğsünde bir koskoca orkestra taşıyan”
Şiirde ağustosböceğinin kişileştirilmesinden sonra, ona yüklenen bazı görevlerle, onun bazı özellikleri bulunduğunu anlatan mısralar dikkat çekmektedir.
Bir kere ağustosböceği, çamları ve çınarları seven, onların (çam hanedanının) nesli tükenmesin diye övgü şiirleri (“kasideler”) okuyan bir şaire benzetiliyor. Yazı, ağustosu, çamı, çınarı gerçek yüzü ve derinliğiyle bize tanıtan da odur. Suyun değerini bilmemizi de öğretmektedir. Öyle ki suyu överken yeşil yapraklar üstündeki ışıltılı bir “çiğ damlası bir zümrüt” kıymetindedir der.
Gölgede saklanma kurnazlığını reddederek güneşi yakıcı güneş olarak kabullenir. Aç ve susuz kalmak pahasına, “matemden alevden bir gömlek” giyerek özgürlüğün sesi olmayı seçmiştir. Tevekkül sahibidir, daima iyiyi ve güzeli yaşamıştır. Gerçekçilik taslamayıp bizzat gerçeği yaşamış, gerçeği aramış ve aramaya çağırmıştır. Kimsenin acımasına ihtiyacı yoktur, gülüp geçer güya ona acıyan; ama aslında acımasız alaycılar olan sahtekarlara. Kimseden ürküp korkmadan, daima özgürlüğün ve gerçeğin sesi olmuştur. Yaşamanın en büyük ilkesinin sabır olduğunu bilir, bunu öğütler.
Yuvada, kızgın güneş altında annesiz bekleşen yavru kuşların, sessiz ve korumasız bahçelerin bile koruyucusu ve teselli edicisi odur. “Işık kıyametiyle” savaşır, sesinden harbeler gönderip oklar atar. Yavru kuşlara masallar anlatarak şırıl şırıl sesiyle onları serinletir, gecenin serinliğine götürür.
Bu kişileştirme ve övünç duyulası erdem ve faziletlerle anılma, ağustosböceği imgesinin çoğul hale gelmesine ve böylece şiirin çoklu okunmasına da imkan sunmaktadır. Bu cümleden olarak şiirde, (onun kişilik özelliklerinden hareketle) ağustosböceğinin ve onun vasıflarının; idealist insanı, inanmış dava adamını, islam aydınını, sadık aşığı ve özellikle şairleri anlattığı düşünülebilir ve her düşünüş de yeni bir okumayı getirebilir.
Şiirin bu şekilde farklı okunuşlarının her birinin bir yazı konusu olabileceğini düşünüyorum. Üstadın kişileştirme ve konuşturma tekniğini sıkça kullandığı sekiz bölümlü “Çeşmeler” şiirinde de çeşme-şair, su-şiir eşleşmesine elverişli bir çağrışım dili kullanılmıştır. Ağustos Böceği Bir Meşaledir şiirinde de, ağustosböceğinin kişilik özelliklerinin, en çok şairleri; çilekeş, ateşten gömlek giyerek kendini gerçeğe, iyilik ve güzelliklere adamış, özgür ruhlu şairleri çağrıştırdığını düşünüyorum.
Şiirin son bölümündeki (Gün Doğmadan’ın da son satırları olan) şu mısraları, aynı zamanda bir şairin iyi yaşanmış ömrünün ardından söylenmeye yaraşır anıt sözler gibi okuduğumu belirtmek isterim.
“Ateşle dans eder o güneşle dans eder
Çırçıplak çıkar güneşin karşısına
Belki yaşayamaz güneşi eksik kışta
Fakat ardında unutulmaz bir yaz bırakır”
Kaynak: Kaşgar Dergisi, Aralık 2003
Add comment Nisan 26, 2007
DİRİLİŞ AKIMI VE TANZİMAT SONRASI FİKİR AKIMLARI
Yazar: Durmuş Günay
Burada, Diriliş Akımı ve Tanzimat sonrası fikir akımlarını konuşacağız. Önce, Diriliş tezinin ortaya çıktığı, toplumsal ortamı/kültür ortamını, yani ortaya çıkış gerekçesini kısaca tasvir ederek, hangi alan üzerinde bulunduğumuzu, Diriliş perspektifinden bakmaya çalışarak, belirtmeliyim.
19. yüzyılın başından beri, yaklaşık 200 yıldan beri, toplumumuz bunalım yaşamakta ve çeşitli görünümlerle krizlere düşmektedir. 1839 da Tanzimat, 1856 da ıslahat fermanları ilan edilmiş, birinci(1876) ve ikinci meşrutiyet(1908) kabul edilmiştir. Çare olarak batıya yönelmişiz, ve bütün çırpınışlar sonunda, Birinci Dünya Savaşı akabinde 600 yüzyıldan daha uzun bir süredir yaşayan büyük devletimizi, Osmanlı Devletini kaybettik. Osmanlı Devleti bu gün İslam ülkeleri olarak bilinen ülkelerin hemen hemen tamamına yakınını bünyesinde bulunduran son İslam Devletiydi. Bunalım, önce yöneticiler, sonra aydınlar arasında ve en sonrada halk içinde şüphe ve tereddütlere sebeb oldu. Artık bu büyük bir krizdi. Zorluklarla bugünkü Anadolu topraklarını koruyabildik. Devletin karar mercilerinde bulunanlar, aydınlar, problemi; yeterince Batıya yönelmediğimize, batılı olamadığımıza bağladılar. Çareyi daha çok batılılaşmakta görüyorlardı. Hanedan sisteminden Cumhuriyette geçildi, devrimler yapıldı. Tek partili döneme ve ardından çok partili döneme geçildi.
Toplumumuz, 1960 dan beri 4 (3.5) askeri darbe yaşadı. Halen ülkemiz köklü sorunlara uğraşmakta ve tartışmalar yaşamaktadır. Kısacası ülkemiz ve İslam dünyası krizden çıkabilmiş değildir.
Ülkemizin, toplumumuzun içine düştüğü durumun analizi, ve çıkış yollarına dair Tanzimattan beri özellikle 2. Meşrutiyetten beri, aydınlarımız ve mütefekkirlerimiz çeşitli fikirler ileri sürmüşler ve uygulamaya konulmuştur. Ancak, ülkemiz, güvenlikli ve sağlıklı bir toplumsal yapıya
DİRİLİŞ AKIMININ GENEL KARAKTERİSTİĞİ
Diriliş Akımı; Sezai Karakoç tarafından ortaya konulmuş, fikirler sistemi ve hareketin adıdır. Karakoç; toplumumuzun durumunu, ülkenin problemlerini, ortaya koyduğu diriliş düşünce sistemi perspektifinden, tarihi-sosyolojik perspektiften tahlil ve senteze tabi tutmuş ve çıkış yolları ortaya koymuştur. O’nun, sürdürücüsü olduğu, düşünce çizgisi, 1900’lerin başından beri; Mehmet Akif, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç şeklinde, sanat ve düşünce birlikteliği tarzında süregelmektedir. “1960 dan sonra İslami düşünce ve sanat alanında Sezai Karakoç merkezi bir konum kazanır.”(Tema Larousse, Kirenci, s.30)
Düşünür olması Sezai Karakoç’un kimliğinin yalnızca bir cephesidir. Aynı zamanda, yeni bir şiir akımı doğurmuş öncü bir şair ve düşüncelerini uygulama alanında sokmak amacıyla, eylem ortaya koymuş, bir gençlik yetişmesi için çalışmış, siyasi parti kurmuş, toplantılar yapmış, konferanslar vermiş bir eylem adamı. Karakoç, Diriliş düşünce sistemini, kendine özgü yepyeni kavramlarla inşa etmiş, ve “Diriliş akımı” meydana getirmiştir.
Dirilişin düşünce mimarisi, adeta ta başlangıçta tasarlanmış ve zaman içinde ortaya koyduğu eserler tasarlanan mimari yapı ortaya konulmuş gibidir. Kitaplar, “Yapı Taşları”, “Sütunlar” tasarlanan mimari yapının unsurları dır adeta. Böylece, mimari yapı tasarlanan bütünlüğe ve gerçekliğe kavuşarak tamamlanmıştır. Burada, bu yapıyı oluşturan başlıca kavramları ele alacağız.
Sistem nitelendirmesinin sebebi, bütünü meydana getiren parçaların belli bir amaca yönelik olarak, birbirleriyle fonksiyonel bir ilişki içinde olmasındandır. Diriliş Akımı; bir düşünce sistemi ile hareketin bileşkesinin adıdır. Yalnız teorik veya felsefi bir düşünce sistemi değildir. Hem düşünce hem eylem vardır. Düşünce ile düşünceden beslenen eylem (ilim-amel) birlikteliği söz konusudur.
Karakoç, çocukluk çağlarından itibaren metafizik duyarlılık ile daldığı derin tefekkür sonucunda, kendi ruh dünyasında, zihin dünyasında; toplumuzun sorunlarının neliği ve hal çareleri üzerinde fikirler geliştirmiştir.
Toplumumuzun sorunu gündelik ve sathi değildir. Şartlar zor ve ve sorun derindir. Sorun köklüdür. O yüzden, “acil çözüm, köklü çözümdür” şeklinde bakmaktadır. Kalbinden rahatsız bir hastanın tedavisinde doktor, dikkatini, hastanın kollarındaki ağrıya değil, kalbinin tedavisi üzerinde toplar. “Ülkemiz iki yüz yıldır, “yol” arıyor. Bir çıkış yolu” arıyor. Karakoç, sorunu ve çözümünü Diriliş perspektifinden ortaya koymuştur. Sorun medeniyetmizin, İslam Medeniyetinin krizi sorunudur. Çözüm: “Diriliş”tir. Medeniyetimizin dirilişi. İslam medeniyetinin, “Hakikat Medeniyeti”nin dirilişi.
Onun bütün hayatı, davası, yazarlığı, fikir adamlığı, sanatçılığı, politika atılımı, verdiği konferanslar İslam medeniyetinin dirilişi davası içindir. Ruhun Dirilişi, İslam’ın dirilişi, yani İslam toplumunun dirilişi, insanın dirilişi, insanlığın dirilişi davasıdır.
Mehmet Akif, biten bir dönemin bitmemesi için, o başlaması gereken bir atılımın diriliş atılımının başlaması için savaşmaktadır. Eğer, kendinden önce gelenlerin, Mehmet Akif’in ve ondan sonrakilerin, Necip Fazıl’ın yaptıkları çalışmalar olmasaydı, belki bu gün bu atılımları yapabilme imkânı da kalmamış olabilirdi (Karakoç, TYA). Şartlar: “Ya ölüm, ya diriliş” raddesindedir.
Sezai Karakoç, 1964 yılında yaptığı bir röportajda, “sanat tutumum, genel dünya görüşümün bir bölümünden başka bir şey değildir. Onu bir sesin, yeni bir sesin sırtına yüklemekten ibarettir. Benim şiirim aşk, hürriyet, yaşayış ve ölüm gibi varolmanın dinamitlendiği noktalardaki trajik espriyi, irrasyonele ve absürde bulanmış mutlak’ı zaptetmektir” der (Karakoç, EY, s.36).
Kurduğu Diriliş düşünce sistemi, etkileyici ve şiirsel bir dil ile özgün kavram sistemine sahiptir ki, buna diriliş söylemi de denilebilir: Yazılarında, metafizik olanı soyut olanı adeta bir nesneye dokunurcasına, somutlaştırır önünüze koyar.“Sur’u” üfler, “Kıyamet Aşısı” yapar. “Hızırla Kırk Saat” konuşur:
“Bir kaç eski ölünün kemiklerini fosforladım,
Işıklarını artırdım
Bin yıl sonraki çocuklar için”.
“Bu çok sağlam surlu şehirden de geçtim
Beni yalnız yarasalar tanıdı”
Her evde kutsal kitaplar asılıydı
Okuyanı görmedim
Okusa da anlayanı görmedim” der.
Bu, hükümdarın hükümdarlığı için halka yalvardığı, ama yine de eşsiz zulümler işlediği bir zamandır (Karakoç, Hızırla Kırk Saat).
1960’lı yıllar ve sonrası düşünüldüğünde, Cumhuriyet döneminin başından beri, hatta daha öncesinden tanzimattan beri, eğitim sistemini şekillendiren pozitivist felsefe, düşünme alanını yalnız duyulur dünya veya empirik dünya ile sınırlamaktadır. Pozitivizm ve Marksizm, empirik temele dayanır. Arka planında pozitivist felsefenin kılavuzluk ettiği eğitim sistemi, görünür dünyanın dışındaki alanlardan uzak kalmayı öngörmekteydi. Bu felsefi tutumun sonucunda, metafizik alan ile Platoncu anlamda kavranabilir dünya (Intelligible World) alanı; düşünceyle, sezgiyle, içedoğuşla kavranabilir olan dünya alanı dışlanıyordu. Böyle bir eğitim sisteminden, duyulur dünya dışındaki alanları kavrama yeteneği körleşen bir insan tipi doğuyordu.
Batı dünyasında pozitivizme yöneltilen eleştiriler karşısında pozitivizmi kurtarmaya yönelik Neo-Pozitivizm, veya Mantıkçı-Pozitivizm şeklinde Viyana çevresi çabalarına rağmen 1930’larda pozitivist felsefe çürütüldü.
Bu eğitim ortamından geçen gençliğin zihinsel dünyası ile döneme özgü dış etkilerin birleşmesinin doğal bir sonucu olarak, üniversite gençliği arasında Marksizm hızla yayılıyordu. Pozitivizm, Batının sahici felsefe çevrelerinde, ta başlangıçtan beri eleştirilmiş ve itibar görmemiştir. Derinlikli bir tefekkür vaat etmeyen pozitivizm, batıda 20. yüzyılın başında bütünüyle terk edildiği halde, toplumu, değerlerinden ve dinden uzaklaştırıcı etkisi dolayısıyla, Jöntürkler ve İttihat Terakki vasıtası ile Osmanlı ülkesine ve daha sonra Durkheim’in izleyicisi, Ziya Gökalp ve Cumhuriyetin aydınları eliyle Türkiye’ye ithal edilmiştir. Onların, sahip oldukları derinliksiz tefekkür düzeyleri, karşılaştıkları pozitivist felsefenin yüzeyselliği ile örtüşmüştür.
Pozitivizmin kurucusu Fransız filozofu A.Comte(1798-1857) insanlığın Teolojik, Metafizk ve Pozitif olmak üzere, üç zihinsel dönem yaşadığını ileri sürer. Her dönemin insanları o dönedeki zihinsel durum içinden dünyaya bakmışlardır. Kendi yaşadığı dönemde, artık teolojik ve metafizik dönem geçmiş, pozitif dönem başlamıştır.
Pozitivizm, insan zihnini görünür dünya ile sınırlayarak, insanın varoluş alanını daraltmış, insanın aklını, zihnini, gönlünü iptal ederek yani insanı beş duyusuyla yaşamaya mahkum etmiştir.
Kimi filozoflara göre, “20. yüzyılın belki en önemi gelişmesi, 19. yüzyılın armağan ettiği, muzafferane ilerlemeci tarih görüşünün tuzla buz oluşuydu. Comte’un insanın kaçınılmaz başarısı olarak gördüğü pozitif akıl, Weber’e bir demir kafes gibi görünmeye başlamıştı” (Kirenci, s.17).
Batının halis ve derinlikli felsefe çevrelerinde hiçbir zaman pozitivizm ciddiye alınmamıştır.
A. Comte’un düşlediği toplumda yöneticiler, toplumu yöneten yasaların bilgisine sahip olan bir seçkinler grubu, bilim adamları ve filozoflardan meydana gelen bir teknokratlar grubu olacaktı. Böyle bir kuramın kendilerini Osmanlı toplumunun bilginleri veya filozofları olarak gören aydın yöneticilerine, bürokratlarına ne kadar cazip geleceği ve onların toplum mühendisliği projelerine ne kadar uygun düşeceği aşikardı. Eğer bu kuram doğruysa, Osmanlı toplumunun içinde bulunduğu bu büyük kriz, büyük kargaşa, pozitif bilimlerin ilgisine sahip seçkin bir zümre olan aydın bürokratların önderliğiyle aşılabilir ve böylece topluma hem istikrar ve düzen gelebilir, hem de Osmanlı toplumu çağdaş uygarlığa, yani batı uygarlığına ulaşma yolunda hızlı bir ilerle içine girebilirdi. Nitekim Osmanlı aydın bürokratlarının kurduğu bir seçkinler grubu, daha sonra bir siyasi parti olan, İttihad ve Terakki cemiyeti Fransız pozitivistlerinin bu “düzen ve ilerleme” (order and progres) sloganını ittihat ve terakki “birlik ve ilerleme” sloganına çevirerek teşkilatın emel düsturu haline getirecektir. Yine bu ana görüşlerdir ki, Osmanlı toplumunun en iyi eğitim görmüş bir zümresi olan asker-bürokrat aydınlarını İttihad ve Terakki partisinden sonra da yönetime zaman zaman el koymaya itecek uygun bir ideolojiyi ve bu ideolojinin etkileri zamanımıza kadar devam edecektir. Cumhuriyet döneminin yönetici-aydın bürokratlarının akıl ve bilim adına yönetime el koyma toplumu akla ve bilme uygun reformlarla ilerletme projelerinin gerisinde esas olarak bu inanç ve ideoloji bulunacaktır (Tusiad Felsefe, 2002).
Bu noktada, Diriliş, derinlikli bir tefekkür ve yüksek bir sanat yeteneği ile yepyeni bir söylem ortaya koyuyordu. Bu söylem, metafizik olanı, soyut olanı adeta görünür kılar, böylece, görünür dünya ile sınırlanmış zihinsel kalıpları parçalamak ister gibidir.
Diriliş’te; en başta diriliş terimi, “Basübadelmevt” (ölümden sonra kalkış) karşılığıdır. Karakoç’un kitaplarının adlarını sıralarsak; Taha’nın Kitabı, Hızırla Kırk Saat, Sur, Kıyamet Aşısı, Yitik Cennet, Gül Muştusu, Şahdamar, Ruhun Dirilişi, İslam’ın Dirilişi, İnsanlığın Dirilişi bile, bütün bu terminoloji, Dirilişin referansına işaret etmektedir.
Karakoç; İslam medeniyetinin yaşadığı krizden çıkması için, insanlığın içine düştüğü, inkârcılık, Tanrıtanımazlık, putatapıcılık, kapitalizm, materyalizm, vb her türlü açmazdan çıkması için, olağanüstü bir tefekkür kudreti, yüksek bir sanat gücü ile çağrı yapar. “Diriliş” İnsana, Müslüman’a çağrı, Yahudi’ye, Hıristiyan’a, Doğululara ve Afrikalılara, Din ve Tanrıtanımazlara çağrı yapmaktadır. Çünkü; Karakoç, “Çağırmasını bilirsen gelecektir, doğuyu bilen, batıyı bilen gelecektir” der.
Dirilişte, batının bütün filozofları ve düşünürleri, edebiyat ve sanat adamları, değerlendirilir ve hesaplaşılır. Diriliş külliyatı adeta düşünürler ve sanatçılar galerisi gibidir. İslam medeniyetinin, ruh mimarları, şairleri, edebiyat adamları değerlendirilir, tarihten dayanak aranır. Diriliş düşünce sisteminin neliğini ve yapısını ortaya koymak üzere, Diriliş terminolojisini kavramsal analize tabi tutmak gerekmektedir. Bu kavramlardan bazıları şunlardır. Diriliş, Medeniyet, Kültür, Millet, Diriliş İnsanı, Diriliş Eri, Diriliş Ereni, Diriliş Piri, Diriliş Nesli, Diriliş Uygarlığı gibi.
SORUNUN TEŞHİSİ VE TEZ
İki yüzyıllık süreçte, önce yönetimde, daha sonra aydınlar arasında ve en sonra da halk içinde medeniyetimiz hakkında şüphe ve tereddüt doğmuştur. Bu giderek ruh bunalımı şeklini aldı. Ancak kriz medeniyetimiz için büyük bir krizdi. Toplumun belli bir kesimine özgü ya da belli konulara ait bir kriz değildi.
Medeniyetimizin en temel sarsılışıdır. Meselenin belli bir yönüne bakıp basit bir yorumla teşhis ve öneriler yapılmış ve uygulanmıştır. Ancak çoğu kez hüsrana uğranmıştır. İslam aleminin her yerinde, sadece siyasi çıkış yapmak, ekonomik alanda çalışmak, bireysel iman alanında çalışmak sonuç vermez.
Kriz geniş ve derindir. Krizin derinliğini ve genişliğini anlamamak onu hafife almaktır. İslam tarihinin en kapsamlı krizini yaşıyoruz. Kriz büyüktür diye umutsuzluğa kapılmak da gerekmez. Yol Tanrı’nın yoludur. Bunalım bir sınavdır. Meseleyi hakiki boyutları ile idrak edip, beynimizin, ruhumuzun ve irademizin en geniş ölçüleriyle çözüm aranması ve çözümlerin azimle uygulanmasıdır. Büyük krizden sonra büyük büyük bir açılım da yaşanabilir. Kıştan sonra baharın yaşandığı gibi.
Genel kanaat şudur: Avrupa ilerledi biz geriledik, o yüzden biz çöktük. Hatta bu inançta olanlar medeniyetimizin bir daha dirilemez biçimde öldüğü saplantısı içindedirler.
Bir grup, bizim medeniyetimizin bulunmadığını, asıl medeniyetin Batı medeniyeti olduğunu,kabul ettiler. Onara göre biz doğuluyuz, ilkeliz, medeni olan batıllardır. Batı mutlak geçerliliği olan tek medeniyettir. İyinin, güzelin, doğrunun yurdu batıdır. Bunlar batıcılardır. Onlara göre bize ait ne varsa terk etmeliyiz. Batıya bakmalıyız. Uzun bir süre tam bir batı romantizmi sürdü. Daha sonra çeşitlendiler, Kapitalist, sozyalis ve Marksist şeklinde gruplar doğdu.
Bir grup da batıdan kimi alıntılarla, batıya karşı konulabileceğini düşünmüşlerdir. Ancak çıkar yol olmadığını görünce, İslam ile diyaloğa girmişlerse de, Irk, dil ve tarih özelliklerini öne çıkarmışlardır,. Bu batıya ait bir tutumdur. Kur’an ilan etmiştir. Arabın Arab olmayana, beyazın siyaha bir üstünlüğü yoktur. Üstünlük ancak Allah’a yakınlıktadır. Irkçılık, ne Araba, ne aceme nede hiç kimseye fayda getirir. Bir bölünme hastalığına yol açar. Arapça, Farsça, Türkçe, Urduca bin yıldan daha uzun bir dönemdir, İslamı ifade eden, İslam edebiyatını oluşturan adeta Müslüman olmuş dillerdir.
MEDENİYET
Medeniyet temelde tektir. Diğer medeniyetler O tek medeniyetten ayrılma, sapma veya O’nun varyasyonlarıdır. Bu tek medeniyet, Vahiy medeniyeti veya Hakikat medeniyetidir. Bütün medeniyetler vahiy medeniyetine yaklaştığı ölçüde hakikate yaklaşmış, uzaklaştığı ölçüde medeniyet niteliğinden uzaklaşmış olurlar. Medeniyetin en parlak, dolunay hali, İslam Medeniyetidir. Medeniyetin hem tarih, hem tabiat ve hem sosyolojik boyutları vardır.
Sezai Karakoç, 1992’de Bursa’da verdiği “Ülkemizin Geleceği” başlıklı konferansın bir bölümünde, Diriliş metodunu anlatır. Özetle şunları söyler: Diriliş’in metoduna, tarihi-sosyolojik metot adını verir. Yani metodun esası yaşadığımız olaylara tarih ve sosyoloji perspektifinden bakmaktır.
Namık Kemal(1840-1888) “rüya” görür. Rüyasında, “Hürriyet”i kız şeklinde görür. O’nun arzusu hürriyete kavuşmaktır. Ziya Gökalp(1876-1924)de hülyasından bahseder. Kızına yazdığı mektupta -kızının adı “Hürriyet”tir- yakında insanlıkta devrim olacağını, hürriyet güneşinin doğacağını söyler.
Daha sonra Yahya Kemal(1884-1958) de rüyasından bahseder. İstanbul’un Babıâli Caddesini baştan başa, muhteşem binalar, yüksek yapılar ve iktisadi teşekküllerle donanmış görür.
Daha sonra Peyami Safa(1899-1961), tam bir düşünce sistemi ortaya koymamış olmakla birlikte, “Türk İnkılâbına Bakış” isimli eserinde, 1923 inkılâbına temel arar. O’na göre, bizde olmayan Matematikleşme (riyazîleşme) dir. O yüzden eksik kaldığımızı söyler.
Meşrutiyetten itibaren, bir takım akımlar; batıcılık, Türkçülük, İslamcılık, gibi akımlar, ve düşünürler, toplumumuzun içine düştüğü bunalımdan kurtulması için çeşitli düşünceler ileri sürmüşlerdir. Bunlardan biri de Mehmet Akif’tir. Akif, şiirlerinde memleketin durumunu tasvir etmiş, ahlak düşüklüğünü, ekonomik zayıflığı, din zayıflığını eleştirmiş, destansı bir dille dile getirmiştir. Ancak bütün bu görüşler ve diğerleri, tarihi-sosyolojik metottan mahrumdur. Bu metodun esası medeniyet açısından bakmaktır.
Diriliş’in metodu, tarihi-sosyolojik perspektif medeniyet perspektifidir. Tarihi-sosyolojik perspektifi oluşturan unsurlardan sosyolojik perspektif, medeniyetin yatay düzlemini; tarih ise düşey boyutunu yani derinliğini oluşturmaktadır.
İnsanoğlu, eski devirlerden beri çeşitli medeniyet merhaleleri içinde yaşaya gelmiştir. Mesela, Mezopotamya medeniyeti, Mısır medeniyeti, Yunan medeniyeti, Roma medeniyeti, İslam medeniyeti, ve varyasyonları olan Osmanlı medeniyeti, Maveraünnehir medeniyeti, Endülüs medeniyeti, Roma ve Yunan medeniyetinin devamı olan Batı medeniyeti, Çin medeniyeti, Hint medeniyeti gibi medeniyetler görüyoruz.(ÇY I, s.34)
Medeniyet kavramının çok çeşitli tanımları yapılmıştır. Sezai Karakoç’un ortaya koyduğu Diriliş düşünce sistemi içinde Medeniyet kavramına yüklediği anlamı, Aristoteles’in ve Platon’un cevher (töz) kavramı arasında kuracağımız metafor ile açıklamaya çalışacağız.
Platon’un ve Aristoteles’in, töz(ousia) ve form(idea) üzerine yaptıkları anlatımlarından hareketle şöyle bir formül çıkarabiliriz(Günay):
Ousia = Eidos + Hyle (Grekçe)
Substance = Esence + Material (İngilizce)
Cevher (Töz) = Öz + Özdek (Madde) (Türkçe)
Medeniyet = Kültür + Tabiat/Toplum
Burada, eidos (öz = essence) için Platon “idea” terimini; yani, Eidos = İdea; Aristoteles ise “form” terimini kullanıyor, Eidos = Form. Ancak burada Platon ile Aristoteles arasındaki bir farka işaret etmemiz gerekir. Platon’a göre bir varolanın ideası, idealar dünyası adını verdiği bir dünyada bulunmaktadır. İdea yerine form terimini tercih eden Aristoteles’e göre ise, form her bir varolanda içkin olarak bulunur. Örneğin bir bardak düşünelim, bardak töz ise, bardağın özü, onun formu veya ideasıdır. Cam ise bardağın maddesidir/malzemesidir. Yani cam malzemeyi bardak yapan ya da vazo yapan onun formudur. Aristoteles’e göre, bardağın formu bardaktadır, o bardakta içkin olarak bulunur; ayrı bir dünyada, idealar dünyasında değildir. Form ile maddeyi birbirinden ayıramazsınız. “Form” veya “idea” bir şeyi kendisi yapandır, “işte o” yapandır, özüdür.
Bu açıklamalardan sonra, Karakoç’un Medeniyet kavramına yüklediği anlama gelebiliriz : “ …Kültür medeniyeti değil, medeniyet kültürü içerir. Bize göre, kültür medeniyetin fizyolojisi gibidir. Medeniyetse, sadece anatomi değildir. Canlı organizma gibi, anatomik cephesiyle, fizyolojik cephesiyle bir bütündür.” Bilindiği gibi, fizyoloji, vücudun çeşitli sistemlerinin çalışmasına ilişkin bilgidir. Burada fizyoloji ile kültür temsil edilmektedir. Kültür bilgi alanına aittir. Felsefe diliyle söylersek, “dilde varolandır”. Yani Medeniyet, töz/cevher dir. Kültür, Aristotelesçi anlamdaki form’a tekabül etmektedir.” Yukarıdaki alıntının devamında, “Medeniyetse, sadece anatomi değildir. Canlı organizma gibi, anatomik cephesiyle, fizyolojik cephesiyle bir bütündür” denilmektedir. Bu açıklamada, medeniyet hem fizyolojiyi hem anatomiyi kapsayan yani vücut olarak temsil edilmek suretiyle, medeniyet ile kastedilen anlamın töz’e tekabül ettiği açıkça görülmektedir. Medeniyetin (Töz’ün/Cevher’in) malzemesi, tabiat ve/veya toplumdur. Felsefede, varolan üçtür : “Düşünmede (düşüncede değil) varolan”, “dilde varolan” ve “dışdünyada varolan”. Töz, yani medeniyet, “dışdünyada varolan” dır. Kültür, tüm bilgi alanını kapsar. Dilde varolandır. Kültürün görünüşe çıkması, bir davranış olarak ya da fiziksel bir nesne olarak varoluşu medeniyet olmaktadır. Bir binanın projesi kültür ise, inşa edilmiş bina medeniyettir. Bina mevcut ise, projesini çıkartabiliriz. Medeniyetten, kültür görülebilir, kültürden de medeniyet kurulabilir.
Yukarıdaki alıntının devamında, Karakoç şöyle söyler: “ Bu noktada, Ziya Gökalp’ın medeniyet ve kültür tanımlarından ayrılıyoruz. O, kültürü, milli, medeniyeti milletlerarası kabul ediyor. Medeniyet ona göre, bir grup ulusun, ortaya koyduğu ortak eserlerdir. Oysa bizim görüşümüze göre, her medeniyete bir de onun kültürü tekabül eder. İslam medeniyeti diyorsak bir de İslam kültürü dememiz gerekir. İslam kültürü, İslam medeniyetinin bir unsurudur. Irkların gerek kültüre, gerek medeniyete katkısı, mizaç katkısıdır. Yoksa tüm kültürü ırklara atfedip, medeniyeti ırklar arası ortak eserlere indirgemeye imkân yoktur. Bu medeniyet kavramını daraltma, aşırı nesneleştirme dolayısıyla, materyalize etmek olur. Medeniyeti, insanlığın fizikötesi amacına varması için kurduğu yaşam tarzı ve gerçekleştirdiği tüm çevre olarak da tanımlayabiliriz. Psiko-somatik bir gerçekliği vardır medeniyet olgusunun. Yoksa olgunun psikolojik cephesine kültür, fizik cephesine de medeniyet demeğe imkân yoktur. Belki daha doğru bir tanım, medeniyetin işler haline kültür denmesi olur. Oluşumu bitmiş ve tamamlanmış eserler de, henüz oluşma halinde olanlar da medeniyete dâhildir. Medeniyetle kültür o kadar iç içedir ki, çoğu kez eş anlamlı kullanılmaktadır.
Medeniyet, kültür ve millet üçlüsü birbirinden koparılamaz. Aristoteles’e göre bir varolan mevcut oluşunun dört nedeni vardır. Maddi neden(causa materialis), formel neden (causa formalis), fail neden(causa efficiens) ve ereksel neden(causa finalis). Bir varolan bu nedenlerin bir aradalığı ile mümkün olur. Buna göre, medeniyetin(cevherin) malzemesi, tabiat ve/veya toplum; formu, kültür; faili, millet; ve amacı, bir milletin varoluş ideası, değerleri, fizikötesi amacıdır.
Ziya Gökalp, medeniyeti uluslararası, evrensel, kültürü ulusal olarak düşünüyor. “Türkleşmek, İslamlaşmak, Muasırlaşmak” şeklinde bir proje ileri sürüyor.
“İslam Medeniyetini bir takım ırk kültürlerinin ortak eserleri tablosu görmek yanlıştır. Irklar bu medeniyete katılmışlar, mizaçlarıyla da onun henüz potansiyel olarak duran güçlerini harekete geçirmişlerdir. Yani onun yeni açılımlarında bazı belli cephelerini işletme ve çalıştırmada mizaçların etkisi olmuştur. Arap’ın mizacı, bilim ve düşünceye yatkın olduğundan İslam medeniyetinin bilim ve düşünce yönünü geliştirmiştir. Acem mizacı daha çok İslamın sanat ve edebiyat yönünü, Türk mizacı da yönetim ve örgütleniş cephesini, sosyal yapı cephesini açmaya yaramıştır. Yoksa bu ırkların eski kültür ve medeniyetleri, İslamla karşılaşmada ve hesaplaşmada, İslam’la bağdaşacak yanları bütüne katılarak eriyip özüyle kaynaşarak ortadan kaybolmuşlardır.” (Karakoç, Düşünceler I, Kavramlar).
“Mezopotamya Medeniyetleri Mısır Medeniyetine, Mısır Medeniyeti Yunan ve Kartaca Medeniyetine, Yunan ve Kartaca Medeniyetleri Roma Medeniyetine öğreticilik yapmıştır.” ( Karakoç, Gün Saati, s.56). Buna, İslam medeniyetinin de batı medeniyetine öğreticilik yaptığını ekleyebilriz.
Mısır medeniyetinin, Babil medeniyetinin, Grek medeniyetinin kökte ve asılda vahdaniyet medeniyetlerinden geldiğini, öyle yürüdüğünü, daha sonra bozulup çok tanrıcılık, ya da insanın tanrılaştırılması şekline büründürüldüklerini, bizim şu anki bilgilerimiz ise daha çok bu medeniyetlerin, bozuluş, çöküş ve yıkılış dönemlerine ait olduğunu, belki de yeni bir tarih görüşü olarak kabul edilmesi gerekli bir tez gibi düşünüyoruz(Karakoç, FÖA, I, s.60).
İslam uygarlığı, bütünüyle ölmüş antik uygarlıklar gibi müzeye kalkmış bir uygarlık değildir.
DİRİLİŞ
Diriliş kavramının önce metafizik anlamını ele alalım. İslam ve bütün vahdaniyet dinlerinde diriliş kavramı vardır. Diriliş, ölümden sonraki hayata doğmak demektir. Metafizik anlamda diriliş, “basübadelmevt”, ölümden sonra kalkış demektir (ÇY I, s.17).
“İnsanoğlu, “sonraki bir hayat”a inanmayı tümüyle yitirdiği anda, bir daha geri dönülmesi mümkün olmayan dipsiz ve sonsuz uçurumların karanlığına yuvarlanacaktır (Karakoç, FÖA.I, s.23)
Dirilişin ikinci bir anlamı, insanoğlu’nun kendi gerçek benini bulmasıdır. Yunus Emre’nin şiirinde “bir ben vardır bende, benden içeri”. Burada en az iki benden söz edilmiş olmaktadır : İç ben ve dış ben. Karakoç, beni en az üç basamaklı olduğunu dile getirir. Dış ben(fizyolojik ben) vücut beni. Psikolojik ben “ bu da insanın duygularıyla düşüncelerinin kaynaştığı duyarlık yapısının özelliği ile alakalı bir yüze sahiptir. Bir de ruh. Tamamen manevi olan esas ben. İnsanoğlu’nun Allaha dönük tarafı, metafizik cephesi. Ruhun dirilişi, ruhun saf olarak kendini bulması demektir. İnsanoğlu’nun o beni bulması, Allah’a dönmesi, O’na inanması ile mümkün.
Karakoç, insanın metafizik olanla irtibatını koparması, Allah’tan kaçması sonucu ruhunu ihmal ettiğini, hatta 19. yy filozoflarının “Ruhun ölümünü şakıdıkları” nı söyler. Oysa ruh ölmez. O’na göre; “Ruhun ölümünden kasd ettiğimiz, onun kökten yok oluşu değil, varoluş hikmetinden habersiz oluşu, uzak kalışıdır. Onun gönül aynasından çekilmesidir. Dirilişini tazelemesi için Diri olandan kopmamak gerektiğini unutuşudur” (Karakoç, RD) der.
“Diriliş insanı, bir fantezi, bir lüks, ya da bir hayal değil, insanlığın çıktığı yörüngeye oturması için beklenen hakikatçi insan prototipidir”.(Karakoç, Gün Saati, s.92).
“Ne mutlu, İslam’ın dirilişinden yüce dava bilmeyenlere, ne yazık Müslümanken ondan uzaklaşmış olanlara.” (Karakoç, FÖA III, s.81).
Sezai Karakoç, “İslam’ın Dirilişi, deyimiyle, şüphe yok ki,İslam halklarının dirilişini söylemek istiyoruz, yoksa İslam prensiplerinin değil. Çünkü; İslam prensipleri hiçbir zaman ölmemiştir ve ölmez, her zaman için dipdiridir, ezeli ve ebedidir.” der (Karakoç, İsl..D. s.11).
Medeniyetin Dirilişi, krize girmiş, ölüm sularına yaklaşmış bir medeniyetin; önce uyanış, yeniden doğuş ve çok büyük bir atılım ile yeniden kendine gelmesidir. Bir toplumun bazı kurumlarının düzelmesiyle, toplum kendine gelemez. Bozuluş, yıkılış ile toparlanma ve kendine gelme doğrultularındaki, ister negatif yönde olsun, ister pozitif yönde olsun, bütün değişimler bütüncül bir karakter gösterir. Nasıl, kıştan sonra bahar ile topyekûn tabiat canlanıyor, topyekûn diriliyorsa, öleyazan bir medeniyet te öyle dirilir.
Uyanış, yeniden doğuş ve diriliş. “Uyanış, dirilişin bir muştusudur.” “Yeniden doğuş, bir medeniyetin, başka bir etki, başka medeniyetlerin eritici etkisi araya girmeden kendi kendine sönme durumunda, yeniden bir hamle gösterme ve kendini yenileme işidir”. Dirilişteyse, “tam ölüme doğru giderken, birden varolmanın en büyük cehdiyle ayağa kalkış ve insanı yeni bir oluşa çağıracak bir güce eriştir.” “Diriliş, bir uyanış ve bir rönesansı da içinde bulundurmaktadır.”. İnsanın dirilişi anlamında; “Diriliş, insanın İslam’da dirilmesi ve İslam’la kurtulmasıdır.” (Karakoç; Sütun 2; s.423–428).
Sezai Karakoç, hatıralarında, Diriliş fikrinin ve dergisinin doğuşunu anlatır. 1960 yılında, memuriyeti sebebiyle Ankara’dadır. Siyasi hava gergindir. İnönü’nün önderliğindeki, muhalefet ve gençlik, Demokrat Partiye karşı harekete geçmiştir. …“bir düşünce ve edebiyat dergisiyle yeni bir hareketin başlatılması gerektiği fikrine vardım. Yeni bir nesil gelmişti. Ortam otuz yıl öncesine göre çok değişmişti. Düşüncede bir tazelenme ve yenilenmeye ihtiyaç vardı. Yeni bir dil ve üslup gerekliydi. Bir süredir daldığım metafizik düşünceler kendini ifade için beni zorluyordu. Bu fevkalade şartlar içinde doğdu Diriliş. İlk anda ismi yadırgandı. Hortlama gibi dehşet duyanlar oluyordu ismi duyunca. Ya da sanki yalnız amentüde bir unsur olarak düşünülebilir gibi geliyordu onlara. Mecazi anlamda, tarihi anlamda dirilişi düşünemiyorlardı. “Basübadelmevt” in karşılığı olarak “diriliş” i bulmuştum, ölümden sonra dirilme anlamına. Tabiî ki sadece metafizik anlamda değil, tarihi-sosyolojik anlamda da kullanıyordum” (Kirenci, s.12). Karakoç, yaranın derinde olduğunun farkındadır. Şöyle der: “Ülkenin yarası derindedir”
1900 lerin başlarından beri, Mehmet Akif, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç ile süre gelen düşünce çizgisinde, her birinin, aynı amaca yönelmiş olmaları gibi temel benzerliklerine rağmen, kendilerine özgü söylemler geliştirmişlerdir. Esasen her dönemin, kendine özgü karakteristikleri; toplumsal şartları, dili ve psikolojisi vardır. Ancak kimi benzerlikler de vardır. Bir benzerlik olarak, Mehmet Akif’in gençliği temsil eden, “Asım”ı, Necip Fazıl’ın “Mehmet”i, Sezai Karakoç’un “Taha” sı vardır. Necip Fazıl’da arayış, bunalım, çile ve nihayet Hakikat’i bulma vardır. Sezai Karakoç’, Necip Fazıl’ın vardığı yerden başlamıştır.
Dirilişe, “Bir insanı öldüren bütün insanlığı öldürmüş, bir insanı dirilten bütün insanlığı diriltmiş gibidir” kutlu ilkesi kılavuzluk eder.
“Evrim günlük sularla
Devrim irinle kanla
Bizse dirilişi gözlüyoruz
Bengisu bengisu kayna ve çağla”
Hızırla Kırk Saat
KÜLTÜR
Kültür alanı, bilgi dünyasıdır. Gündelik bilgi, sanat bilgisi, teknolojik bilgi, okült bilgi, bilimsel bilgi, felsefi bilgi, zımni(örtük) bilgi (tacit knowledge) kültür alanını oluşturur. Kültür, dilde varolandır.
Kültürün görünüşe çıkması, medeniyettir. Bir kültür varlığı fiziksel bir nesne olarak görünüşe çıkabileceği gibi, bir davranış olarak da ortaya çıkabilir. Bir binanın projesi kültür ise, inşa edilmiş fiziksel yapı medeniyettir. Bu fiziksel yapının içinde proje içkin olarak bulunur. Eğer elimizde binanın projesi mevcut değilse, mevcut binadan hareketle projesini çıkarabiliriz. Projesi (formu=ideası) binada mündemiçtir. Aristotelesçi anlamda proje form(öz) ise, medeniyet tözdür (cevherdir). Kültürlü adam denildiğinde, bilgiye işaret edilir, medeni adam denildiğinde ise davranışa işaret edilir.
MİLLET
“İslam’ın Milet kavramında, ırk dil unsurları etkin değildir. Millet, İslam anlayışında, aynı inancı paylaşan insanların şuurlu topluluğudur. Millet fikri ırk esasına dayanmaz. Bir ırkın değil bir medeniyetin halkına millet denir. “İslam medeniyetinin toplumuna millet diyoruz.” Yani, İslam’da (millet) kavramı, Durkheim’in (dolayısıyla Ziya Gökalp’ın) çok dışında bir kaynağa, medeniyet kaynağına bağlı bir kavramdır. Millet, İslam anlayışında, bir medeniyetin halkına verilen addır.”
“… 20. yüzyılda İslam ülkelerinde de Batı tipi (millet) üretilmek istendi. O yüzden suni devletler ve devletçikler doğdu. Bugün İslam dünyasını kıvrandıran buhranın temelinde, kendi büyük millet ve medeniyetimize bağlı millet anlayışını kaybedip yerine bu irili ufaklı suni ve taklit işi Millet denemelerinin konmasında yatar.
Aydınlar, gerçek millet kavramı bilincine varmadıkça bir çıkış yolu da bulunamayacaktır İslam ülkeleri için.” (Karakoç, GS, 171).
“Bizim anlayışımızda, bir ırk topluluğuna değil, bir medeniyet toplumuna millet denir. Bir medeniyet ülküsünün etrafında toplanan her ırktan, dilden, farklı mezheplerden kişilerin meydana getirdikleri toplumun adı Millettir. Ortadoğu’da bir medeniyet ve bir millet vardır. (Diriliş Bildirisi, 1994).
SONUÇ
1.İnsan bilgiye göre hareket eder. Doğru eylem, doğru bilgiye dayanır. Bilgi varolan hakkında yargıda bulunmaktır. Bir varolan hakkındaki yargı, o varolan ile başka bir varolan(lar) arasında ilişki(ler) kurmaktır. Varolan, kavramlar ile temsil edilir. O halde, yargı varolanları temsil eden kavramlar arasındaki ilişkidir. Eğer kavramlar, temsil ettikleri varolanları doğru yansıtmıyorlarsa, kavramlar arası ilişki doğru da olsa, sonuç yanlış olacaktır.
2. Buradan şu sonuç çıkarılabilir: Doğru bilgi için, öncelikle, kavramlar doğru kurulmalı ve sonra kavramlar arası ilişkiler doğru olmalıdır.
3. Diriliş Akımı; diriliş düşünce sistemi ile diriliş hareketinin bileşkesidir.
4. Dirilişin bir bileşeni olan düşünce sistemi, birbiriyle bir sistem bütünlüğünü oluşturacak, kavramlarla örülmüş bir teorik yapıdır. Bu sistemin içinden bir kavramı, bütüne müracaat etmeden bütünün ışığını ona yansıtmadan anlayamaz, ya da onun bütünsel ruhuna yabancı bir kavramı ilave edemezsiniz.
5. “Diriliş”, teorik yapıyı gerçekliğe kavuşturacak, kuvveden fiile çıkaracak, adeta enerjidir, ruhtur, güçtür.
6. Sezai Karakoç, ortaya koymak istediği anlam dünyasını vermek için, mevcut terminolojiyi farklı bir anlamda ve bağlamda kullanarak, özgün bir söylem geliştirmiştir.
7. Diriliş Düşünce Sisteminin merkezi kavramı “Diriliş”, ekseni “Medeniyet”tir. Bir anlamda, pergelin ucunu “diriliş” (basübadelmevt) merkezine yerleştirerek, o merkezden geçen eksen etrafında (medeniyet) pergeli döndürerek, sistemi oluşturmuştur. Metafizik anlamıyla, Tanrı inancını da içeren öte dünyaya ilişkin “diriliş” kavramı, inancın en hayati ve en kritik kavramı olarak sistemde merkezi bir konuma yerleştirilmiştir.
8. Sezai Karakoç, Hakikat medeniyetinin doğruluk, güzellik ve iyilik idealarını en beliğ bir şekilde, hiçbir komplekse kapılmadan, ne savunmacı, ne de eklektik olmayan özgün bir söylem ile ortaya koymuştur. Onda, batının ahlakını değil, bilim ve teknolojisini alalım, ya da Batının medeniyetini alalım kültürünü almayalım, gibi parçalı ve esasta kendi uygarlığına özgüvenini yitirmişliğe dayalı tutumlara rastlanamaz.
9.. Düşünürlerin eserlerine dikkatle bakmak gerekir. Onların kendilerine özgü seziş gücü ile ortaya koydukları eserlerinden bilgi alanına ilişkin metodoloji ve yapılar çıkarılabilir. Sezai Karakoç’un eserlerinden bilgi teorisine (epistemolojiye) ait ipuçları çıkarılabileceğini düşünüyorum. Ontolojik temeli; evren, insan ve Tanrı birlikteliği ile oluşan alem tasavvuruna dayalı özgün bir epistemolojik yapının çıkarılabileceğini sanıyorum. Özellikle, tarih-toplum bilimleri alanını yorumlamaya dair metodolojik unsurlar bulunabilir. Bu açılardan da Diriliş külliyatı akademik araştırmalara konu yapılmalıdır. Bu bağlamda, özellikle, “Hazreti Yusufun Düşü”, “Devriliş” yazılarında ve “Yunus Emre” kitabındaki yorumlamalar metinlerin anlaşılmasına, yorumlanmasına ilişkin birkaç örnek olarak görülebilir.
10. Sezai Karakoç, okuyucusuna bir derinlik katar. Kavrayış derinliği, iç derinlik kazandırır. Okuyucuyu çoğaltır. Yazılar boyunca, okuyucu düşünme yeteneği kazanır. Yazarın niyeti, okura örtük(zımni) bilgi olarak adeta gizlice sızar, okur feyz alır, derinleşir ve ufku genişler. Yazılar, okuyucunun, duyarlık, tahayyül, tasavvur ve tefekkür(düşünme) yetilerini, uyarır, uyandırır, harekete geçirir ve adeta diriltir.
11. Osmanlı Devletinin kurulduğu (1299) yüzyıl içinde ve izleyen yüzyılda Mevlana (1207-1273) ve Yunus Emre (1238-1320) ve Hacı Bektaş Veli (1209-1271) ve Hacı Bayramı Veli(1352-1430) gibi medeniyetimizin manevi mimarları yaşadılar. Onların hazırlayıp geliştirdikleri, kültür, ahlak ve gönül ikliminde yol alan Osmanlı Devleti, altı yüzyıldan daha uzun bir süre, İslam Milletinin ve mensuplarının, onurlu bir hayat sürmesini sağladı.
Medeniyetimiz, diriliş özünü yitirmemiştir. Çağımızda, Sezai Karakoç gibi bir büyük düşünürün ve şairin onun içinden çıkagelmiş olması Medeniyetimizin, diriliş özünü taşıdığının bir göstergesi sayılmalıdır. İslam Medeniyeti, Hakikat Medeniyeti, dirilecektir. Allah’ın izniyle dirilecektir.
Kaynaklar
Karakoç, Sezai, “Hatıralar” Diriliş Dergisi, Sayı: 1-135, 25 Temmuz 1988- 5 Şubat1992, İstanbul,
Karakoç, Sezai; “Düşünceler I, Kavramlar”, Diriliş Yayınları, 3. Baskı, 2005, İstanbul. (DI,K)
Karakoç, Sezai; “Şiirler I, hızırla kırk saat”, Diriliş Yayınları, 8. Baskı, 1998, İstanbul. (HKS)
Karakoç, Sezai; “İslam’ın Dirilişi”, Diriliş Yayınları, 8. Baskı, 1999, İstanbul. (İD)
Karakoç, Sezai; “Tarihin Yol Ağzında”, Diriliş Yayınları, 1996, İstanbul.(TYA)
Karakoç, Sezai; “Edebiyat Yazıları II”, 2. Baskı, Diriliş Yayınları, 1996, İstanbul.(EY)
Sarı, Osman; “Bir Savaşçıdır Kalbim”, s. 22, Edebiyat Dergisi Yayınları, 1975, Ankara.
Karakoç, Sezai; “Ruhun Dirilişi”, Diriliş Yayınları, 5. Baskı,1995, İstanbul. (RD)
Karakoç, Sezai;“fizikötesi açısından ufuklar ve daha ötesi, III”, Diriliş Yayınları, 1995, İstanbul. (FÖAIII)
Karakoç, Sezai; “günlük yazılar IV gün saati”, Diriliş yayınları, 1986, İstanbul. (GS)
Karakoç, Sezai; “Gün Doğmadan”, Şiirler, 3. Baskı, Diriliş yayınları, 2003, İstanbul.(GD)
Karakoç, Sezai; “Sütun 2”, Fatih Yayınevi, 1969, İstanbul.
Karakoç, Sezai; “Diriliş Bildirisi”, 20 Ekim1994, Ankara.
Karakoç, Sezai; “Çıkış Yolu I, Ülkemizin Geleceği”, iki konferans, Diriliş Yayınları, 2002, İstanbul. (ÇYI)
Karakoç, Sezai; “Çıkış Yolu II, Medeniyetimizin Dirilişi”, dört konferans, Diriliş Yayınları, 2002, İstanbul.(ÇYII).
Karakoç, Sezai; “Çıkış Yolu III, Kutlu Millet Gerçeği”, dört meydan konuşması, Diriliş Yayınları, 2. Baskı, 2005, İstanbul. (ÇYIII).
Kirenci, Mustafa; “Diriliş Akımının Ekseni: Medeniyet Perspektifi”, Y. Lisans Tezi, Sakarya Üniversitesi, SBE, Sosyoloji ABD, 1997, Sakarya.
Bülendoğlu, A.Arif, “Necip Fazıl ve Sezai Karakoç” (Rasim Özdenören), “Necip Fazıl Kısakürek, Şiiri, Sanatı, Aksiyonu”, s.141, Bindir Yayınları, 1968, İstanbul.
Günay, Durmuş, “Teknolojinin Ontolojik Temeli”, Elektrik Elektronik Dergisi, s. 54, Sayı 1, Ekim 1998, İstanbul.
İnalcık, Halil; “Ziya Gökalp Yüzyıla Damgasını Düşünür”, Doğu Batı Sayı:12, ss: 99-33, 2000, Ankara.
Armağan, Mustafa; “Cemil Meriç’i Anlamak İçin Bir Ön Deneme”, Doğu Batı, Sayı:11, ss:133-145, 2000, Ankara
İnalcık, Halil; “İkinci Bin’de Türkler”, Doğu Batı, Sayı:10, ss: 63-111, 2000, Ankara
Hanioğlu, M. Şükrü; “İkinci Meşrutiyet Dönemi Garpçılığı’nın Kavramsallaştırılmasındaki Üç Temel Sorun Üzerine Not”, Doğu Batı, Sayı:33, ss:55-64, 2000, Ankara
Yıldız, Aytaç; “Dokuz Soruda Türk Aydını”, Doğu Batı, Sayı:37, ss:181-189, 2006, Ankara
kaynak: hazargrubu.org
Add comment Nisan 23, 2007
SEZAİ KARAKOÇ’UN TEZİ
Yazar: Kâzım Sağlam
Sezai Karakoç’un Şahsiyeti
Gül Muştusu
XIV.
Tanrım duam şu ki her şey yeniden toprak olsun
Su toprak olsun
İnsan toprak gibi duysun yeri
Ay toprak olsun
Topraktan kaçanı toprak tutsun
Gün toprak olsun
Kabirler saltanatı toprak olsun
Yazı
Kitap
Ve söz toprak olsun
Ekin ekilmeye mahsus
Yeni tohum atılmaya ait
Yeni insan doğsun için
Toprak olsun
Ah yetiş çocukluğunda çobanlık eden
Yetiş toprağın yeni mayalanmasına
Yetiş mağaranın ışımasına
Yetiş ayı ikiye bölen parmaklarıyla
Yetiş büyük armağancım
Oruç armağancım namaz armağancım
Yetiş uluların imamı
Yetiş toprağın yeni doğuşuna
İnsanın yeniden
Dirilme süzülüşüne
Yetiştir toprak saçan ellerini
Tanrı gücünü görmeyen gözlere
Saçtığın topraklardan yetiştir bize
Ey gök yolcusu
Yolculuğunda meleğin kanadı
Mevsimi geçmiş bir gül yaprağı gibi kuruyan
Yetiş bize kıyamet bildiricisi
Kıyametteki sevinç muştucusu
Yetiş kabaran yeni toprağa
Kur‘ an tohumunu ekmek için
Gül tohumlarını saç bize
Gül bahçesi olan türbenden
Ve komşun Tanrı evi’nden
Ve sevgilin olan ve sevgilisi olduğun
Diri Diriltici olanın
Acımasından bize
Yetiş ayağının tozu olduğumuz peygamber
Yetiş her zaman diri olan varlığınla
Yetiş yak lâmbamızı
Yetiş aydınlat karanlığımızı
Yetiş yeşillendir çöllerimizi
Yetiş dirilt insanımızı
Seni sevenin ismiyle yetiş bize
Yetiştir bize
Günahlarımızı kül edecek ateş harmanını
Verim yağmuru insin ülkemize
Mekke’ye Medine’ye
Şam’a Kudüs’e Bağdat’a İstanbul’a
Semerkand’a Taşkent’e Diyarbekir’e
Yetiş Peygamber imdadı yetiş
Yetiş Allah’ın izniyle
Yetiştir erlerini
Diriliş bayraklarını taşıyan
Şehit gömleklerini peşin giymiş
Ateşten, sudan geçer gibi geçen
Allah önünde her varı yok gören
Dağların üstünde erip
Kentlere şafaklar gibi ağan
Küçük askerlerini
Gül diksinler diye yeni topraklarına
İnsanın ta gönlüne
Yetiştir erenlerini
Allah’ım
Âmin
(1969)
Sezai Karakoç çok yönlü bir şahsiyet olduğundan anlatılması çok zordur. “O, ulu hocaların öğretmediklerini öğreten öğreti ustası, bir haberci, bir muştucudur.” der Arif Ay.
Sezai Karakoç’la alakalı çokça yazı yazılmış, kitaplar kaleme alınmıştır, kendisi sağlığında hakkında doktora yapılmış ender kişilerdendir.
Hayatı, kişiliği, sanatı, davası, düşüncesi, kâinata ve eşyaya bakışı ayrı ayrı ele alınması gereken hususlardır. Her bir kitabı ve ileri sürdüğü tezleri tek tek ele alınıp değerlendirmeye tabi tutulmalıdır.
İleri sürdüğü tezlerin kaynakları, etkilendiği düşünürler, birer birer tesbit edilmeli, zaafları, meziyetleri ortaya konulmalıdır.
Biz burada kendi zaviyemizden Sezai Ağabey’i değerlendiriyor, anlamaya ve anlatmaya çaba sarf ediyoruz.
Değerlendirdiğimiz her kişi, ele aldığımız her konu ve kavram ne ise ele alış biçimimiz de önemli. Adil olmak zorundayız, sevgi ve nefretimiz bizi adaletsizliğe itmemeli ve de birilerinin hakkına da saygısızlık derecesine varmamalıdır.
Karakoç’un, İslamî camiada yeteri kadar anlaşıldığı kanaatinde değiliz. Ona yöneltilen tenkitlerin kısm-ı azamisi sathi ve kasıtlıdır. Az bir çevre de her dediğini haklı bulma temayülündedir. “O bir şey yapmışsa, vardır bir hikmeti. Türkiye’nin tek çıkış yolu Sezai Bey’in sunduğu reçetelerle ancak mümkündür. Onun dışında kimse gerçeği onun kadar bilemez.” anlayışındadır.
Dolayısıyla Sezai Karakoç’a yöneltilen bazı tenkitlere de burada yer verilecektir.
Bu değerlendirmemizde Sezai Ağabey’in sanatına, edebî kişiliğine fazla yer vermeyeceğiz.
Öncelikle şunu belirtelim ki, Karakoç bir meseleyi ele aldığı zaman ne demek istiyorsa onu istediği gibi dile getirme becerisini gösterendir. Sade, rahat ve herkesin anlayabileceği bir formda sunmasını bilir. En girift meseleleri çok açık ve sarih bir şekilde izah etmede söz gücünü kullanabilen ender şahıslardandır.
Şiiri başlı başına ele alınması gereken bir yeni şekildir. Onun şiiri hem yeni hem eskidir. Kadim düşünceleri modern şekilde bize sunabilmiştir.
Eserlerinde İslamî referanslara çokça atıf vardır.
Karakoç’un yaşadığı devri hesaba katmadan onu anlamak zordur.
O zaten zor bir adamdır. Onunla uzun boylu beraberlik de zordur. 1933 yılında Ergani’de dünyaya merhaba demiş bir insanı değerlendiriyoruz. 1930’lu yılların Anadolu insanının tüm temiz yürekliliğini, insanî özelliklerini ve o tarihlerde yaşanan felaketlerin izini de taşır. Yoksulluk, harbin bıraktığı yıkım ve akabinde kurulan yeni cumhuriyetin getirdiği sarsıntıyı da hesaba katmalıyız.
Düşünürümüz; tek parti dönemini, çok partiye geçişi, 27 Mayıs ihtilalini, 12 Mart muhtırasını, 12 Eylül’ü, 28 Şubat’ı fiilen yaşamış ve bunların ruhunda etkisini hissetmiştir. Sezai Ağabey’i anlamaya çalışmak o devirleri birebir anlamaya çabalamakla da alakalıdır. Tarihten ve coğrafyadan kopuk bir Sezai Karakoç tasavvuru eksik kalır.
Zemin ve zaman Karakoç’ta önemli bir yer tutar; bunu anlayamayanlar Karakoç’u millîci, devletçi, yerelci sanırlar. Hâlbuki bu yanılsamadır.
Biz burada Sezai Karakoç’un iki ana düşüncesini ele alarak değerlendirmek istiyoruz. Diğer fikirlerini de bu iki düşünce etrafında değerlendirmeye tabi tutmak istiyoruz.
1-Sezai Karakoç’un Medeniyet anlayışı
2- Sezai Karakoç’un Diriliş Tezi.
Sezai Karakoç’un Medeniyet anlayışı
Şiirinden bir alıntıyla başlayalım.
Yedinci oğul büyümüştü baka baka ağaçlara
Baharın yazın güzün kışın sırrına ermişti ağaçlarda
Bir alinyazısı gibiydi kuruyan yapraklar onda
Bir de o talihini denemek istedi
Bir şafak vakti Batıya erdi
En büyük Batı kentinin en büyük meydanında
Durdu ve tanrıya yakardı önce
Kendisini değistiremesinler diye
Sonra ansızın ona bir ilham geldi
Ve başladı oymaya olduğu yeri
Başına toplandı ve baktılar Batılılar
O aldırmadı bakışlara
Kazdı durmadan kazdı
Sonra yarı beline kadar girdi çukura
Kalabalık büyümüş çok büyümüştü
O zaman dönüp konuştu :
Batılılar !
Bilmeden
Altı oğlunu yuttuğunuz
Bir babanın yedinci oğluyum ben
Gömülmek istiyorum buraya hiç değişmeden
Babam öldü acılarından kardeşlerimin
Ruhunu üzmek istemem babamın
Gömün beni değiştirmeden
Doğulu olarak ölmek istiyorum ben
Sizin bir tek ama büyük bir gücünüz var :
Karşınızdakini değistirmek
Beni öldürseniz de çıkmam buradan
Kemiklerim değişecek toz ve toprak olacak belki
Fakat değişmeyecek ruhum
Onu kandırmak için boşuna dil döktüler
Açlıktan dolayı çıkar diye günlerce beklediler
O gün gün eridi ama çıkmadı dayandı
Bu acıdan yer yarıldı gök yarıldı
O nurdan bir sütuna döndü göğe uzandı
Batı bu sütunu ortadan kaldırmaktan aciz kaldı
Hâlâ onu ziyaret ederler şifa bulurlar
En onulmaz yarası olanlar
Ta kalblerinden vurulmuş olanlar
Yüreğinde insanlıktan bir iz tasıyanlar
(Masal Şiiri 1969)
Karakoç’a göre iki tür medeniyet vardır: Ak Medeniyet ve Kara Medeniyet.
Bu konuda şunları söyler:
“İnsanlığın var olduğu andan bu yana iki medeniyet çarpışmaktadır. İyinin medeniyeti ile kötünün medeniyeti. Doğru ile yanlışın, güzel ile çirkinin medeniyetleri. Tûba medeniyeti ile zakkûm medeniyeti. Bal ile zehir… bunların ayrılmasından, çarpışmasından doğan iki medeniyet.
“Öbürüne de medeniyet diyorum. Çünkü o da örgütlenmiş, güçle donanmış, hatta kendisini haklı görmenin felsefesini düzenlemesini bilmiştir.
“Ak inanca karşı “felsefe” adı altında kara felsefeyi, ruha karşı maddeyi, ulviye karşı süfliyi, huzura karşı sıkıntıyı, ahenge karşı kaosu çıkarmıştır kötünün medeniyeti.
…
“Daha doğrusu, kötü, iyinin alevlenmesini sağlar. İyinin kendini bilmesi ve sürekli olarak kendini kurması için kötünün saldırısı lazımdır. Kötü iyiyi, kendi şuuruna vardırmaya yarar.
…
“Gerçek medeniyetin doğum yeri, bugün Ortadoğu dedikleri bölgemizdir. O medeniyetin tek devamcısı, tek varisi de İslâm Medeniyeti’dir.
“Batı Medeniyeti dediğimiz Avrupa Medeniyeti, Doğu’nun, hakikatin ve peygamberlerin medeniyeti olan İslâm Medeniyeti’nin karşısına dikilmişse, bu, insanlığın doğuşundan bugüne kadar gelen savaşın süreğinden başka bir şey değildir.
…
“Peygamberler medeniyetinin süreği olan medeniyetimiz, İslâm Medeniyeti, Ortadoğu kültürü, günümüzde yine böyle bir kader saatinin önünde gelmiş durmuştur.
“Uzun süreli bir kış uykusuna, ölüm uykusuna mı dalacak, yoksa ayağa kalkarak, diriliş baharının yağmurlarına doğru mu yükselecek, işte bunun kararını verme günü gelmiş çatmıştır.
“Kaçmak bir kurtuluş olmayacak, batış olacaktır.”
Karakoç’un Ak Medeniyeti, İslam Medeniyeti, vahiy medeniyetidir. Bu vahiy Medeniyeti Hz. Adem ile başlayan hakikat medeniyetidir. Hz. Adem ile başlayan İslam nasıl gelişerek ve insanlığı eğiterek sonunda Hz. Peygamber’in gönderilmesiyle son din İslam olarak şekil almışsa hakikat medeniyeti de öyle. O da gelişerek İslam Medeniyeti diye insanlığa sunulmuştur.
“İslam has ismiyle de cins ismiyle de kitap medeniyetidir… Kitabın yolunda yürüyen insanın ve tarihin medeniyeti.” (Sütun, s.185)
Sezai Ağabey’e göre medeniyetimizi ikiye ayırmak gerekir Birincisi; ideal medeniyet, ikincisi reel medeniyet.
İdeal Medeniyet
İdeal Medeniyet; asr-ı saadette inen Kur’an’ın uygulandığı dönemdir. Bu dönemdeki medeniyette İslam bilfiil uygulanmış ve örneklik teşkil edecek bir hal arz etmiştir. Bundan sonra gelecek her oluşum kendini buna göre ayarlayacak. Doğruluk ve yanlışlık buna göre tayin edilecektir. Bu donuk ve câmid bir medeniyet de değildir. Hayy ve Diri tarafından belirlenen bu numune medeniyet; diri ve dirilticidir.
“İslam kaç medeniyet hamlesi yapmıştır, bir düşünelim ve geleceği tarihin bu açısından görelim. Medine Medeniyeti temeldir ve başlangıçtır. Sonra Şam ve Bağdat sitelerinin medeniyet hamleleri gelir. Endülüs Medeniyeti, İslam Medeniyeti içinde başlı başına bir şubedir. Selçuk Medeniyeti, Osmanlı Medeniyeti, Maveraünnehir Medeniyeti birer varyasyondur. Bir de İslam’ın ruhu vardır ki bu medeniyetleri ören, doğuran odur… İslam ruhu gittikçe canlanarak dirilecektir.” (Sütun, s.282)
“Peygamber ve halifeler dönemi, doğrudan doğruya vahiy medeniyetinin insanda ve eşyada gerçekleşmesi oldu. (Çağ ve İlham, s.335-36)
Bu ideal medeniyeti insanlığın anlaması, kurtuluşunu mucibdir.
Kurulacak her medeniyet ve devlet bu ideal medeniyetle kendini test etmelidir. Medeniyetin doğru yolda olup olmadığı bu medeniyete uygunlukla tayin ve tespit edilir.
Bunu sağlamakla görevli olanlar, kalıcı olanla geçici olanı ayıracak kadar uyanık olmalı, ne büsbütün geçmişe gömülmeli ne de geçmişi yok sayarak modern dünya şartlarına teslim olmalı.
Reel Medeniyet
Reel medeniyet; ideal medeniyetten neşet eden ve fakat gittikçe uzaklaşan bir anlayıştır. Zaman ve zeminin izlerini fazlasıyla taşıyan bir medeniyettir. Emevî Medeniyeti, Abbasîlerin kurduğu medeniyet ve en son Osmanlı Medeniyeti birer vakii medeniyettir. Bunlar reel medeniyetlerdir. Birer örnek değil. Yani yeni medeniyet inşa edecek olanlar bu vakii medeniyetleri örnek alamazlar. Örneklikleri ideal medeniyettir. Fakat vakii medeniyetin tecrübesinden de yararlanırlar. O tecrübelerden ders çıkarırlar. Aynısını taklit yanlış olur. Çünkü örnek Kur’an ve Peygamberdir. Yani Kur’an ve Sünnet.
Mimariden şiire, fıkıhtan tasavvufa, cebirden, sosyal yapılanmaya tüm hayatı ihata eden bir hayat görüşüdür Sezai Karakoç’ta medeniyet.
O, medeniyetin kendi iç farklılıklarını bir zenginlik olarak görür. Birbirini nakz eden, biri diğerini dışlayan anlayışı hoş karşılamaz. Onun gözünde İbn Arabî ile İbn Teymiye birer medeniyet inşacısıdırlar. Seyyid Kutub’u da Said Nursi’yi de kucaklar. Her türlü İslamî anlayışı savunur. Özünde neye meylettiği çok mühim değildir.
Selimiye Camii de bir medeniyet ürünüdür, hat sanatı da, fıkıh birikimi de.
Sezai Ağabey, cemaate ve tarikata karşı değildir, ama yanlış anlamaya ve yanlış yönlendirmeye açıkça karşıdır. Bu meyanda şöyle der:
“Benim görüşüme göre, Müslümanlar tek millet, tek ümmet, tek cemaattir. Kişilerin tarikatları ve özel toplulukları olursa, bunları taassup derecesinde mübalağalı bir ayırım sebebi yapmayı ve diğer cemaat ve tarikatta olanları küçük görmeyi ya da kendi cemaatinde olmayanları itham etmeyi tasvip etmedim ve etmem. Bu yüzden bu tür cemaatlere ve tarikatlara girmedim.” (Hatıralar, Diriliş 111-112, 31 Ağustos 1990)
Sezai Bey tarikatları teorik olarak kabul eder ve fakat tarikat ehli olmayı kabul etmez, belki hafif görür.
Sezai Karakoç, İslam medeniyeti içinde bu ülkenin katkısını bir nevi açığa çıkarmak ve savunmak konumundadır. Osmanlının İslam’a yaptığını dile getirmek her ümmetçi insanın vazifesi olmalıdır. Karakoç bunu üstlenmiş gibidir. Osmanlıyı savunmak, yanlışlarını kabul etmek olamaz. Sezai Ağabey’e bu hususta yöneltilen tenkitlerden biri; onun Osmanlıyı çok fazla savunmasıdır veya Osmanlıyı büyütmesidir.
Burada da bir yanlış anlamada ısrar vardır. Osmanlı tabii asr-ı saadet değildir. Ama İslam’a ve Müslümanlara yaptıkları da inkâr edilemez. Batı Medeniyeti karşısında en son duran, İslam Medeniyetinin savunucusu Osmanlıdır. Batı ile hesaplaşmayı göze alan herkes Osmanlıya atıfta bulunmak zorundadır. Belki de Karakoç, Medeniyet perspektifiyle olayları değerlendirdiği için, İslam’ı dış dünyaya karşı savunduğu için, Batı Yakasına karşı ülkesini (İslam dünyasını) savunduğu için Osmanlıyı önemsemiştir.
Osmanlının çöküşünden sonra tekrar bir medeniyetin inşası Karakoç’un ana meselesidir. O bu yeni medeniyetin temel taşları için kafa yorar. Yeni medeniyetin baş düşmanı Batı Medeniyetidir. O daima Batı Medeniyetiyle, Batılı değerlerle savaş halindedir. İslam Medeniyeti, vahiy medeniyetinin temsilcisidir. Yani son vahiy olan İslam tüm semavi dinlerin temsilcisidir. İslam dışı medeniyetler azgın ve kara medeniyetlerdir.
İslam Medeniyetinin son temsilcisi de Osmanlıdır. Dolayısıyla Osmanlıyı savunmak ırki bir savunma değil, İslamî bir savunmadır.
Ona göre İslam devleti de İslam Medeniyetinin bir parçasıdır. Aslolan devlet değil medeniyettir. Erke susamış, horlanmış bir zihin taşıyanlar, Sezai Karakoç’un bu ileri görüşlüğünü anlamakta sıkıntı çekiyorlar. Dünyada etkili olmak sadece maddi güçle alakalı değildir. Maddi güç bugün vardır, yarın olmayabilir. Ama kültürle, eserle, insanî değerlerle, ayakta kalan medeniyetler, hakkaniyetle insanlığın önüne çıkanlar, daima var olacaklar ve onların varlıkları sahicidir. Var oluşu kaba güce ve devlet erkine bağlayanlar veya var olmak için mutlaka zalim de olsa devlet diyenler, dolaylı bir şekilde devleti kutsayanlardır. Devleti kutsamakla devletin var olmasını gerekli görmek çok farklıdır.
Sezai Karakoç, İslam devletini gerekli görüyor ve fakat her şeyi devletten ibaret kabul etmiyor.
Devleti çok önemseyen Seyyid Kutub da Sezai Karakoç’tan farklı düşünmüyor. Kutub’un altını çizdiği yerden Karakoç devam ediyor. Devletin ayakta kalabilmesi gene medeniyetin varlığına bağlıdır. Osmanlının çöküş nedeni de belki budur. Yani medeniyetini yenilememesidir.
“Medeniyetimizin çağımızda bir tekniği, bir sanat ve estetik ifadesi, bir düşünce dinamiği, bir bilim ağı olmalı ki Batı uygarlığı ile savaşabilelim ve benliğimizi koruyabilelim.” (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.30)
Hatta kurtuluşumuz için bazı teklifleri bile vardır: “Çağımızdaki Hakikat Medeniyeti ağır sanayi ile korunabilecektir.” (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.50)
Dinin diri ve diriltici ruhunu kaybeden bir devlet çöker. Karakoç bunu fazlasıyla yaşamış ve hissetmiş bir medeniyetin evladıdır.
O kötümser değildir, her zaman İslam Medeniyetinin yeniden neşv ü nema bulacağına inanır. “Aslında bizim medeniyetimiz büyük bir yara almış, önemli bir buhran dönemine girmiştir. Fakat batmamıştır. İslam dünyasındaki bütün toplumları ayakta tutan hâlâ İslam Medeniyeti ve İslamî hayattır. Ondan koptuğunu sananlar bile henüz onun nimetlerinden faydalanmaktalar. (Sur, s.29)
Karakoç, İslam’ı ve İslam Medeniyetini insanlık için tek kurtuluş yolu olarak görür.
Sezai Karakoç’un Diriliş Tezi
Her düşünürün ve dava adamının bir ideal nesli vardır. Peşinde olduğu davanın kimler tarafından yürütüleceği endişesini taşır mütefekkir.
İdealini gerçekleştirmek için nesil oluşturur. Kimi bunu fiiliyata döker, dökebilir. Kimi sadece değinir, işaret eder ve tarihe bırakır.
-Taha’nın Dirilişi
Dört melek ve Kur’anla
Dirildi Taha
Onulmaz bir ölümle
Kavuran bir felçle
Öldüğü halde
Dört melek ve Kur’anla
Dirildi Taha
Cebraille Mikâille
Üç Sûr ve İsrafille
Azraille bile
Dirildi Taha
Yatağında bozulmuş bir bağ gibi
Kavrulmuş yapraklar gibi
Dağılmış ve kendi kıyametini
Ve kendi onulmaz mahşerini yaşamışken
Nemrudun ateşinde yanmışken
Firavun suyunda boğulmuşken
Dört melek ve Kur’anla
Peygamber soluğuyla
Dirildi Taha
Açtı sofrasını Mikâil
Nimetler sofrasını
Bal zeytin ve nardan
Su getirdi dağlardan pınarlardan
İlkin dudağını ıslattı bengisuyla Tahanın
Geçti bir eleğimsağma omuzlardan
Taşıyan o gülümsemesini Hızırın
Hızır güldü
Kur’anı Cebrail açtı
Sofrayı Mikâil açtı
Ölümü öldürdü Azrail
Sûrunu üfledi İsrafil
Dirildi Taha
İşte böyle dirildi Taha
……..
Durun anlatayım size melekler
Tahayı nasıl dirilttiler
Anarak İsanın doğumunu
Anarak Muhammed Mustafanın doğumunu
Melekler
Tahayı dirilttiler
…….
(1968)
Tarihte her iki tipin örnekleri vardır. Mehmet Akif’in Asım’ı, Tevfik Fikret’in Haluk’u, İkbal’in Câvid’i… Karakoç’un da Taha’sı vardır.
Bir de Hasan el-Benna gibi, Said Nursî gibi, Mevdudi gibi önderler vardır.
Bunlarla Karakoç’u karşılaştırmak yanlıştır. Çünkü farklı alanlarda davalarını yürütüyorlar. Sayılanların ve İslamî çalışma yapıp da zikir edilmeyenlerin hepsinden Karakoç yararlanmıştır. O manada Sezai Ağabey mütevazıdır. Ben büyüğüm demez. Cemil Meriç’in yaptığı gibi.
Yunus Emre’nin, Mevlana’nın, Hacı Bektaş-ı Velî’nin, Hacı Bayram-ı Velî’nin, Şeyh Gâlib’in, Fuzûlî’nin 20.yüzyıldaki görüntüsüdür. “Mehmet Akif Ersoy biten bir dönemin son savaşçısıydı, bizler de yeni bir dönemin ilk savaşçısıyız” ifadesi de ona ait. Necip Fazıl ve “Büyük Doğu”dan sitayişle bahseder. Yeni bir solukla, bu zirvelerle gelecek nesillerin irtibatını sağlamaya çalışır.
Karakoç, Akif’in tamamlayıcısıdır. Akif’in görevini o tamamlama niyetinde ve gayretindedir. Akif çalkantıların çok olduğu, savaşların fiili bir savaş olduğu dönemin adamıdır. Karakoç hile ve desiselerin, münafıklığın ve dini bozmanın hüküm sürdüğü devrin adamıdır. Akif fiiliyata mecbur bırakılmış, feryadı, İslam coğrafyasına düşen ateşi söndürmek içindir..
Karakoç yangın sonrası harabelerden, küllerden bir İslam evi, İslam ümmeti inşa etmek derdindedir ve vazifesi, yanmış küllerden hisar oluşturmaktır.
Akif’in nesli namusu çiğnetmemek için yedi düvele karşı savaştı ve namusu çiğnetmedi. Onun nesli şehitlik üzere bina edilen bir nesildi. Akif’in neslini Peygamber kucak açarak Cennet’te bekliyordu.
Karakoç’un Taha’sı ise yarasalarla savaşıyor. Karanlıkla, zulümle, inkârla, ilhadla, cehaletle, felsefeyle, dini bozmaya kalkan modernlikle, ruhu inkâr eden maddecilerle savaşıyor.
Sezai Bey’e göre diriliş İslam halkların dirilişidir.
İslam düşüncesinin dayanması gereken değişme ilkesinin hem özgün, hem çağdaş bir ifadesi “Diriliş” kavramındadır. Sezai Karakoç’un önerdiği bu kavram özgündür, esas itibariyle İslam’ın kutsal metni ve tarihi uygulamalarının özünden çıkarılmıştır. Çağdaştır, çünkü 20.yüzyıla damgasını vurmuş kapitalizm ve sosyalizmle hesaplaşma içerisindedir.
“İslâm kendisi ilk defa bir hakikat getirmemiş. Kendisinden önceki mesajları özgün şekilleriyle diriltmek için gelmiştir. Kendi iç mantığı Dirilişe dayalıdır.”
Sezai Karakoç kendine özgü bir ekol kurmuştur. Bu ekolün temel dinamiğini oluşturan düşünce sistemi İslam’dır. Ancak, İslam’a yeni bir yorum getirmiş, çağı İslam’a ayarlamaya çalışmış, dini; varlığın temel kaynağı, dünya görüşü olarak anlamış, geliştirdiği bu düşünce akımına da Diriliş adını vermiştir. Bu kelime 1960 yılından bu yana Sezai Karakoç ismiyle özdeşleşmiştir. Diriliş sözcüğünün geçtiği her yerde Sezai Karakoç, Sezai Karakoç adının geçtiği her yerde Diriliş hatırlanır olmuştur.
Diriliş yeniden inanmak, yeniden düşünmek, yeniden duymaktır. Hayata yeniden anlam kazandırmaktır. Kurtuluş için insanın içine girdiği değişimdir. Diriliş insanın İslam’la dirilmesi, İslam’la kurtulmasıdır.
Çağımızın îlâ-yı kelimetullah savaşçısı olan diriliş erleri, gayelerinin gerçekleşmesi için meşru her yolu kullanacaklardır. “Diriliş eri bilir ki ekonomi kültürün eşyaya dönük yüzüdür. Nasıl ki, hafif kültürle ağır sanayi olmaz. Onun için ruhunu Allah’a teslim etmiş olan Müslüman ibadetin ağır ve kalifiye elemanı olduğu gibi, onun topluma ve tarihe dönük yüzü olan ve ağır kültürün yolcusu ve eşya ve tabiatın çevik yüzü olan sanayinin ve tarımın sayı ve para diliyle ifadesi olan ekonominin ağır görevlisi ve işçisidir.” (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.51)
O her şeyi yeniden diriltmekle uğraşıyor.
Diriliş nesli dengelidir, mana ve maddeyi beraber yürütür, meşhur deyimle çift kanatlıdır.
“İslam Medeniyetinin zahiri ilim ve yapı cephesi gibi iç manevi yapı cephesini de tanımaya, bilmeye çalışırım. Manevi yapıyı inkâr edenler veya gereğinden fazla darlaştıranlar birgün materyalizme saplanma tehlikesiyle karşı karşıya kalacaklardır. Aynı şekilde İslam’ın toplum düzeni ve fert yaşayışı için buyurduğu kurallara uymayanlar veya bunları kendileri batın (mübarek ve kutsal) adamı olduğu iddiası veya İslam’ın büyüklerinden birine bağlılıkları bahanesiyle inkar edenler, Bâtınîliğin düştüğü vartaya düşmekten kurtulamayacaklardır. Ruhumuzu bu iki aşırılıktan sapmadan korumaya çalışmamız gerekir…” der. (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.51)
Diriliş eri ümmet bilincine sahiptir.
“Müslümanlar, coğrafyalarını tarihlerini birleştirme, bu yolla da tek bir kültüre erme zorundadırlar. İslam uygarlığının yeniden dirilişine katkıda bulunma, gücü ölçüsünde her Müslümanın borcudur. Müslümanların birlik ideali her gencin gönlüne silinmez bir biçimde yerleşecektir. Müslümanların politik birliğe doğru koşmaları hayat-memat meselesidir. Diriliş erinin çağdaş ülküsüdür.
“Birlik için coğrafi durum çok müsaittir. İslam ülkeleri birbirine bitişik yapışık durumdadır. Afrika’nın bir ucundan Filipin Adalarına, kesiksiz bir şekilde uzanmaktadır, öz ülke. Aradaki sınırlar, bölünmüşlükler politiktir. Merkezi, çekirdeği Ortadoğu dedikleri bölge olmak üzere, tek ülke ideali diriliş erlerinin toprak, yurt ülkülerinin ifadesi olmaktadır.
“İslam terminolojisinde (Dâru’l-İslam) olan bu ifadeyi biz ülke kelimesiyle belirliyoruz. Tarih birliği ise geçmişte büyük İslam devletlerinin kurulmuş bulunması sebebiyle mevcuttur. Ancak yüzyıldır ki, bu birlik boyuna parçalanmıştır. Kültür birliği sağlanırsa tarih birliği de yeniden kendiliğinden kurulmuş olacaktır. O halde diriliş eri ülküsünün, yani diriliş idealinin ikinci unsuru kültür birliğidir. Özülke ve kültür birliği idealleri millet ideallerinin doğmasını sağlayacaktır. Diriliş idealinin temeli de bu millet idealidir. Millet doğunca artık Hakikat Medeniyeti demek olan İslam Medeniyetinin dirilişi gerçekleşmiş olacaktır. ” (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.59-60)
Diriliş nesli bir İslam savaşçısıdır, bu çağın gereklerine göre savaşandır, bu yönüyle Karakoç’a çağdaş dava adamı ve savaşçısı denilebilir.
“İdeal İslam’la çağdaş olmaya çalışmalı sürekli olarak. Geçmişteki İslam yaşantısına hayran olmakla yetinmemeli, o yaşantıyı bugünde de gerçekleştirmeyi bir görev bilmeli. Başkalarına resmen veya fiilen köle olmayı kendi Müslümanlığıyla bağdaştırmayıp özgürlüğünü kazanmak için ölünceye kadar savaşmayı İslamlığın, Müslümanlığın gereği bilmeli. Bunu nefsine ait bir gurur sebebi değil, içinde bulunduğu Müslüman sayılmanın kaçınılmaz bir gereği bilmeli.” (Diriliş Neslinin Amentüsü, s.27)
Çoğu zaman şair kimliğiyle öne çıkarılır. Hâlbuki o bir dava ve düşünce adamıdır.
O’nun 4 yaşından beri zihnini meşgul eden imandır, İslam’dır. Nitekim, “Bin yıllık ömrüm olsa, ömrüm boyunca konuşmam ve yazmam nasibimde varsa, hep Müslümanların birleşmesinden, bir araya gelip şuurlu birliklerini oluşturmalarından bahsederim. Bundan bıkmam ve yılmam. Çünkü bundan daha büyük bir dava bilmiyorum. Tüm faaliyetim İslam’ın bir savunmasıdır.” idealiyle yola çıkmıştır.
Karakoç’a göre, “İdealsiz yaşamak bir ölümdür.”
Diriliş çalışma yoludur. Ucuzculuk yoktur.
“Diriliş olamadıkça İslam âlemi dirilmez. İslam âlemi dirilmedikçe insanlık dirilmez. Sürekli olarak bu gerçeği söyleyeceğiz. Bu gerçeği anlatacağız. Gücümüz yettikçe bu diriliş için eserler vereceğiz. Dirilişin her cephede gerçekleşmesi için bütün ruh gücümüzü ortaya koyacağız. Diriliş bizimle başlamadığı gibi bizimle bitmeyecektir. Diriliş İslam ruhunun yeniden insanlığa dönüşü, sürekli dönüşü demektir. O ruh olamadan düşünce, o ruh olmadan eylem kısa bir süre sonra kurumaya başlar.”
Yitik Cennet adlı çalışmasında dirilişin temellerini belirtmiş ve peygamberlerin tek dava güttüğünün altını çizmiştir.
Bu ‘diriliş’ tanımı; İslam Medeniyetinin bir daha dirilemeyeceği fikrinin zihinlerde yer tuttuğu bir dönemde Sezai Karakoç tarafından ifade edilmiştir.
Karakoç’un bir de İslam Sitesi vardır, bir nevi düşünce sisteminin gerçekleştirildiği yer, vatan, devlet. Biraz ideal, biraz hayal, biraz da temenni, ama uygulanabilir bir anlayışı barındıran bir ideal.
“İslam Sitesinde, eşitliği bir marj dahilinde ve içgüdülere aykırı olmayacak bir şekilde sağlayan bu atmosferin paydalarını başlıca dört grupta toplayabiliriz.
1- İslam Sitesinde her kişinin yaşama tarzına çizilen sınırlar, verilen standart aşağı yukarı kendiliğinden bir tüketim eşitliği doğurmaktadır. Lüks haramdır. İsraf ve gösteriş yasak…
2- Faizin yasak edilmesiyle emeksiz kazanca prensip olarak set çekilmiştir. Kazanç emeğe dayanır.
3- Zekât verme mecburiyeti her şeye rağmen biriken sermayenin, tabii yolu zedelemeyecek ve insanı çalışma içgüdüsüne aykırı olmayacak bir oranda sürekli olarak zenginlerden fakirlere doğru bir iktisadi kıymet akımı halinde akmasını sağlar.
4- İslam Sitesinde devlet, liberalist düzende olduğu gibi prensip olarak iktisadi düzene karışmayan, dolayısıyla zenginin bekçisi bir devlet olmadığı gibi, herkesin malını eline geçirdiği için eşyada ve insanda istediği tasarrufu yapan, karşısında maddi ve manevi hiçbir kuvvet bulunmadığı için insanın elinin kolunun bağlı olduğu komünist düzendeki gibi aykırı bir devlet de değildir.” (İslâm, s.70)
Diriliş nesli inkâr değil tahkik yolunu seçer. Bu yönüyle Said Nursi’yi andırır.
Diriliş nesli kimseyi küçük görmez, ama hiç kimseye esir de olmaz.
Diriliş düşüncesinde sanat- eylem arasında bir köprü vardır. Sanat eyleme dönüşmelidir, parti bu düşünceden hareketle yanlış bir çıkıştır.
Diriliş bir mekteptir. Bugün yetişmiş ve yetişmekte olan Müslüman aydınların çoğunun yetişmesinde “Diriliş Mektebi”nin dolaylı dolaysız etkisi olmuştur.
Karakoç kasabalıdır. O’nun şahsiyetini irdelerken Anadolu coğrafyasını ve Cumhuriyetin ilk yıllarını iyi okumak gerekir.
Mizacında öne çıkan unsurlar şunlardı: Onurlu ve ağırbaşlı olmak, mevki makam peşinde olmamak, dünyevi hesaplar yapmamak, dedikodu, polemik, çelişki ve çatışmaların, güncel olanın uzağında kalmak.
Hakkında Ne Dediler?
Mülkiyeden yakın arkadaşı ve sonradan biçim yönünden aynı şiir akımının içinde beraber yer alacakları Cemal Süreya’nın Sezai Karakoç hakkında yazdıkları dikkate şayandır:
“Bulgucu adam. Belki de ülkemizde tek bulgucu. Çok daha yetenekli, bir Mehmet Akif’in tinsel görüntüsüyle adamakıllı bir Necip Fazıl’ınkini iç içe geçirin, yaklaşık bir Sezai Karakoç fotoğrafı elde edebilirsiniz. Türkiye’de özellikle sağın, özellikle de mukaddesatçı kesimin içinde yalnız bir başına. Hiçbir ortaklığa girmez. Dışarıda ve yukardadır. Düşüncesini de öfkesini de hemen ortaya koyar… Yaşama konumu olarak tek ve benzersiz”.
Ece Ayhan da “Sezai Karakoç, mülkiyeyi bitirmiş ama mülkiyetle bir ilinti kuramamıştır. Karakoç’un ıssızlığından ve yalnızlığından yakındığını bu güne dek duymadım. Kiralık bir evi bile yoktur.” demiştir.
Bir edebiyat ve düşünce hareketi olarak “Diriliş”, “Büyük Doğu”dan sonra ilk tutarlı hareket ve mekteptir. “Bir de Diriliş’ten sonra çıkan ve ‘Diriliş’in çocukları’ sayılabilecek dergiler vardır: Edebiyat, Mavera, Yönelişler, Yedi İklim, Kayıtlar… Hatta bu çizgide yer alan Yeni Sanat, Deneme, Gelişme gibi dergiler de bu zincirin küçük halkaları sayılabilir… Bu dergileri çıkaranların, buralarda yazı ve şiirlerini neşredenlerin birçoğu, önceleri Diriliş’te yazmış, tabiri yerinde ise Sezai Karakoç’un rahle-i tedrisinden geçmiş insanlardır.
Rasim Özdenören: “Sezai Abi ile tanıştığımda yazı ve şiirlerini aşan bir kişilikle karşılaştım. Böyle bir insanın yazdığı bir dünyada, yazmamın gereksiz ve anlamsız olduğunu düşündüğüm için o dönem yazmamaya karar vermiştim. Fakat bu kararımı ne kendisine, ne başkasına söyledim.”
Erdem Bayazıt: “Romanını yazmak isterdim. Fakat yazabilmek için de Dostoyevski gibi biri olmak lazım” der.
“Eğer bir gün (yeryüzünde) sahte ölçülerden, puta tapıcılıktan, maddeperestlikten ve haksız yargılardan arınmış, kurtulmuş dürüst ve samimi bir dünya kurulursa, o dünyanın geçmiş ve gelecek zamanlar için gösterebileceği en büyük şair, Diriliş Mesajı ile Sezai Karakoç olacaktır. Shakespeare için, Goethe için dahi derler, doğrudur. Fakat Sezai Karakoç dehadan da üstün bir yerdedir. Zaten o deha kelimesinden hoşlanmaz. Ona göre deha vahye karşı çıkarılmak istenen insan egosudur. Evet, bu söz onundur ve dehaları böylesine suçüstü yakalayan başka bir söz de söylenmemiştir.” (Ortadoğu Gazetesi, Ömer Öztürkmen, 01.09.1975)
Sezai Karakoç, eğer tarifine uygun bir İslamî hareketin içinde yaşasaydı daha farklı ve dinamik olurdu. Her şeyi tek başına örmek ve fiiliyata geçirmekle kendisini görevli sayması yüzünden geniş bir faaliyet alanına yönelmiş, bu durum bizce kendisine uygun olmayan eylem sahalarına kaymasına sebep olmuştur. Parti kurması da işte böyle bir ruh halinin tezahürüdür.
İslam adına yapılanları eksik ve yanlış bulmuş olmalı ki, kendi başına her şeyi yapmaya yeltenmiştir. Bir kısmını hakkıyla ifa edebilmiş, bazı konularda sıkıntı çekmiştir.
Onun değerini anlamak isteyenler; kendisini Ali Şeriati ile, İkbal ile, M. Akif ile karşılaştırmalıdır.
Klâsik İslâm anlayışına sıkı sıkıya bağlı ve ayni zamanda bu günün dili ile dini anlatabilendir.
Bu çağa uygun ve bu çağa kafa tutan bir anlayış.
Kimine göre haddinden fazla modern, kimine göre çok gelenekçi. Aslında o çağa uygun ideal İslam’ı savunmaya çabalayandır.
Karakoç’un idealindeki Diriliş neslinin özellikleri, eserlerinde şöyle sıralanmıştır:
1-Yeni insan tipidir, dünyayı yeniden kurandır.
2-Allah’ın yeryüzündeki halifesidir, Allah adına iş yapar.
3-Allah’a bağlanarak özgürleşendir. Putlaştırmanın her türlüsüne karşıdır. Put kırıcıdır.
4-Adildir, zalim olamaz ve zulme kendinden olsa dahi pirim vermez.
5-Maddeci değildir, ruha önem verir.
6-Akıllıdır ve fakat aklı putlaştırmaz.
7-Tarihi yeniden yorumlayandır.
8-Dünya-ahiret dengesini kurandır.
9-Vecd ve coşku insanıdır. Kuru ve asık suratlı değildir.
10-Alçak gönüllüdür.
11-Klişeci değil, özcüdür. Lafızcı değil, anlamcıdır.
12-Zandan kaçınır, tahmin yürütmez.
13-Uyumludur, retçi değildir.
14-Tövbe eridir.
15-Yozlaşamaya karşıdır.
16-Diri ve dirilticidir, donuk ve statik değildir.
17-Hakikat arayıcısıdır.
18-Ezberci değildir.
19-Kadere inanır.
20-Kritik onda gözlemdir yani bir şeye tam emin olduktan sonra karar verir.
21-Objektiftir.
22-Benlik pürüzüne takılmaz.
kaynak: medeniyet.org.tr
Add comment Ocak 19, 2007
Üç Osmanlı yazarı Nobel Edebiyat Ödülü almıştı
Yazar: Mustafa Armağan
Orhan Pamuk’un Nobel Edebiyat Ödülü’nü alması geniş yankı uyandırdı. Bu ödülü alan ilk Türk olduğu manşetlere kadar çıktı. Ancak konunun bir de tarihe ilişkin kısmı var. Hem Nobel ödüllerinin, hem de Osmanlı’nın yakın tarihine eğildiğimizde şaşırtıcı bir gerçekle karşılaşmaktayız. Eğer Osmanlı Devleti 19. yüzyıldaki gibi devam etmiş olsaydı, bugün bir değil 4 Nobel’imiz olacaktı .
Geçen yıl 12 Ekim 2005 günü The Guardian gazetesinde The Sea (Deniz) adlı romanıyla ciddi bir ödül kazanan İngiliz yazar John Banville ile yapılan söyleşi yayınlanmıştı.
Banville, İrlanda kökenli İngiliz yazar ve sanatçılarının uzun bir listesini yapıyor ve İngiliz edebiyatı içinde bir “Irish” (İrlandalı) damarını vurguluyordu. Oradan çağrışım yaptı. “Sahi, İngilizler, idarelerindeki millet ve dillerin İngilizce içindeki maceralarını da “İngiliz edebiyatı” kapsamında mütalaa ederken, biz neden Osmanlı için aynısını yapmayalım ki? Diye düşündüm. Mesela bir “Boşnak Osmanlı edebiyatı”, bir Gürcü, Arap, Yunan, Sırp, hatta Macar Osmanlı edebiyatı neden olmasın? Bunlar büyük Osmanlı şemsiyesi ve medeniyeti altında yaşadılar ve nefes alıp verdiler. Öyleyse, “Osmanlı edebiyatı” terimini de yeniden tartışmaya açmamız gerekmez mi?
Osmanlı edebiyatı, yalnızca Osmanlıca, yani Arap harfli Türkçe metinlerden mi oluşuyordu? Hayır: Mesela Karamanlıca neydi? Mübadelede Yunanistan’a giden Karamanlı Türkler Yunan alfabesiyle Türkçe yazmıyorlar mıydı? Yazılan bal gibi Türkçeydi ama harfler Yunan alfabesindendi:
O zaman Türk edebiyatı da kapsama alanını genişletmek durumunda. Nitekim ilk romanımız kabul edilen Şemseddin Sami’nin “Taaşşuk-ı Tal’at ve Fitnat”ının tahtına da, bir Osmanlı Ermenisi Hosep Vartan’ın Ermeni harfleriyle ama Türkçe kaleme aldığı 1851 tarihli “Akabi Hikâyesi”ni geçirmemiz gerekiyor.
Velhasıl Türkçenin sınırları genişliyor, onun ateşinde Osmanlı’nın sınırları genleşiyor. Osmanlı’ya bakışımız büyük ölçüde değişiyor. Tabii bu durumda Nobel’e bakışımız da değişmek durumunda.
Osmanlı Devleti’nin, son zamanlarında parsel parsel paylaşıldığını biliyoruz. Nihai paylaşma ise Birinci Dünya Savaşı’nda gerçekleşti ve Balkanlardan Kafkaslara, Adriyatik’ten Hint Okyanusu’na kadar uzanan bu devletin bünyesinden onlarca devlet, onlarca millet doğdu. Bu devlet ve milletler bütün nesillerini bizimki gibi on yılda “yarattıkları”nı iddia etseler bile, kökleri Osmanlı’ya dayanıyordu ve Osmanlı’nın etkilerini, 1980’lere kadar üzerlerinden atamadıkları gibi, bu zengin ve verimli etki sayesinde kazandılar bir kısım başarılarını. Bizde bile Mesela Yaşar Kemal’in İnce Memed tipi bile ancak bir Osmanlı şemsiyesi varsa yeşerebilirdi. Ne kadar inkâr etmeye çalışırsak çalışalım, Osmanlı’nın üzerimizdeki etkisi, olumlu ve olumsuz yönleriyle birlikte kalıcı olmuştur. Bunu iyi bilelim.
Bu açıdan bakarsak üç Osmanlı kökenli yazarın edebiyat dünyasının bu en büyük ödülüne sahip olduğunu görürüz. Bunlar İvo Andriç, Yorgo Seferis ve Elias Canetti’dir.
İvo Andriç: “Bizim romancımız”
1961 yılında Nobel’le ödüllendirilen İvo Andriç’i bir Osmanlı eseri köprünün yaklaşık 4 asırlık macerasını anlattığı Drina Köprüsü’yle tanıyorsunuz. Andriç 10 Ekim 1892’de Travnik’te doğmuş. Travnik Bosna’nın en ziyade Osmanlı kokan şehirlerinden birisi. “Vezirler şehri” deniliyor, çünkü çok sayıda vezir yetiştirmiş saraya. Buram buram Osmanlı kokan bu şehirden bir Sırp yazar çıkıyor ve Vişegrad şehrindeki bir köprüyü anlatarak Nobel Ödülü’nü kazanıyor. 1892’de Bosna Avusturya’nın işgalinde bulunuyor ama henüz resmen Osmanlı’ya bağlı. Bu bağ, 16 yıl sonra kopacak ve 1908’de Bosna, Avusturya tarafından resmen ilhak olunacaktır. Andriç’in ilginç yanı, Boşnak kardeşlerimiz biraz duygusal davranarak onu mahkûm etse de, aslında “bizim romancımız”dır. Nitekim 1964 yılında Büyük Doğu dergisine yazdığı “Romancımız İvo Andriç” yazısında Sezai Karakoç bu durumu bütün berraklığıyla vurguluyor, şöyle diyordu:
“1961 yılı Nobel Edebiyat Armağanı Osmanlı edebiyatına verilmişti denilebilir. Hatta Osmanlı romanına. Çüntü: Bu yıl Nobeli alan İvo Andriç, bir Yugoslav yazarı, bir Slav yazarı, hattâ Avrupalı bir yazar olmaktan çok, bir OSMANLI YAZARIDIR. Gönüllü olarak Osmanlı tebaası bir yazardır sanki. Yalnız romanlarının kahramanlarıyla değil, yalnız romanının “zaman”ıyla değil, yalnız “mekân”ıyla değil, yalnız romanında örülen oluşlar ağıyla değil, batan bir dünyayı [Osmanlı dünyasını – M.A.] yavaş yavaş ortaya çıkarmayı deneme niyeti ve tarzıyla da, her biri bir yöne giden insan kütleleri içinde, imparatorluğun ağırlık merkezi olan bir bölgenin halkını değerlendirme ve bir medeniyet tarzı olarak sunma, orijinal bir kadro yakalama ve bundan yeni bir estetik kurma farkıyla da Osmanlıdır İvo Andriç.” (“Edebiyat Yazıları II”, Diriliş Yayınları, 1986, s. 101.)
Bunları Necip Fazıl’ın dergisinde yazan Karakoç, daha da ileri gider ve Andriç’i Osmanlıların “Homeros”u, eserini de bizim İlyada ve Odise’miz ilan eder. Bu eser, Osmanlı çoğulculuğu ve çok yanlılığının içinden yükselen “birlik türküsü”nü çağırmaktadır. Velhasıl, İvo Andriç iki açıdan Osmanlıdır. Bir: Henüz Osmanlının terinin soğumadığı bir zamanda ve mekânda dünyaya gözlerini açması ve oradan beslenmesi anlamında. İki: Eserine bu batmakta olan dünyanın son ışıklarını, veda türküsünü serpiştirdiği anlamda. Yani kendisi Osmanlı olabilirdi ama eseri başka telden çalabilirdi ama bunu tercih etmedi. Eleştirdiği tarafları olsa bile, o bir Osmanlıydı, Osmanlının zenginlik ve derinliğini başarıyla yansıtarak ünlendi. Kendisinden, geçmişinden utanmadan, ona sövmeden, onunla yüzleşti, ondan beslendi ve kazanan o oldu.
Yorgo Seferis: Nobel’in İzmirlisi
13 Mart 1900’de İzmir’de bir Rum çocuğu dünyaya geldi. 14 yaşına kadarki çocukluğu İzmir’de geçti. 1914′te ailesi ile birlikte Atina’ya göç etti. 1963′te Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazandı. 1971′de Atina’da öldü.
Daha İzmir’deyken şiire başladı ve “Yorgo Seferis” adını kullandı. Şiirlerine hakim olan hava, vatanından sürgün olmanın acısı ve Akdeniz’e, özellikle doğum yeri olan sevgili İzmir’ine duyduğu derin nostaljidir. İzmirli hemşehrisi olan Batı şiirinin babası Homeros’a büyük ilgi duydu ve onun şiirinden ilham aldı. İzmir’e geri dönmek istiyordu ama 1922’de İzmir’in yeniden Türklerin eline geçişi, ümitlerini suya düşürdü. Kendisini asıl o zaman sürgünde ve yersiz yurtsuz kalmış hissetti. Bunun üzerine Paris’te hukuk tahsili yapmış olmasına rağmen diplomasiye geçmeye karar verdi. İngiliz Dışişlerinde çalıştı. Arnavutluk, Güney Afrika, Mısır, Türkiye (Ankara), Lübnan, Suriye’de elçi müsteşarlığından büyükelçiliğe dek çeşitli kademelerde görev aldı. Daha da ilginci, 1959’da Dışişleri Bakanımız Fatin Rüştü Zorlu ile birlikte bağımsız Kıbrıs’ın önünü açan Londra Antlaşması’nın mimarlarından oldu.
Seferis’in diplomatik misyonla tayin olduğu ülkelere bakarsanız, eski Osmanlı toprakları etrafında dolaştığını görürsünüz. İmparatorluk dağılırken, köklerinden kopan ve savrulan acılı bir nesle mensuptu o. Bir anafordu yaşanan; ama bazılarının sandıkları gibi yalnızca “azınlıklar”ın kapıldığı bir anafor değildi. Seferis’in memleketine dönüş umutlarını yitirdiği 1924 yılında bir başka Osmanlı, Mehmed Akif, bu defa ana vatanın gövdesinden koparak eski bir Osmanlı toprağı olan Mısır’a savrulacaktı.
İmparatorluğun sonu ve sürgünlük: Binlerce yetişmiş ruhun evlerinden koparak kendilerine yeni bir yurt aradıkları, ne çare ki, bulamadıkları sürecin iki hazin çığlığı olarak kanat çırpıyor kâinatımızda.
Elias Canetti: Nobel alan son Osmanlı çocuğu
Son “Nobelli Osmanlı” ise belki romanlarını okuduğunuz ama Osmanlı olduğunu bilmediğiniz biri: Elias Canetti. 1905’de Bulgaristan’ın Rusçuk şehrinde bir İspanyol Yahudisi (Sefarad) ailesinde doğmuş. 6 yaşındayken ailesi Manchester’a göçmüş. Burada babasını kaybedince annesi çocuklarını alarak Viyana’ya dönmüş. 1994’te ölen Canetti, Nobel Edebiyat Ödülü alan “son Osmanlı” olmuş (1981).
Canetti’nin ölümünden sonra yayınlanan hatıraları (The Tongue Set Free adıyla 1999’da basıldı) onun Osmanlı arka planına güçlü ışıklar tutuyor. “Kendimi”, diyor yazarımız, “daima Türkiye’den gelmiş gibi hissetmişimdir. Sonraları yaşadığım hiçbir şey yoktu ki, Rusçuk’ta onu yaşamamış olayım.”
Canetti renk körlüğü yaşayan dünyamıza Osmanlı Rusçuk’unun rengarenk havasını yansıtıyor:
“Tuna nehri üzerindeki Rusçuk, bir çocuk için harika bir şehirdi ve şayet Rusçuk’un Bulgaristan’da olduğunu söylersem, o günlerin resmini yanlış aksettirmiş olurum. (Anlayın canım. Yazarımızın dili, o yıllarda iç işlerinde özerk ama resmen Osmanlı’ya bağlı olan Bulgaristan Prensliği’nde doğduğunu söyleyemiyor. Bu müthiş renklilik ancak Osmanlı gibi çoğulculuğa kucak açan bir bünyede var olabilirdi demeye getiriyor.) Burada en farklı kökenlerden gelmiş insanlar beraberce yaşardı. Bir Allah’ın günü yoktu ki, 7-8 dilin konuşulduğunu işitmeyesiniz. Genellikle kırsal bölgelerden gelen Bulgarların yanı sıra onlarla aynı mahallede oturan çok sayıda Türk vardı. Onun yanında İspanyol Yahudilerinin oturduğu mahalle bulunurdu. Rumlar, Arnavutlar, Ermeniler ve Çingeneler de eksik değildi. Tuna’nın öbür yakasından Romanyalılar gelirdi; asla unutamayacağım süt annem, Romanyalıydı. Bir de şuraya buraya dağılmış Rusları görürdünüz”
Batı kriterlerine göre gerçekten de inanılmaz olan bu çeşitlilik, bir çocuğa, 20. yüzyılın sonlarında böyle gülümsüyor ve ona şu unutulmaz sözleri söyletiyordu: “Bu çeşitliliğin mahiyetini gerçek anlamda hiç kavrayamadım ama onun etkileri de hiç bir zaman yakamı bırakmadı.” Böylece 20. yüzyılın en “kozmopolit” yazarlarından birisinin Osmanlı Rusçuk’unun çok-kültürlü havasından neleri miras aldığını öğrenmiş oluyoruz.
Böylece 3 Nobelli ‘yazarımız’ın Osmanlı arka-planlarına bakınca, ödülü kazanmalarını, Osmanlı dünyasının akıl almaz zenginliğine borçlu olduklarını görüyoruz. Bir başka şeyi daha: Çocukluklarında hafızalarına içirdikleri Osmanlı “nesîm”ini dünya edebiyatına yansıtmış ve özgünlüklerini o bir daha geri gelmeyecek büyük dünyaya borçlu olduklarını itiraf etmişlerdi.
kaynak: zaman.com.tr
Add comment Ocak 15, 2007
Şiirin Burçlarında Açan Çiçek: Na’t
Yazar: A. Osman Dönmez
Na’ta lûgatlerde; bir şeyi methederek anlatma, medih ve sena ile vasıflandırma gibi mânâlar verilmiştir. Edebiyatta ise; Peygamberimiz’i (sas) övmek gayesiyle yazılmış şiirlere denir.
Peygamberimiz, yaratılmışların en seçkini ve en güzelidir. O’nu Allah (cc) diğer yaratılmışlardan ayrı tutmuştur. O, âlemlere rahmet olarak gönderilen özü sevgiyle yoğrulmuş bir nebidir. İslâm tarihi boyunca Müslümanlar, kabiliyetleri nispetinde O’nu anlatabilmek için çalışmışlar ve bunun neticesinde Peygamber sevgisini işleyen zengin bir edebiyat teşekkül etmiştir. Bu şekilde zengin bir peygamber edebiyatının oluşmasının çeşitli sebepleri sayılabilir; fakat bunlardan en önemlisinin Peygamberimiz’in bir hadisinde gizli olduğunu düşünmekteyiz. Peygamberimiz (sas): “Hiçbiriniz ben ona, babasından da, evladından da, bütün insanlardan daha sevgili olmadıkça kemaliyle iman etmiş olmaz.” buyurmaktadır. Bu hadis, sevgi hususunda önemli bir ölçü getirmektedir. Bunun farkında olan Müslümanlar O’nu, bütün sevdiklerinden üstün tutmanın gayreti içinde olmuşlardır. Şiirlerde bundan dolayı O “En Sevgili” olarak vasıflandırılmıştır.
Şüphesiz ki, Peygamberimiz (sas) için söylenmiş methiyelerin en değerlileri Kur’an-ı Kerim’dedir. Allah (cc) Kur’an’da Peygamberimiz’e yönelik bazı övgülerde bulunmaktadır:
- (Rasülüm!) Şüphesiz Biz Seni âlemlere rahmet olarak gönderdik. (Enbiya 21/107)
- Andolsun size, içinizden öyle bir Peygamber geldi ki; zahmet çekmeniz O’nu incitir ve üzer, O size çok düşkündür, mü’minlere çok merhametlidir, çok şefkatlidir. (Tevbe, 9/128) Allah’ın (cc) bu ayette kendi isimlerinden olan Rauf ve Rahim’i (çok şefkatli ve çok merhametli) Peygamberimiz’e de sıfat olarak verdiği görülmektedir. Kur’an’da birçok yerde Peygamberimiz’in örnek ahlâkı, merhameti ve faziletleri Allah tarafından övülmektedir.
Peygamberimiz’i şiiriyle ilk öven kişi, İslâmiyet’ten dokuz yüzyıl önce -bazı kaynaklarda yedi asır olduğu belirtilir- yaşamış Tübba namındaki Es’ad Ebû Kerib’dir. Âlimlerden âhir zamanda bir peygamber geleceğini ve bunun Hâtemü’l Enbiya olacağını öğrenen Tübba, Efendimizi şiiriyle şöyle övmüştür:
“Her şeyi yaratan Allah tarafından gönderilecek bir rasül olan Ahmed’e şahadet ederim / Ömrüm O’nun ömrüne yetişse, O’na yardımcı olurdum / Düşmanlarıyla savaşır, O’na üzüntü veren kederleri siler, ferahlaması için çalışırdım.”
Ebu Kerib’in İslâmiyet gelmezden dokuz asır önce söylemiş olduğu bu sözler, onun mü’min olduğunun delili olmuş, Kâbe’nin örtüsüyle ilgili bir meselede Kerib hakkında konuşanlara Peygamberimiz: “Tübba’a kötü söz söylemeyin, çünkü o, ehl-i tevhiddir.” buyurmuşlardır.
Na’tın doğum yeri olan Arap edebiyatında, Peygamberimiz’i (sas) anlatan şiirlerin çoğunluğu O’nun vefatından sonra yazılmıştır. Ancak bu şiirlere Türk edebiyatındaki na’tın, Arap edebiyatındaki karşılığı olan resa (mersiye-ağıt) denmemiş bunun yerine, Efendimiz’in hayatla irtibatlı olduğu düşünüldüğünden methiye denmiştir. Peygamberimiz’i sağken öven kişilerden biri El- Âşa’dır. Efendimiz’i bir şiirinde şöyle över:
O öyle bir Peygamber ki,
O’nun hatırası bütün ülkeleri kaplar
O’nun iyilikleri kesintisizdir.
Asr-ı Saadet’te Ka’b bin Züheyr, Hassan bin Sabit, Abdullah bin Revaha gibi sahabe şairler de, Efendimiz’i şiirleriyle övmüşler ve O’ndan iltifat görmüşlerdir. Nitekim Ka’b bin Züheyr “Bânet Suâd” isimli şiirini Peygamberimiz’in (sas) huzurunda okumuş, “Muhakkak ki Allah’ın elçisi, Allah’ın nûruyla hak ve hidayete ulaşılan keskin kılıçlardan bir kılıçtır.” mısrası okununca Peygamberimiz çok hislenmiş, “bürde” olarak isimlendirilen çizgili hırkasını Züheyr’in omuzlarına atmıştır. Bu olay sebebiyle bu şiir “Kaside-i Bürde” olarak anılmış ve kendinden sonra Efendimiz için yazılmış olan şiirlere tesir etmiştir. Asr-ı Saadet’te Peygamberimiz’i (sas) metheden şiirlerin belki de en meşhuru Hicret esnasında Medineli Müslümanların Efendimiz’i karşılarken söyledikleri şiirdir:
Dolunay, Veda tepelerinden üzerimize doğdu
Allah’a şükretmek üzerimize borçtur
Ey bize gönderilen Peygamber
Sen itaat olunan emir getirdin
Asr-ı Saadet’te yazılan na’tlarda Peygamberimiz’e (sas) olan sevgi ve saygıya geniş yer verilir. O’nun vasıfları, mucizeleri anlatılır, yer yer müşrikler hicvedilir.
Na’t; edebiyatımıza Fars edebiyatı kanalıyla girmiştir. Edebiyatımızdaki ilk na’tlarda, Peygamberimiz’in risaleti, hicreti, dini tebliğ ederken karşılaştığı zorluklar, gördüğü zulümler, O’nun insanlık için bir rahmet olduğu, insanlığın en seçkini olduğu, zulmeti aydınlatan bir nur olduğu ortak tema olarak işlenmiştir. İlk dönem na’tlarında O’nun peygamberlerin ilki ve sonuncusu olduğu, diğer peygamberlerden üstün olduğu ve Allah’ın övdüğü kişiyi övmenin zorluğu özellikle vurgulanır. Bu na’tlar, Peygamberimiz’den (sas) şefaat umularak bitirilir.
Na’tlar ilk dönemlerde kaside nazım şekliyle yazılırken, daha sonraları mesnevi tarzıyla da yazılmaya başlanmıştır. Türk edebiyatına girdikten sonra ise, gazel, rubai, müstezat ve tuyuğ nazım şekilleriyle de yazılmıştır. Bu açıdan na’tı bir nazım biçimi olarak değerlendirmek yerine, konu olarak Efendimiz’i (sas) öven bir şiir olarak almak daha doğru olacaktır.
İslâmî bir kültür üzerine bina edilen Divan edebiyatında na’tın en güzel örneklerini görmekteyiz. Özellikle Fuzuli’nin Su Kasidesi bu şiirlerin en güzelleri arasındadır. Bu kasidede özellikle iki beyit diğerlerinden öne çıkmış, hem semantik hem de estetik olarak insanımız tarafından daha fazla beğenilmiştir:
Dest- bûsı arzûsuyla ger ölürsem dostlar
Kûze eylen toprağım sunun ânınla yâre su
“Eğer ben sevgiliye (Peygambere) kavuşma arzusuyla ölürsem, toprağımdan testi yapıp o sevgiliye sunun.” Bu beyitte Peygambere duyulan iştiyak o kadar fazladır ki, ne olursa olsun O’na kavuşma arzusu kendini hissettirmektedir. Diğer beyitte ise, Peygamberimiz’in hasretiyle dolu olan şair, kendi ruh halinin bir aksi olarak tabiattaki her şeyi, O’na doğru koşuyor görmektedir. Fuzuli, peygamber sevgisiyle dolu olan ruhu ile, Dicle ve Fırat’ın coşkun suları arasında şairane bir münasebet kurar: Ona göre sular, asırlardır O’nun ayak bastığı topraklara yüz sürebilmek için başını taştan taşa vurarak akıp gitmektedir:
Hâk-i pâyine yetem der ömürlerdir muttasıl
Başını taştan taşa urup gezer âvâre su
Nitekim O’nun ayak bastığı topraklara yüz sürmek için ırmaklar başlarını taşlara vura vura akıp giderken bir şair padişah da, O’nun ayak resmini başına taç yapıp yüzüne gözüne sürmenin arzusuyla yanıp kavrulmaktadır:
N’ola tâcım gibi başımda götürsem daima
Kademi resmini ol Hazret-i Şâh-ı Rasülün
Gül-i gülzar-ı nübüvvet o kadem sahibidir
Ahmedâ durma, yüzün sür kademine o Gül’ün
(Bahtî / 1. Ahmed)
O’nun yaşadığı mekân, ayak bastığı topraklar ve ebedî istirahatına çekildiği makam o kadar değerlidir ki, Oralar Nazar-gâh-ı İlâhîdir. Oralarda O’nun hatıraları dolaşmaktadır, bu sebeple bir an bile terk-i edeb etmemek gerekir. Bu duygularla yüklü olan Nâbi, Hac yolculuğu esnasında Medine’ye yaklaştığında dudaklarından şu mısralar dökülür:
Sakın terk-i edebden, kûy-ı mahbub-ı Huda’dır bu
Nazargah-ı İlâhi’dir, Makam-ı Mustafa’dır bu
Evet O, yaratılmışların en üstünüdür. O’nu bizzat, Kâinatın Yaratıcısı övmüştür. O Fahr-i Kainat’tır, Rasüllerin Şahı, Efendilerin Efendisi’dir. Şeyh Galib bu duyguları şöyle dile getirir:
Sultan-ı Rusül, Şah-ı mümeccedsin Efendim
Bîçarelere devlet-i sermedsin Efendim
Divân-ı İlâhi’de seramedsin Efendim
Sen Ahmed u Mahmûd u Muhammed’sin Efendim
Hak’tan bize Sultan-ı Mümeyyedsin Efendim
İslâm tesirindeki Türk edebiyatında hemen hemen her şair, Peygamberimiz’i (sas) metheden şiirler yazmıştır. Tanzimat’a kadar divan sahibi şairlerin divanlarında na’t vardır; lâkin bu gelenek Tanzimat’la birlikte bozulur. Türkler Müslüman olduktan sonra, hayatın her safhasında İslâmiyet’in getirdiği kaidelere uymaya çalışmışlardır. Fakat 19. yüzyılda Batı’da gelişen pozitivist ve materyalist felsefeler bizim insanımıza da tesir etmiştir. Bu durum kendini edebiyatta da gösterir. Yüzyıllardır divanlarda peygamber sevgisinin en içli nağmeleriyle dolu olan na’tlar terk edilmeye, na’tsız divanlar tertip edilmeye başlanır. Tanzimat şairlerinden Şinasi daha da ileri giderek dinî terminolojide özel mânâları olan kelimeleri M. Reşit Paşa için yazdığı bir kasidede kullanır:
Sensin ol fahr-ı cihan-ı medeniyyet ki hemen
Ahdini vakt-i saadet bilir ebnâ-yı zaman
Bilindiği gibi dinî literatürde “Fahr-i Kâinat” tamlamasının karşılığı Efendimiz (sas), “Asr-ı Saadet” de O’nun yaşadığı dönemdir. Yukarıdaki beyitte Şinasi, M. Reşit Paşayı medeniyet dünyasının fahrı olarak nitelerken, onun yaşadığı dönemi de vakt-i saadet olarak değerlendiriyor. Aynı şiirde geçen aşağıya aldığımız mısralar ise, Şinasi’nin ulaştığı kavram anarşisini göstermesi açısından önemlidir:
Aceb midir medeniyyet rasülü dense sana
Vücud-ı mu’cizin eyler taassubu tahzir
Bilindiği gibi, “rasül” kendisine kitap indirilen peygamberdir. Şinasi bu mısralarda M.Reşit’i medeniyyet rasülü olarak değerlendiriyor. Yine bu dönem şairlerinden Âkif Paşa “Kaside-i Adem” şiirinde İlahi Hikmet karşısında o zamana kadar var olan tavrın tam zıddını alır, kaderi tenkit eder. Bu durum ileriki dönemlerde daha uç noktalarıyla ele alınır. Devrin ortak düşüncesi gereği maziye ve mukaddesata dair her şeye hücum edilir. Dindar insanların asırlar boyu büyük değer verdiği ve kendilerini adadıkları değerlerle dalga geçilir. Mukaddesatın karşısına yeni modeller çıkartılır.
20. yüzyılda hayatın her safhasında çağdaşlaşma adına köklü değişikliklere gidilmiş, maziye ait değerlere doğru veya yanlış olmasına bakılmaksızın reddiye çıkarılmıştır. “Çağdaş” olarak lanse edilen değerler(!) ruhun ihtiyacına cevap verememiş ve bu sahada çok ciddi bunalımlar yaşanmıştır. “Değerler Kaosu Devri” diyebileceğimiz bu dönemde dindar şairlerce Peygamberimiz’in (sas) mayasının sevgi olduğu tekrar hatırlanmış, O’nun rahmet olduğunu ifade eden şiirler yazılmıştır. Modern şiirdeki na’t, bazı bakımlardan klâsik şiirdeki na’tlardan ayrılır. Günümüzde yazılan na’tlarda Peygamberimiz’in yokluğu daha derinden hissedilir. Şüphesiz ki, Klâsik şiir döneminde de Hz. Peygamber yoktu, şairler O’na duydukları hasreti dile getirmekteydi. Fakat modern çağlarda durum çok daha farklıdır. Modern şairin dramı, Hz. Peygamber’in ruhlardan da silinmesinin dramıdır. Yıkılan huzurun yeniden inşa edilmesi, adaletin, ahlâkın, sosyal düzenin istenilen tarzda yeniden kurulabilmesi, ancak gözün O’nu görmesi, hafızanın O’nu hatırlaması ve gönlün O’nu hissetmesiyle mümkündür. Sevgili olarak bütün deniz kenerlarında beklenen O olduğu gün, işler yoluna girecektir. Sezai Karakoç, “Küçük Na’t” başlıklı şiirinde bu sevgiyi şöyle dile getirir:
Göz Seni görmeli, ağız Seni söylemeli
Hafıza Seni anma ödevinde mi
Bütün deniz kıyılarında Seni beklemeli
Sen Eskimoların ısınması Sevgililer mahşeri
Evet, Efendimiz (sas) “Sevgililer Mahşeri” dir. Bütün üşüyenlerin O’nun sevgi ışığına ihtiyacı vardır. İnsanlık yeniden O’ndan istifade etmeye başladığı gün, her şey yoluna girecek ve dünya asıl eksenini bulacaktır.
S. Karakoç, çağdaş şiirde peygamber sevgisini en çok işleyen şairdir. Onun birçok şiirinde bu sevgi hissedilir; fakat o, üslubu gereği bunu açık açık söylemez. Şair, bunun sebebini “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine” başlıklı şiirinde açıklar mahiyettedir. Bu mısralar hem Peygamber sevgisine, hem de Allah sevgisine yorumlanabilecek niteliktedir:
Bütün şiirlerde söylediğim Sensin
Suna dedimse Sen, Leyla dedimse Sensin
Seni saklamak için görüntülerinden faydalandım Salome’nin, Belkıs’ın
Kuşlar uçar Senin gönlünü taklit için
Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini
Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini
Ey gönüllerin en yumuşağı, en derini
Sevgili
En sevgili, Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim
Günümüzde yazılmış en güzel na’tlardan biri, Nurullah Genç’in “Yağmur” başlıklı şiiridir. Yağmurun rahmet oluşu ile, Peygamberimiz’in (sas) âlemlere rahmet olarak gönderilişi arasında parelellik kuran şair, Peygamberimiz’den ayrılığı, özellikle O’nun ruhlardan sürgün edilmesinin hüznünü lirik bir tarzda ifade etmiştir. Yüz yetmiş mısradan meydana gelen şiirin özellikle “düştü” redifli bölümlerinde peygamber sevgisinin ve O’nun ölçüsünü belirlediği hayat tarzının cemiyetten sürgün edilmesiyle ne gibi hercümerçliğe sebep olunduğuna dikkat çekilmektedir. Bu şiirde Peygamberimiz’in sevgisi, âdeta her şeyi dengede tutan hassas bir terazi olarak düşünülmüş, O’nun kalb kefesinden düşürülmesiyle, her şeyin imamesi kopmuş bir tespih gibi nasıl dağıldığı tasvir edilmiştir. Bu şiirde, O’nun sevgisinden mahrum edilmiş bir cemiyetin ruhunun nasıl yağmalandığı, beyinlerin, adaletin, cemiyetin şehirlerin kıtaların ne gibi tahriplerle karşı karşıya kaldığı nazar-ı dikkate sunulmaktadır.
“Yağmur” şiirinde Peygamberimiz’den ayrılığın hüznü vardır. Fakat bu hüzün, değil Klasik şiirdeki na’tlardaki hüzünden, Asr-ı Saadet’teki hüzünden bile farklıdır. Çağımız insanının en derin trajedisinin dile getirildiği Yağmur şiirinde, çift gurbet görülmektedir. Bunlardan birincisi, Peygamberimiz’in (sas) aramızdan maddî ayrılığıdır ki, bu yönüyle bütün klasik na’tlarla birleşir; ikincisi ise, Peygamberimiz’in ruhlarımızdan göçüdür ki, bu yönüyle yalnız çağdaş insanın gurbetini anlatır. “Düşmek” kelimesinin uzak ve yakın mânâlarından istifade edilerek rediflendirilen aşağıdaki bölümlerde şair, ruhlarımızın Peygamberimiz’den (sas) uzak düşmesiyle ne hale geldiğimizi tasvir ediyor:
Yağmur, gülşenimize sensizlik, baldıran düştü
Düşmanlık içimizde, dostluklar yaban düştü
Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe
Her sayfaya talihsiz binlerce kurban düştü
Sarardı yeşil yaprak, dal koptu, fidan düştü
Baykuşa çifte yalı, bülbüle zindan düştü
Kâtil sinekler deldi hicabın perdesini
İstiklâl boşluğunda arılar nâdan düştü
Sensizlik depremiyle hancı düştü, han düştü
Mazluma sürgün evi, zalime cihan düştü
Sana meftun ve hayran, Sana râm olanlara
Bir bela tünelinde ağır imtihan düştü
İnsanlık, o Yağmur’dan uzak düştüğü dönemlerde çoraklaşmış, yaratılış gayesinden uzaklaşmış ve bir keşmekeş ortamında ne yapacağını bilemez halde savrulup durmuştur. Güzelliklerin anahtarı O’ndadır ve insanlık bütün güzellikleri O’na borçludur. Bu noktada Merhum Akif’in o güzel mısralarını hatırlamamak mümkün müdür?
Dünya neye sahipse, O’nun vergisidir hep
Medyun O’na cemiyyeti, medyun O’na ferdi
Medyundur O masuma bütün bir beşeriyyet
Yâ Rab, bizi mahşerde bu ikrar ile haşret.
Cumhuriyet dönemi edebiyatında, na’tın klasik tarzını devam ettirenler de vardır. Bunlardan biri rahmetli A. Ulvî Kurucu’dur. Onun “Sultanım Efendim” şiiri sevilerek okunmaktadır:
Ruhum sana, varlık Sana hayrandır Efendim
Bir ben değil, âlem Sana kurbandır Efendim
Kıtmirinim ey Şah-ı Rusül, kovma kapından
Âsilere lûtfun Yüce Fermandır Efendim
Peygamberimiz’in (sas) en güzel remizlerinden biri güldür. Bu motifle Peygamberimiz birçok kişi tarafından anlatılmıştır. M. Fethullah Gülen Hoca Efendi “Medine’nin Gülü” şiirinde bu motifi çok güzel kullanarak, 20. yüzyılın makine gürültüleri, petrol kokuları ve beton duvarları arasındaki insanının O’na olan özlemini ve ihtiyacını dile getirmiştir. O bütün zamanlarda çölleri cennetlere çeviren Gül’dür. Bu çağın o güzel kokulu Gül’e ne kadar da ihtiyacı vardır:
Ey kupkuru çölleri Cennet’e çeviren Gül
Gel o bayıltan renklerinle gönlüme dökül
Vaktidir, ağlayan gözlerimin içine gül
Ey kupkuru çölleri Cennet’e çeviren Gül
Modern edebiyattaki en güzel na’tlardan birisini, Arif Nihat Asya yazmıştır. Bu şiirde baştan sona kadar Peygamberimiz’e duyulan hasret, O’nun olmamasının kalblerde meydana getirdiği boşluk lirik bir şekilde dillendirilmiştir. Peygamberimiz’in dönemiyle, çağımızın sık sık mukayese edildiği bu uzun şiir, içten yapılmış dualar kadar samimidir. Buraya kısa bir bölümünü alıyoruz:
Gel, ey Muhammed (sas) bahardır
Dudaklar ardında saklı / Aminlerimiz vardır
Hacdan döner gibi gibi gel / Miraçtan iner gibi gel
Bekliyoruz yıllardır
İnanan her insan, kabiliyeti ölçüsünde O’nun güzelliğini anlatabilmenin gayreti içinde olmuştur. İskender Pala’nın dediği gibi birçok şairin en güzel şiiri, Peygamberimiz’i anlattığı şiiri olduğu halde -şüphesiz O’nun ismi, şiirlere bir güzellik katmıştır- O, hiçbir zaman güzelliğine lâyık tarzda anlatılamamış, anlatılamayacaktır; çünkü O, Kâinat’ın Yaratıcısı tarafından övülmüştür. Buna rağmen gönlü O’nun sevgisiyle dolu her insan, O’nu övmenin gayreti içinde olacaktır. Şeyh Galib’in dediği gibi, Allah’a şirk koşmak en büyük günahtır; fakat Peygamberimiz’i övmede Allah’a ortak olmak isyan olmasa gerektir:
Senin medhinde şirket eylesem Mevlâ’ya ma’zurum
Bu bâbda cürm ü isyana bakılmaz yâ Rasülallah!
Kaynaklar
- Yeniterzi, Emine, Divan Şiirinde Na’t, Diyanet Vakfı yay. Ankara 1993
- Yağmur Dergisi, Na’t özel sayısı, Nisan-Mayıs-Haziran 2002
- Türk Dili ve Edb. Ansiklopedisi, cilt6, Dergah yay.
- Bağcı, Rıza, Bizim Edebiyatımız, Kaynak yay, İzmir, 1997
- Karakoç, Sezai, Gün Doğmadan, Diriliş yay, İstanbul, 2001
- Çalışkan, Adem, Su Kasidesi Şerhi, Diyanet yay. Ankara, 1992
- Günümüz Dilinde Hz. Peygambere Na’tlar, Diyanet Vakfı yay. Ank.,1991
kaynak: milletruhu.com
Add comment Ocak 14, 2007
Sezai Karakaoç Şiirine Anlatım Özellikleri Çerçevesinde Bir Bakış
Yazar: Baki Ayhan T.
I
(Şiirde söyleyiş üzerine bazı küçük dikkatler)
Şiirde sözcüklerin sıralanışı, dizelerin oluşturuluşu, kısaca formun ve biçemin yaratılışı bakımından genellikle iki türlü anlatım biçiminin kullanıldığı bilinmektedir. Bunlardan biri, olay anlatma akışına dayanan öyküleyici anlatım, diğeri ise olayların ve durumların kişide uyandırdığı duyguları aktarma düşüncesiyle şekillenen lirik anlatım.
Şiirin tarihine baktığımızda ilk zamanlarda hep öyküleyici anlatım biçiminin kullanıldığını görüyoruz. Büyük ulusal destanlar, halk hikâyeleri, efsaneler, mitolojik öyküler hep öyküleyici anlatım biçimiyle oluşturulmuştur.[1] Çünkü bunlarda önemli olan, dinleyende/okuyanda bir duygu uyandırmak değil, dinleyeni/okuyanı olaydan haberdar etmek, olayı veya manzarayı onun gözleri önünde canlandırmaktır. Şu tanımlama, şiirde öyküleme tekniğinin ana noktalarını ortaya koyması bakımından önemlidir: “Narrative (öyküleyici) şiir bir öykü anlatan şiirdir. Bu tür şiir, çok sayıda edebiyatta yaygın olarak bulunmaktadır. Bunun üç ana türü epik, ölçülü romans ve balladlardır. Ancak, bu sınıflandırmaya uygun olmayan ve kolayca sınıflandırılamayacak çok sayıda öyküleyici şiir de vardır.”[2]
Zaman içerisinde, şiir sanatındaki gelişmeler paralelinde öyküleyici anlatımdan koparak lirik bir anlatım biçimi de gelişmiştir.[3] Narrative’deki nesnel olayın yerini lirik’te öznel duygu almış; şairler, olay akışı yerine coşkuyu aktarmaya çalışmışlardır. Artık şair, başkasının başından geçen bir olayı hikâye etmektense kendi yaşadığı duyguları başkalarıyla paylaşma eğilimine girmiştir. Pospelov “Ne var ki lirik, gene de çoğunlukla şairin kendi içsel-düşünsel yaklaşımını yansıtır. Lirik öznenin şairle özdeş ya da en azından ona yakın olduğu şiirlere otopsikolojik şiirler deniyor. Lirik yaratış esas olarak otopsikolojiktir. (…) Kendini sergilemenin doğrudan oluşu liriğin önemli bir boyutudur.”[4] derken lirik şiirdeki öznelleştirmeye, içsel derinleşmeye dikkati çeker. Cuddon da lirik şiire ilişkin olarak şunları söyler: “Yunanlılar lirik’i, lir eşliğinde söylenen şarkı olarak tanımlarlar. Müzikal olarak düzenlenen şiirler halen lirik olarak adlandırılır. Ancak, biz lirik tanımını kabaca, şiirin diğer türü olan öyküleyici veya dramatik türlerden ayırmak için de kullanabiliriz.”[5] Rastgele seçilen iki ayrı şiir parçasında bunun yansımalarını arayalım: “Ey Tityrus, yan gelip yatmışsın gölgesinde / Bu sık, bu bol yapraklı kayın ağaçlarının, / Türküler yakarsın ince kavalınla / Kırlar üstüne bir de…”[6] dizelerinde öyküleme tekniği açıkça görülmektedir. “Bırak unutayım başımı taze göğsünde! / Hâlâ aklımda lezzeti son öpüşlerinin. / Hayırlı fırtınadan sonra sakin, âsude, / Uyusam biraz, madem uzanmış dinlenirsin.”[7] dizelerinde ise lirizm kendini iyiden iyiye duyumsatmaktadır.
Bu iki anlatım biçimi; şairler tarafından kimi zaman bilinçli olarak seçilip kullanılmakta, kimi zaman da içerik-biçim örtüşmesi gereği kendiliğinden kullanıma geçmektedir. Bazı şiirlerde ise bu iki anlatım biçiminin birlikte kullanıldığını, öykülemenin lirizme dayandırıldığı ya da lirizmin öyküsel biçimlendirmeyle verildiği görülür. Edgar Allan Poe’nun “Annabel Lee” ve “Kuzgun”, Arthur Rimbaud’nun “Sarhoş Gemi”, Baudelaire’in “Leş” şiirleri buna birkaç örnektir.
Görülüyor ki öyküleyici anlatım biçimi veya lirik söyleyiş, şiirin oluşturuluşunda ayırıcı özellik taşımaktadır. Bu iki anlatım kategorisinin belirleyiciliği, şiirin öteki özelliklerini de -sözgelimi anlam katmanlarını, anlatıcının şiirdeki konumunu…- etkilemektedir kimi zaman.
II
(Sezai Karakoç’un şiirlerinde öyküleyici anlatım: Hızırla Kırk Saat ve Leylâ ile Mecnun örnekleri)
Sezai Karakoç şiirde dönem dönem, öyküleyici anlatım biçimini de, lirik anlatım biçimini de kullanmıştır. Şiirlerine bütün olarak bakıldığında şairin bu iki anlatım biçimi arasında gidip geldiği dikkati çeker. Tavrını bunların birinden yana koyduğu, bilinçli bir tercihle bu iki anlatım biçiminden birine yöneldiği zamanlar da vardır. Bu zamanlarda bile esasta lirizmi elden bırakmamış, temelde bir hikâyeye, olaya dayanan Hızırla Kırk Saat, Leyla ile Mecnun gibi kitap oylumlu şiirlerinde öykülemeyi bilinçli olarak seçtiği halde lirik anlatıma da uzak durmamıştır.
1960′lı yılların sonuna doğru, pek çok şiirinden daha sonra yazıldığı halde şiir kitapları serisinin ilki olarak yayımlanan Hızırla Kırk Saat,[8] bütün olarak ele alındığında öyküleyici anlatım biçimiyle oluşturulmuş bir poemdir. Yer yer epik özelliklerin de görüldüğü Hızırla Kırk Saat, Sezai Karakoç’un poetikası içerisinde önemli bir yere sahiptir. Şair, bu şiirin yazılışını şöyle anlatır: “Hızırla Kırk Saat adlı, kırk bölümlü şiirimi 1967 yılı mayıs ve haziran aylarında, Yenikapı’da, deniz kenarında, kayalıklar arasındaki bir kır kahvesinde yazdım. Aşağı yukarı, kırk gün, akşam üzeri, bir iki saat, orda, deniz dalgalarının kıyıya çarpma seslerini dinleyerek ve her seferinde şiirin bir bölümünü yazarak kitabı tamamladım. Zaten, bu yüzdendir ki, şiire, Hızırla Kırk Saat ismini verdim: Sanki orada Hızır’a randevu vermiştim de, her gidişimde, bu randevunun verimi ve armağanı olarak bir bölümle döndüm.”[9]
Sadece şairin bu izahına bakılarak bile şiirin öyküleyici kuruluşa yakınlığını çıkarmak mümkündür. Lirik şiir bir yoğunlaşma, duygusal coşku ve derinlik gerektirir. Oysa Hızırla Kırk Saat büyük ölçüde planlı çalışmanın ürünü olarak ortaya çıkmış bir şiirdir. Hızırla Kırk Saat’te özellikle “Bir kentten daha geçtim / Buğdayları yakıyorlardı / Yedikleri pirinçti / Birbirlerine açılan borular gibi üfürüyorlardı / Sonra birbirlerinden borular gibi çıkıyorlardı / Pirinçler gibi çoğalıyorlardı / Atlarını yalnız atlarını cana yakın buldum / Öpüp çıkıp gittim yelelerini” (Hızırla Kırk Saat, s. 9) dizelerinde ve benzerlerinde öyküleme tekniği kendini göstermektedir. Öykü öncelikte olduğu için şiirin bütünlüğü içerisinde eriyip giden, fakat tek tek ele alındığında şiirselliğin iyiden iyiye düştüğü dizelerdir bunlar aslında. Bilhassa son dize aksak bir söyleyişle kurulmuştur. Epik şiirin bir özelliği olmak üzere şair Hızırla Kırk Saat’te zaman zaman kendini gösterir. Edebiyat bilimcisi Pospelov’un bu tarz şiirlerde anlatıcı üzerindeki belirlemesi şöyledir: “Epik anlatım her zaman, belirli bir kişinin ağzından yapılır. (…) Her epik eserde, gerçekliğin onu anlatana özgü olan algılanış tarzı da dile gelir, anlatanın ‘dünyaya bakışı’ ve düşünüş tarzı da belli olur. (…) Epik biçim, yalnızca anlatılacak olanı değil, anlatanı da yeniden yaratır, dünyanın kavranışının ve söylenişinin tarzını da yansıtır, yani demek ki, enikonu, anlatıcının zihniyet ve karakterini de yansıtır.”[10] Hızırla Kırk Saat’e baktığımızda, bazı parçalarda, anlatıcı ile Hızır’ın, yanlışlıkla aynı film karesinin kullanılması sonucunda üst üste çekilmiş fotoğraflar gibi geçişme durumunda olduğunu görürüz. Yani anlatan Hızır, dinleyen şair iken birdenbire anlatan şair, dinleyen Hızır oluverir; hatta her ikisi de hem anlatan hem de dinleyen durumundadır bazı kısımlarda. Şiirin 9. bölümü parça parça bu özelliği sergiler: “Öldükten sonra insan nasıl dirilecekse / Ölmeden ben öyle dirildim / Kaç eleğimsağma altından geçtim / Çocukken çok gözledim samanyollarını / Yaz akreplerinin bile bakamadan edemedikleri samanyollarını / Kaç kez yedim doğu sabahlarının / Yaz aylarında çatlattığı narlarını narlarını” (Hızırla Kırk Saat, s. 19) Bu alıntının ilk üç dizesinde anlatıcı olarak Hızır’ın, sonraki dizelerinde ise şairin sesini duymamak mümkün değildir.
Şiirin bazı bölümlerinde, sözcük ve ses yinelemeleri dikkat çekecek yoğunluktadır: “Ölümle açmak kurumuş dudakları / Ölümle açmak kapanmış gözleri / Öleni ölümle diriltmek / Ölümle sağ tutmak sağ olanı / Ölümün ışınıyla görmek / Karanlık gecede / Karataştaki / Kara karıncayı” (Hızırla Kırk Saat, ss. 54-55) Burada hem ünlülerin, hem ünsüzlerin, hem de sözcüklerin yinelenmesi şiirin bu kısmına ses bakımından bir ilginçlik kazandırmaktadır. Öteki bazı şiirlerde de görülen ses yinelemelerini Divan şiirindeki tekrir sanatının bir izdüşümü olarak algılamak yanlış olmaz; şu da var ki, şiirde ses ve sözcük tekrarları hemen bütün dünya edebiyatlarında zaman zaman görülen bir özelliktir. Turan Karataş, Sezai Karakoç’un şiirlerindeki ses ve sözcük yinelemeleri ile anlam arasında bağlantı oluduğunu ileri sürer: “… Sezai Karakoç, ses veya kelime tekrarından hiç kaçınmıyor. Üstelik bunu bir sanat öğesi olarak başarılı bir şekilde kullanıyor. Bu ses örgüsünün/düzeninin bazı şiirlerde müzik düzeyine çıktığını görüyoruz. Bir söyleyiş rahatlığı sağlayan tekrarlar, çoğu kez de anlama katkı sağlayan bir teknik unsur olarak beliriyor.”[11]
Hızırla Kırk Saat, bütün olarak ele alındığında her ne kadar öyküleme tekniğine yaslanan bir şiir olarak görünmekte ve şiirde sık sık “Şimdi de ehramlar ülkesindeyiz / Sağda Musanın bayrağı dikili / Solda Firavunun / Vakit bir büyü vakti / Bir büyünün öbür büyüden ayrılma vakti / Park akşamı” (Hızırla Kırk Saat, s. 69) şeklinde öyküleme-betimleme biçiminde yazılan bölümlere rastlanmaktaysa da, bu şiirde yer yer lirik söyleyişin kullanıldığı, imgenin olaya baskın çıktığı kısımlar da vardır. 17. bölümdeki “Yazlığım samanyollarında / Kışlığım avcıyla av arasında / Baharım kayıkla kayıkçı arasında / Güzüm balıkla balıkçı arasında / Sam yeli gölgeme ayna / Zafer tâkım eleğimsağma / İçin şarabımı böğürtlenlerde kırılmaz bardaklarla” (Hızırla Kırk Saat, s. 39) dizelerinde imge yığılması, duygu yoğunluğu, şiir ben’inin birinci ağızdan konuşması gibi özellikler lirizmi beraberinde getirmektedir. Bir sonraki bölümün sonlarına doğru yer alan şu dizelerde de sözcüklerin öykü anlamaktan çok, çarpıcı çağrışımlar yaratarak anlam derinliği sağlamak amacıyla sıralandığı görülür: “Tabutta demlenen şaraplar / Eski vergilerden damıtılmış viskiler / Bardakları kıran şampanyalar / Bir kuyuya balık olmuş haydutlar / Mağaralara kapı olan duvar olan / Kuyulara duvar olan kayalar / Örtü olan kayalar” (Hızırla Kırk Saat, s. 42)
Şiir kitapları serisinin altıncısı olarak yayımlanan Leylâ ile Mecnun,[12] sadece anlatım biçimi yönüyle değil, şairin, kendisini geleneğe eklemleme çabasının bir ürünü olması yönüyle de ilgi çekicidir. Türk Divan şiirinden herhangi bir konuyu değil de ta eski Arap şiirinden gelerek Türk Divan şairleri tarafından çok sevilip işlenmiş bir konuyu ele almış olmasının anlamı budur. “Bir öykünün önünde nasıl durdun / Niçin kendini bu sarp yola vurdun / Daha iyisini mi yazacaksın içlilikte Fuzulî’den / Daha ileri mi gideceksin hayalde Nizamî’den / Daha derine mi ineceksin Camî’den / Çağın geçerakça konuları dururken / Bu ateşten işe giriştin, neden?” (Leylâ ile Mecnun, s. 57) dizelerinde hem şairin, kafasındaki gelenek çizgisinin önemli bir kısmını oluşturan bazı şairlerle hesaplaşma hem de onlara bağlanma çabası açıktır. Sezai Karakoç, Divan şairlerinin yaptığı gibi, şiirin içinde şiirden söz ederek de bir anlayışın sürdürücüsü olmuştur.
Evet, Leylâ ile Mecnun’un temelinde bir aşk öyküsü durmaktadır. Eski Arap şiirinden Türk Divan şiirine geçen ve geçtikten sonra da şairlerimiz için sürekli bir çekim merkezi olan bu aşk öyküsü Türk Divan şairleri arasında konu seçiminde bir gelenek zinciri oluşturmuş, yirminci yüzyılda bu zincirin modern halkası Sezai Karakoç olmuştur. Seçtiği konuyu bir bütün olarak gördüğünü kendisinin şu sözlerinden anlamak zor değildir: “Bütünde hayal gücünün kullanılması ile parçadaki imaj kullanımı birbirine karıştırılmamalıdır. Büyük şairler, kuşkusuz, bilhassa, mitik, epik plânda, destanda, mesnevîlerde, eserin bütününü geniş bir hayal atmosferi ufkuyla ortaya koymuşlardır.”[13]
Temelinde bir öyküyü barındıran konunun, bu duygusal bir öykü bile olsa, farklı bir anlatım biçimiyle ortaya koyulması hemen hemen imkânsızdır. Konu duyguya seslenen bir karakter gösterse de sonuçta anlatılan bir öyküdür. Anlatıcı ben’in dışında gelişen, başkalarının başından geçen ve bu yönüyle de şairin biyografisi açısından yabancı bir öykü. Sezai Karakoç, eski edebiyatta bugünkü öykü ve romanın yerini tutan mesnevi türünde ortaya koyulan Leylâ ile Mecnun öyküsünü geleneğin dışına çıkmayarak öyküleyici anlatım biçimiyle, ancak çağdaş bir yaklaşımla aktarmıştır. Ancak, şunu söylemeden geçmek de istemem: “Monna Rosa” şairinin, Leylâ ile Mecnun’u yazarken kendisini çağdaş bir Mecnun olarak duyumsadığını düşünüyorum. Durum böyle olunca, Leylâ ile Mecnun’a otopsikolojik bir eser gözüyle bakmak da yanlış olmasa gerek.
Sezai Karakoç bu narrative şiiri yazarken önceki Leylâ vü Mecnun şairlerinin seslerinden, olaya bakışlarından kendini büsbütün soyutlamış değildir. Zaten amacı da bu değildir; tam tersine o, bu konuyu seçmekle bilinçli bir şekilde geçmiş şiirle bağ kurmayı denemiştir. Ebubekir Eroğlu’nun belirlemesi de bu yöndedir: “O, Divan şiirinin klasik biçimlerine hemen hiç yönelmemiştir. Ama ‘Sesler’ şiirindeki, ‘Hızırla Kırk Saat’teki müziğin ve ses akışının doğuşunda, özellikle Divan şiirindeki sesin etkileri bulunduğu kanısındayum. ‘Leylâ ile Mecnun’da beyit düzeninin kendini duyumsatması bu kanıyı kuvvetlendiriyor.”[14]
Epik tarzda, öyküleyici anlatımla oluşturulan şiirlerin vazgeçilmez özelliklerinden biri de doğa betimlemelerine yer vermesidir. Pospelov, “Doğa ve çevre tasvirleriyle portreler, epik anlatımın resim ve çizgi sanatına yakınlığını göstermektedir.”[15] derken buna işaret etmektedir. Sezai Karakoç, Leylâ ile Mecnun’un daha birinci bölümünde, doğa betimlemesi ve portre oluşturma tekniklerini bir arada kullanmıştır: “Kendi kendine ayna olan nergislerden / Leylâkların gün doğuşu ürperişinden / Zambakların kıyı kıyı bakışından / Geldin sen / Ve rüzgârlar karları süpürdüğünde / Ve insanı çıldırtan kuş sesleri işitildiğinde / Birdenbire aydınlandı annenin yüzü / Ve bir bahar günü doğdun sen”[16]
İlerleyen bölümlerde, öykülemenin karakterine uygun olarak olayların akış içerisinde verildiği, olaylar arasında neden-sonuç ilişkisi kurulduğu, kişi ve yer betimlemeleri yapıldığı görülür. “Günler geçtikçe büyüyüp gelişti Kays ve Leylâ / Beslendiler adeta güneşle yıldızla ayla / Baskın olduğunda yiğitçe davrandılar / Misafir geldikçe cömertliklerinden sundular örnekler / Düğünler oldu eğlendiler / Ölenler oldu döğündüler / Yaz ve kış arasında / Göçü yaşadılar parça parça” (Leylâ ile Mecnun, s. 26) şeklinde sıralanan dizelerde hem olay örgüsü hem de olay akışı öyküleyici anlatım biçiminin başat özelliği olarak dikkati çekmektedir. “Sonra yavaş yavaş bir kış kapladı çölü / Nice zaman kaldı öylece bir hiçliğe gömülü / Derken bakır kapak kalkıyor üstlerinden / Ölüler diriliyor otlar göğeriyor yeniden / Bir bahar bastırıyor yeşil patlıyor ovalar ve tepelerde / Yalnız iki kuru ağaç kalıyor tam orta yerde / Kuşlar arılar böcekler ve kelebekler / Yalnız onların çevresinde dönmekteler.” (Leylâ ile Mecnun, s. 39) dizelerinde ise şair, zaman akışına bağlı olarak çevre betimlemesi yapmaktadır.
Leylâ ile Mecnun’da, öyküleme tekniğinin şiire olumsuz etkisinin bir sonucu olarak bazı düşük dizeler de yer almaktadır. Bu dizelerde şairin amacı yalnızca olanı biteni okuyucuya aktarmak, olayın gelişim çizgisini sürdürmektir, şiirsellik hiçbir şekilde söz konusu değildir: “Yürüyüp giderken çölde oldu öğle / İçteki ateşle dıştaki ateşin birleşmesi / Kavurucu bir alev doğurdu sanki / Mecnun’u alıp götürdü bu bunaltıcı hortum / Yakıcı sıkıntıların hunisi bir uçurum” (Leyla ile Mecnun, s. 39) Bununla birlikte, Leylâ ile Mecnun’da anlatı şiiri özelliklerine yer verilmesi, belki de gelenekten gelen bir baskı ile, kaçınılmaz olmuştur şair için. Sezai Karakoç’un bu uzun şiirinde narrative şiirin öyküleme, betimleme, olaylar arasında neden-sonuç ilişkisi kurma gibi hemen bütün özelliklerinin eksiksiz kullanıldığını saptamak zor değildir. Masson, anlatı şiirine ilişkin yazısında “Bir şiirin anlatı şiiri olup olmamasını belirleyen şey, olay miktarı ya da olayların tarihsel, siyasal ya da toplumsal kapsamı değil, yalnızca, şiirden dışlanmaları için neden bulunmayan anlatı biçimlerinin varlığı ya da yokluğudur.”[17] derken narrative şiirde öyküselliği sağlayan nedenleri çağdaş bir bakışla yeniden belirler. Leylâ ile Mecnun’da, anlatı şiirinin yukarıda varlıklarını belirlediğim bilinen yönlerinin yanı sıra “şiirden dışlanmaları için neden bulunmayan” bazı özellikleri de bulunmaktadır. Şair, bir aşk öyküsünü aktarırken veya bu öykünün kahramanlarının yaşadığı duyguları anlatırken okuyucuya vermek istediği duyguyu, ancak bazı olayları arka arkaya sıralamak veya betimlemeler yapmak suretiyle canlandırabilmektedir. Anlatıcı-şair için, Mecnun’un son hallerini okuyucunun gözünde, kafasında ve yüreğinde canlandırmanın en geçerli yolu bazı kıssalar anlatmaktır. Şair “Değişim” (Leylâ ile Mecnun, s. 72) başlıklı bölümde ve bunun hemen arkasındaki “Mecnun ve Silahşör”, “Mecnun ve Rahip”, “Mecnun, Mum ve Pervane” başlıklı ara bölümlerde Mecnun’daki kişilik olgunlaşmasını/değişimi bu yöntemle vermiştir. Sezai Karakoç’un “şiirden dışlayamadığı” budur ve bu, bilhassa şiirin son bölümünde kendini göstermiştir.
Şiirin kimi bölümlerinde ise lirik anlatımın öne çıktığı dikkati çeker. Bunun nedenini yine mesnevi geleneğinde aramak yanlış olmaz. Fuzuli’nin Leylâ vü Mecnun’undaki bazı şiir parçaları, murabbalar, ayrı birer şiir olarak, birer lirik şiir olarak okunabilecek güzelliktedir. Sezai Karakoç’un da bu anlayışla hareket ettiği ve ayrı şiir parçalarını değilse bile şiirin bütünlüğü içerisindeki bazı kısımları lirik anlayışla kaleme aldığı ortadadır. “Kendi kendine ayna olan nergislerden / Leylâkların gün doğuşu ürperişinden / Zambakların kıyı kıyı bakışından / Geldin sen” (Leylâ ile Mecnun, s. 11) dizelerinde ve şu parçada lirik anlatım açıkça görülmekte, lirizmin şiire öteki bölümlerle karşılaştırıldığında üst bir anlatım düzeyi sağladığı fark edilmektedir: “Görüntü görüntüyü, ses sesi yer / Aşk dedikleri işte böyle bir yer / Herkes gibi olmak, olmayacak bir şey / Herkes gibi olmak, olmamak gibi bir şey” (Leylâ ile Mecnun, s. 37) Bu ikinci alıntıda şairin çeşitli söz ve anlam oyunlarına başvurduğu da hemen dikkati çeker. Cinas, tezat, tenasüp, benzetme, sihr-i helâl, tekrîr… gibi söz sanatlarının dört dizeye sığdırılabilmiş olması ilginçtir. Söz ve anlam sanatlarının bu yoğunluğu lirik anlatımın öne çıktığının bir başka göstergesidir.
III
(Sezai Karakoç’un şiirlerinde imge sağanağı ve lirizm: Körfez/Şahdamar/Sesler ve Ateş Dansı örnekleri)
Yukarıda yaptığım anlatım çözümleme çalışması şairin öyküleyici biçimde kaleme aldığı iki eser üzerinde durduğu için bu yazının buraya kadarki kısmı onun şiirinde narrative olan üzerinde yoğunlaşma özelliği göstermiş olabilir. Ancak şunu hemen söyleyeyim ki Sezai Karakoç şiiri esas itibariyle liriktir; onun şiiri parça parça örneklerden, tek tek kitaplardan sıyrılıp bütün olarak ele alındığında, söyleyişte lirik olanın narrative olandan daha yaygın ve etkin olduğu görülür.
Şiirler serisinin üçüncü kitabı olan Körfez/Şahdamar/Sesler, imge yoğunluğu ve lirik ifade bakımından diğerlerine göre daha öne çıkmış görünür. Bence Sezai Karakoç’un en güzel, en başarılı şiirlerinin yer aldığı bu kitabı oluşturan hemen her şiir bir imge patlamasıdır.
Şairin, Körfez/Şahdamar/Sesler kitabını meydana getiren şiirleri bilinçli bir seçimle aynı çatı altında topladığı muhakkaktır. “Monna Rosa”nın hemen sonrasına rastlayan dönemin, 1952-1966 yılları arasının ürünleridir bu kitabı oluşturan şiirler. Şairin, şiire büyük ölçüde imge arkasından baktığı, II. Yeni’ye en yakın durduğu dönemin şiirleridir bunlar. Sezai Karakoç, bir yazısında imgenin şiirdeki yeri üzerinde dururken şunları söyler: “İmaj, bütünüyle şiire eğemen olduğu zaman, o şiir uzun ömürlü olamayacaktır. İmaj, ancak, şiirin akışı, gelişim ve açılımı için gereklidir. Aslında, bütün edebî sanatlar da şiirde bu konum ve görevdedir. İmajlama, şiirinin mantığı haline gelirse, o şiir, derinliğini yitirir ve gelecek zaman insanlarına çoğu kez artık bir şey söylemez olur.”[18] Şairin imge üzerindeki bu belirlemeleri imgenin, dizginlenebilir olması gerektiğini işaret etmektedir. Nitekim, 1970′lerden sonra yazdığı şiirlerde bu görüşleri paralelinde şiirlerinde imgelerin daha derli toplu ve hesaplı kullanıldığı görülür.
Körfez/Şahdamar/Sesler’i meydana getiren şiirlerde, “Monna Rosa”daki düzenli yapının yerini görünüşte dağınıklık almıştır, zaten Sezai Karakoç şiirinin belirleyici özelliklerinden olan imgesellik ise yoğunlaşarak devam etmektedir bu şiirlerde. “Köpük”, “Kapalı Çarşı”, “Tahta At”, “Köşe”, “İnci Dakikaları”, “İpin Ucunu Kaçıran İnsanlar”, “Tan”,[19] “Balkon”… gibi imgesel yoğunlaştırmayla yazılan şiirler kitapta hemen dikkati çeker. Bunlardan “İnci Dakikaları”nda, II. Yeni şiirinin belirgin özelliklerinden biri olan özgün imge avcılığı, şiirin oluşturulmasında şairi yönlendiren başlıca etken durumundadır. “Senin odan gün ışığı en güzel müzik bana / Farklılıklar odası / Giden tren buharları içinde örümcek ağı / Sen güzel örümcek ağı yaşamakla yaşamamak / Doğduğumuz şüpheyle öldüğümüz şüphe arasına gerilmiş / Garip bulut farklı müzik güzel örümcek ağı” (Körfez/Şahdamar/Sesler, s. 55) bölümü hem şiirin bütünündeki imgesel dağılım açısından bir fikir vermekte, hem de birbirinden bağımsız varlıkları ve kavramları aynı alana aitmiş gibi göstermeye dayanan anlam aktarmaları üzerinde (örnek: gün ışığının en güzel müzik olması) gezinebilmemizi sağlamaktadır. Şairin anı çağrışımlarıyla yazdığını düşündüğüm “Batış” şiirindeki şu dizelerin, Baudelaire’in “Balkon” şiirinin ilk bölümünü hatırlattığını da küçük bir not olarak düşmek isterim: “Altın hatıralar hükûmetinin / Bitmeyen sultanı o sevgiliye adanmış” (Körfez/Şahdamar/Sesler, s. 104) Ayrıca bu kitaptaki “Kara Yılan” şiirinin, adından başlamak üzere, sembolist özellikler taşıdığını söylemek de yanlış olmaz sanırım. Bu şiirdeki semboller belli çağrışımlara dayanmasa bile, şairin yarattığı atmosfer sembolizmin izlerini taşımaktadır. Körfez/Şahdamar/Sesler kitabındaki şiirlerin önemlice bir kısmında yinelenen “anne” ve “çocuk” imgeleri sonraki dönemde yazdığı şiirlerde de temel imgelerden ikisi olacaktır. Sözgelimi Zamana Adanmış Sözler’deki “Sonbahar”, “Akşam”, “Tören” gibi şiirlerde bu imgelerin kullanıldığı görülür.
Sezai Karakoç’un 1970′li yılların sonuyla 1980′li yılların başlarında Diriliş’te yayımladığı şiirleri içeren Ateş Dansı, şiirler serisinin yedinci kitabı olarak çıkmıştır. Bu kitaptaki şiirlerin kuruluşları serbestlikten çok, biçimci bir yaklaşımı haber verir. Önceki şiirlerde dikkati çeken özgür yaklaşım bu kitapta yerini şekilciliğe bırakmış gibidir. Bunun sonucu olarak üç bölümlük “Ateş Dansı” da, öteki şiirler de belli dize sayılarına bağımlı olarak kaleme alınmıştır. Şiirlerin içerikleri yoklandığında imgeci anlayışın şairi yönlendirdiği fark edilir. “Ateş Dansı” kanımca, zayıf bir şiirdir. Körfez/Şahdamar/Sesler’deki şiirlerde okuyucuyu sarıp sarmalayan coşku, yerini aradan geçen zamanda derli toplu olmak adına çizilmiş sınırlara terk etmiştir. Sınırların çizilmiş olması ise şairin imgeci anlayışını yer yer duraksatmıştır. Bununla birlikte yine orijinal imgelere dayanan lirik söyleyişin titreşimleri yer yer hissedilir kitabı oluşturan şiirlerde. “Bahar iplikçikleriyle dokunmuş giysileri”, “Sonbahar acımasız bir ruh gibi gövdelere siner”, “Başka bir gümüştü ağaçlardan dökülen”, “Başka bir zamanı yaşadım”… gibi, kitaptan rastgele seçilmiş dizelerde benzetmeler ve orijinal imgeler okuyucuyu lirizme götürür.
Ateş Dansı kitabına alınan öteki şiirlerde kitapla aynı adı taşıyan şiirdeki imge yoğunluğu yoktur. Belki, “Şair” ve “Bal” şiirleri için birazcık iyimser olabiliriz. Bunların ilkinde “Ve sen şairsin kelimeler ülkesindeki bilge” dizesi Sezai Karakoç’un şiire ve şaire bakışını özetleyen sembol bir dize gibidir. Şiirin ikinci bölümünün ilk dizesi olmakla birlikte bütün şiir bu söz üzerine kurulmuştur. “Bal” şiirinde de “Nar taneleri birbirinin içinde eriyen / Yıldız ve ay döğmeleri karanlığın yüzünde” dizeleri imgeye yaslanmanın göstergesi olarak durmakta; ne var ki şiirin öteki bölümlerinde üzerinde yeterince çalışılmamış, yer yer düşüklük gösteren dizeler de bulunmaktadır.
IV
(Cinayet mahalline dönüş: “Monna Rosa”nın kitap olarak yayımlanışı)
Sezai Karakoç’un yayımlanan ilk şiirinin “Monna Rosa” olduğu bilinmektedir.[20] “Monna Rosa” esas itibariyle bir aşk şiiridir. Akrostişi, “nişan yüzüğü, beyaz yatak, muhacir kızı, altın bilezikler, korkulu ten, masum bakışlar…” gibi belirgin göndermeleri bir kenara bırakıp, bir-iki yerde geçen “Allah’ın elleri, peygâmber çiçeği” sözlerine bakarak sonraki mistik eğilimlerinin, diriliş düşüncesinin izlerini Sezai Karakoç’un bu ilk şiirinde aramak kanımca yanlıştır. Bu, zorlama bir çabadır, “Monna Rosa” şiirinin gerçeğini görememek ve şiire büyük haksızlık etmek demektir. Bunun böyle olduğu, şairin kendisinin, “Monna Rosa” şiirini, diriliş düşüncesini olgunlaştırmaya çabalarken, yarım yüzyıla yakın bir zaman unutuluşa terk etmiş olmasından açıkça anlaşılmaktadır. “Monna Rosa”yı şairin, yine daha sonraki dönemlerinde belirginleşecek olan eski şiir geleneğine bağlanma tavrı içerisinde düşünmek de yanlıştır.[21] Ne söyleyişi ile, ne yapısı ile ne de imgeselliği ile gelenek çizgisine bağlanabilir bu şiir. Farklı bir çıkış, farklı bir tavır olarak durmaktadır yazıldığı dönemde; temel özelliği budur. Eğer gelenek bağlamında bir şey söylenecek olursa şu denebilir: “Monna Rosa”, Sezai Karakoç’un algıladığı ve yansıttığı gelenek anlayışının tamamen dışında bir şiirdir!
“Monna Rosa”nın ilk bölümü 1952′de Hisar’da, aynı yılın sonunda Mülkiye dergisinde; sonraki bölümleri ise 1953′te yine Mülkiye dergisinde yayımlanmıştır. Şiirin bir bütün olarak kitap halinde ilk yayımlanış tarihi ise Ağustos 1998′dir. Şair, aradan geçen 45 yılda yazdığı öteki şiirleri ya dergilerde yayımlamış ya da hemen kitap olarak çıkarmıştır. Bu arada, “Monna Rosa” şiiri, şair tarafından unutuluşun tunç kapıları ardında bırakılmıştır onca zaman.
Monna Rosa’nın neredeyse yarım yüzyıldan sonra kitap olarak ortaya çıkışında şairi yönlendiren psikolojiyi tam olarak anlamak mümkün değildir; kendi açıklamaları da bence, doyurucu olmaktan uzaktır. Gerçi, Sezai Karakoç, 50 yıl boyunca “Monna Rosa” şiirine karşı bir reddiye içinde olmamıştır. Ne var ki büsbütün bir kabulden yana olduğu da söylenemez; çünkü öteki şiirlerin yazılışları ile kitaplarına girişleri arasındaki zaman hiçbir dönemde bu kadar uzamış değildir.
Öyleyse bu bekleyişin bir anlamı olmalıdır. Belki şiirin efsaneleşmesine zemin hazırlamak, belki özel yaşamında değişen koşullara göre aslında çok özel bir şiir olan “Monna Rosa”yı kendinden uzak bir yerlere koymak, belki de hiçbir zaman bilemeyeceğimiz daha başka bir neden… Bu nedenin, şairin kendi duygusal dünyasının derinliklerinde olduğunu varsaymak en doğrusu galiba. Çünkü şiir estetiği açısından büsbütün reddetmiş olsaydı aradan geçen bunca yıldan sonra şiir kitapları serisinin dokuzuncusunu, belki de bir dokuzuncu senfoni duyarlığını yansıtmak, yaşatmak istercesine bu şiire ayırma gereğini duymazdı. Şair, -sözün her iki anlamıyla da- bu ilk gözağrısını büsbütün feda edememiş, kendisini oraya, o zamana ve bir ölçüde de o psikolojiye çeken güce daha fazla karşı koyamamıştır. Anıların cazibesi ve yaşantı yarım yüzyıl sonra yeniden baskın gelmiştir, demek yanlış mı olur?
“Monna Rosa” şiiri, ileride şiirde imgeyi temel alacak olan bir şairi haber vermektedir. En çok tanınan ve yaygınlaşan ilk bölümünden başlamak üzere şiir, yer yer duygusal kaymalar göstermekle birlikte, sağlam bir imge temeli üzerine bina edilmiş sırça köşkler gibidir. Bu sırça köşkün kapıları ve pencereleri daima yarı aralıktır, hiçbir zaman sonuna kadar açılmaz. İçeride “hafif ve sarı bir lâmba yanmakta”, aydınlık bu kadardır. Şiirin bütününde umutsuz bir aşkın acısı, “yeşil gözlü kızın hıçkırıkları”, “bir hüzün şarkısı”, “aydınlık günlerden kalma yüzük”, “ve yalnızlık, sigara külü kadar yalnızlık” duyulur, görülür, yaşanır.
Şiirin Hisar dergisindeki ilk yayımlanışında “Malatya gülleri ve beyaz yatak.”[22] biçiminde olan ikinci dize, Mülkiye dergisinde “son şekliyle” üst-notuyla yapılan ikinci yayımında “Geyve�nin gülleri ve beyaz yatak…”[23] biçimine girmiştir. Şairin, bu dizeyle karmaşık bir problemi olduğu açıktır; çünkü aynı dize şiirin 1998′de kitap olarak yayımlanışında üçüncü kez değişerek şu biçimi almıştır: “Gülce’nin gülleri ve beyaz yatak.”[24] Aslında değişen dize değil sadece dizede geçen yer adıdır. Şiirde başka değişiklikler de olmakla birlikte o değişikliklerin nedeni daha çok şiirsel kaygılardır. İkinci dizedeki yer adı değişikliği ise, sanırım, estetik kaygıdan çok özel nedenlere dayanmaktadır.
Monna Rosa lirik anlatımın doruğa ulaştığı bir şiir-kitaptır. Yaşantı şiirinin ilginç örneklerinden biridir bu şiir. Şairin imge yaratma yeteneği bu şiirden aldığı güçle sonraki şiirlerine taşınmış, şiire derinlik sağlayan imge yoğunluğu giderek daha disipline bir şekilde yansımıştır. “Monna Rosa”da doğa görüntüleri yaşantıya dayanan izlenimlerle birleşmiş, bunun sonucunda da duyguların lirik ifadesi bu şiiri ortaya çıkarmıştır. Sezai Karakoç’un sonraki şiirlerinde de karşımıza çıkacak olan şaşırtıcı imgelerin ilk kaynağı “Monna Rosa”dır. “Ve vardır her vahşi çiçekte gurur”, “Bakma tuhaf tuhaf göğe bu kadar”, “Yeşil gözlü kızın hıçkırıkları / Sızıyor bir kapı aralığından”, “Beyaz pelerinli hür tayfaları / Kendine bağlıyor siyah kediler”, “Kadınları şarkılar, geceler aydınlatır”, “İçine gül koyduğum tüfek ölmeğe başlar”… dizelerinde bunu belirgin olarak görüyoruz.
“Monna Rosa”, her ne kadar uzun zaman bir kenarda kalmışsa da[25] şairin bu şiiri yazmasına yol açan yaşantının izleri birer imge olarak öteki şiirlere yansımıştır. Yaşantının, Sezai Karakoç şiirine doğrudan bir yansımasından -hiç olmazsa “Monna Rosa”da olduğu kadar- söz etmek kolay değildir elbette. Ancak, bu şiirin ve şiirin yazılmasına zemin hazırlayan yaşantının yarattığı duyarlık şairde kalıcı izler bırakmıştır. Örneğin, Zamana Adanmış Sözler’deki “Özgür Bahar” parça-şiiri, “Monna Rosa”dan belirgin izler taşımaktadır. Körfez/Şahdamar/Sesler’i ya da Zamana Adanmış Sözler’i meydana getiren diğer pek çok şiirde görülen imge sağanağı, öncesinden bağımsız değildir.
Bu sağanağın öncesinde, “Monna Rosa”nın yarattığı yağmur bulutları vardır.
Dipnotlar:
1 Aristo’nun, Poetika‘da, şiir sanatında “başı, ortası ve sonu olan bir öyküleme”ye, “devinim olarak gerçekleşen dramatik kuruluşa” ve bunu tamamlayan tasvire işaret ettiğini anımsayalım.
2CUDDON, J. A., Dictionary of Literary Terms and Literary Theory, Penguin Books, England, 1992, s. 566
3Romantizm ve sembolizm akımlarında lirik şiirin kutsandığı bir gerçektir. Bu konuda pek çok yazı yazılmış olmakla birlikte Baudelaire’in “Théodore de Banville” başlıklı yazısı, lirik şiir anlayışının açıklanmasına geniş yer vermesiyle dikkati çeker. Bkz. ALKAN, Erdoğan, Şiir Sanatı, Yön Yay., İstanbul, 1995, s. 48-54
4POSPELOV, Gennadiy N., Edebiyat Bilimi, (çev.: Yılmaz ONAY) Evrensel Kültür Kitaplığı, İstanbul, 1995, s. 305
5 CUDDON, a. g. e., s. 514
6VERGILIUS, Sığırtmaç Türküleri, (çev.: İsmet Zeki EYÜBOĞLU) Payel Yay., İstanbul, 1994 (2. bs.), s. 17
7VERLAINE, Paul, “Green”, Çağdaş Fransız Şiiri, (haz.: Ahmet Necdet) Yeditepe Yay., İstanbul, 1959, s. 34
8 KARAKOÇ, Sezai, Şiirler I: Hızırla Kırk Saat, Diriliş Yay., İstanbul, 1998 (8. bs.) 9 KARAKOÇ, Sezai, Edebiyat Yazıları III: Eğik Ehramlar, Diriliş Yay., İstanbul, 1996, s. 20
10 POSPELOV, a. g. e., s. 277-278
11 KARATAŞ, Turan, Doğu’nun Yedinci Oğlu: Sezai Karakoç, Kaknüs Yay., İstanbul, 1998, s. 348
12KARAKOÇ, Sezai, Şiirler VI: Leylâ ile Mecnun, Diriliş Yay., İstanbul, 1997 (4. bs.)
13KARAKOÇ, Sezai, Edebiyat Yazıları I: Medeniyetin Rüyası Rüyanın Medeniyeti Şiir, Diriliş Yay., İstanbul, 1997, s. 77 (3. bs.)
14EROĞLU, Ebubekir, Sezai Karakoç’un Şiiri, Bürde Yay., İstanbul, 1981, s. 33
15POSPELOV, a. g. e., s. 260
16 KARAKOÇ, Şiirler VI: Leylâ ile Mecnun, s. 11
17MASSON, Jean-Yves, “Anlatı Şiirine İlişkin, Yitirilmiş Hak Üstüne”, (çev. Necmiye ALPAY) Sombahar, No: 30, Temmuz-Ağustos 1995, s. 70
18KARAKOÇ, Sezai, Edebiyat Yazıları I: Medeniyetin Rüyası Rüyanın Medeniyeti Şiir, s. 76
19“Tan” şiirinin ilk dizesinde (Akşama kalyon kalyon çıkartma yapmış gibi), II. Yeni şairlerinin hemen hepsinin çok sevdiği “kalyon” sözcüğünün, hem de yinelenerek geçmesi rastlantı olmasa gerek.
20Sezai KARAKOÇ’un şiir serüvenini izlemenin en iyi yolu onun anılarını okumaktır. Bununla birlikte, Turan KARATAŞ’ın hazırlamış olduğu kaynak kitap kimi noktalarda eklenen açıklayıcı notlarla okuyucuya yer yer daha sağlam bir zemin hazırlamaktadır: KARATAŞ, Turan, Doğu’nun Yedinci Oğlu: Sezai Karakoç, Kaknüs Yay., İstanbul, 1998, 604 s. “Monna Rosa”nın yayımlanış öyküsü de bu araştırmada açıkça ortaya koyulmuştur. Bu kitaptan söz etmişken, kitabın adına ilişkin bir görüşümü de dile getirmek isterim: Kitabın adının, şairin “Masal” şiirinden alındığı anlaşılmaktadır. Kanımca, “Kum gibi eridi gitti yollarda” dizesini saymazsak, bu şiirdeki “dördüncü oğul” da Sezai KARAKOÇ’un kendisine çok uygun nitelendirmelerle oluşturulmuş bir kahramandır, buna dikkat çekmeyi gerekli gördüm.
21Ebubekir EROĞLU’nun, “Geleneksel söyleyişten koparılamayan ‘Mona Rosa’…” şeklindeki değerlendirmesi, devamındaki haklılığa rağmen yanlış bir belirleme olarak durmaktadır. (EROĞLU, a. g. e., s. 14) Çünkü “Monna Rosa” herşeyden önce dış yapı bakımından Fransız romantik, sembolist ve parnasyen şairlerin şiirlerini çağrıştırmaktadır.
22KARAKOÇ, M. Sezai, “Monna Rosa”, Hisar, sayı: 26, Haziran 1952
23KARAKOÇ, M. Sezai, “Mona Roza”, Mülkiye, sayı: 10, Aralık 1952
24KARAKOÇ, Sezai, Monna Rosa, Diriliş Yay., İstanbul, 1998, s. 13
25“Kenarda kalma” sözünü, şairin kendisinin bu şiire yaklaşımını düşünerek kullanıyorum. Yoksa, “Monna Rosa”nın el yazısıyla çoğaltılmış, daktilo edilmiş, bilgisayardan çıkarılmış… nüshalarının elden ele dolaştığını, bu anlamda “kenarda kalmadığını” biliyorum.
kaynak: siirpenceresi.com
Add comment Ocak 12, 2007