Posts filed under 'Makaleler'
Sezai Karakoç’un Şiirinde Peygamber Sevgisi
Yazar: Mehmet Erdoğan
Modern Türk şiirinin son büyük atılımı kabul edilen İkinci Yeni şiirinin merkez şairlerinden biri olan Sezai Karakoç, şiiriyle, şahsiyetiyle ve düşünce dünyasıyla kuşağını ve kendinden sonraki kuşakları etkilemiş çağdaş bir şair ve düşünce adamıdır. Düşünce sistemi İslâm’a dayanır. Ona göre İslâm, varlığın temel kaynağı, varoluşun sebebi, dünya görüşü ve metafizik bir sistemdir. Düşünce dünyasını “diriliş” kavramı üzerine inşa eder ve dirilişi, bir “sevgi devrimi” olarak tanımlar. Diriliş, yeniden inanmak, yeniden düşünmek ve yeniden duymaktır. Başka bir ifadeyle kendine dönüş ve kendi uygarlığını diriltmektir. Sonuç olarak diriliş, insanın İslâm’la dirilmesi ve İslâm’la kurtuluşa erip hayat bulması demektir.
Sezai Karakoç’un şiir projesinin bir ayağı, içinde yaşadığı çağı anlamaya; diğer ayağı ise geleneğin ruhunu diriltmeye dayanır. Ona göre gelenek, “şairin ilk dünyası”dır ve “yeteneği ilk uyandıran, bilinçlendiren, kımıldatan, onu harekete geçiren tarihî sosyolojik birikim”dir.
Sezai Karakoç’un şiirde ve düşüncede gelenek anlayışı da İslâm’dan beslenir. Onun anlayışında, “İnsanın ufku mü’mindir. Mü’minin ufku peygamber. Peygamberin ufku da, mutlak gerçeklerin habercisi, her peygamberi şahsiyetinin katlarında bir yaprak gibi bulunduran Son Peygamber… Peygamber nasıl insanın ufkuysa, naat da şiirin ufkudur.” “Naat, insanın insanı, kendini peygamberde araması, gerçeği onun çevresinde dolaşarak bulmaya çalışması, ona yaklaşmaya çalışarak yaradılışın sırrına erileceğini idrak edişidir.” Bu düşünceleriyle naat, onun şiirinde poetik bir boyut kazanmış olur.
“Naat, peygamberin şiirle yapılmak istenen bir portresidir. Her şair, durduğu yerden ve görme kabiliyeti ölçüsünde ona bakar; o büyük mükemmelliğin karşısındaki duygularını zapt etmeye çalışır. Bütün naatlar âdeta, tarih boyunca yapılan tek bir portrenin farklı cephelerden birer örneği gibidir ve tek bir portre içindir.”
Sezai Karakoç İslâm’a bağlılığı, mü’min duyarlılığı, gelenek yorumu ve şiirinin ruhu itibarıyla İkinci Yeni şiir anlayışının öteki şairlerinden ayrılır. Bu ayrılış, şiirinin yapısına, biçimine, sesine ve imge dünyasına da yansır. Meselâ, onun şiirinde, beşerî sevgiyle ilâhî sevgi iç içedir ve bunları keskin çizgilerle birbirinden ayırmak o kadar kolay değildir. Bu yüzden Monna Rosa ile Leylâ ile Mecnun’daki şiirleri, birbirine açılan ve birbirini yüklenen şiirlerdir.
Bu yazının konusu onun, “Sürgün Ülkeden Başkentler Başkentine” başlıklı dört bölümlük bir şiiridir. Bu şiir, İslâm Peygamberinin insanlığa miras olarak bıraktığı İslâm’ın ve onun evrensel uygarlığının, çağımızdan sürgün edilişine yakılan bir ağıt gibidir. Şiirinin sesi, imge yapısı, ona çağdaş bir naat niteliği de kazandırır.
Şiir, klâsik şiirimizin en önemli mazmunlarından biri ve Hazreti Peygamber’in remzi olan “gül”le başlar:
Gelin gülle başlayalım şiire atalara uyarak
Baharı kollayarak girelim kelimeler ülkesine
Dünya bir istiridye
Dönüşelim bir inci tanesine
Dünya bir ağaç
Bir özlem duvarı
Bülbül sesine
Şair
Gündüzü bir gül gibi
Akşamı bülbül gibi
Sarıp sarmalayan öfkesine.
Şairin öfkesi çağın bütün “türedi uygarlıkları”nadır. Eski günlerin, İslâm uygarlığının özlemi içindedir. İslâm uygarlığına sevgiliye yakarır gibi yaklaşır. Diğer uygarlıklarla İslâm uygarlığını kıyaslar ve onları görmezden gelir:
Senin yanında
Bütün bu türedi uygarlıklar umurumda mı
Sen bir uygarlık oldun bir ömür boyu
Geceme gündüzüme
Gözlerin
Lâle devrinden bir pencere
Ellerin
Bakî’den, Nefî’den, Şeyh Galip’ten
Kucağıma dökülen
Altın leylâk,
Şaire göre İslâm uygarlığının hamuru sevgiyle yoğrulmuştur. Bunu anne, çocuk ve gül imgeleriyle ortaya koyar:
Ey bitmeyen kalbimin samanyolu destanı
Sen bir anne gibi tuttun ufukları
Ve çocuklar gülle anne arasında
Seninle güller arasında
Tuhaf bir ışık bulup eridiler
Çocuklar dağ hücrelerinde erdiler
Aramızdaki sırra.
Sezai Karakoç’ta sevgi, beşerî olandan ilâhî olana adım adım, basamak basamak yükselir. Onun sevgiye yaklaşımı hiçbir zaman tek boyutlu değildir. Bir yerden başlar ve sonunda ilâhî olana ulaşır. Bu şiirde de İslâm uygarlığı sevgisi, merhale merhale ele alınır ve peygamber sevgisinden geçerek mutlak sevgiliye (Allah) ulaşır. Burada peygamber, merhametine sığınılan bir sevgilidir ve âlemlere rahmet olarak gönderilmiştir:
Senin kalbinden sürgün oldum ilkin
Bütün sürgünlüklerim bir bakıma bu sürgünün bir süreği
(…)
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa lâyık olmasam da
Uzatma dünya sürgünümü benim
(…)
Bütün şiirlerde söylediğim sensin
Suna dedimse sen, Leylâ dedimse sensin
(…)
Kuşlar uçar senin gönlünü taklit için
Ellerinden devşirir bahar çiçeklerini
Deniz gözlerinden alır sonsuzluğun haberini
Ey gönüllerin en yumuşağı en derini
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili
Uzatma dünya sürgünümü benim.
Peygamber sevgisi, ona kavuşma arzusu, beraberinde ölüm düşüncesini getirir. Ölüm, özlemin sona ermesi, bir çeşit arınma duygusudur:
Ölüm düşüncesinin beni sardığı şu anda
Verilmemiş hesapların korkusuyla
Sana geldim ayaklarına kapanmaya geldim
Af dilemeye geldim affa lâyık olmasam da.
Şair, dört bölümlük şiirin finalinde vecd hâliyle mutlak sevgiliye, Allah sevgisine ulaşır. Burada yüce olana teslimiyet, yarım kalmış hesapları ona havale etme, umut ve zafer inancı vardır:
Aşk cellâdından ne çıkar madem ki yâr vardır
Yoktan da vardan da ötede bir var vardır
Hep suç bende değil, beni yakıp yıkan bir nazar vardır
O şarkıya özenip söylenecek mısralar vardır
Sakın kader deme, kaderin üstünde bir kader vardır
Ne yapsalar boş, göklerden gelen bir karar vardır
Gün batsa ne olur, geceyi onaran bir mimar vardır
Yanmışsam külümden yapılan bir hisar vardır
Yenilgi yenilgi büyüyen bir zafer vardır
Sırların sırrına ermek için sende anahtar vardır
Göğsünde sürgününü geri çağıran bir damar vardır
Senden umut kesmem, kalbinde merhamet adlı bir çınar vardır
Sevgili
En sevgili
Ey sevgili.
Bu şiir, Sezai Karakoç şiirinin bütün özelliklerini yansıtan bir kesit gibidir. Onun, insanı anlama, içinde yaşadığı çağı sorgulama ve geleneği ihya etme girişimi, bir sevgi medeniyeti kurma bilincinden kaynaklanmaktadır. Bu sevgi medeniyeti ise, insandan yaratıcıya açılan ve yaratıcıdan insana dönen bir “sevgi-merhamet/dua-icabet” diyaloğudur.
kaynak: diyanet.gov.tr
Add comment Ocak 11, 2007
Diriliş Neslinin Aynası
Yazar: Mehmet Tahiroğlu
Diriliş”i kavramak kolay değil. Bunun için de kesin bir tanımını yapmak zor, hatta imkânsız. Ama, idrake sunmak, akla, anlayışa yaklaştırmak için birtakım tarifler verilir. O, bir yerde, kurtuluşa varmak isteyen insanın içine gireceği “değişim”dir. O, hilkatin sırrıdır, sürekli hakikattir. “Dirilişsiz hakikat, hakikatsiz diriliş olmaz. O halde diriliş, bir bakıma hakikate eriş, hakikatle oluştur. Biz, metafizik bir dirilişin kuşatması altındayız, içindeyiz. Hakikat Eri olmak, bunun farkına varmaktır” “Dirilis, bir yaşama tarzı davasıdır. Aç kalan adamın karnını doyurma meselesi kadar somut ve zorunlu olmadıkça, asıl açılımını yapmış sayılamaz.” “Diriliş, kıs ortasında bahara hazırlık çağrısıdır. Sonbahar hastalarının, ya da yaz başakçılarının yalancı çağrılarına kulak tıkayanlar, bu çetin hazırlığın erleri olabileceklerdir. Bu seslere aldananlar ise, baharın ilk selinde sulara kapılacaklar ve zamanın sürükleyişiyle eriyip yok olacaklardır.” “Diriliş eylemi, kişiliğin dışa vuruşu, kimliğin belirlenişi ve varoluş ısrarı demektir. Diriliş eylemi, pasif değil sakindir. Şamata ve patırtılar, onun ruhuna en uzak dışa vurmalardandır.”
“Diriliş eylemi, bir meşaleyi, en elverişsiz şartlarda bile söndürmeden elde tutma, yüksekte tutma girişimidir. Kalıcılığa önem ve değer verir. Gel-geç arzulara, geçer akçe gösterilere iltifat edilmez bu yolda. O, “mindere çeken”dir. Kara ülkülerin diyalogu oyununa gelmez. O, saf ve temiz ruhlarla diyalogdadır.”
“Erler, erenler, pirler yolu… Eylemin özü budur. Ama bu yolu, biçimsel olarak değil, özüyle gerçekleştirme amacını güder dirilişçi. O, eren de olsa, pir de olsa, kendini ancak bir er olarak görür. Hatta er olarak da değil, belki, diriliş erliğine aday olarak kabul eder kendini. Adsızlık ve ünsüzlüğü seçmiştir o. Esere ve eyleme gömülendir dirilişçi.”
“Toplumda ve insanlıkta öylesine sarsıntılar ve depremler olacaktır ki, yeryüzünde olanlar yerin altına geçerken, yeraltında sanılan sütunlar yeryüzünde yükselecektir. En büyük arkeolog zamandır çünkü.”
“Diriliş eylemini gözlerden saklayan bir perde vardır, bir zar vardır. Bu onun talihsizliği değil, talihidir. İlâhi bir lütuftur bu ona. Anlayanlar için, bu sırrı hecelemek güç değildir.”
Diriliş, zaman kahramanlığı, fatihliği davasıdır. Zamanı hakikate ekleme-katma, onunla esere dönüşerek hayata girme davasıdır.
İnsan ve toplum bozan hakikatle ilgisini keser, hakikatten iyice kopup uzaklaşır, ölüm sularında yüzer, zamanın tutsağı olur. Bugünkü müslümanların durumu gibi. “Müslümanlar ilkin İslâm’ın zaman ve tarih sorumluluğunu yitirdiler. Daha sonra da toplum borçlarına olan duyarlıkları zayıfladı. En sonunda da, şeytanın ve İslâm düşmanlarının saldırıları milletin iç benliğine doğru sarktı. Artık en büyük savunma savaşı içte veriliyor.”
“İslâm’ın yeniden dirilişi, onun için üç dallıdır. Diriliş atılımımız bir yandan içimizde mümkün olduğu ölçüde derinleşme şeklinde oluşurken, bir yandan genişliğine topluma dal-budak salma, toplumun bütün faaliyetlerine katılmayı bir iman ve İslâm gereği bilme, bir yandan da tarih içinde boylamasına uzama duygusunu kaybetmeme biçiminde gelişir.”
“Tarih ve toplum yanları, ister istemez kültür ve medeniyet kavramlarına bitişir. Bundan da çıkan kaçınılmaz sonuç, her müslümanın kültür ve medeniyetine bağlılığı, inancının ayrılmaz bir unsuru olduğu gerçeğidir.”
“Diriliş, yeni bir bakıştır, bir bakış tazelemesi işidir. Bir metafizik yenilenmedir. Bu metafizik “muhteşem bakış” felsefesidir. “Işık” felsefesi, “Nur” felsefesidir. Gönülleri arıtan bir ışık. O, yeni bir düşünce oluşumudur. Rahmanın ışığıyla içten aydınlanan kalbin ve aklın “diyalektiği”. Tarihi ruhçuluk diyalektiğidir. Bu bakış, bu düşünce insana “Kozmik bir çerçeve” kazandırır. Ruh, bu bakışla bütün bir varlığı kavrar. Ona bu bakışı veren “Amentü”südür. Bu bakışta ruh kendini şöylece kuşatılmış bulur; en yakın bölge, şahdamarından daha yakın bölge ceberut bölgesi, Vahidiyet, Ehadiyet bölgesi. Zat alanı. Onun etrafındaki bölge, hale, melekut bölgesi (İnsanüstüler, melekler bölgesi), onu çevreleyen hâle, kitaplar ve peygamberler hâlesi, onun çevresinde veliler, önderler, bilginler, şehitler hâlesi, onun çevresinde bütün insanlar, onun çevresinde hayvanlar, bitkiler, cansız eşyalar…”
Bu daireleme, ya kozmik konum, ya anlam ve ruha etki, ruha yakınlık özellikleriyle sıralanabilirler. Yoksa bu sıralama mekân veya zaman sıralaması gibi değildir.
“Ruh, topyekûn bu varlık derece ve bölgelerinin hepsinden gelen yardım veya engel oluş gibi etki veya baskılarla çevrilir. Her varlık alanıyla ilişkilidir ruh.”
Diriliş, bu hakikate erme ve bu hakikatle olma davasıdır. Çağın ufuklarında öylece yansıma, bütün insanlığı bu kozmik çerçeve içine çekme, katma davasıdır.
Bu kutlu tabloyu çizecek, cennet yansıması hayatı gerçekleştirecek erler, erenler ve pirlerden haber, eser var mıdır? Gelecek yazılarda bunları da araştıralım. Diriliş aynasında seyredelim kendimizi.
KAYNAKLAR:
Sezai Karakoç; Gündönümü
Sezai Karakoç; Diriliş Neslinin Amentüsü
Sezai Karakoç; Çağ ve İlham IV.
Sezai Karakoç; İslâm’ın Dirilişi
kaynak: yeniumit.com.tr
Add comment Ocak 11, 2007
Sezai Karakoç’un Poetikası
Yazar: Fatih Okumuş
GİRİŞ
“Şair o büyük ağıtçı geldi dünyamıza
Günlerce gecelerce ağlattı bizi
İrili ufaklı ölenlerimizin ardından
Öldü ve kendi ağıtını yazmadan gitti” (1987, s.35)
Şairi böyle anlıyor Karakoç ve “ağıt yazmaktan değil mevlüt yazmaktan yana” (1987, s.37) olduğunu belirtiyor. Sezai Karakoç, şiirle ilgili görüşlerini derli toplu halde, Edebiyat Yazıları-I adlı kitabında yayınlamıştır. Ayrıca, Şiirler VII (Ateş Dansı) adlı kitabında Şair adlı bir şiiri ve Şiir ve Şaire Dair Dörtlükler vardır.
Bir şairin şiir anlayışıyla şair anlayışı birbirinden ayrılamaz. Biz poetik bir incelemenin gereği olarak bu ayrımı yaptık. Sezai Karakoç’un poetikasını bir bütün halinde okumak isteyenler elbette Edebiyat Yazıları’na müracaat edeceklerdir. Bizim yaptığımız, bir tür özetlemedir.
I. ŞAİR ANLAYIŞI
A. Şair Bir “Toplum Önderi”dir:
Sezai Karakoç şairlerin birer toplum önderi oldukları veya olmaları gerektiği üzerinde özellikle durmuştur. Şair toplumda söz sahibi olmalı, gerçek yerini almak için çaba sarfetmelidir. Kendisi de böyle bir misyonu bizzat gerçekleştirmek, şairlerin de mesela politika yapabileceğini göstermek amacıyla Diriliş Partisi´ni kurmuştur.
Karakoç’a göre, insanlar bir şairin sairliğini, şiirini alkışlarlar; ama onun da diğer insanlar gibi toplum önderi olma hakkını kabullenmekte nazlanırlar.
“Şairliğini, şiirini olanca içtenlikle alkışlayan toplum, nedense, onun da bir insan, bir toplum önderi olma hakkını tanımak istemez: O, ancak şairdir ve şair kalmalıdır; bunun dışına çıktı mı, sınırını aşmış olur! Şairlerin kişiliğine toplumların bakışı çok peşin yargılı ve çoğu kez şaşılacak kadar çocukçadır. Onları ya şen şatır, ya da tam gama gömülmüş kabul eder toplum. Bu yüzden onun politik, ya da toplumsal bir girişimini yadırgar. Onun ahlâkı, şiir yazma ahlâkından ibaret kalmalıdır İnsanlara göre. Metapoetik alanda onun diyeceği bir şey olamaz!” (1988, s.49)
Sezai Karakoç’a göre şairin manevra alanını şiirle sınırlandırmak isteyen ve şairleri daha çok zaaflarıyla gören toplum şairleri dışlamıştır. Şair bu yüzden kaygılıdır. Şiirin yerini medyanın ve reklamın almasını bir türlü hazmedememekte ve bunu toplum için bir felaket olarak görmektedir.
“Eflâtun´un rüyası mı gerçekleşti nedir? Şairler, kovuldular siteden günümüzde. İsmi var henüz elbet. Bir efsane kahramanı gibi. Ama, buna güvenmemeli şair. Efsanesindeki yerini de çalanlar olabilir. Söz yazarları, yönetmen yardımcıları ve benzerleri, nasıl toplumda onun yerini aldılarsa, efsanelerde de onun yerini kapmaya heveslenenler çıkacaktır.” (1988, s.64)
Ama geleceğin şairi bütün bu engellemelerin, yol kesmelerin üstesinden gelecektir: “Tekniği amacına uyduran yeni bir şiir gelecektir. Yeni yöntemlerle gelecektir geleceğin şairi. Gelecektir ve toplumu yeniden kendine döndürecektir.” (1985, s.9)
Karakoç, şaire efsanevi bir güç atfeder. Sanki şairin sözü âsâ-yı Mûsâ (as), eli yed-i beyzâdır. “Toplulukların tam bir depresyona düştüğü, ruhlardan bir havaî fişek hız ıyla çıkan melankoli dairesinin tam kapanmak üzere olduğu anda yetişen şair, insanı, hedefine giden bir ok haline getirir; ileriye, ufuklara çevirir. Ona, dışa doğru hücum aşkını verir. Onu yeniler, tazeler. Dirilişinin harcını yoğurur, kıvamlaştırır.” (1988, s.40)
“Şair bir toplum için başlıbaşına bir devrimdir. Şairden önceki toplulukla, şairden sonraki topluluk arasında bir fark vardır. O, sanki araya giren garip ve esrarlı bir unsur olarak, cansız toplumu harekete geçirir, onu diriltir.” (1988, s.41)
Rasulullah (as)‘a şair denilmesini de bir hakaret değil, bir yüceltme olarak yorumlar: “Peygamber´e Kureyş “şair” dedi. Bu, sanıldığı gibi, O´nu küçültmek için değildi. Peygamberlik kavramına o zamana kadar tümüyle yabancı olduklarından, Peygamberimize, kendilerince yine de en büyük ismi veriyorlardı: şair. Ve o adı daha da yoğunlaştırmak için buna bir de sahir (büyücü) sıfatını ekliyorlardı! (…) Peygamber devrinde şairler de savaşçılar kadar, yüce ve mutlak inancın yerleşmesi ve yayılması görevini kudretle üstlenmişlerdi. Peygamberin şairleri vardı. Hz. Ali de büyük bir şairdi.” (1988, s.42)
Şaire verilen yetkilerin sınırlandırılması gerekmiştir. Karakoç, şairlerin sesine kulak verilmesinden yanadır. Fakat ihtiyat elden bırakılmamalı, şairin çağrısı denetlenmeden ona teslim olunmamalıdır. Şair daima, milletini kurtarmak için onun önüne düşer. Kimi zaman da kurtarayım derken, yanlış yol ve yön seçmekten ötürü milletini felâkete götürdüğü de olur. Ama, hemen hemen daima samimidir.
“Toplumların olağanüstü günlerinde, bunalımlı anlarında seslerini yükseltir şairler. Bu sese kulak vermeli; ancak, çağrıları da iyice denetlemeli. Çünkü: bir doktrine bağlanırken şiddetle bağlanmıştır, kayıtsız şartsız bağlanmıştır şair. Gözü kapalı bağlanmıştır belki de. Bir gün uyanır, ama bu uyanış çok geç olabilir. Onun için, her şair izlenemez. Çoğu kez aldandığını anlayan şair susar. Ama toplum bunu bilmez. Kitleler çoğu kez, kraldan ziyade kralcıdır.” (1988, s.46)
B. Şair Toplumun Sözcüsüdür:
Sezai Karakoç’a göre “şair, milletinin sözcüsü, yorumcusu ve gerekirse yol gösterenidir. Şair, milletinin kalbidir. atan nabzı, çarpan yüreğidir” ve “şiir sanatı kadar, millet sanatı olan bir sanat yoktur.”
Şairin kavgası şahsî değil toplumsaldır. Şairler toplumun dertlerini terennüm ederler. Görünüşte şahsî sanılabilecek kavgalara da yakından bakılacak olursa bunların da aslında toplumsal dertlere tercüman olduğu görülecektir. Şairlerin topluma edebiyat tarihimizden de Fuzûlî´nin Şikâyetnâme´sini, Nef´î´yi ve Yahya Kemal´i örnek verir. (1988, s.54-55)
Şair, mensubu bulunduğu toplumun sözcüsüdür. Allah’a karşı, başka toplumlara karşı ve kendi toplumuna karşı sözcüdür: “Şairin bir misyonu vardır, bir kabile içinde, bir millet içinde, ya da insanlık içinde. İnsanın, ya da insanlığın din kaynaklı törenlerinde, ilâhî musikiye, onun sesi karışmalıdır. Tanrı´yı bütün insan kardeşleri adına o yüceltecektir. Tanrı´ya, onlar adına sesini o yükseltecektir. Felâket anında, yine insanlar adına sesini o duyuracaktır Tanrı´ya. (…) Yalvarıların en güzelini, en ölmezini belki de o yapacaktır. Öyle ki, insanlar, ayni durumla karşılaştıkları her vakitte o yalvarıyı dillerinde ve gönüllerinde hazır bulabilsinler; O yakarı, insanlık için sunulan en etkin teselli olabilsin.” (1988, s.56)
C. Şairin Anlaşılması Güçtür:
Sezai Karakoç´a göre toplum, şairleri anlayamamakta, tabir caizse şairlerin hakkını yemektedir. Şairi anlamak şiiri anlamaktan daha zordur. Şiir şairden hareketle daha bir anlaşılma şansı elde eder. Nihayet şiir dolaylı veya dolaysız anlaşılmayı amaçlamıştır. Ama şair kimi zaman da farkında olmaksızın kendini anlaşılmaz kılar.
D. Şair Çevresinden Etkilenir:
Sezai Karakoç “şairi yaratan çevredir” fikrine katılmamakla birlikte çevrenin şair üzerindeki derin tesirini de inkar etmez.
“Nedim, Fuzulî´nin yaşadığı çağda ve yerlerde yaşasaydı, yine de belki bir Fuzulî olamazdı. Ama, onun ne kadar yakınından geçerdi! Ve kim bilir belki, Fuzulî de, Lâle Devrinde İstanbul´da yaşayan ve devlet ileri gelenlerince değeri bilinen bir şair olsaydı, kuşkusuz, yine de bir Nedim olmazdı; ama, bugünkü Fuzulî´den çok Nedim´e yakın bir şair olurdu. Bununla şiirde, şairlikte bütün ağırlığı, çağa, çevreye , yaşanan gerçeğe atfetmiş olmuyorum. Anlatmak istediğim, içinde bulunulan uygarlık havası, ve onun metafizik ruhudur.” (1988, s.25-26)
E. Şair ve Gelenek:
Şairin gelenekle ilişkisi merhale merhaledir. Şair önce gelenekle tanışmalı, sonra onunla yarışmalı ve en sonunda da ona katkıda bulunmalıdır. Karakoç’a göre yeteneği ilk uyandıran, bilinçlendiren, kımıldatan, onu harekete geçiren tarihî sosyolojik birikim gelenektir. Sezai Karakoç, şairin kendi zamanındaki şairlerle olduğu gibi kendinden önceki şairlerle de yarışması gerektiğini, başlangıçta kimilerinden etkilense bile bu dönemi kısa sürede aşarak kendini yoklaması ve bulması gerektiğini söyler.
“Bundan sonra, etkiden kurtulma çabasındadır şair. Buna da gelenekle hesaplaşma dönemi diyebiliriz. Bazen, bu hesaplaşma çok şiddetli ve keskindir. Şair, geleneğe başkaldırma görünümündedir. Geleneği yıkma, reddetme ve tanımama biçimlerinde ortaya çıkan bu protesto, gerçekte, şairin, omuzlarında geleneğin adeta çökertici ağırlığını hissetmesinin ters tarafından itirafından başka bir şey değildir. “Putları devirme” adı altında genç şairin kopardığı çığlık, gerçekte, çoğu kez, geçmişin büyük şiir gerçeği önünde, kendisinin yeni bir şey yapamayacağı inancı, şuuraltı inancını , kapıldığı korku ve paniği kendisinden bile saklama gayretidir.” (1988, s.96)
Sezai Karakoç, şaire, eskileri topa tutmak yerine, daha pratik ve işlevsel bir yöntem önerir:
“Oysa şairin yapacağı iş, basittir ve o da gürültü kopararak geçmiştekileri yıkmak değil, eser vermektir. Gerçekten, verdiği eser yeni ise, öncekileri bir parça eskitecektir. Onlar eskimekle elbet bir şey kaybetmezler; ama şair, bir şey kazanır.” (1988, s.96)
Yenilik ise, biçimde değil ruhta olandır. Yenilik esasta geleneğe karşı olmak değil, onun bıraktığı noktadan başlamak demektir. “Aslında, yeni olmak, “eski”nin sırrını bulmaktır. Çünkü: o “eski” bir nevi ölmezlik kazanmıştır. Şair de, zaten o ölmezlik sırrının peşindedir.” (1988, s.97)
Geleneğe saygı duyulacaktır; ama gelenek tartışılacaktır da… Ama bu yeniden değerlendirme iyi niyetle ve sakince yapılmalıdır. Şair, kendinden önceki üstad şairlerin eserlerini benimsemeli, yaymalı, onlarla mutlu olmalıdır. Katıldığı yolun onurunu hissetmeli, sanki onlar kendi eseri imiş gibi onlarla öğünmelidir. Çünkü kendinden önceki şairler kendisi için bir nevi manevi baba durumundadırlar.
“Gelenek, şair için en çetin sınav dünyasıdır. Korkunç aldatıcı, adeta hilecidir. İlkin, genç şairi çeker; sonra, ona baskı yaparak, adeta onu vazgeçirmeğe çalışır. (…) Direnenler, dayananlar ve diretenlerdir ki, kazanacaklardır. Evet, çetin şairlik yolunda, bu sınav zaruridir. Ve geleneğin en büyük yararı da buradadır. Böylelikledir ki, yeni eser, geçmişle karşılaşmış ve yıkılmamış, sonunda da onun onayını almıştır.” (1988, s.100)
F. Pergünt Üçgeni
Sezai Karakoç, şairin genel çizgilerini, pergünt üçgeni dediği üç ilkeyle anlatır. Peer Gynt, Norveçli yazar Henrik İBSEN (1828-1906)’in en ünlü oyunlarından biridir. Karakoç, Pergünt’ün, hayatında bu ilkeleri yaşadığını belirtir ve bu ilkeleri şiire tatbik eder:
Şair, Kendi Kendisi Olmalı: “Şairin kendi kendisi olabilmesinin biricik yolu, değişmek, başkalaşmaktır.”
Şair, Kendine Yetmeli: “Eserinin tohumunu ve geliştirecek iklimini, şairin kendi varlığından alması anlamına gelir yeterlilik ilkesi. Yâni fildişi kuleyi biz dışına çeviriyoruz; evren şaire bir fildişi kule olmalı; şafakta kaybettiği güvercinleri, şair, bir ikindide bulabilmeli.” (1988, s.82)
Şair, Kendinden Memnun Olmalı: “Eser´in şairini sevinçle titretmesi demek bu. Şair, eserini sevmeli. Onu okşamalı, ama yaramazlıklarına da göz yummamalı. Beğenmediği davranışlarını gücendirmeden ona anlatmalı onu kendini düzeltmeğe kandırmalı ve bunu da inandırmalı ona. “Beni andırıyor, ah, beni o” demeli.” (1988, s.83)
Memnunluk ilkesinin temeli, sevinçtir. Yaşama sevinci değil “yaşatma sevinci”dir.
II. ŞİİR ANLAYIŞI
Sezai Karakoç´a göre şiir “kelimeler ülkesi”dir. Bu ülkeye girmenin bir usûlü erkanı vardır. O da “atalara uyarak” bu kelimeler ülkesine “gülle” girer. Şair adlı şiirinde de şaire şöyle seslenir: “Ve sen şairsin kelimeler ülkesindeki bilge”. (1987, s.13)
Her ülkenin olduğu gibi “kelimeler ülkesi”nin de kendine özgü kanunları, nizamları vardır. Tüm sanatların kaynağı olan şiir, haddini bilmeli, kendi alanını muhafaza ettiği gibi başka alanlara da tecavüz etmemelidir.
A. Şiir Tüm Sanatların Kaynağıdır:
Sezai Karakoç’a göre şiir tüm sanatların kaynağıdır. Bütün sanatlar onun ateşini çalmış, böylece, her sanata şiir yayılmıştır. “Bunun içindir ki musiki parçasında şiir, resimde şiir, mimaride şiir, sinemada şiir aranır. Ama, yine de şair, şair olarak kalmak ve kaynağını saf ve arı korumak zorunda.” (1988, s.62)
B. Şiir Dinin Yerine Geçmeye Kalkışmamalı:
“Şiir şiir olarak kalmalı, dinin yerine geçmeye kalkmamalı. Buna kalkarsa, kendi kendine de ihanet etmiş olur. Hz. Peygamber, bu ölçü içinde, şiiri yüceltmiş, şiir eğitimine değer vermiştir. (…) İslâm isteseydi, cahiliye devrinin inançları gibi şiirini de yok edebilirdi. ” (1988, s.44)
C. Şiir Diğer Sanatlar İçin Kullanılmamalı:
“Şiir görüntü gösterilerinin bir unsuru yapılmamalı. (…) Televizyon ekranları, tiyatro ve sinema salonları, şiirin bir kurban gibi boğazlandığı sunaklar olmamalı. (…) Yalancı tanrılar, putlar yaklaşamamalı bu tapınağa ve bu törene. Rahibi, şair olmalı bu törenin; madem ki, kurbanı odur.” (1988, s.64)
“Şair, eserinin, bütün art niyetler ve öbür sanatlar uğruna kullanılışına paydos demelidir.” (1988, s.65)
D. Edebî Sanatlar:
“Şiir için imaj ve her türlü edebî sanat gereklidir. Ama şiir bunlara kurban edilmemelidir. Çağımız şairleri de aslında bütün sanatları gerektikçe kullanmışlardır. Şu farkla ki, onlar, bunu adeta, şuuraltından yapmıştır. Adeta bilmiyormuşçasına.” (1988, s.77)
Evet, çağımız şairlerinin çoğunun bu edebî sanatları bilemeyecek tarzda yetiştikleri açıktır. Belki de şuuraltından edebî sanat kullanmak, Amerika’yı yeniden keşfetme çabasıdır.
E. Sanat Eseri, Yaratış´ın Taklididir:
Kula “yaratma” kelimesinin izafe edilmesi meselesi tartışmalıdır. Estetik biliminde çok tartışılan bir mesele de taklittir. Karakoç, gerçek sanatçının yaratma eylemini taklit ettiğini söyleyerek konuya orijinal bir açılım kazandırmıştır. Sanat eseri üretme ameliyesinin püf noktası işte burasıdır.
“Sanat eseri, yaratışın taklididir, yaratılanın değil. Yapıt, yaratılanın taklidi oldukça değerden düşer. Yaratışın her an yeni kalışındaki, orijinal oluşundaki sırrı anladıkça da yoğunlaşır.” (1988, s.29)
F. Sanat Eseri Bir Ülküye Alet Olabilir:
Günümüzde de tartışması sürmekle birlikte, Karakoç’un edebiyat dünyasında ilk boy gösterdiği yıllarda hararetle tartışılan, sanat eserinin ideolojik bir mesaj taşıyıp taşıyamayacağı, bir davaya alet edilip edilemeyeceği tartışmasına “Sanat güdümlü de olabilir, şartlanmış da. Bir ülküyle şartlanmak, sanat eserinin estetik bir değer almasına engel değildir. Çünkü bir sanat eseri, bir ülküye alet olduğu kadar, o ülküyü alet olarak kullanır. Bu açıdan, sanatın işlemi çift değerlidir, kullanır ve yayar.” (1988, s.87) görüşüyle katılır.
G. Şiirde İnsan:
“Merdüm-i dîde-i ekvân” olan insandan müstağni kalan şiir uzun ömürlü olamaz. Aslında yalnız şiir için değil her sanat, her düşünce için geçerlidir bu hüküm. Ancak her sanatın, her felsefenin, her dinin insana bakış açısı, insanı ele alış tarzı farklıdır.
“Roman, somut insanın peşindedir. Şiir soyutlaştırmıştır insanı. (…) Yani roman, genel insanı bile özelleştirir, somutlaştırırken, şiir, özel kişiyi, genel insanı olduğu gibi, niteliklere indirir, soyutlar; bu şartla özel kişilerin kokusunu taşıyabilir. Somut insan, en çok, bir enstantane olarak şiire girebilir.” (1988, s.68)
“Şiirin gerisinde insan olmalıdır. “Her çağda, her şiirle yenilenen”. İnsansız şiir tez ölür. Şiirimizdeki bazı serüvenler, iyi olmayan örnekleriyle tepki ya da ilgisizlik uyandırıyorsa, insansızlıklarındandır o şiirlerin. Şiirine insan ya insanlık fonunu koymayanlar kaybedecek, okur, şiirlerinde, bozuk bir geometriden başka bir şey bulunmayanları farkedecektir hemencecik.” (1988, s.71)
H. Şiirde Mantık:
Sezai Karakoç’a göre şair, düşünceyi, ya olağan dışı bir zekâyla donatarak, ya aptallaştırarak kullanır. Şiir mantığı, düz yazı mantığı ile başlar; en az odur. Ama onunla yetinmez; onu, kendi yapısının gereği işlerle yükler. Eski şiirle yeni şiiri ayıran, mantık karşısındaki durumlarıdır. “Yeni şair, mantık karşısında daha açık ve daha aktiftir. Her şiir geldikçe mantık değişir gibi oluyor. Giderek bir özel mantık doğuyor (Şiir mantığı), adeta.” (1988, s.74)
İ. Şiirde Form:
“Şiirin birimi şiirdir. Onu biçim (şekil) ve öz (muhteva) diye ikiye ayırmak sadece poetikada olabilir. Yoksa biçim ve özü şiirden ayrı ayrı çekip çıkarmak mümkün değildir. Kendine mahsus bir özü olmayan şiirin biçimi de yok demektir. Var gibi görülen ses ve geometri, sadece boş bir kalıptan başka bir şey olamaz. Nasıl ki maskeye de insan yüzü denemez. Öte yandan, biçimi olmayan şiirin özü de yok demektir. Yüzü olmayan insan olmayacağı gibi, şekilsiz şiir de olamaz.” (1988, s.79)
Sezai Karakoç’a göre klâsik şiirle modern şiiri ayıran, ilk bakışta sanıldığı gibi birinin, formu olan şiir, öbürününse şekilsiz (amorf) şiir olması değil, sadece, birinde, ortak biçiminin görünür plânda, farklılıkların daha iç plânda olması, öbüründeyse, tersine, farklılıkların görünür plânda, ortak yanlarınsa iç, görünmez plânda bulunmasıdır.
Karakoç, vezin ve kafiyenin aslında tamamen kaybolmadığını serbest nazımda gizli bir aruzun söz konusu olduğunu, kafiyenin de mısra içlerine kaydığını ve daha genel bir çağrışım düzeni halini aldığını söyler.
“Vezin ve kafiyenin görünüşte ölümüne aldanmamalı. Aruz ve hece sesi, her şiirde, belki her mısrada değil ama, yer yer, yoklamasını yapıp durmada. Gizli bir aruz, gerçek şiiri içten besleyen, ses mimarisi, tarihin ölmez mirasıdır. Kafiye, belki, sondan mısra içlerine kaymış, daha genel bir çağrışım düzeni haline gelmiştir. Serbest nâzım ya da şiir dediğimiz zaman, akla düz yazının bir türü, ya da bütün koşullardan bağımsız bir şiir türü gelmemelidir. Serbest nazım ya da şiir, vezni ve kafiyesi şairi tarafından aranıp bulunan, sonra da şiirde kaybedilen şiir demektir.” (1988, s.105)
K. Gelenek ve Şiir:
Uygarlık süreğendir. Sezai Karakoç yeniliği “geleneğe bir adım daha attırmak” olarak anlar. “Her yeni uygarlıkta, bazı arketiplerin ve leitmotiflerin ön plâna, bazılarının da arka plâna geçtiği görülür. Kimisi, gelişir, serpilir, güneş gibi parlar. Kimi latan hale gelir. Ay gibi bulutlar arkasına saklanır. Kimi arkaikleşir, kimi güncelleşir. Ama, aslında, şu ya da bu şekilde, her biri hayatını şiirlerde sürdürür.” (1988, s.102)
“Her yeni şair, onlardan vareste kalamaz. Her yeni şiir, onların içinde doğar. Ve onlar, ne kadar değişik olursa olsunlar, ne yapıp ederler, her yeni şiirin içinde yeniden doğarlar.” (1988, s.103)
Gelenek, uygarlığın kendi bünyesinde taşıdığı, şairin istese de kurtulamayacağı bir özdür. “Aslında ne gazel ölmüştür, ne de kaside. Küçük aşk şiirleri, gazelin süreği değiller midir? Kasideler, mevsim tasvirleriyle başlardı. Şimdi, kaside uzunluğundaki şiirler, kimi zaman yaz, kış, sonbahar, bahar şiiri adını almakta, ya da onlardan yola çıktıktan sonra kasidelerde olduğu gibi, asıl konuya girmekte. Kasidelerde kişilere olan bağlılık, günümüzde doktrinlere, sistemlere, dünya görüşlerine bağlılık biçimine girmiş durumda. Kitaplık çapta şiirler de Mesnevilere karşılıktır.” (1988, s.104)
Şiirimiz mensubu bulunduğumuz İslam uygarlığından beslenmiş ve sırası geldiğinde İslam şiirinin meşalesini de taşımıştır. “Nasıl Osmanlı varyasyonu, İslâm Uygarlığı içinde üçüncü büyük atılımıdır. Şiirimiz, Arap ve Acem şiiriyle, ortak bir köke sahiptir bu yüzden. Ama orijinalliğe erişmiştir. Orijinal olmak demek, köksüz ve geleneksiz olmak demek değil, tam tersine, çok cepheli, engin bir gelenek temeli üzerinde yeni olabilmek demektir. Divan şairlerimiz, daha önceki, Arap ve Acem, ya da çağdaşları Acem şairleriyle yarışmışlardır. Onları taklit etmemişler, onlarla yarışmışlardır. 16. yüzyıldan sonra da yarış bayrağını artık bizim şairlerimiz elden ele devreder olmuştur. Şiir meşalesi bize geçmiştir. (1988, s.106)
“… Yenilik, geleneğe bir adım daha attırmak şeklinde anlaşılmıştır. Mazmunların dışını değil, içini yenilemişlerdir. Bir Baki mazmunu, bir Nedim mazmunu, bir Galip mazmunu vardır. Ayni mazmunun çağ çağ yenilenişi ve zenginleşmesi olarak.
“Tümüyle Divan şiirimiz, sanki, 500-600 yıl yaşamış ve hiç ihtiyarlamamış bir şairin Divanı şeklindedir. Her yüzyılda yeniden gençleşen bir şairin divanı.” (1988, s.106)
Sezai Karakoç serbest şiirin köksüz ve nevzuhur olduğu iddialarına karşılık kendi tercihi de olan bu tarzı savunur. Avrupa’nın serbest şiiri Endülüs yoluyla aldığını belirterek, bu tarzın İslam uygarlığının öz malı olduğunu hissettirir.
“Serbest şiir, sanıldığı gibi, yirminci yüzyılın getirdiği bir tarz değildir. Eski Yunan, Latin ve İslâm öncesi Arap ve Türk şiirinde de örnekler vardı. Vezin ve kafiyenin, bir kale duvarı sağlamlığı ve düzenine, ancak İslâm uygarlığında ulaşıldı. Batı da bu düzeni, Endülüs yoluyla aldı. Hem seste, hem biçimde, hem de konularda, modern çağ batı şiirinde devrim, Endülüs etkisiyledir.” (1988, s.107)
L. Na´t:
Sezai Karakoç na´t türüne özel bir önem verir. Na´t´ı şiirin ufku olarak niteler. Kendisi de na´t yazmıştır.
“İnsanın ufku mümindir. Müminin ufku Peygamber. Peygamberin ufku da, mutlak gerçeklerin habercisi, her peygamberi şahsiyetinin katlarında bir yaprak gibi bulunduran Son Peygamber… Peygamber nasıl insanın ufkuysa, Na´t da şiirin ufkudur.” (1988, s.92)
Na’t “sahabeliğe bir uzanış”tır. “Na´t, Peygamberin şiirle yapılmak istenen bir portresidir. Her şair, durduğu yerden ve görme kabiliyeti ölçüsünde O´na bakar; O büyük mükemmelliğin karşısındaki duygularını zapt etmeğe çalışır. Bütün na´tlar âdeta, tarih boyunca yapılan tek bir portrenin farklı cephelerden birer örneği gibidir ve tek bir portre içindir.” (1988, s.93)
M. Şiir ve Şair Ölmeyecektir:
Çağdaş toplumda şiirin ve şairin değerinin bilinmediğinden şikayetçi olan Karakoç, her şeye rağmen şiirin ve şairin geleceğinden ümitlidir.
“Şiir ve şair ölmeyecektir. Çünkü: insan ölmeyecektir. Çünkü: hakikat ölmeyecektir.” diyen Şair’e göre “şiir, hakikatin, yüzülebilecek bir derisi değil, çıkarıldığında, insan hakikatının hayattan yoksun kalacağı kalbidir. Şiir, hakikatın, doğa ve tarih içinde atan nabzı, çarpan yüreğidir.” (1988, s.108)
KAYNAKLAR
Karakoç, Sezai. 1985. İslâm’ın Şiir Anıtlarından. (3. Baskı). Diriliş Yayınları. İSTANBİL. 95 s.
Karakoç, Sezai. 1987. Şiirler VII (Ateş Dansı). (1. Baskı). Diriliş Yayınları. İSTANBUL. 39 s.
Karakoç, Sezai. 1988. Edebiyat Yazıları-I. (2. Baskı). Diriliş Yayınları. İSTANBUL. 111 s.
Çetin, Mehmet; Tanzimat’tan Bugüne Türk Şiiri Antolojisi, Birleşik, Ankara 1991.
Biyografi:
Sezai KARAKOÇ, 1933´te Diyarbakır Ergani´de doğdu. İlk öğrenimini Ergani´de, orta öğrenimini Maraş Ortaokulu ve Antep Lisesi´nde parasız yatılı olarak tamamladı (1950). Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi´ni bitirdikten sonra (1954) bir süre çeşitli memurluklarda bulundu. 1965´te memuriyetten ayrılarak Bâbıâlî´de Sabah Gazetesi´nde fıkra yazarlığına başladı. 1960´ta Diriliş Dergisi´ni kurdu. Diriliş çeşitli periyod ve aralıklarla önce dergi sonra gazete olarak doksanlı yıllara kadar yayınlandı
“İkinci yeni akımı şairleri ile biçimsel benzerlikler taşısa da şiirlerinin kaynakları itibariyle bağımsız bir çizgi tutturduğu kabul edilen Sezai Karakoç, yaşayan en büyük şairlerdendir. Fikir adamı olarak, İslam kültürü ve medeniyetinin yeni bir canlanışla çağımızda gerçek yerini alması gerektiğini savunduğu düşünce eserleriyle kültür ve sanat hayatımızda oldukça verimli bir Diriliş ekolü oluşturdu.”
Şairlerin de her insan gibi “toplum önderi olma hakkı bulunduğu” düşüncesiyle Diriliş Partisi (DİRİP)´ni kuran Sezai KARAKOÇ, kapatılıncaya kadar, bu partinin genel başkanlığını yapmıştır.
Eserleri:
Şiir: Şiirler I (Hızırla Kırk Saat), Şiirler II (Taha´nın Kitabı, Gül Muştusu), Şiirler III (Körfez, Şahdamar, Sesler), Şiirler IV (Zamana Adanmış Sözler), Şiirler V (Ayinler), Şiirler VI (Leyla ile Mecnun), Şiirler VII (Ateş Dansı), Şiirler VIII (Alınyazısı Saati); Hikâye: Hikâyeler I (Meydan Ortaya Çıktığında), Hikâyeler II (Portreler); Piyes: Piyesler I; Çeviri Şiir: Batı Şiirlerinden, İslâm´ın Şiir Anıtlarından; Düşünce: Ruhun Dirilişi, Kıyamet Aşısı, Çağ ve İlham I. II. III. IV., İnsanlığın Dirilişi, Yitik Cennet, Gündönümü, Dirilişin Çevresinde, İslâm, İslâm´ın Dirilişi, Diriliş Neslinin Amentüsü, İslâm Toplumunun Ekonomik Strüktürü, Makamda, Diriliş Muştusu, Düşünceler I; Deneme: Edebiyat Yazıları I, Edebiyat Yazıları II; İnceleme: Mehmed Akif, Yunus Emre; Günlük Yazılar: Farklar, Sütun, Sûr,Gün Saati.
Mehmet Çetin, Tanzimat´tan BugüneTürk Şiiri Antolojisi II. Cilt, Birleşik, Ankara 1991, s.693.
Sezai Karakoç, Edebiyat Yazıları-I, 2. Baskı, Diriliş, İstanbul 1988, s.49.
kaynak: anafilya.org
Add comment Ocak 11, 2007
‘Kenara Çekilmek’: W. Andrews’ün Türk Şiirini Okuma Denemesi
Yazar: Hilmi Yavuz
Prof. Dr. Walter G. Andrews’ün makalesini özetlemeye devam ediyorum. Prof. Andrews, makalesinde ele aldığı üç şairden biri olan Sezai Karakoç için, ‘Osmanlı kültürünün özü[nün] ve sanatın en yüce amacı[nın] bir metafizik merkezin dilegetirilmesi’ olduğu kanısındadır.
Karakoç’un ‘Fizikötesi ve Sanatçı’ başlıklı bir denemesinde kullandığı ‘Hakikat Medeniyeti’ kavramına atıfta bulunarak bu kavramın ‘merkezleşmiş (centered) anlamlandıran rejim’i çağrıştıran güçlü ve pozitif bir imge’ olduğunu belirtiyor; Osmanlı edebiyatının cinsellik, sarhoşluk, anlamsızlık gibi ögelerinin, manevi [dini, H.Y.] bir yorumu öneçıkarma adına gözardı edil[diğini]‘; Osmanlı’nın ‘ebedi, sahih ve özsel’ bir temel üzerinden, Türkiye’nin bugününün ‘köksüzlüğü’ne (rootlesness) karşı, Sezai Karakoç tarafından bir panzehir olarak sunulduğunu bildiriyor. Bunun dışında Prof. Andrews’e göre, Sezai Karakoç şiirinde, ‘Türk modernitesi anlatısında ‘öteki’ni [Osmanlı'yı H.Y.] tanımlayan ne varsa [zorbalık, kandökücülük, boyun eğdirme], arızi, önemsiz ve son kertede ihmal edilebilir şeyler olarak bir kenara bırakılmakta ve ‘bu sürecin bir parçası olarak bugünkü Türkiye Cumhuriyeti’ni, ‘geçmişin metafizik kararlılığını ve geçmişin vaadini gösteren sayısız işaretlerle dolu bir mekan olarak yeniden-tahayyül etmektedir.’ Bu tahayyüle örnek olarak da Prof. Andrews, Karakoç’un ‘İstanbul’un Hazan Gazeli’ başlıklı şiirini veriyor.
‘Osmanlı-oluş’ (!becoming-Ottoman’), Prof. Andrews’e göre, öteki şairler (mesela, Attila İlhan) için Osmanlı sanatının ve genelde Osmanlı toplumunun metafizik merkezliliği, Osmanlı despotizminin uygulamalarından ayrı düşünülemez. Attila İlhan için Osmanlı’nın şiiri ve müziği, metafizik yorumu sevgili dostların, müziğin, sohbetin… ve bütün bunların altında yatan o ele avuca sığmaz erotizmin belirlediği hayatla gözardı eden bir duruşla, minarelerin ve camilerin ürettiği nostaljiden çok daha fazlasını üretir. Attila İlhan, (Sezai Karakoç’un yaptığı gibi H.Y.) ‘despotik geçmişin manevi temellerini yeniden canlandırmak suretiyle bugünün despotizminin ağırlığını hafifletmek yerine, geçmişin despotik rejiminin zorbalıklarına maruz kalanlarla dayanışmayı tercih eder. Onun için, Osmanlı geçmişine karşı duyduğu tüm nostalji biçimleri[...], merkezleşmiş rejimi tahkim için gerekli görülmüş olan o ağır zorbalıkla ödünlenir.’ -yazı kısaltılmıştır [d.y.]-
kaynak: zaman.com.tr
Add comment Ocak 11, 2007
Sezai Karakoç: İkinci Yeni ya da İkinci Öncü
İzzettin Hanifi
Cumhuriyet dönemi Türk şiirinde İslâm’ın kaynağına dönüş, bir başka söyleyişle muhtevanın İslâmileşmesi Mehmed Akif’le gerçekleşmişti. Bunu çalışmamızın başlangıcında enine boyuna zikretmeğe hatta savunmağa çalışmıştık. Gerçekten tüm Osmanlı şiirini bile değerlendirmemize katacak olsak, Mehmed Akif’in öncü kimliğini elinden alabilecek herhangi bir şairi, kendi döneminden önce bile bulmak zordur. Belki biraz da yaşadığı dönemin özelliği Akif’i öne çıkarmaktadır. Muhteşem bir bozgun ve yıkılış olayının ardından, hem de en yoğun siyasal içeriğiyle Akif’in şiiri ve soluğu, gerçek öncü niteliğini bizce her zaman koruyacak bir sanatsal güce ve sosyal-siyasal derinliğe sahiptir.
Sezai Karakoç’un şiiri de tıpkı Mehmed Akif’te olduğu gibi, Müslüman Türk şiirine bir ucundan özellikle bu şiirin ve sanatın çağdaşlaşması, çağdaş bir dili kullanması, deyim yerindeyse düzeyini yükseltmesi ve de komplekslerden, hamasî ya da bir başka söyleyişle mahallî ve avamî bir üslûp ve edadan sıyrılarak evrensel bir dile erişmesine öncülük ve önderlik etmiştir.
Sezai Karakoç kendi çağında yaşayan sanatın, yazılan şiirin gerisinde kalmayan, o sanata ve şiire kişisel katkıları bulunan, hatta bazan mızrağı onun biraz daha ilerisine düşen ve sanatı geleceğe açılan ender sanatçılardan biridir.
O’nun şiirindeki evrensel İslâmî imajı, hiç gözardı etmeksizin bu şiirin müslüman Anadolu’nun çağdaş sesi olarak nitelendirilmesinde bizce bir sakınca yoktur. Müslüman Anadolu’nun şiiri Sezai Karakoç’a kadar ya bölge sanatçılarının deyim yerindeyse kısa mesafeli ürünlerinde dile gelmiş ya da taşralı bir korku, ürkeklik ve aşağılık kompleksiyle birlikte terennüm edilebilmiştir. Taşralılığını gizlemeye çalışarak değil, onu en muteber bir rozet gibi yakasında taşıyarak konuşmuştur. Üstelik Sezai Karakoç bu taşralı kimliği kendisine acındırmak için kullananlardan da değildir. Bir onur bir övünç vesilesi edinmiştir.
İslâm o günlere, yani Sezai Karakoç’un şiirini üretmeğe başladığı yıllara kadar, halkın yaşamını, aristokratların da dilini süsleyen bir olgu idi. Hatta aristokrat kesim artık ülkede sosyalist cereyanlar esmeğe başladığını görünce, halk sanılmamak, halktan yana gözükmemek için, halkın dinini de dillerine almaz olmaya başlamışlardır. İşte Sezai Karakoç’un önemi burada ortaya çıkmaktadır. Sosyalist eğilimlerin yoğunluğuna ve hâlâ müslümanlığı dilinden düşürmeyen kimi aristokratın engeline rağmen halk olarak, halktan biri olarak müslümanlığın, Anadolu müslümanlığının şiirini cesaret ve ileri-görüşlülüğü ile üretmiş, sürdürmüştür. Kuşkusuz O’nun bu rahat tutumunda çağdaşı olan öteki Türk şairlerinin rolü de var. Onlar, bazan sosyalist eğilimleri, bazan bohemce ve hümanist duyguları uğruna halkın safını tutar gözükmektedir. Sezai Karakoç ise olaya müslümanlık adına sahip çıkanların hemen hemen ilkidir.
Garip şiir akımından sonra Türk şiiri artık biraz daha yaşanılan hayatın şiiri olmağa başlamıştı. Uzun yılların mirası romantik ve ütopik sanat anlayışı daha rahat yani daha rasyonel ve realist bir çizgide sürmekteydi. Kısa zaman zarfında bu uğurda önemli mesafeler katedilmişti.
Artık, ilk bakışta insana çözülmesi daha kolay gözüken, adeta çağrışımsız, yankılara alışmış kulaklara hatta biraz yavan ve kuru gelen, ama gündelik hayatın da şiirsel tat verebileceğini öğreten bir şiir yazılıyordu. Bu yeni şiir tadı özellikle aydın çevreler tarafından kısa zamanda tutuluyor, eski şiir tadını çoktan unutturuyordu bile.
Ülkedeki her türlü değişimin hızına ulaşabilmek ve onu kavrayabilmek doğrusu beceri isteyen bir iş halini almıştı. Bu öyle baş döndürücü bir değişimdi ki çok değil, sekiz-on yılda bir, yepyeni bir boyut kazanıyor, değişik kılıklarla insanların karşısına çıkıyordu.
Daha Birinci Yeni’nin yani Garip şiirinin tadına doğru dürüst ulaşılamadan, bu şiir daha halka mal olmadan, hemen ikinci Yeni diye bir akımdan söz ediliyordu. İşte Sezai Karakoç’un şiiri de tam bu sırada doğmuş ve İkinci Yeni’ciler arasında hatta bu akımı başlatanlarla birlikte anılmaya başlamıştır.
Kuşkusuz konumuz Birinci ya da İkinci Yeni şiirini incelemek değil. Ancak Sezai Karakoç’un şiirini anlamada ve tanımada yardımcı olur düşüncesiyle kısaca değiniyoruz. Yoksa özellikle Karakoç şiirinin İslâmîliği konusundaki ipuçlarını bize bizzat O’nun şiiri verecektir elbette.
Üstelik ne kadar İkinci Yeni şiir akımı içerisinde değerlendirilirse değerlendirilsin, Sezai Karakoç şiirinin başlı başınalığı, tekliği ve bizim sözünü ettiğimiz açıdan önderliği hiçbir zaman gizlenemiyecek bir gerçektir. Birçok bakımdan öteki İkinci Yeni şairleri arasındaki benzerlikler Sezai Karakoç’ta görülmez. Karakoç hariç -herhalde- İkinci Yeni şairlerinin hiçbiri müslüman değildir. Ayrıca İkinci Yeni şiirinin iki önemli özelliğini de Sezai Karakoç şiirinde bulamayız. İkinci Yeni şiiri zaman zaman Dada’cılara yaklaşan bir anlamsızlık ve gerçeküstücülüğü içerir. Oysa Karakoç’un şiirinde, bunlardan çok farklı düzlemde anlam ve yoğun bir mistisizm vardır.
Ne gariptir ki maddeci bir sanatın ürünleri anlamsız, metafizik bir sanatın ürünleri anlamlı ve daha gerçekçidir. Bu çelişki İslâmî özden Karakoç şiirine sıçramış hakikat ışığını, realizmi, öteki sairlerin maddeciliğininse açmazını kısmen ortaya çıkaran önemli bir noktadır.
Sezai Karakoç şiiri evet daha çok biçimsel olarak bir İkinci Yeni şiiridir. Ama muhteva olarak çok başka, çok tek başına bir şiirdir.
Sezai Karakoç’un şiiri gerçi önceleri kendi muhitinde bir hayli yadırgandı, anlaşılamadı. Bunun zorunlu bir kültürel geçiş ya da atlayış dönemi olduğunun farkına varamayanlar, Karakoç’un diline, yeni biçimdeki ısrarına kızarak onu dışlamak, gözardı etmek istediler. Ama Karakoç’un soluğunun gücü muhalefetin gücünü ezdi ve kendini kabul ettirdi.
O dönemleri yaşayanlar iyi bilirler; Sezai Karakoç, kendi muhiti için gerçekten lüks bir şairdi. Onu anlaşılmamakla suçlayanlar zihinsel olarak epeyce gerilerde kalmış kimselerdi. Ne ki bunlar Karakoç’un gönül verdiği kendi çevresiydi. Oysa Karakoç’un şiiri zaman zaman İkinci Yeni şiirinde baş gösteren anlamsızlıkla hiç ülfet etmemişti. O’nun şiiri artık gün geçtikçe gelişen, gözü açılan kendi çevresince de anlaşılmaya başladı. Yoğun doğulu motifleriyle adeta modern bir destan, modern bir divan şiiridir O’nun şiiri. O, Müslümanların şiirini sanki yeni bir dille terennüm etmiş, İslâm’ın sesini çevresinin dışına işittirebilmiş, nasıl olsa herkesin yaşayacağını kestirdiği biçimsel yabancılaşmayı önceden ihbar etmiştir.
Sezai Karakoç, tüm değerli şeyler, tüm kalıcı sanatlar gibi, zaman içinde değeri bilinen bir şiiri yazdı. O’nun şiiri başlangıçta belki de bu yüzden, en azından kendi çevresince tepkiyle karşılandı. Gerçi entellektüel sanat çevrelerinde daha ilk ürünlerinden beri lâyık olduğu yeri çoktan edinmiş, hatta solcu olmadığından dolayı hayıflanmalara neden olmuştur. Arkadaşları bile O’na en bayağı bir ifadeyle ‘Sezai, bu sağcılar seni anlayamayacaklar’ diyerek çeşitli imalarda bulunmaktan geri durmamışlardı. Ne ki O, Müslüman bir şairdi; İslâmî bir şiiri soluyordu, Müslümanlarca değerlendirilmek ve anlaşılmak isteyecekti; bunda ısrarlıydı.
Çok şükür, kısa zamanda uzun mesafeler alındı. Sezai Karakoç şiiriyle birlikte daha birçok şeyi anlamaya, kavramaya başlayan Müslüman kuşaklar doğmaya başladı. Türk şiirinde olduğu gibi tüm Türk sanatlarında artık İslâmî yeni tadlar taşıyan ürünler çoğalmaya başlıyordu. Hatta öyle hızlı bir değişim çok kısa sürede yaşandı ki, anlaşılmak bir yana, Sezai Karakoç’un aşıldığından, O’nun sorgulanması gerektiğinden bile söz edilen günler geldi.
Bu değişimi değerlendirmek ayrı konu. Biz Karakoç şiirini değerlendirmek işine dönelim.
Türkiye’deki yaşama, batılılaşma süreci içerisinde hızla doğululuktan kopan, geçmişle bağı azalan, kendini yadsımaya başlayan ve geçmiş değerlerinin birçoğunu yitiren büyük şehirliye, aydın, yazar ve düşünüre, hatta’ büyük şehirlerin tüm ahalisine karşı, taşralı bir tepkiden doğar Karakoç’un şiiri.. Önce doğululuğu ya da taşralığı bir başka deyişle Anadoluluğu yakasına övünç duyacağı bir rozet gibi takmaktan çekinmez.
Mehmed Akif’te şark’lılık kaynak araştırması ve sorgulama açısından önemli bir öğeydi. Sezai Karakoç’ta ise kompleksten kurtulma figürü olarak kullanılır önceleri:
“Ben güneyli çocuk arkadaşım ben güneyli çocuk
Günahlarım kadar ömrüm vardır.”
Doğu-batı çatışması ve farkını şu iki kısa dizeyle nasıl da mükemmel bir biçimde dile getirir:
“Doğu ne batı ne Suvare ve matine”
İlk şiirlerinden başlayarak bu doğu-batı sorgulaması belki biraz da üstad Necip Fazıl’ın Büyük Doğu idealinden esinlenerek, şairin dilinde bitmez tükenmez bir malzeme olur. Şairin “Şahdamar” adlı eserindeki “Ötesini Söylemeyeceğim” başlıklı şiir buna çok güzel bir örnektir.
Yabancılarca işgal edilip, toprakları gittikçe daraltılan bir ülkenin, çatısı kırmızı kiremitli tahta evlerinde oturan basma entarili kız çocukları, elinde oyuncak mantar tabancası, şalvarlı ve yalınayak erkek çocukları, Allah tarafından sürekli kurtarıcı bir sahip gözleyip duran ve yabancıların tango’lukları karşısında bütün mahareti kendine zarar verdirmeksizin bir akrebin neresinden tutulacağını bilmekten ibaret olan ve tabii ölülerin dervişlerle konuşabileceğine, yağmuru, bir demir parçasının üzerine oturmuş melekle-rin yağdırdığına bütün kalbiyle inanan mü’min ve mütevekkil doğulu; işte şairin halkı ve ülkesi…
Sezai Karakoç, ilk şiir kitabı “Körfez”in yayınlandığı 1959 yılından itibaren altı-yedi yıl içinde, kendini kanıtlamasını bilmiş ve Türk şiirinde kendine özgün bir yer edinmiştir. 1967-68 yıllarında ardarda yayınladığı üç şiir kitabı ile de O’nun şiiri artık kendine mahsus derin bir vadi bulmuştur. O günlerde yazılan en üst düzeyde, en soluklu şiirin tüm standartlarını haizdir.. Genel olarak sağ’da şiir ve sanat bir ilkellik içinde akıp giderken bu elbet önemli bir aşama sayılmalıdır. Zaten biraz da sanatta ilkelliği ve tekdüzeliği ısrarla sürdürenler O’nun şiirine ilk tepkileri körüklemişlerdir.
Her ne kadar modern bir şiiri yazıyor olsa da, en modern şiir akımının üyeleri arasında sayılsa da, onların arasında geleneksel Türk şiiriyle, en sıkı irtibata sahip bir şiiri yazmaktadır. Sonraki yıllarda tıkanıp kalan İkinci Yeni şiirinin geleneğe yapay olarak yaslanma çabaları yanında Karakoç’un şiiri daha başlangıcından ‘beri geleneksel şiirden sürekli beslenmiştir. Öteki İkinci Yeni şairleri bu geleneksel zevki çok sonraları tatmayı deneyeceklerdir. Geleneksel divan şiirinde şairler divanlarına genellikle Besmele-Hamdele-Salvele üçlemesi ile başlar, münacaat ve naatlarla sürdürürlerdi şiirlerini, Karakoç büyük bir değişim, bozgun ve yabancılaşmayı yaşayan toplumunda bu geleneksel sıralamayı tam tersine çevirmiştir. Bir şiirinde bu poetik esp-riyi anlatır;
“…
Eski kitaplarında, da Tanrıya yalvarışlar
Yer alırlar buna yakın bir sebeple
Kitabın başında değil
Kitabın sonunda
Eskiler yaşıyorlardı olgun bir toplumda
Herkesin hemen Tanrıyla olacağı bir makamda
O yüzden
Kitaplarının başında yer alır
Tevhidler münacaatlar
Onlar esere Tanrıyı ululamakla başlar
Hazır bulmuşlardır herşeyi önceden
Ve herkes her an dolu saf İslâmla
Bizse sesleniyoruz cehennemden…”
Sezai Karakoç’un çağına, çağının egemen güç ve ideolojilerine yönelttiği eleştiri olabildiğince sert ve kıyıcıdır. Yaşadığı dönemin hayatı ile geçmişi mukayese edince müthiş nostaljiler yaşar. O’na göre de, gün günden kötüye gitmektedir.
Kendi toplumuna yönelttiği objektifin yakaladıkları ise başlangıçta Mehmed Akif’inkine benzer ciddi ve sağlıklı teşhislerdir:
“Her evde kutsal kitaplar asılıydı
Okuyan kimseyi göremedim
Okusa da anlayanı göremedim”
Yeşil sarıklı ulu hocaların öğretmediğini, şair, eşya ve olayların gözlemine kendi ilhamını, halkın sezgisini katarak kendi kendine öğrenip dilinde bir “Diriliş Muştusu” olarak gelecek kuşaklara taşımaktadır. Özellikle “Hızırla Kırk Saat” adlı önemli eserinde en yoğun biçimde dile getirilen şairin “Diriliş Muştusu” ya da öğretisi baştanbaşa İslâmî motif ve imajlarla dolu, gerçekten bir dâvanın en yeni en çağdaş destanı niteliğindedir.
“Safahat”tan ya da Mehmed Akif şiirinden en önemli farkı, Karakoç şiirinin ne edip edip ucundan kıyısından mistisizm ile kurduğu sağlam irtibattır. Mistik bir atmosferde teneffüs etmeye alışmış bir toplumun şairi olarak, İslâm’ı Türk tasavvufu penceresinden tanımış bir şair için bu doğal olsa gerek. Oysa Akif bizzat tasavvufu toplum için damarlara zerkedilmiş bir “Olgun şıra” olarak görmekten hiç geri durmuyordu.
Sezai Karakoç, toplumunun yaşadığı bozgunun sebeplerini belki de metafizik bağların kopmasında, bunun sonucu olarak da batılılaşıp materyalizme kaymasında arıyordu. Oysa Akif bu toplumun metafizik ilgilerinin, mistik bağlarının çürüklüğünden, sorgulanması gerektiğinden sözediyordu.
Kuşkusuz Sezai Karakoç’un salt mistik bir şair olarak görmek ve değerlendirmek yanlış olacaktır. Çünkü O’nun çağdaş İslâmî sosyal-siyasal sorunlar üzerinde kafa yormuş bir düşünür olarak da kimi eserler verdiği bilinmektedir. Bu yüzden şiirinin iç çelişkilerini, mensubu olduğu toplumun bir yansıması olarak da alabiliriz. O’nun şiiri doğu gizemciliğinin hizasında çoktandır unutulmaya yüz tutmuş bir tadı yeniden yaşatan ve gerçekten gizemli, derûnî ve şarkkârî bir şiirdir.
‘Hızırla Kırk Saat’, İslâm tarihine tutulan bir ayna niteliğindedir. Ya da çağdaş bir mevlid.. Ama yalnızca son Resulûllahın doğumu ve teşrifi için değil, İslâm’ın doğuşu ya da Kur’an’la tamamlanışı üzerine yazılmış bir mevlid. İslâm’ın ilk tarihine, önceki resullere de göndermeler yaparak ilerleyen bir mevlid.
Hz. Adem’den beri İslâm tarihinin kronolojik olarak önemli dönüm notalarına, peygamberler tarihine işaretlerle birlikte bu destan, Mehdinin gelişi ve Müslümanları kurtarışı mitolojisine kadar uzayıp gider. Tadına doyum olmayan şiirsel güzelliği, sağlıklı İslâmî motifler yanında kimi zayıf rivayetlerden şiire medet arama girişimlerine kadar her yönüyle gerçekle mit arasında yoğun med ve cezirlere sahne olan bir şiirdir bu.
“Hızırla Kırk Saat” İslâm tarihinden pasajlar, motifler sunarken, Anadolu mitolojisi ile ilgisini hiç kesmez. Her vesile ile Anadolu insanının İslâm’a, İslâm tarihine, İslâmî olan her şeye bakışını yorumlar. İslâmî Türk kültürü ve uygarlığına ulaşır.
“Hızırla Kırk Saat”i okurken onun İslâm tarihine tuttuğu projektörün aydınlattığı yerde, kimi mekân ve insan isimlerine rağmen, dolaşıp duran bir Anadolu ruhunu her zaman görmek, hissetmek mümkün. Hızır, yalnızca Hz. Musa’ya, imtihan için Allah’ın gönderdiği bir “Kul” değildir sanki. Bir semboldür. Anadolu mitolojisinde daha değişik anlamlar ve ödevler üstlenmiş, hep yaşayan, hiç ölmeyen bir mehdi’dir adeta. İslâmî sıhhati her zaman tartışılabilse de Hızır bir Hızır kuşağı prototipi mi acaba? Mehmed Akif’teki Asım’ın rolünü üstlenmiş bir sembol mü? Halkın kendi gayretsizliği, tenbelliği ve yanlış tevekkülüne karşı uydurduğu bir ilâhî kurtarıcı mı? Halkın çaresizliğine yetişmesini umduğu-beklediği bir Allah eri mi? İslâm öğretisinde böyle bir beklentinin sıhhati tartışılır. Ama ne yazık ki halkın hülyalarına ve itikadına oldukça sıkı ve sağlam yerleştirilmiş bir motiftir bu Anadolu’da.
“Hızırla Kırk Saat”in tarihsel içeriği yanında “Taha’nın Kitabı”, şairin kendi çağına tuttuğu bir ayna, bir projektör ödevini üstlenmiştir. İslâm’ın zengin tarihsel mirasına sahip, çeşitli uygarlıklar yaşayıp sonunda yorgun ve yenik düşmüş bu uygarlığın bireylerine bir manifesto sunmaktadır sanki. Hızır’ı Allah’ın seçtiği farzedildiği için bu kez sıradan bir doğu prototipi, ya-ni Taha seçilmiştir ana motif ve sembol olarak. Taha bir değişime uğramıştır, ayırdında olmadan uğramıştır üstelik. Şeytanla, yarasalarla, alkadınları ve bilumum ejderhalarla müthiş bir savaşa tutuşmuştur. Taha yeni çağın, doktorun, şeytanların karşısındaki savaşında oldukça yorgun ve bitkin düşmüş, yenilmiştir.
Önce evini yitirmiştir Taha. Bu ev bir bakıma bütün bir vatandır. Ev ölmüştür. Başkaları (batı) evi tutsak etmiştir. Ev artık topyekun batının toplama kamplarına hem de gönül rızasıyla akın akın koşup gitmektedir. Yani ev bir açıdan kendi kendini öldürmektedir. Bu intihara, evi, dünyevî bir muştu, şeytani bir muştu ikna etmiş, aldatmıştır:
“Anne gitti ve evler döndü yazlık otellere
Anne gitti ve sular buruştu testilerde”
Bu anne, Anadolu olmasın? Ve bu annenin “doğar doğmaz âyetlerle karşılanan çocuğu” yoktur, hiç doğmamaktadır artık.
Mecnun gibi çılgın arayışlar ardındadır şimdi Taha. Başını taştan taşa vurup dolanmaktadır dervişane. Eyüp Sultan’da, sabır kentlerinde çareler aranmaktadır. Öyle ki kimi geçici onarımlar geçirir, ama “onarılan saat artık eski saat değildir. Şiddetli-ateşli hastalıklar yaşar bu arada. Sürekli geç-mişi ansır. Bir ilk ölümü tadar. Ölümü tadar ki sonunda dirilsin, yeniden dirilişi yaşasın. Bu diriliş bir farkına varış, geçmişle bütünleşiş “Dört melek ve Kur’an’la” diriliştir.
Sezai Karakoç’un şiirini derinlemesine tüm boyutlarıyla kavrayabilmek, yakalayıp anlatabilmek kolay bir iş değil, demiştik. Biz bu çalışma çerçevesinde, Karakoç şiirindeki İslam olgusunun mahiyetini irdelemeye çalışıyoruz. Yoksa O’nun şiir sanatı hakkında konuşmak, uzmanlık ister.
Karakoç’un dirilmesini umut ettiği Taha, hem derviş hem devrimci olabilmenin iç çelişkisini yaşayan hem de günümüzde yaşayan doğulu bir tiptir. Batı karşısındaki komplekslerini ancak olağanüstü tevekkülüyle yenebilecektir. Oysa bu değişim, ülkede ve dünyada hızla devam etmiş, yeni Müslüman kuşağı Taha’dan biraz daha az derviş ama daha devrimci karaktere sahip yetiştirmiştir. Yani Karakoç’un önerisine uyarak “Şeyhe yaklaşan bir mürit gibi” olmaktan özellikle sakınmaktadır artık yeni kuşaklar. Eski ku-şaklarca da bu tutumları terbiyesizlikle, batı etkisinde kalmakla suçlanmaktadır. Sezai Karakoç Tekke-Medrese ve Eski-Yeni çatışmasında reyini Tekke ve Eski yönünde kullanmaktan hiç kaçınmaz. Hatta konuyu fazla tartışmaya hiç yanaşmaz. Doğru, kendisinin saptadığı istikamettedir. Sürer atını bu istikamette; kulak asmaz hiçbir muhalefete.. Bu yüzden olsa gerek tipik Türk eğilimi gibi peşin ve çabuk kabullerin şiiridir O’nun şiiri. İnkâra pek yer yoktur. İnkâr, O’na göre, adeta her zaman menfidir. Kabul’deki yumuşaklık inkâr’da yoktur.
Sezai Karakoç’un şiiri iki ana damardan akıp gider. Biri bağımsız şiirlerini topladığı Körfez, Şahdamar, Sesler ve Şiirler IV adlı kitaplarında toplanmıştır. Daha çok insan tekinin yaşama serüvenine yönelik, bireysel sorunlara eğilmeleriyle dikkatleri çeken çalışmalardır. Öteki tür şiirleri Hızırla Kırk Saat, Taha’nın Kitabı, Gül Muştusu, Ayinler ve Leylâ ile Mecnun deyim yerindeyse destansı, öz ve biçim olarak geleneksel yapıya yaslanan, bağımlı yahut bağlantılı şiirlerdir.
Bu, O’nun şiirinin ne denli zengin malzemeye ve güçlü soluğa sahip olduğunu göstermektedir. O’nun şiirinin beslendiği damarlar, insanlığın yara-tılışından, yani İslâm’ın en eski tarihinden Hz.Adem’den başlayarak sürüp gelen ve kaynağı doğulu olan tüm beşeri serüvenleri kapsar. Bu serüven içinde Anadolu, Anadolu içinde de Güney Doğu Anadolu insanı özel bir yer tutar. Bununla birlikte doğu ile batı arasındaki yahut hak ile bâtıl arasındaki ezelî çatışmayı hiç ihmal etmeksizin sergiler ve doğu lehine tezler, savunmalar ortaya koyar.
Sezai Karakoç’un şiirine gerçekten tüm bir İslâm tarihi, tüm bir Müslüman Türk tarihi imgeler, değinmeler, imajlar, çağrıştırmalar, anıştırmalar halinde serpiştirilmiştir.
Kısacası O’nun şiir malzemesi için bitmez tükenmez bir kültür kaynağı mevcuttur. Belki bu yüzden -bizce- çağdaşı öteki şairlerin tümünden daha uzun vadeli bir şiiri üretmiştir işte. “Gül Muştusu” adlı eserinden seçilmiş birkaç dize zikretmeden geçemeyeceğim:
“ îlgim yok benim bu erken ağarmış suçlarla”
“Ah yüzü kurumuş bir bağın çalı çırpısına dönmüş
yaşlı kadınlar korusu”
“benim kadınlarım
konuşmamaları bile bir tarih olan”
“bir ilgi var ölenle bulut
doğanla güneş arasında”
“baharın salavatı güller”
“Yıldızlarının yere yakınlığından
fazlalaşmış akıl hastalan”
“ve dağa ılık bir banyo ikindi”
Bizce Sezai Karakoç’un en gündelik, en sıradan şeyler üzerine söylediklerinde bile, en genel, en herkese göre olan duyguların altında bile ya İslâmî, ya doğulu, ya, Anadolu’lu ya da taşralı bir ilgiyi, bir bağlantıyı hemen yakalayabilirsiniz. Yukarıdaki dizeleri örnek olsun diye rasgele seçtim.
Sezai Karakoç ellili yıllardan seksenli yıllara değin sürdürdüğü şiir çalışmalarında, kendi stilini oturmuş ve belli bir düzeyi her zaman muhafaza etmesini bilmiş, gelişim çizgisinde önemli sapmaları olmayan ender şairlerden birisidir. Yaşamı, düşü ve hülyalarıyla çizdiği insan tipi, bozgunun şaşkınlığını, fethin sarhoşluğunu yasayan kendi halkıdır.
İlk şiirlerinden son şiirlerine değin vurucu gücünü yoğunlaştırıp hep hedeflediği noktayı dövmüştür. Örneğin “Şiirler IV” kitabında yer alan ve belki Karakoç’un son bağımsız şiirleri içinde en başarılısı olan “Fecir Devleti” O’nun şiirinin, dünya görüşünün bir bakıma bir özeti niteliğindedir.
Karakoç “Fecir Devleti” şiirinde ilkin ulusunun bir bozgun sonunda bo-yunduruğuna teslim edildiği yabancı bir uygarlığı (“Fırtına öncesi bir uygarlık”) yargılar. Sonra kendi halkının hakikatini saptar:
“Halkım yalnız iki duyguyu tanıdı
Ya birini yaşadı ya öbürünü yaşadı
Fetih veya bozgun.”
Şair, Yahya Kemalle “Bozgunda bir fetih düşü” gören ulusunun, bir gün ortaya çıkıveren (nasıl olacaksa) birileri tarafından kurtarılacağına, yeni fetihler yaşayacağına yürekten inanmaktadır:
“Bir fecrin erleri
Batmış medeniyetimizin
Ruhumuzun arkeologları
Çıkıp çıkıp bir lânetli geceden
Geliyorlar”
Onlara o erlere “ışık tut rabbim” diye yalvarır.
“Kur’anın aydınlığını yay gönlümüze
Peygamber duasını eş et bize…”
Şair bu ve benzeri düşleri görmekten her zaman hoşnuttur. Toplumunun yabancı boyunduruğundan kurtulacağına yürekten inanmaktadır. Şair zaten her şeye inanmaktadır. Umutlu değildir pek, çok zaman kötümserdir, ama inanmaktadır. O’nun şiiri sadece içinde İslâmî imajlar taşıyan bir şiir değil, baştanbaşa İslâmî özlemlerle bezeli bir şiirdir. Ancak bu özlem zaman zaman bir geçmişe özleme dönüşmekte, hiç de İslâmî olmayan belki biraz Türk karakteri taşıyan kimi unsurları da içine alabilmektedir. Halkının masum olduğuna inanan bir şair için doğal bir tutum olsa gerek bu. Çünkü suçlu, Batıdır, sömürgecilerdir ve yeni olan her şeydir. Bazan geçmişin kabahatlerine de yaklaşacak olur şair. Ama bunun üstünde fazlaca durmaz. Çünkü O’na göre şu anda karşıdaki düşmanı, yabancı’yı hesaba çekmeli, onu yargılamalıdır.
Şairin bu nostaljik tepkisi herhalde daha çok tartışmalara neden olaçaktır.
Yoğun bir gelenekçi muhteva ile en çağdaş, en modern şiir biçimi ve dilini yan yana düşünebilmeye alışmalıyız Sezai Karakoç şiirini anlayabilmek için. Bu bakımdan Cumhuriyet Dönemi Türk Şiirinde, Müslümanların şiirini çağdaş standartlar düzeyine eriştiren hatta zaman zaman onu aşan, ona yol gösteren bir şiirdir O’nun şiiri. Hayat ile sanatı, sanat ile şiiri bütünleştiren, bunun tevhidini yaşatan bir sür.
“Hiç evlenmeyecek olan onlardır” der, Karakoç bir dizesinde.
Kimler?… Şairin kendisi, melekler ve Hızır mı?
Onun şiirindeki “Suna” da “Leylâ” da hep aynı imajdır. Fakat nedir bu imaj? Platonik aşkın tanımladığı gibi insandan Tanrı’ya bir geçiş, bir Vahdet-i vucûd mu?..
Evet biraz Hallaç, biraz Muhiddin, Mevlânâ ve Yunus… işte şairin etki kaynakları…
Açık söylemek gerekirse O’nun şiirindeki mistisizmin tutulacak bir yanı yoktur. Ama böylesine bir ortamdan “Diriliş muştusu” gibi bir direnişi üreten ve öneren öncü tutumunu da unutmamak gerekir. Umulur ki sonraki kuşaklar bu dinamizme yaslanarak daha taze ve yeni ve daha sağlıklı İslâmî yorumlara ulaşabilsinler.
Sezai Karakoç şiirinin seyir çizgisini oluşturan eğri, bizim taraftar olmadığımız bir eğilim göstererek düşüş yönüne doğru ilerler. O’nun başlangıçtaki şiirleri daha kavgacı ve dirençli iken, bu direnç, sonraki şiirlerinde giderek kırılır. Şair sanki bu kırıklığı gizlemek için mistisizme ve yanlış bir tevekküle biraz daha yaslanır. Umutsuzluğu artar. Ama bazan bir umut patlaması da gözlenir. Fakat ikisi; umut da, umutsuzluk da mübalağalıdır. Sahici bir mecnunlaşmayı yaşıyordur şair adeta. Kolu kanadı kırık, bir lokma bir hırkaya razı ve azıcık direnç yerine kucaklar dolusu bedbinlik, gözü yaşlı yakarışlar, çabuk teslimiyetler şairin duçar olduğu duyarlıklardır. Kuşkusuz şair Allah’a sığınmayı ve yakarmayı hayatının ve şiirinin hiçbir döneminde terketmemiştir, ihmal etmemiştir. Ama şiirinin gelişim çizgisi kavgayı mücadeleyi terkedip, Leylâ’sını aramaya bile artık bir son verip, uçsuz bucaksız çöllerde hedefsiz dolaşmayı daha çok tercih eder gibi gözüktü bize. Bunu en son şiir kitabı “Leylâ ile Mecnun”dan çıkarsamamız mümkün. Gerçekten “Leylâ ile Mecnun”un O’nun en son kitabı olması bu konuda manidardır.
Kaynak: iktibas.info
Add comment Ocak 9, 2007
Fecir Devleti Ve Mehdiyyet
Yazar: Mehmed Tahiroğlu
Diriliş Yayınlarının 16 numaralı kitabı “ŞİİRLER IV – Zamana Adanmış Sözler” adını taşıyor. Zamana adanmış sözlerin ilki: FECİR DEVLETİ. Bu şiir, “Devlet-ebed-müddet” idealinin yeniden dirilişinin muştusu(1).
FECİR DEVLETİ, fecirde yoğrulacak bir yapıdır. Ustası da dumanlar, alevler ve kan içinde bir Şeyh Gâlib’tir. Yenidünyanın ilk ustalarından, bizim dünyamızın muştucularından Şeyh Gâlib, yeniden iş başındadır, şafakta.
Bu usta yalnız değildir. Mermerden düzgün orduların göz ucunda doğrulacaktır bu yapı. Bir de Şeyh Gâlib’in öğrencisi usta mimar vardır. Şafağı, öğleyi, sabahı, akşamı, yatsıyı ve hele ikindiyi tam yerinde kullanan, bir insanı gölgeleyecek olan, bir başa gerekli gençlik düşünü, yeni bir dünyanın, dünya ötesi dünyanın ülküsünü, Şam-Bağdat’tan sütun çizgileriyle, Arafat Dağının âhengiyle ilhâmın en yemişlisinden tatmış bir başa uzatan Usta Mimar…
Doğu, Batı, çöl, Nil ve kahverengi adalar ve kıtalar, Sarayburnu Mimarından haber bekler, işaret umarlar. Aç kalanların ekmek, susuz kalanların su beklediği gibi…
Ve bir cami üstünde hutbe bir gül bulutu gibi yükselecektir. Bu ülkü bir kılıç gibi keskindir. Kalblerden kalblere uzanır. Öldürmek için değil, diriltmek için uzanır. Bu kılıç Ali’nin, Hâlid İbn-i Velid’in kılıcı gibidir.
İçine gömüldüğümüz yabancı gecelerden kurtulacağız. Bu madenî sis, bu kömür tabakası üfürülecektir, gül bahçelerinden gelen Şeyh Gâlib işi bir şafakla.
Bin yıllık kar altından, ölüler kentinden sıyrılarak gelenler vardır. Büyük aydınlıklarla birlikte geliyorlar, gittikçe beliriyor, gittikçe yoğunlaşıyor, doku, et, kemik kazanıyorlar. Er kişiler çıkıyorlar bir bir geceden. Geceyi silen sancaklarıyla geliyor, gök yeşilini getiriyorlar. Koşanlar bunlardır, yoğrulacak fecre doğru. Çalınmış miraslarının içinden, örselenmiş kefenlerinin içinden ustalar, çıraklar, şafak işçileri, ikindi mimarları geliyorlar.
Çağı ülkülerine bir ortaçağ yayı gibi geren, inançsızlığın, yıkıcılığın, köleliğin, sömürmenin kör yüreğine ok atan, inkârı öldüren, insanı dirilten bir Fecrin Erleri, batmış medeniyetimizin, ruhumuzun arkeologları, bir lânetli geceden çıkıp çıkıp geliyorlar.
İnsanlığın yeni bir kader dönüşümünde, mercan kitap ve doğurgan yaradan, zamanın an an tanık olduğu, bütün gerçekliğiyle sûrelerden gelecek yeni bir, bir insan rûhu: Yüzü hep fecir devletine dönük, gönlünde hep cennetten bir site… Dillerinde ipekten yumuşak, kılıçtan keskin âyetler, fecir yapısının ufkunda gezinirler.
Diriliş şâiri, bu gelenleri her sabah gün doğarken, taraçalara güvercinler konarken, Fâtih’te oturduğu çatı katında, dilinde en güzel duâlarla gözlemektedir.
Zamana adanmış sözlerin ilk tablosu, Fecir Devleti’nde çizilen tablo budur. Bu tablonun daha da aydınlanması için, Dirilişin bazı şiirlerine ve Şeyh Gâlib’in “Hüsn ü Aşk”ına da bakılması gerekir.
“Hızırla Kırk Saat”ın 38 ve 39uncu saatlerinin sonunda ve 40ıncı saatin başında “Fecir Devleti”ni bütünleyen şu bölümler var:
“Göründü sancakların en yeşili ve ordusuyla birlikte Mehdî. Belirli bir süre geciktiren kıyâmeti ve kıyâmeti elinde bir belge gibi tutan, onu bir tüy gibi hafifleten, ölümü ve kıyâmeti şehitlik yapan Mehdî… Bu, bereketin geri gelişi, kıyâmetin birinci fecri, Hızır’ın ete-kemiğe kavuşmasıdır. Bir kadir gecesinde seçilenler seçilmiştir(2).
“Ve kalkacak bir insan ayağa. Arkasında, solunda ve sağında ışık ışık ışık… Ve uzatacak ellerini dışarıya. Ah bu ne beyaz ne beyaz Musâ’nın elleri ve yüzü İsa yüzünün benzeridir. Kendinde özetleyen bütün peygamberleri, son peygamberin kendisi sanki. Hızır da işi bitip de aradan çıkan köprülerin en yükseği: Mehdî(3).
“Konuşacak Mehdî. Geldi derleniş günü, derleniş, toparlanış vakti. Artık her gün her gece, bir kadir günü ve gecesidir. Kur’ân inmektedir dağlardan tepelerden. Derlenip, toparlanış, diriliş saati gelmiştir. Müslüman ufuklardan bir ağartı yükselmektedir(4).
Hızır’la Kırk Saat ve Tâhâ’nın Kitabı, Fecir Devleti’nin en güzel destanıdırlar. Fecir Devleti’nin bir de “Hüsn ü Aşk”la ilgisini görelim. Bunun için eserin konusuna bakalım:
Hüsn ü Aşk, Osmanlı devletinin muharebe meydanlarında gururunun kırıldığı, Padişahın bile “devlet elden gidiyor” diye feryâd ettiği ve imparatorluğu kurtarmak için sağdan soldan teklif lâyihaları istediği bir devrede kaleme alınır(5).
Hüsn ü Aşk, sanki Şeyh Gâlib’in devlet için bir kurtuluş reçetesi hem de bugünlere uzatılan bir vasiyetidir. Tamamen sembolik bir dille kaleme alınan eserde esasen mücerred insan ruhunun tasavvufî macerasının bir oluş ve eriş destanı dile getirilmektedir. Ama bu, bizim, eseri aynı zamanda bir toplumun, toplum rûhunun da medenî ve kültürel oluş ve erişinin destanı olarak görmemize engel değildir. Biz, Dirilişin koyduğu bu açıdan bakmak istiyoruz Hüsn ü Aşk’a. Bu bakımdan Hüsn ü Aşk, Fecir Devleti’nin usta, çırak ve işçilerinin çekecekleri çileleri, geçirecekleri maceraları ve sonunda erecekleri Devlet’i hikâye eder.
Hikâye şudur: “Benî Muhabbet (sevgi oğulları) adında bir kabile vardır. İyilik ve sevgiyi gaye edinen bu kabile büyük bir sıkıntı ve ızdırap içinde yaşamaktadır. Giydikleri Temmuz güneşi, içtikleri cihanı yakan ateştir. Gam dolu kumluktan ibaret bir vadide yaşamaktadırlar. Ateş eker ve parça parça kalb biçerler. Bir gün kabilede olağanüstü bir gece yaşanır. Bu gecede iki güzel çocuk doğar. Oğlana AŞK, kıza da HÜSN adını verirler. Aşk, İsâ gibidir, beşiği de mihrabtır. Gözünde İsâ’nın sözü gizlidir, bir sözle tâlihi değiştirir(6). İki mısraa benzeyen bu çocuklar, güzel bir ma’nâ matlaı olurlar. İki uçlu bir kalem gibi, bir gönülden bir bahsi anlatırlardı. Bu iki çocuk büyüyünce Mekteb-i Edebe verilirler. Hocaları Mollayı Cünûn’dur. Kâmil bir şeyhtir. Akıllı, tedbirli, insanların müftüsüdür. İhtimaller bağından sıyrılmış olarak imkânsızlık vâdisinde tek başına gider. Cehâlet gecesinden sabaha kavuşmuş, yasakları mübaha çevirmiştir. Onun yanında hükümdar ve dilenci birdir. Tek başına kudretli bir pâdişâhtır, bütün duyguları emrindedir. Zan ve şüphe ile işi yoktur. Gökyüzüne ait bilmediği şey bulunmaz. Fetvalarına göre usûlü, kıyaslarına göre kitapları vardır. Konuşsa cihânı, bir sözle en büyük âlimleri susturur. Belâ diyârının şeyhülislâmıdır. Onun sözüne hiç bir hüküm yürümez.
Hüsn ve Aşk birbirlerine âşık olurlar. Kabilede “Hayret” adında bir kabadayı vardır. Bunların birlikte gezmelerini engeller. Hüsn, evine kapanır. Sühan, ikisi arasında mektupçuluk yapar. Hüsn’ü dadısı İsmet korur ve kollar. Aşk’a ise lalası Gayret yardım etmektedir.
Aşk, ayrılığa daha fazla dayanamaz ve kabileden Hüsn’ü ister. Kabile bir şartla bu isteğe uyacağını söyler. O da, Kalb ülkesindeki tılsımı getirmesidir. Bu isteğe ‘evet’ diyen Aşk, lalası Gayret ile Kalb ülkesine doğru yola çıkar. Daha ilk adımda karanlık bir kuyuya düşerler.
Aşk’ın ve Gayret’in düştüğü kuyu kapkara bir şehirdir. Ve dibinde siyah mâdene benzeyen binlerce askeri bulunan sarhoş bir dev vardır. Askerler, Aşk ve Gayret’in ayaklarına ip takarak sarhoş Dev’e götürürler. Dev, onları semirdikten sonra yemek üzere hapsettirir. Bu arada Sühan yetişip onlara kurtuluş yolunu gösterir. Kuyunun dibinde cinlerin bilmediği bir ip vardır. Bu ipi sıkı tutanı İsm-i A’zam korur. Aşk ve Gayret bu ipe tutunarak kuyudan çıkar, yola devam ederler. Gam Harâbeleri adında kış ve gecenin hüküm sürdüğü bir yere varırlar. Burada dev yüzlü korkunç bir cadı yaşar. Her yanı ateş, zift ve katrandan oluşan bu cadı, kendisini güzel gösteren bir büyücüdür. Bir taraftan, yuttuğu çocukların kanından çocuklar doğuruyor ve doğurduklarını tekrar yiyor. Kadife kumaşlarla, elmas, yakut ve inci ile süslenen cadı, Aşk’a kendisiyle evlenmesini teklif eder. Onu âleme sultan yapacağını söyler. Aşk bir minber hatibi gibi, Cadının darağacında haftalarca kalır. Sühan, Aşk’a cadının aslını gösterir. Aşk’a, Hüsn’ün gönderdiği elmas kılıçla, oynayışı kıyâmet görünüşlü, kişnemesi kıyâmet sûru olan bir at verir. Korku bilmeyen Aşk, bu kılıç ve at ile gam çölüne düşer. Gam çölünü sokak kumluğu hâline getirip, yoluna çıkan gulyabânileri, devleri yere serer. Onların ordularına ölüm sadakaları dağıtır. Fakat yolunun üzerine bir de ateş denizi çıkar. Birtakım devler bu ateş denizinde mumdan kayıklarla gezmekte, azıksız kalmış pek çok budalayı tutup öldürtmektedirler. Bunlar birer belâ ateşi, birer kızıl kıyâmettirler. Bu ateş, içinde Nemrud’un siyah devleri olan bir ateştir. Aşk bu ateşin üzerinden uçarak geçer. Bir taraftan da gulyabânilerin canlarını cehenneme gönderir. “Berd” âyeti gibi o ateşi bir duman gibi aşar. Kuyudan, Gam Harabelerinden ve Ateş Denizinden geçen Aşk, Çin ülkesine varır. Burası çok güzel bir yerdir. Karşısına, sevgilisine benzeyen Hoşrübâ (Akıl çelen) adında güzel bir kız çıkar. Bu bir sihirbazdır. Aşkı, Zâtüssuver kalesine götürür. Bu kale her yanı resimlerle dolu bir yerdir. Gayret, Aşk’a bu kaleden çıkmasını söyler. Aşk, atına binerek kaleden uzaklaşır. Bir anda bin yıllık mesafeyi aşar ama bir türlü kaleden dışarı çıkamazlar. Aşk, âciz kalır. Allah’a yalvarır. O sırada Sühan bülbül şekline girerek Aşk’a görünür. Bu kalede gömülü bir hazine olduğunu söyler. Bu hazineyi bulmak için bu sarayı yakmak gerekmektedir. Aşk denileni yapar. Hazineyi bulur. İçinde bütün dünyanın sembolü vardır. Fakat içinde Hüsn olmadığından Aşk orasını seyretmez.
Aşk, tekrar yollara düşer. Bitkin bir halde iken ışıklar içinde bir bahçeye ulaşır. AYAĞI UĞURLU BİR SABAH’tır burası. Şafak, Meryem ağacıdır. Hoş nefesli İSA doğmuştur. Güneş öyle görünür ki MUSA Tur Dağına çıkmış sanılır. Güneş, sabahı nurlandırır, sanki ALİ billûr bir dağa çıkmıştır. Zindan ve kuyunun kilidi açılmış, YUSUF yine Mısır’a Sultan olmuştur. ÂDEM yine Cennet’e girmiştir. Aşk, burada yaşlı bir adama rastlar. Feyz sabahı gibi gelen bu ihtiyar yolun başını nurlandırır. Gerçek sabah gibi bir ihtiyar. Her sohbeti hikmet dolu. Yüzü melek gibi nurlu. Elindeki âsası bakışın son ufkudur. Aşk’ı teselli ederek onun gönlünü alır ve der ki: “Ben zamanın tabibiyim. Tabâbet ilminde memleketin en meşhuruyum. Eğer bana yardım edersen seni tedavi ederim. Durma kalk, Kalb Kalesi’ne gidelim. Her işi Kalb Hükümdarına arz et. Zirâ sen oradaki tılsıma muhtaçsın. Senin derdinin devası ancak oradadır.” İhtiyar, Aşk’ı alarak Kalb Kalesine götürür. Aşk, bu şehri görünce kendinden geçer. Çevresini Cünd-i Envâr (Nur Orduları) kuşatır. Sonra, âmeden-i mübeşşirân-ı envâr (Nur müjdecileri) gelir. Bunlar arasında baştanbaşa altın elbiseli, altın kaftanlı, altın taçlı binlerce asker vardır. Hâsılı o dalga dalga ordu, yüzlerce renklerle bölük bölük gelirler. Her bir grup renkleriyle gerçekten mücessem birer nur idiler. O nurlu kalabalık gelip hürmet ederek Aşk’a dost olduklarından hepsi o Şâh’a hizmet edip usulünce el öperek bey’at ederler. Işıklı bir taht ortaya çıkar ve o ihtiyarla Aşk birlikte otururlar.”
NETİCE
Diriliş, FECİR DEVLETİ’nde geleceğin ideal devletini kuracak olanları Hüsn ü Aşk aynasında gönül gözüyle seyrederek yansıtıyor. Biz bu aynadaki yansımanın nereye düştüğünü, görüntünün nerede aksettiğini göstermeye çalışalım. Kendilerine “Muhabbet Fedaileri” denilen, “Altın Nesil” olmakla tavsif edilen bir topluluk var. Hüsn ü Aşk’ta da “Muhabbet Kabilesi”nden ve “Baştanbaşa altın elbiseli, altın kaftanlı, altın taçlı binlerce asker”den söz ediliyor. Bu askerler “Cünd-i Envâr” (Nur Ordusu)’dır. “Molla-i Cünûn” ise Molla Said ismine denk düşüyor, taşıdıkları vasıflar bakımından. Molla Saîd, bir tarihte deli diye akıl hastanesine gönderilir ve “Eğer bu adam deli ise dünyada akıllı adam yoktur” denilerek serbest bırakılır. İstanbul’da bütün âlimlere meydan okur ve hepsini susturur. “Sühan”, söz demektir ki Molla Said’in “Sözler” eserini hatırlatır. Bedî’ kelimesi “Hüsn” kelimesine uymaktadır. İkisi de “Güzel” demektir. Molla Said’e devrin ulemâsı “Bedîüzzaman” adını lâyık görür. Aşk ise Molla-i Cünûn’un talebesidir. Elmas kılıç, Bedîüzzaman’ın “Nurlar”a verdiği isimdir. Nur talebeleri de birer “Nurun Elmas Kılıncı”dırlar. Bunlara karşılık, kara şehir ve sarhoş dev, kızıl ateş, çocuklarını yiyerek tekrar doğuran cadı vs. de; Ankara’yı, kızıl komünist Dev-Gençleri, gulyabâniler masonik cereyanları hatırlatıyor. Bunlar, dinsizlik cereyanlarının değişik yüzleridir. Zaten Hüsn ü Aşk’ta kullanılan bütün kavramlar, “BİR ANLAMIN” değişik isimleridir. Bunların hepsini Bedîüzzaman, Şahs-ı Mânevî olarak ele alıyor. Nurun Şahs-ı Manevî’sinden söz eden Bedîüzzaman, Nur’un yeniden yeryüzünde üç devrede hâkim olacağından bahseder. Hüsn ü Aşk’taki olaylar da üç devrede ele alınabilir. 1. Yola çıkan Aşk’ın ilk karşılaştığı Kuyu – Gam Harabeleri – Ateş Denizi, 2. Çin Ülkesi ve Zâtüssuver Kalesi, 3. Kalb Ülkesi ve Bulunan Cennet.
“Cünd-i Envâr” (Nur Orduları) bu üç devreyi yaşadı, yaşıyor ve yaşayacak. Bedîüzzaman, hayatın geniş dâiresinin asıl sahiplerinin Risâle-i Nûrları program yapacaklarını söylüyor. Bunlar, kızıl dinsizlikle savaşarak, hikmet, şefkat ve merhametle, birer muhabbet fedâisi olarak, birer itfaiye eri gibi kızıl yangınların ortasına atılıp, devlerin yutmaya çalıştığı evlâd-ı vatanı kurtaracaklar. Onları, kaybettikleri, kendilerine kaybettirilen kalb tılsımına yâni imâna kavuşturacaklar. Aradıkları hayat güzelliğini onlara bulduracaklar ve Yitik Cennetlerine ulaştıracaklar. Mesîhiyyet ve Mehdiyyeti temsil eden bu topluluk kandan-irinden deryalar aşarak, kızıl ateşler içinde bile yanmadan, oralardan sudan geçer gibi geçerek Halîliyye ruhuyla beldeleri gülzâra çevirecekler Allah’ın izniyle.
HÜSN-MESİH-MEHDİ-AŞK
Şeyh Gâlib, Aşk’ı anlatırken bir İsâ tablosu çizer gibidir. Aşk’a bir yerde “hüser-i mesîh-manzar” yani “İsâya benzeyen bir oğlan” der ve şu beyitlerde de bunu daha değişik ifadelerle tekrarlar:
İsâ idi ya o tıfl gûyâ
Mihrab idi ona mehd-i ulyâ
(O çocuk, sanki İsâ idi, beşiği de mihrabtı.)
Çeşminde nühüfte nutk-ı İsâ
Bir sözle kazayı eyler ihya
(Gözünde İsâ’nın sözü gizli, bir sözle kazayı diriltir, talihi değiştirir.)
Hat gerd-i lebinde nûr-ı tenzil
İsâ gibi nâzil olmuş İncil.
(Tüyler dudağının etrafında İsâ’ya İncil’in gelmesi gibi inmiş bir nur.)
Diriliş’te Mehdî anlatılırken O’na hatiplik vasfı verilmektedir. “Konuşacak Mehdi”, “Ve bir cami üstünde hutbe bir gül bulutu gibi yükselir” denilerek, yüzü İsâ yüzünün benzeri olan bu şahsın da “Hatîp” olarak geleceğine işaret ediliyor.
1968 yıllarında İzmir Hisar Camii, halk namazdayken, kızıllar tarafından bombalanınca “CAMİLERİN CANLANIŞI” başlıklı bir yazıyla olay değerlendirilir:
“Büyücülerin cıvalı değneğine benzeyen bombanın önünde Hisar Camii, Hazreti Musâ’nın asası olduğunu ispat etti.
Gören gözler için, Cami, Nûh’un gemisi, Hazreti Musâ’nın asası, Hazreti İsâ’nın sofrası ve en büyük peygamber, Peygamberimiz’in korunmuş mağarası olduğunu ispat etti.
Gece bitti. Sabah başladı. Ezan okundu. Cami kurtuldu.
İmanın önünde teknik yenildi.
Yaşlanmış camilerin içinden genç ve dipdiri camiler çıktı. Ve camilerden yeni, dipdiri İslâm gençleri gözüktü.
Tâhâ’nın kitabında da dememiş miydik:
Bir Tâhâ geliyordu camilerden
Bir daha geliyordu(7).
Bu çok mânidar yazıdan yirmi gün kadar sonra “İSLÂM DÜZENİ” başlıklı bir yazıda da şunlar söyleniyor:
“Müslümanların doğunun, batının ezişinden kurtulmaları ve nihayet insanlığın kurtulması bir çığırla ve bir önderle olacaktır. Gerçek önderlerin önderi de Mehdî.
Onun ismi, Müslümanları umutsuzluktan koruyacak şekilde kalblerine yazılıdır.
Müslümanlar Allah’a canı gönülden yaklaşır, yalvarırsa Allah da onlara bir kurtarıcı gönderecektir. Kapitalizmin, komünizmin, her türlü emperyalizmin, bütün kötülüklerin, iç ve dış inkârcıların, yıkıcıların, çürütücülerin ayıklayıcısı ve temizleyicisi gelecektir.
Mehdî bir düş değil, bir alınyazısıdır. Gelecektir.
Müslümanlar onu çağırdıkça o gelecektir.
Müslümanlar ona doğru koştukça o da Müslümanlara doğru koşacaktır.
Müslümanlar onu ta yürekten çağırdıkça o gelecek, bu kere Müslümanları ve bütün insanları tâ yürekten o çağıracaktır.
Ne Deccal ne Mehdî esâtirî esirî varlıklardır. İkisi de insanlar arasından çıkar. Modern çağ, bu isimleri arkaik kelime ve kavramlar haline sokmak için elinden geleni yapsa da Deccalın taklitçileri ve benzerleri, Mehdî’nin habercileri ve muştucuları insanlığın ufkunda sık sık görünmektedir(8).”
Bütün bu emarelerden sonra sözü daha fazla uzatmak doğru olur mu? Gerçi bu konu daha güzel bir yorumla ele alınabilirdi. Bunu da bu işin asıl ehli olanlar yapsın. Biz, Diriliş’in dediği gibi diyelim ve yalvaralım Allah’a:
Işık tut Rabb’im
Büyük ışığını esirgeme bizden
Koruyan acımana
Güzeller güzeli adlarını
Sığınan bu erlere
Işık tut Rabb’im
Kur’ân’ın aydınlığını yay gönlümüze
Peygamber duâsını eş et bize
Saçılsın Sen’in solmaz baharının gülleri yolumuza
Sırrına sır katılsın ulusumuzun
Yırtılsın inkârın zarı
Reddin seddi yıkılsın
İnancın fecri doğsun
Ağsın sabah yıldızı gibi ufkumuza
Batı ve Doğu bütün anlamıyla
Açılsın önümüze bir kitap gibi
Yeşeren ağaçlar eğilsin üstümüze
Damarlarımız canlansın eski ruhun dirimiyle
Alev duman ve kan içinde
Bir şafak yapısı belirsin önde
Şeyh Gâlib’in divanı gibi
Yükselsin önümüzde yeni bir fecir devleti
Çağırdığımız işte bu FECİR DEVLETİ(9)
Kızaran ufka selâm
Süleymaniye’den Beyazıt’tan
Mutlaka olmak isterim
Gün doğmadan Şehzadebaşı’nda
Gün de doğar gün doğar
Bir gün mutlaka gün doğar
Gün doğmadan neler doğar
Gün doğmadan Şehzadebaşı’nda(10).
DİPNOTLAR:
1. Sezai Karakoç, Şiirler IV, Diriliş Yy, İst. 1978, sf. 7
2. Sezai Karakoç, Hızır’la Kırk Saat, Diriliş Yy. İst. 1974, sf. 122
3. a.g.e. sf.124.
4. a.g.e. sf.125.
5. Şeyh Gâlib, Hüsn ü Aşk, Dergah Yy. İst 1975, sf. 7. 6. Sezai Karakoç, Şiirler IV, sf. 13 s
7. Sezai Karakoç, Sütun, Diriliş yy. İst. 1980, sf. 521.
8. a.g.e. sf. 559-560.
9. Şiirler IV. sf. 13.
Kaynak: yeniumit.com.tr
Add comment Ocak 8, 2007
Dirilişin Aynasında Şair-Mehdî (9)
Yazar: Mehmed Tahiroğlu
Dirilişin tarihî bir göreve çağırdığı şâir çok yönlü bir şahsiyettir. Bu diriliş insanının vasıflarında hatiplik, önderlik, velilik, kahramanlık ve yol açıcılık vardır. Milletin alınyazısı O’na bağlıdır. O, bir İsrâfil ve Cebrâil işçisi kahraman da şâir olacaktır. Ve onun gelişini yine şâirler haber verecektir.
Kâinâtın baş tâcı Peygamberimiz Efendimizin (s.a.v.) tebşir ettikleri İstanbul Fâtihi Sultan Mehmed Han da bir şâir, kahraman, velî insandı. Varlığın şeref tâcı, insanlığın İftihar tablosunun âhirzaman tablosunu çizdiği kutlu beyanları içinde gelecek Fâtihler de benzer vasıflar taşıyacaktır. Diriliş, yaşadığımız çağı, kaybettiği hakikat ruhunu dâvet edecek İsrâfil ve Cebrâil işçisi kahraman da şâir olacaktır. Ve onun gelişini yine şâirler haber verecektir.
1964′te mahallî bir gazeteye “Diriliş” şu açıklamayı yapar: “Ozanlar, şamanlar gâibden haber vererek toplumun yönetiminde faydalı olurlardı. Zerdüşt bir şâirdir. Hintlilerin kutsal kitabı Vedalar şiirdir. Ahdi Atik yer yer şiirle doludur. Mezmurlar, Eyyüb’ün kitabı da tıpkı bir şiir gibidir. Peygamberin çıkacağını Ukkaz panayırında ilkin şâirler haber vermişlerdir. Bir hadiste “gaybın anahtarları şâirlerin elindedir” denilmiştir. Kâbe’nin duvarına asılan yedi meşhur şiir (muallakatü’s-seb’a), Kur’ân’ın belâgat üstünlüğü önünde, duvardan indirilmişlerdi.” (66).
Diriliş, bu konuda bir başka yazısında şunları söyler: “Peygambere Kureyş, şâir dedi. Bu, sanıldığı gibi, O’nu küçültmek için değildi. Peygamberimize, kendilerince yine de en büyük ismi veriyorlardı: Şâir. Ve o adı daha da yoğunlaştırmak için buna bir de sâhir (büyücü) sıfatını ekliyorlardı. Peygamberin makamca yüceliğini seziyorlar, fakat onun ne olduğunu bilemediklerinden kendilerince yine de en yüce soydan bir makamla adlandırıyorlardı. Ama, eninde sonunda hakikate ters düştüklerinden, Kur’ân bu iddialarını şiddetle reddediyordu. Bu reddi, şâirliğin tüm reddi anlamına almak yanlış olur. Bu red, sadece, Peygamberin şâir olmadığı anlamındadır. Etkinlikleri kabul edildiği içindir ki, inançları saptıran, mitolojiyi din haline getirmekte sanatını kullanan şâirler kınanmış, ancak, buna karşılık, doğru inançlı şâirler yüceltilmiştir, Kur’ân’da. Peygamber devrinde şâirler de savaşçılar kadar, yüce ve mutlak inancın yerleşmesi ve yayılması görevini kudretle üstlenmişlerdi. Peygamberin şâirleri vardı. Hz. Ali de büyük bir şâirdi. Sahâbelerden nicelerinin şiiri vardı” (67). “Unutmayalım ki şiir, alnı vahiy ve kıyâmet günü ürpertisiyle aşılı hikmetten yanadır, şeytanın dil sürçmesi değildir. Veli şâirler ilâhî ilhamdan nasiplerini almışlardır. Şiirleri kerâmettir. Mevlâna’da olduğu gibi. Rahmânî ilhamdan kaynaklanmıştır bu şâirlerin eserleri. İçten, Kur’ân hararetiyle dipdiridirler” (68). İşte bu yüzdendir kî şiir, hakikatin, tabiat ve tarih içinde atan nabzı, çarpan yüreğidir. Hakikatsa hep öldü sanıldığı anda belki de en umulmayacak noktadan yükselecek insanlık sesi, insan sesidir. Tanrı’nın güçlendirdiği ses, Ruh-ül Kudüs’le güçlendirdiği sestir” (69).
Bu açıklamalardaki “Ruh-ül Kudüs” bize Hz. Meryem’i ve Hz. Mesih’i çağrıştırıyor. Hz. Mesih, zâten bir ilâhî kelime, bir kutlu ses, diriltici soluktu. Âhirzaman O’nunla aydınlanacak, insanlık O ruhla yeniden dirilecektir. Diriliş, şiire ve şâire bu açıdan bakıyor ve şöyle diyor: “Şiir, bir kez, yeniden sözlerle, söz halindeki kelimelerle kişileşecektir, kimliklenecektir. Ukkaz panayırında olduğu gibi, ekranlarda da şâirin yüzü karşımıza çıkacaktır. Uygarlık bir gün mutlaka yeniden dirilişini yapacaktır. Ve her dağdan bir pınar ansızın fışkırır. Bu diriliş pınarıdır. Ve şiir pınarıdır”(70).
“Diriliş erleri, erenleri ve pirleri sökün edecektir, gelecek zamanın kuşluk vakti kadar taze ve ikindi kadar derin, öğle kadar olgun, seher kadar hafif ve lâtif, yatsı kadar yüklü, zengin bağrından. Ve bu erler, erenler, pirler, dirilişi şakıyacaklar, vahiyden ilham almış diriliş şiirini kuracaklardır.
“Ne kutludur o şâirlerin başları ki büstlerinin yapılmasına gerek bırakmayan bir kudretle, zamanın kabartma duvarına işlenecek ve resmedilecektir. Ve köprüler köprüsü atılacaktır dağlar üzerinden, yağmurun ve sesin üstünden, gökyüzünün taraçalarına. Ve Cennet şimşekleri yeniden parça parça edecektir cehennem kayalarını. Denizlerde kötülüğün fosforu gibi, ölü canavar dişleri gibi parlayan cehennem kayalarını. Ve korku, muştunun karşısında; ürküntü, sevgi önünde dize gelecek, yere serilecektir, bir diriliş mahşerinde.
“Ve dünyada tek kalan kuş, tek kalan ağaç, nasıl çağırırsa onu, öyle gelmekte acele edecektir o kıyâmet günün şâiri. Kıyâmeti erteleyen, dirilişle erteleyen şâir, suya dönüşüp gelecektir, en billûr kaynak ve çeşme ağızlarından. Ve deniz olup sonsuzluğun hikmetinden diyecektir. Ve şâir, Tanrı Yolu’nun eri olan şâir, Diriliş Kafilesinde en ön sırada yürüyen kişi. Suçsuz insanların ve çocukların katili olmaktan çekinmeyen soyların kuruduğu, zulüm sistemlerinin yere battığı o gün, şâir, kesilmiş soluğuna yeniden kavuşacak ve solukta Tanrı sevgisinin günü yeniden açılacaktır” (71).
Dirilişin aynasında bu yansımaları gördükten sonra bir de Allâme Muhammed İkbal’in “Benliğin Sırlarıyla dolu gönül aynasına bakalım. Bu İkbal aynamız bakın neler gösteriyor:
“Yaradılışımın udu o kadar işitilmemiş nağmeler ibdâ ediyor ki yanımda arkadaşım dahi onu anlayamıyor.
“Bir nağmeyim, mızrabla alâkam yok. Ben yarının şâirinin terennümüyüm.
“Benim asrım sırları bilen bir asır değildir. Benim Yusuf’um bu pazar için değildir.
“Eski dostlardan umudum yok. Benim Tur’um Kelîm (Musa) geliyor diye yanıyor” (72).
“Hakk’a naip olan insan, âlemin canı gibidir. Onun varlığı, İsm-i A’zamın gölgesidir.
“Cüz ve küllün, her şeyin gizlice ifade ettikleri şeyleri anlar, cihanda Hakk’ın emriyle kaim olur.
“Gönül teli, onun mızbarından nağmeler soluklar. Onun uykusu da uyanıklığı da Hakk uğrundadır.
“O, insan nev’ine hem ebedî saadet müjdesi verir, hem de onları Hakk’ın azabı ile tehdit eder. O, hem asker, hem kumandan, hem emirdir.
“O’nun heybeti Nil’i kurutur, Mısır’dan İsraili çıkarıp götürür.
“O, bir kalk dedi mi mezardan ölüler dirilip kalkar ve çaman üzerinde fıstık ağaçları gibi yükselir.
“Hayatı başka türlü anlar, başka türlü tefsir eder. Bu rüyayı yeni bir şekilde tabir eder.
“Onun gizli varlığı hayatın sırrıdır. O, hayat sazının işitilmemiş, duyulmamış bir nağmesidir.
“Onun zatının iki beytini vezne getirebilmek için yaradılışın ince nükteler devşirebilen şâir ruhu ne kanlar yutar.
“Bizim bir avuç toprağımız elene elene feleğin en yüksek noktasına yükselir ve o büyük kahraman bu tozdan vücuda gelir.
“Bizim bu günümüzün külü içinde uyuyan o kıvılcım yarınımızın âlemleri yakan bir alevi olur.
“Ey zamanın alaca atına binip cevelan eden şehsuvar, gel. Ey imkân âleminin göz nuru gel.
“Şu yaradılış hengâmesine revnak ver; göz bebeklerinde bir mamûre hâlinde tecellî et.
“Şu birbirine düşmüş milletlerin feryatlarını sustur, öyle bir nağme vücuda getir ki, o nağme kulaklara Cennet zevkini versin.
“Kalk, insanlar arasında kardeşlik kanununu tanzim et; insanlara tekrar sevgi şarabından kadehler sun.
“Âleme tekrar sulh günlerini getir, çarpışanlara sulh haberini ulaştır.
“İnsan nev’i bir tarladır ki o tarlanın mahsulü sensin. Bir bahar olup bahçelerimize gel (73).
Dirilişin aynasında portresini gördüğümüz, İkbal’in davetiye çıkardığı “Şâir-Mehdî”, Mevdûdî’ye göre şu misyonla gelecektir:
“Bu önder ve lider, ruhta ve özde İslâm olan yeni bir düşünce ekolü ve hareket tarzı belirleyecektir. Onun başlattığı hareket ve düşünce akımı, kafaları ve insanların yaşantılarını temelden değiştirecektir. Başlattığı hareket öylesine büyük ve geniş kapsamlı olacaktır ki, hem siyâsî ve hem kültürel nitelikler taşıyacaktır. Câhiliyye bütün gücüyle ona karşı koymaya, onu yıkmaya çalışacaktır ama zafer Mehdî’nin olacaktır. O öylesine muazzam ve muhteşem bir İslâm devleti kuracaktır ki bir yandan mânevî değeri ve niteliği çok yüksek olacaktır, bir yandan da maddî, ilmî ve teknolojik kalkınması en üst düzeyde olacaktır. Hadiste de bu noktaya temas edilmiştir: “O’nun (Mehdi’nin) hükümetinden hem göktekiler, hem yerdekiler razı olacaklardır. Gök alabildiğine bereketlerini yağdıracak, yer de içindeki bütün hazinelerini dışarıya çıkaracaktır” (74).
Dirilişin Aynası, özel vasfını kaybederek, genel bir deyim olarak ortaya çıktı. Çünkü bu yazı serisinde genel çerçevesini çizip ortaya koymaya çalıştığımız tablo ve manzarada değişik kaynaklardan renkler ve çizgiler de katıldı çalışmamıza. Artık, bu günümüz İslâm dirilişinin beklenen aslî kadrosuyla ilgili bir diriliş tablosu oldu. Hiç kimse kendisini böyle bir tablonun dışında görmek istemez, orada yerini almak arzusu duyar. Biz, ismiyle, maddî-mânevî eseriyle çizilen bu tabloya en uygun kadroyu gördük, dinledik ve sevdik. Allah için sevmeye ve onlarla olmaya devam edeceğiz. Kader bizi ayırmasın.!
DİPNOTLAR:
66) Karakoç, Sezai, Edebiyat Yazıları III Diriliş Yayınları, İst. 1982, sf.39-40.
67) Karakoç, Sezai, Edebiyat Yazıları I, Diriliş Yayınları. İst. 1982. sf.42.
68) a.g.e. sf.44
69) a.g.e.sf. 108-109.
70) a.g.e. sf. 109. 71)a.g.e.sf.lll.
72) İkbal, Muhammed: Esrar ve Rumuz, İst. 1964 Ahmed aid matbaası, sf.19-20.
73) a.g.e. sf. 46-47-48.
74) Mevdûdî, Tarih Boyunca Tevhid Mücadelesi ve Hz. Peygamber’in Hayatı, c.l, sf.377, Pınar Yayınları. İst. 1983.
kaynak: yeniumit.com.tr
Add comment Ocak 8, 2007
Dirilişin Aynasında Şair-Mehdî (8)
Yazar: Mehmed Tahiroğlu
Necip Fazıl Kısakürek, “Poetika”sında şâire ait özellikleri anlatırken, onda, memuriyetinden haberi olsun olmasın, cemiyetinin gelecek günlere doğru felâket ve saâdetlerini besteleyen ve daima gaibi istintak eden (soruşturan) üstün bir medyum seciyesi olduğunu ve şâirin, Allah’ın kendisine bahşettiği nurla, cemiyetinin gerilere ve ilerilere doğru mânâsını temsil ettiğini söyler.
Diriliş’te de şâire farklı bir gözle bakılmaz. Hatta şâire çok daha yoğun ve çok daha üstün bir görev yüklenilir, sonuçta da şâirle Mehdî özdeşleştirilir. Bütün bunları Diriliş’in kendi dilinden okumaya çalışalım:
“Şâir, felâkete uğrayan milletini ayağa kaldırmak için başını yükselten, toplum minberine çıkan kahramandır. Umutlandırandır, muştular saçandır (58).” “‘Şâir, milletinin sözcüsü, yorumcusu ve gerekirse yol göstericisidir. Şâir, milletinin kalbidir. Atan nabzı, çarpan yüreğidir. O, milletine kafasıyla, gönlüyle ve ruhuyla yapışıktır. Alınyazısı, milletinin alınyazısıdır. Şâiri olmayan millet yok demektir. Şâirlerini görmeyen millet, kendini görmüyor, şâirlerini yaşamayan millet, yaşamıyor demektir (59).” ”Şâirin bir misyonu vardır; bir kabile içinde, bir millet içinde, ya da insanlık içinde insanın, ya da insanlığın din kaynaklı törenlerinde ilâhî mûsikîye, onun sesi karışmalıdır. Tanrı’yı bütün insan kardeşleri adına o yüceltecektir. Tanrı’ya onlar adına, sesini o yükseltecektir. Felâket ânında yine insanlar adına sesini o duyuracaktır, Tanrı’ya. İnsanlık adına o günâh çıkartacak, günâhlarımızın itirafını o yapacak, af isteğimizi en canlı ve anlamlı şekilde o çıkartacaktır Tanrı katına. Tanrı, samimiliği ve temiz yürekliliği içinde onu toplumun temsilcisi, sözcüsü kabul edip eşsiz acımasıyla insanları bağışlayabilir.
Yalvarışların en güzelini, en ölmezini belki o yapacaktır. Öyle ki, insanlar, aynı durumla karşılaştıkları her vakitte o yalvarıyı dillerinde ve gönüllerinde hazır bulabilsinler; o yakarı, insanlık için sunulan en etkin teselli olabilsin (60).
“Her an, olağanüstü duyarlıklı olmak, kelimelere bu duyarlığı bütün şiddeti ve elektrikliliği ile yüklemek, şâirin misyonudur. Veliliği, önderliği, kahramanlığı, savaşçılığı, aşkı ve ölümü, milleti adına, insanlık adına kelimeler içinde bir kere daha yaşamak borcundadır. O, yalnız, milletinin geçmişini değil, geleceğini de yüklenmiştir. Gelecek felaketleri sezip çığlık çığlığa haber vermek, halkı uyarmak, ona yön göstermek, bunu da kalblere ve ruhlara işleyecek bir güç yapmak ödevindedir (61).
“Şâir, bir kader cambazlığının adamıdır. O, insanlığın çektiğini ve çekmesi gerektiğini çekecek, fakat bu çekilenlerden ötürü ezilmeyecek ve bu çilenin mâcerâsını, bir kutup kâşifi sabrıyla, hatırasını kaydederken gösterdiği sabırla ve ameliyat başındaki doktordan daha sakin ve soğukkanlılıkla yazacaktır. Acıların kanını sevinçlerle, ihâneti masumlukla, korkaklığı yiğitlikle, hırsızlığı cömertlikle, lüksü riyâzetle yıkacaktır O, yaşantısı, dâima iki renk iplikle dıştan siyah ve içten ak, dıştan kızıl ve içten yeşil iplikle örülmüş görünümündedir (62).
“İnsanlar, çoğu kez bu trajedya kahramanına, bir komik muamelesi yaparlar. Bunu bilmelidir şâir. Bunu göze almalıdır. Ama her seferinde, yenilgiyi kabul eden o değil öbürleri olmalıdır. Övgüler de, yergiler de dayanıksızdır. Şâirse, dayanaklı olduğu ölçüde kazanacaktır. Geceye yenilmeyen her kişiye, ödül olarak bir sabah ve bir gündüz, bir güneş vardır. Ve şâir, her sabah, armağan olarak, bir gündüze kavuşmağa en lâyık kişidir (63)
“Şair bağlantısını kendisi kurmalı, her şeyin kiralandığı çağımızda, son derece dikkatli olmalı, bilerek bilmeyerek kiralanma durumuna düşmemeli. Ortak görüşlerde de kiralanmamalı şâir. Bir levha asılıdır şâirin alnında: “Satılık değildir.”, “Kiralık değildir.” Çağa karşı direnmeli. O, asla çağdaş değildir. Çağdan ileridir, hep. Ona “çağ dışı” ya da “geride kalmış” gözüyle bakacaktır çoğu kez çağ. Aldırmamalı buna. Çağ, ondan, hiç bir şey vermemek karşılığında her şeyi ister. Onun ruhunu, geleceğini ister. Geçici ün için gerçek ve sürekli ününü ister. Doğar doğmaz ölen alkışlar karşılığında, gelecek çağları dolduracak alkış çınlayışlarını ister (64).
“Şâir, kendisi bir süper güçtür. Bunu unutmamalı. Onu, bir Donkişot olarak nitelendirebilirler. Varsın olsun, onlar da dev değil, yeldeğirmenleridirler. Bir gün yel kesilecek ve değirmenler dönmez olacaktır.
“Uygarlığın ölüm ve intihar çıkmazına saplandığı bu gün, şâir, yeniden sesini yükseltmelidir. Tekniği ve bilimi, böylesine insanlık dışı bir mâceraya sürükleyenlere karşı, ayağa kalkmalı ve insanlığa yeni umut çığırını açacak çağrısını yöneltmelidir. Silahlara değil, silahlandırış ruhuna, uygarlığın yozlaştırılmasına ve soysuzlaştırmasına karşı, “büyük başkaldırının sûrunu üflemelidir. İnsanlığı dünyâ cehennemine ve kıyâmetine yuvarlayanların önüne kayalar gibi dikilmelidir.
“Kutsal kitaptan hız ve ilham alarak, insanlığın yeni mesajını en yoğun ifâdelerle dillendirmeli, “genel insanlık türküsünü yeniden ve yenilmez, ezilmez, aşınmaz ve aşılmaz bir şekilde, yalancıları ve sahteleriyle değil, gerçeğiyle söylemelidir.
“Bir diriliş eri, ereni, piri olmalıdır yeniden şâir. Diriliş ruhunun yeni bayrakçısı, sancaktarı. Çağın kulelerine, burçlarına, sesini, bayrak gibi ufukların gönderine çeken adam.”
“O, ne bir grevci, ne bir mitingcidir. Şovmen hiç değildir. Çağın aldatıcı nitelendirmelerine kanmamak. O, kimsenin yanında yer alacak değildir. Ona ihtiyaç duyanlar varsa, lütfen, onun yanında yer alsınlar. Onu tek başına bir görev ve misyon sahibi kabul etmeyenler, yani onun asgarî saygınlığını tanımayanlarla onun ne ilgisi olabilir?
“Bizce şâir, Diriliş Günü adamıdır. İsrafil’in ve Cebrâil’in adamı. Öleyazan insan ruhu dirildiği gün, o da gerçeğiyle geri dönmüş olacaktır. Ama biz diyoruz ki, o günü beklemesin. O günden önce gelmeye baksın. Ve böylece, o günün, diriliş gününün gelmesinde en büyük pay sahiplerinden biri olsun.
“Günümüzü ve çağımızı, bir şâir denen kişiler, öylesine kelimelerimizin ölüsünde ve deyişlerimizin çekiciyle dövüp yoğurmalıyız ki, saçtığımız kıvılcımlar ve çıkardığımız çınlayışlar, şâirin diriliş ve dönüşünün ayak sesleri olsun (65).” (devamı var)
Dipnotlar:
58) Karakoç, Sezai; Edebiyat Yazıları I, Diriliş Yayınları, İst. 1982, sf. 46.
59) a.g.e., sf. 47.
60) a.g.e., sf. 56.
61) a.g.e., sf. 57.
62) a.g.e., sf. 58.
63)a.g.e., sf. 60.
64) a.g.e., sf. 63, 64
65) a.g.e., sf. 65. 66. 67.
kaynak: yeniumit.com.tr
Add comment Ocak 8, 2007
Diriliş Aynasında Doğan Güneş (7)
Yazar: Mehmed Tahiroğlu
Diriliş’in “Zamana adanmış Sözler”ine dönüyoruz. Karsımızda bir şiir dili var. Ancak âşinâ gönüllerin duyup anlayacağı işaretler var. Bugüne ve geleceğe dönük işaretler. İlk şiir: “Fecir Devleti”.
Bu şiir âdeta bir “seniyyetül vedâ” türküsüdür. “Hz. İsa’nın dağ vaazı dinleyicileri”nin, “Çağı ülkülerine bir ortaçağ yayı gibi gerenlerdin, “İnkarı öldürüp, insanı dirilten “Mesihiyyet neslinin, Batmış medeniyetimizin, ruhumuzun arkeologları, şafak işçileri, ikindi Mimarları, bir fecrin erleri’nin seniyetül vedâ türküsü (40).
Bu gelecek, gelmekte olan fecir devleti isçilerinin ustası, bir “Masal” kahramanıdır. Batılıların öldüremediği, ruhu nurdan bir sütun hâlinde göğe yükselen, en onulmaz yaralara şifâ olan bir kahraman. Anadolu zamanını “Kırk saat ya da kırk yıl gibi bir zaman” için mayalayan bir kahramandır (41).
Bu kahramanın ve emanetçilerinin yürüyüşü, ”Sürgün ülkeden başkentler başkentine”dir. Medine, Şam, Bağdat, belki de İstanbul’a…
Kalbinden sürgün olduğumuz o sevgili için af dilenmeli, affa layık olunmasa da, af dilenmeli ki “Esir kentten Özülkeye” yani “Fecir Devleti”ne yani “İslâm”a varılabilsin.
O aziz, o gün yüzlü saatlerin geri gelmesi, gönle dört bir yönden Meryem gibi boşanan, şiirler kelebeği en bakire kelimeye sahip olunması demektir.
Meryem ve Kelime. (Mesih-Mehdi).
Zehre batan ruh, onun ışığı ile aydınlanacak. Bu, çaresiz derde şifâ olacak elin sahibi, gökten kevser gibi boşanan âb-ı hayat olup inecek.
Hayatı yumuşattığı gibi ölümü yumuşatacak.
İnsanoğlu, dev ve cin, önünde bağlayıp, melekler secde için kapısında bekleyip duracak.
Yüzünde Tanrı’dan gelmiş gibi solmaz renkler taşıyacak (42).
Kimdir bu elin sahibi?
Kur’ân’dır bu elin sahibi. Çünkü kim vahyin Kur’ân yapraklarından uzanan ellerine tutunursa, hayat ve ölüm kaymalarından emin olur (43). Ama insanı yeniden vahye döndürecek, batının ve doğunun yüzünü vahiy aydınlığıyla aydınlatacak ve güldürecek insandır. Bilerek bilmeyerek, bütün insanlık onu arıyor, onun özlemini çekiyor, onun yolunu gözlüyor, şifâyı bekler gibi bekliyor (44). Bu, Kur’ân’ı ruhuna giyinmiş, onu hayatına özsu yapmış bir gönül eri, muhabbet fedaisidir.
Sevgilinin geri gelişi (uygarlığın yeni atılımı) için diriliş çekirdeğinin oluşması gerekir. Peygamberlerin çevresindeki ilkler topluluğu bu çekirdeğe örnek topluluktur. Tasavvuf dilinde ki ”Kırklar” sembolü de bu topluluğu adlandıran bir imajdır. Havariler, ashâb, bu kırklar deyişinin tarihi isimleri (45).
Bir nevi çağın sorumlusu değil tutsağı durumunda bulunan İslâm, insanlığın ıstırabına çare olacak iksiri, çağı uyandıracak, uygarlığı diriltecek iksiri kalbinde ışık saçan bir cevahir gibi saklıyor.
Çağı ve gelecek zamanı diriltecek “Kırklar”ı, diriliş çekirdeğini sökün ettirecek Kur’ân iksirini göğsünde saklıyor İslâm (46).
“Her şey Allah için, her şey Allah’a doğru” prensibini yüreğine isleyenler, insanlık ruhunu, çağdaş kanserden ayıklayacaklardır ancak. Bu yol açılıncadır ki, Tarih Deccalı, Hakikat Mehdisinin kılıcıyla ikiye biçilecek ve İslâm ruhunun bir nefesi olan Hz. İsa soluğuyla, ölü dirilecektir (47).
DİRİLİŞ AYNASINDA ANADOLU ZAMANI, TARİH VE KADER VEYA YİNE MEHDİ
Hicretin 7. yüzyılında, Milattan 13. yüzyıl sonra İslâm âlemi büyük bir sarsıntı geçirir. Doğudan Moğol batıdan da Haçlı saldırılarıyla neredeyse ölüm sularına erer. Bu doğu ve batı akınları Anadoluyu ve Anadolu insanının kafa ve yürek içini allak bullak eder (48).
“Haçlı ve Moğol, Anadolunun ruhunda yalnız bir tarih yarası açmış olmaz, bir metafizik yara da açmış olur (49). Gönül bulanır, kafa sarsılır, ruh, bin yerinden hallaçlanır (50). Fakat bütün bu olumsuzlukları göğüsleyecek ve yeniden olumlu yöne çevirecek birer tabib-i mânevi olan büyük insanlar zuhur edecektir.
“Mevlâna, Hacı Bektas ve Hacı Bayram-ı Veliler, Yunus Emreler Serhat akıncıları… İşte yeni Anadolu’nun bu yüzyıllardaki önder kurucuları.
“Anadolunun yeniden kuruluşunda, Mevlâna Celaleddin, metafizik planın mimarıdır”.
“Haçlıların şüphelere saldığı yaralı ruh, Mevlâna’nın şifalı eliyle iyi edilecektir: Moğolların saçtıkları, daha doğrusu gelişmesine sebep oldukları umutsuzluk tohumları, onun gülümseyişiyle kuruyup gidecektir. O, Anadolunun dünya huzuruna yeniden çıkış hazırlığında, entellektüel kadronun bir numaralı adamı olarak ortaya çıkar ve Anadolu entelijansiyasının temelini atar(5I). Aynı durum, Rusya-Çin ve Amerika-Batı karşısındaki bugünün Anadolusunda da oluyor. O yüzyılda Hazreti Mevlâna Anadolunun, hatta bütün İslâm dünyasının, Doğunun “Tabib-i Mânevisi” olur. Ama nasıl? Bir de onu görelim Dirilisin Aynasında:
“Mevlâna’nın babası Sultanul Ulemâ Harzemşahlar ülkesinden ayrılırken öyle rasgele karar vererek ayrılmamıştır. Mânevi eğitim almış bu büyüklerin öylesine önemli bir hayat değişikliği kararını vermeleri için dış sebepler yetmez; mutlaka onlar içlerinde “izin” çıktığına bir işaret beklerler. İzinsiz hareket etmez onlar. Ya rüya ile veya uyanıklık halinde onlar, bu iznin çıktığını anlar ve öyle hareket ederler. Aradığını da Konya’da bulmuş, aslında belki bir sezgi ile arıyordu aradığını ama bir kerametle bulduğuna hiç şüphe yok” (52). Aynı değerlendirme Bediüzzaman ve Bedîüzzaman’ın haber verdikleri için de geçerlidir. Bunlar da “izinli”dirler. Ahirzaman mimarları olarak, Kur’ân hizmetkarları, muhabbet fedaileri, Garibler topluluğu olarak işbaşındadırlar. Yine dirilişe dönelim:
“Aradığını Konya’da bulan ve orada mekân tutan Sultanül Ulemâ, Mevlânâ’nın eğitim ve öğretiminde olanca titizliği gösterir. Devrin Ulu kişilerinden zâhir ve bâtın ilimlerini tahsil eder. “Tabib-i Mânevi” olacaktır. O iyi edecektir Anadolunun yaralarını, yoksa, kaderin aklı aşan görüntülerle gelişine, zayıf insanoğlu nasıl dayanır? Nasıl şifaya kavuşacaktır bu zehirlenişten? İşte bunun için, bilhassa böyle çağlardadır ki, ruhları inanç denizi gibi çalkalanan “Tabib-i Mâneviler” geliyor. Bu ruhların, binbir ateş imtihanından geçmiş olan bu ruhların, kardeşlerini tecrübelerinden yararlandırmak ödevidir, borcudur. Ancak kendilerini bu yetkinlikte görmeleri; işte en zor nokta, en çözülmez düğüm burada… “
“Doktorun diploması vardır. Mânevi tabib için, insan ruhunu eğiten ekoller olan tarikatlarda icazetname vardır. Ama gerçek diploma, gerçek icazetnâme, kağıtta yazılı olan değildir. Kağıtta yazılı olan, resmi makamlar ve toplum içindir. Asıl izin Allah’tandır. Şifayı O verecektir, doktora izni O verecektir. Kim bilir böyle bir göreve işaret eden kaç rüya gördü Mevlânâ”(53).
Görüldüğü gibi Hazreti Mevlânâ, yediyüzyıl sonra maddi-mânevi korkunç bir sarsıntı, hastalık geçiren Anadolu İslâm toplumu için gönderilmiş bir ruh doktoru, bir gönül eri, mânevi âlem kahramanlarından biridir. Anadolu işte bu Erlerin şifalı ellerinde Osmanlı Yurdu olarak yeniden kurulur, ayağa kalkar. Mevlânâ’dan tam yedi yüzyıl sonra Anadolu yine bir sarsıntı geçirmiş, korkunç bir deprem yaşamıştır. Maddi, mânevi her şeyi alt-üst etmiş bir deprem. Yine Haçlı (Amerika ve Batı), yine Moğol (Rus ve Çin) vardır karşısında. Bu defa ruhun aldığı yaralar daha derin, daha korkunç ve daha öldürücüdür. “Tabib-i Mâneviler” yine gelmeyecek mi? Yine öleyazan âlem-i İslamı ihya etmeyecekler mi? Dirilişin aynasında buna da cevap yansıyor:
Ruhun Dirilişi, İslâm’ın Dirilişi ve İnsanlığın Dirilişi kitapları bu sorunun aydınlık cevaplarıyla dolu. Hızırla Kırk Saat ve Tâhânın Kitabı ile diğer sür kitapları da İslâm’ın 20. yüzyılda yeniden dirilişinin destanımsı muştularıyla dolu.
İslâm’ın Dirilişi’nde, “Anadolunun yeniden kuruluşunda, Bedîüzzaman, metafizik plânın mimârı” olarak gösteriliyor. Risâle-i Nur ise başlı başına bir İslâm kültürü külliyatı olarak değerlendiriliyor. Zaten Diriliş’in çıkışıyla Bedîüzzaman’ın bu dünyadan çıkışı arasında bir münâsebet görmek istiyoruz. Bedîüzzaman’ın da bir “izinli” gönül eri olduğu inancındayız. Demiştik yine diyelim. Eserlerinde bunu kendisi belirtiyor ve kendisinden sonra görevi devam ettirecek olanları da haber veriyor. Onların hizmet vasıflarını çok net çizgilerle belirtiyor.
Bedîüzzaman, Kur’ân şuuruyla bakıyor her olaya. Ondaki hâdiselerin, kıssaların, ilerde gelecek hâdiselerin birer ip ucu olduklarını, gelecek olayları anlamak için Kur’ân’a bakmak gerektiğini söylüyor Hz. İsa, Zülkarneyn gibi zâtları anlatırken günümüze bakan yönleriyle değerlendiriyor. Bunların ahirzamanda gelecek olan Mehdi ile ilişkileri ortaya koyuyor. Biz de Kur’ân ve hadislere bakarsak Deccal ile Ye’cüc ve Me’cüc bunun karşısında Hz. İsa Zülkarneyn-Mehdi kutbunu görürüz.
“Her kim, Deccala yetişirse Kehf süresini okusun” Kehf sûresine bakarsak, Ashab-ı Kehf, Hz. Musa ve Zülkarneyn’in kıssalarını görürüz. Bir hadiste, “Ashab-ı Kehf Mehdi’nin yardımcıları” olarak gösteriliyor. (54). Bir başka hadiste de “Ye’cüc’ün çıkması kıyamet alametlerinden olarak gösteriliyor ve onlarla da Meryemoğlu İsa’nın savaşacağı söyleniyor” (55). Simdi bu bilgilerin ışığında bir daha baktığımız zaman, Sûre-i Kehf’te ahirzamanda gelecek ve deccaliyetle, Ye’cüc ve Me’cüc ile savaşacak, dünya yeniden İslâm sulh ve sükûnunu getirecek olan zâtın portre ve programını görürüz. Mehdiyyet, Ashab-ı Kehf gibi yetişip gelişecek, Hazreti Musa gibi Hızır yolculuğunu tamamlayacak ve Zülkarneyn gibi de savaşıp devletini kuracak. Yeniden İslâm’ı, Süleyman mülküne ve haşmetine kavuşturacaktır, İnsanlığın yüzünü güldürecektir. Hicri 7. ve Miladi 13. yüzyılı ile günümüz arasında tarihi, sosyolojik ve politik açılardan çeşitli benzerlikler bulmak mümkündür. O dönem Anadolusunun Önder kurucuları olan Mevlânâ, Hacı Bektaş, Hacı Bayram Veliler, Yunus Emre’ler ve Serhat Akıncıları ile gününümüz Anadolusunun şu asırlık zaman içinde gelen kurucuları arasında da benzerlikler vardır.
Diriliş, o dönemin Tabu Mânevisi Mevlânâ’nın misyonunu anlatırken şu tesbitlerde bulunur:
“Bir yandan medrese öğreninimi devam etmiş, yetişen ilim insanları Anadolunun her tarafına gönderilmiş. Böylece Moğol idaresinde bile Anadolunun mânen sahipsiz kalmaması sağlanmıştır. İslâmın din bilimleri, adaletin icrası ve halk moralinin korunması, bu müftü, kadı, medrese hocası olarak Anadoluya dağılan zâtların himmetiyle mümkün olmuştur. Bilim tahsilinin yanında muntazam bir tarikat eğitimi gibi görünmese de, esasta ruh için gerekli tüm eğitimi, Mevlânâ ve arkadaşlarının sohbetlerinden almışlardır, bu kritik devir öğretmenleri. Mevlânâ ve arkadaşları, bu dönemde yönetimle ilişkilerini kesmemişlerdir. Onların, Moğolların egemenliğinde olan bu yöneticilerle ilişkilerini sürdürmeleri çelişkili gibi görünebilir, bugün gözümüze. Hatta, kendileri ruhlarıyla Avrupalıların, Amerikalıların ve Rusların işbirlikçisi olanlar, gazetelerindeki dizi yazılarda, Mevlânâ’yı Moğol işbirlikçisi gibi göstermeye yeltenmişlerdir. Oysa Mevlânâ ve arkadaşlarının ilişkisi birkaç katlıdır. Önce bu yöneticilerle yardımcı olmak bir görevdir. Bu Selçuklu Beyleri, vezirleri, genellikle iyi niyetli olup çok güç durumda idiler. Mevlânâ ve arkadaşları bu kritik dönemin sorumluları için tükenmez bir mâneviyat kaynağı oldu. Öte yandan halk da mânen Mevlânâ ve diğer büyüklerin, gerek medreselerinde ve gerek sohbetlerinde. Öğrencileriyle, müridleriyle ve yöneticileriyle sürekli diyalog içinde olduklarını görüyor ve bundan direnç ve kuvvet alıyordu. Moğolların maddeten halkı soymalarına ve onlara ağır baskı yapmalarına dayanmak başka türlü kabil değildi. Mevlânâ, yöneticilerle ilişkisini kesmeyerek hem onlara destek oluyor, hem de yoksul ve yıkık Anadoluya, önce ruhlarının imarı için gerekli elemanların tayin ve şevkini ve onlara imkân sağlanmasını temin ediyordu. Diğer şeyhlerin mektubatı hep tasavvuf konularıyla dolu olduğu halde, Mevlânâ’nın mektuplarının daha çok su ve bu hocanın Anadolunun bir şehrine tayin edilip gönderilmesi ricası şeklinde olmasının sebebi budur. Her büyüğün mektubu kendi zamanı ve şartlarına göredir. Halkın ihtiyacı neyse ona göre olur mektup. O vakit, halk, kendisini mâzı en ayakta tutacak kişilere muhtaç olduğundan, Mevlânâ da bu mektupları daha çok yöneticilere adamlarının Anadoluya tayini için göndermiştir. Moğollara karşı Anadolu’yu hazırlamışlardır böylece elbirliğiyle” (56).
Bugünün Anadolusunda, İslâmın Dirilişi için görev almış, Medinelerin tükendiği bir zaman ve zeminde bulundukları veya gittikleri yerleri yeniden Medineleştirme istikametinde çanla başla çalışan, ocaklar tüttüren erler ve erenler yok mudur? Diriliş aynasında hicri 7. yüzyıl Anadolusu için yansıyanlar sanki o yüzyılın bir simetrisi durumunda olsa bugünün Anadolusu için de yansıtılmış olmuyor mu?
Dirilişin aynasında neler gördük ve neler yansıtmaya çalıştık? Yoksa aynayı puslandırıp iyice anlaşılmaz hale mi getirdik? Yine Dirilişin dediği gibi “aynayı anlayayım derken kırdık da bir çocuk gibi haykırdık mı?”
Bedîüzzaman, Risâle-i Nur’ u geçmiş büyüklerin gaybi işaretleriyle izah ederken muhtemel bir itiraza karşı söyle der: “Eğer bir muannid tarafından denilse: “Hazret-i İmam Ali (r.a), bu umum mecazi mânâları irade etmemiş. Biz de deriz ki: Faraza, Hazret-i İmam Ali (r.a) irade etmezse, fakat kelamı delâlet eder ve karinelerin kuvvetiyle, işari ve zımni delâletle mânâlar içine dahil eder”. (Mektubat, sf.442) diyerek susturucu bir cevap veriyor. Biz de aynı şeyleri demekle birlikte şunu da hatırlatırız:
Kâinatın Efendisi peygamberlik vazifesini almadan birkaç yıl önce Hicaz’da Sûk-i Ukaz panayırında Arapların şairi, hatibi ve hakimi olan Kubb b. Sâide bir hitabede bulunur. O hitabede “Yemin ederim, yemin ederim ki Allah’ın indinde bir din vardır ki, şimdi içinde bulunduğumuz dinden daha sevgilidir. Ve Allah’ın gelecek bir Peygamberi vardır ki gelmesi pek yakındır. Gölgesi başınızın üstüne geldi!… Ne mutlu o kimseye ki O’na imân eder, O da kendisine hidayet eyleye!” der (57).
Bu hitabeyi dinleyenler arasında Kâinatın Efendisi ve O’nun has dostu, sadık arkadaşı Ebubekir Sıddîk da vardır. Ne, dinleten, anlattığı Zât’ın kendisini dinlediğinden, ne de dinleyen, anlatılan Zât’ın kendisi olduğundan haberli değillerdi. Diriliş de Öyle bir ayna tutuyor ki, gösteren de görünen de aynanın içindedirler. Biz yerimizi bu aynanın işaretiyle bulduk.
DİPNOTLAR
40) Şiirler-IV, Sezai Karakoç, Diriliş yay. İst. 1985, sf. 7.
41) a.g.e.. sf. 19.
42) a.g.e.. sf. 32, 33.
43) Sütun 2, sf. 408.
44) a.g.e.. sf. 496.
45) Çağ ve İlham-2, Sezai Karakoç Diriliş yay. İst. 1986,sf. 48,49.
46) a.g.e.. sf. 50.
47) Gün dönümü, Sezai Karakoç, Diriliş Yay. İst. 1977, sf. 8.
48) Yunus Emre, Sezai Karakoç, Diriliş yay. İst. 1974, sf. 7.
49) a.g.e.. sf. 9.
50) a.g.e.. sf. 10.
51) a.g.e.. sf. 12.
52) Diriliş Der. Yıl: 29, Dn. 7, sayı: 23, 26 Aralık 1988, İst. sf. 8.
53) a.g.e.. sf. 5, sayı; 29, 6 Şubat 1989.
54) Kıyamet Alâmetleri; Muhammed B. Resul el-Huseyni, (çev. Naim Erdoğan), Pamuk Yay. İst sf. 183.
55) a.g.e..sf. 247.
56) Diriliş Dergisi, İst. 26 Aralık 1988, sayı: 23, sf. 9.
57) Kâinatın Efendisi Peygamberimizin Hayatı, Salih Suruç, Y. Asya Y. İst. 1981, c.1. sf. 184.
Kaynak: yeniumit.com.tr
Add comment Ocak 8, 2007
Diriliş Aynasında Doğan Güneş (6)
Yazar: Mehmed Tahiroğlu
Eylül 1966′da Diriliş’in 6. sayısında şöyle bir tesbit var. “İslâm’ın temeli elbette inançtır. Aksiyon, inancın toplumun müesseselerine uzaması sonucunda kendiliğinden doğacaktır. Ufak bir kadrodaki inanç, düşünceyi, düşünce, kitlenin şuuraltını zorlamış, bundan, kütle inancı belirmiştir. İşte, İslâm, bu inanç temeli üzerinde hızla yükselecektir.”
“İnanış dirilişinde en önemli kütle hareketi olan Nurculuk, belli başlı bir örnektir. Nurculuğun en çok üzerinde durduğu İHLAS, inançların gönülde derinleşmesi ve samimi inanışın doğuşu demektir. Allah’a, peygambere, öteye, kadere ve hesaba, gayb âleminin kudret erleri olan meleklere yürekten inanmak, işte ihlâs budur. İhlâslı inanış olmadan da gerçek bir İslâm uğruna gerekirse can vermek yolu açılamaz. Bu bakımdan, İslâm inanışının dirilişi ve bunun belli başlı kadrosu olan Nurculuk, İslâm’ın ihlâs doktrini ve bunun uygulaması, canlanması mihveri etrafında döner. Karşı çıkanlardaki aşırı tepki de göstermektedir ki inanıştaki bu canlanış, problemin şah damarına dokunmaktadır. Başarıyla yürümektedir”(3).
Bu tesbit, daha önceki teshillerimiz de dikkate alınarak düşünülürse bu inanış akımının bir kahramanlık akımı örneği olduğu anlaşılır. İnançta dirilişin kahramanlık kadrosudur bu. Bu kadronun bir görevi daha vardır. Anadolu zamanını değiştirmek. Çünkü Anadolu zamanına yabancı zamanlar karışmak istemiştir. Batı zamanı bu zamana eklenmek istenmiştir. Demirine, Kur’an âyetlerinden su verilmiş olan Anadolu zamanı uzun bir Ashab-ı Kehf uykusundan sonra kımıldanmaya, binicisini kendi sırtından türeten bir at gibi yavaş yavaş göğermeğe, neşvünema bulmaya başlamıştır.
“İnsanımızın kalbinde bu zamanın şuuru uyandıkça, Anadolu, mahkûmu olduğu zaman şartlarının tasarruf edicisi olacaktır. Bu zamanı bir okul gibi gözleyen nesiller yeni ve canlı bir zamanın örgüsü olacaklardır. Ortadoğulunun kaşları, bu güçlü zamandan doğan yeni bir zamana bir yay gibi gerilecektir. Anadolu zamanı kısırlıktan kurtulmanın çilesini çekmektedir”..
“Kırk yılla kırk saat içinde bir vakitte, Anadolu zamanının çilesi dolacaktır”(‘32).
“Ey saat kıranlar! Batının inkâr putlarını dikmek için doğu saatlerini kıranlar! Güneş saatlerini bozanlar! Anadolu’nun kristal zamanını tuzla buz edenler! Şimdi bu zaman kırıklarından, zaman olusu kırıntılarından Kristal Bütünün ruhuna aykırı kızıl ve kara mozayıklar örmek niyetinin onulmaz ihanetine Anadoluyu kurban etmek için gece gündüz çalışıyorsunuz. Zamana yaptığınız zulüm son sınırına varmıştır. Allah’ın yarattığı en şuurlu varlıklardan biri olan zaman, bu cinayetlerinizden ötürü bir gün en mücerret plânda başkaldırırsa bu isyan yerinde olur. Zamanın içinden yeni bir zaman bu çekilen çileden doğacaktır. Zamanın çektiği çileden Anadoluda yeni bir zaman doğacaktır.”
“Zamanı dağınıklıktan kurtaran, derleyip toplayan bir düşünce ve inanç eri gelecektir. Zaman çilesine ermiş bir yiğit doğacaktır”(33).
Bir duâ tonu ve rengindeki bu sözlerle Bediüzzaman’ın şu sözlerine birlikte bakalım.
“Risale-i Nur’un şimdiye kadar fütühatı ve zındıkanın ve dalaletin savletlerini kırması ve yüzbinler biçarelerin imanlarını kurtarması ve biri yüze bazan bine mukabil yüzer binler hakiki mü’min talebeleri yetiştirmesi, Muhbir-i Sadık’ın ihbarını aynen tasdik etmiş ve ediyor. Ve inşaallah hiç bir kuvvet Anadolunun sinesinden onu çıkaramaz. Ta ahir zamanda hayatın geniş dairesinin asıl sahipleri, yani Mehdi ve şakirtleri, Cenab-ı Hakk’ın izniyle gelir, o daireyi genişlettirir ve o tohumlar sünbüllenir.” (Tarihçe-i Hayat, sf. 288, İstanbul-1987).
“Çok zaman evvel bir ehl-i velayetten işittik ki, o Zat, eski velîlerin gaybi işaretlerinden istihraç etmiş ve kanaati gelmiş ki. ‘Şark tarafından bir nur zuhur edecek, bid’alar zulumatını dağıtacak.’ Ben böyle bir nurun zuhuruna çok intizar ettim ve ediyorum. Fakat çiçekler baharda gelir. Öyle kudsi çiçeklere zemin hazır etmek lazım gelir. Ve anladık ki, bu hizmetimizle o nurani zatlara zemin ihzar ediyoruz.” (Said Nursi, Mektubat, sf.349, Tenvir Neşriyat, İstanbul)
Diriliş de bu Anadolu zeminine söyle ışık tutuyor.
“Risale-i Nur’un son derece etkili bir sesi ve üslubu vardır. Bir bakıma Risale-i Nur, tek başına, bir İslâm Kültürü külliyatıdır. Onun, Anadolu ‘da, okumamış insandan aydın insana kadar büyük bir kütleyi yeniden İslâm kültürü ve inancıyla eğittiğini, âdeta, Anadolu’da yeni bir kültür akımı doğurduğunu ve bir kültür savasına giriştiğini görmemek mümkün değildir “(34).
Daha önce Tâhâ sûresinden söz ederken, bundan önce Meryem ve Kehf sûrelerinin yer aldığını, bu ucu arasında Diriliş açısından bir ilişki bulunduğunu söyleyip geçmiştik. Tâhâ, Peygamber Efendimizin isimlerindendir. Bunu hatırladıktan sonra, Diriliş’in Efendimizle ilgili bir başka bakışına verelim kalbimizi. “O, cennetin bir kapısı değil, Cennetin ta kendisidir.”
”Cennetin sekiz rahmet kapısıyla ilintili olarak andığımız sekiz Peygamber ve onlara bağlı öbür peygamberler, birer kurtuluş kapısı olarak hep O’na açılırlar”(35)
“Ashabından her biri bir Peygamberi temsil ediyordu. Hazreti Ebubekir Hazreti İbrahim’i, Hazreti Ömer Hazreti Musa’yı, Hazreti Osman Zekeriya Peygamberi ve Hazreti Ali Hazreti İsa’yı. Ve öbür sahabelerden her biri bir peygamberi. Bunun içindir ki Benim sahabelerim, Beni İsrail peygamberleri gibidirler.” buyurdu” (36).
Dirilişin bu sözlerinden sonra, daha önce andığımız bir şiire yeniden bakalım.
‘Bir gül ansızın patlayıp açılacak bir saksıda
Ve kalkacak bir insan ayağa
Ve ışık ışık ışık
Arkasında solunda ve sağında
Ve uzatacak ellerini dışarıya
Ah bu ne beyaz ne beyaz
Musa’nın elleri
Ve yüzü İsa yüzünün benzeri
Sonra bir değişim daha
Kendinde özetleyen bütün peygamberleri
Son peygamberin kendisi sanki
Hızır da işi bitip de aradan çıkan köprülerin en yükseği
Mehdi.
Burada Peygamber Mehdi ile özdeşleştiriliyor. Daha doğrusu, Mehdi’nin Peygamberi temsil ettiği vurgulanıyor. Bu vurgulayış bize bazı hadisleri hatırlatıyor. “…Kardeşlerim, beni görmedikleri halde bana inananlardır. ” (M. Yusuf Kandehlevi, Hayatü’s-Sahabe, Cilt. 2, sf, 564, Divan Yay. İst.1980) İslâm garib olarak başladı -veya zuhur etti- ileride yine başladığı gibi garib olarak tekrar başlayacak -yahut yeniden zuhur edecek- ne mutlu o gariblere. ” (Elmalılı M. Hamdi Yazır, Hak Dini Kur’an Dili, Cilt. 5, sf. 3713, Eser Neşriyat ve Dağıtım, İstanbul.) Garibler, kardeşlerimdir, deniyor.
Hızırla Kırk Saat’te yine buna benzer bir özdeşleştirme var.
…
Musa sürüyü Şuaybtan öğrendiyse
Yolu dağı yaylayı benden öğrendi
Şuaybtan öğrendiyse köpeği
Kurdu benden öğrendi
Onunla çay içtiyse gündüzleri
Benimle kahve içti geceleri
Onunla namaz kıldıysa sabahları
Benimle duâ etti aksamları
Ondan aldıysa Tanrı sevgisini
Benden aldı korkusunu
Ama ben karanlıklarda yittim
Musa ışığa vardı
”Kırklar yediler geldiler
Beni alıp götürdüler
Birçok yeri gezdirdiler
Sonra geri getirdiler”
Deseydi Musa yalnız beni anlatmış olacaktı (37).
Burada da Hızır’la Musa’nın birbirini temsil ettiği vurgulanmıyor mu? Biz, bütün bu işaretler, mecazlar, imajlar ve semboller çerçevesinde ilerleyelim. Her ağırlık, belirli bir kuvvetle taşınır. Her yük onu çekecek bir güçle götürülür. Dün, Saadet asrında din yükünü, din sorumluluğunu nasıl bir güç ve kuvvet kaldırıp hayata hakim kıldıysa, dinin hükümlerini, Kur’an’ın emirlerini yaşayıp ve yaşatarak gerçekleştirdiyse, bugün de aynı güç ve kuvvette bir kadro, bir yiğitler topluluğu gerekli değil midir? O gün, yani saadet asrında, “Bugün sizin dininizi tamamladım!” diyen irade, güç ve kuvvet, o işi nasıl tamamladıysa, bugün de benzer şartlarda bu işi gerçekleştiremez tamamlayamaz mı? Bugün de varisler, miraslarını sırtlanarak aynı yolda yürüyüp bu işi tamamlayacaklar, O’nun izin ve iradesiyle. Bu işin sahipleri Mehdiyyet kutbudur. Mehdiyyeti temsil edecek olanlar da O’nun resulunün kardaşlarıdırlar.
Diriliş, bu kıyamet kahramanı da, “son peygamberin kendisi sanki” diyor. “Bütün peygamberleri kendinde özetleyendir” ve “Elleri Musa’nın elleri, yüzü İsa yüzünün benzeri”dir. “Benden sonra peygamber gelecek olsaydı, Ömer olurdu” denilen şerefli zata benzetilen Musa, ahir zamanda geleceği haber verilen ve Hazreti Ali’ye benzetilen veya Hz. Ali’nin benzetildiği İsa, Mehdi’de odaklaşıyor. Zaten Mehdi’nin Ehl-i beytten olacağı söylenmiyor mu?
Kehf sûresiyle ilgili bir hadiste, “Kim sûre-i Kehfin evvelinden on âyet ezberlerse Deccalın şerrinden emin olur”(38) deniyor. Dokuzuncu ve onuncu ayetten itibaren ashab-ı kehfın hikayeleri anlatılıyor. Deccaliyetin karşısında Mehdiyyet vardır. İslâm’ın en büyük düşman kadrosu. Ve karşılarında da İslâm’ın ikinci ilkler kadrosu, ihya kadrosu. Sûrede bu kadronun genel mücadele metodu çiziliyor. Önce kehf ashabı gibi, sonra Hazret i Musa ve Hazreti Hızır gibi, sonra da Zülkarneyn veya Hazreti İsa gibi görünme ders veriliyor. Böyle olmasa, hadiste, “Her kim, Deccala yetişirse Kehf sûresini okusun” (39) denir miydi? Veya öyle denmesinin buna açık bir hikmeti olmaz mıydı?
Her müslüman cihad eri bu üç sûre üzerinde derin derin düşünüp ibret almalı.
DİPNOTLAR:
31) İslâm’ın Dirilişi, Sezai Karakoç, Diriliş Yy. İst.1972, sf. 35,36.
32) Sütun 2, sf.651,652.
33) a.g.e sf.654, 655.
34) İslâm’ın Dirilişi, sf.38.
35) Yitik Cennet, Sezai Karakoç, Diriliş Yy. İst. 1985, sf. l00.
36) a.g.e.102.
Kaynak: yeniumit.com.tr
Add comment Ocak 8, 2007