Posts filed under 'Sezai Karakoç'tan'
“BÜNYÂN-I MERSÛS” – SAĞLAM YAPI
Yazar: Sezai Karakoç / 07.12.2007
Halk olarak hepimizi bir arada tutan nedir? Devlet adamlarımız ve yazar çizer, bilim adamı olan birileri, bu sorudan aciz kalmışlar ve sonunda Anayasa’ya, Anayasa’daki T.C. vatandaşlığı kavramına sığınmışlardır. Bunu sebep olarak görüyor ve gösteriyorlar. Ama, bu, sadece hukuki, resmi bir bağdır. Sebep değil, sonuçtur. Bizler, anayasal vatandaşlık bağıyla birbirimize bağlı olduğumuz için “bir arada” değiliz; “bir arada” olduğumuz için bunu bir de hukukî bir bağla güçlendirmek ihtiyacını duymuşuz ve bu bağa resmilik hüviyeti vermiş ve kazandırmışız.
Oysa bizi bir arada tutanın ne olduğunu görmek hiç de zor değil; diğer toplumlarınkine göre, çok daha kolaydır. Çünkü: bizi birbirimize bağlayan, bizi bir arada tutan bağlar, diğer toplumlarınkinden çok daha somut, çok daha yoğun, çok daha sıkıdır. “Birlikte yaşama”, bizde çok daha tabiî, çok daha keskin, çok daha anlaşılırdır.
Bizi bir arada tutan, sadece hukukî, resmi bir bağ değildir. O kutlu bir bağdır. Ah, bilsek, o ne kadar kutlu bir bağdır!
O, öncelikle “milletdaşlık” bağıdır. Ayni millete mensup olma bağı, aynı milletin “çocukları” olma bağıdır. Kutlu bir milletin çocukları olma bağıdır. Nedir bu millet? Bu millet, adıyla sanıyla “İslâm Milleti” dir. Hz. Âdem’den başlayarak, muvahhidler, müminler, Millet-i İbrahim adlarıyla gelen, Peygamber Efendimiz’den itibaren de “İSLÂM MİLLETİ” adını alan, Allah’ın izni ile kıyamete kadar da sürecek, gerçek insanlığın ve insancılığın milleti olan millettir. Bu bağla biz birbirimize kopmaz bir biçimde bağlıyız. Kimse bizi birbirimizden ayıramayacaktır. Yine de, Batı, ruhuna işlemiş fitnecilik karakteriyle boş durmamakta, bizi birbirimize bağlayan kutlu millet bağını kemirerek, farklılıklarımızı ayrımcılık, bölünmüşlük, parçalanmışlık yönünde kullanmaya çalışıyor. Milletimizi, yurdumuzu bölüp parçalamak için bin dereden su getiriyor. A.B.’ye girmek isteyen devleti, bir bahaneyle bu yönde şartlandırıyorlar. Etnik farklılıkları, inanç farklılıklarını ileri sürerek, sözde, kişilerin insanlık haklarını, özgürlüklerini koruma, sağlama adı altında aramızdaki milletdaşlık bağını gevşetmek, derinleştirmek, toplumda çatlaklıklar oluşturmak, bu çatlaklıkları büyütmek, sonunda milleti paramparça hale getirmek istiyorlar.
Batı’nın kendisine uyum sağlamamız için bizden istediklerinin içimizde hiç kimseye hiç bir gruba faydası yok. Parça için yararsız, hatta zararlı olan, “bütün” için daha çok zararlı olur.
Bizi bir arada tutan bağ milletdaşlık bağı, çok sağlam bir temele sahiptir ve yıkılmaz kale gibi bir zemine oturmaktadır. Bu, sadece, aramızda 1923’te başlayan bir hukuk bağından ibaret değildir. Bu, ezeli bir bağdır. İlâhi bir bağdır. Kur’an-ı Kerim’de zikr edilen bir bağ. Ruhların verdiği söz. Denilebilirse, bu, sadece, Rousseau’nun sözünü ettiği, o günden bu güne kabul gören içtimaî mukavele, sosyal mukavele veya bugün “toplum sözleşmesi” olarak adlandırılan sosyolojik bağdan da ibaret değildir. Metafizik bir bağdır. Ruhlarımızın ezelden verdiği söz bağıdır. Toplumsal bağ, bu bağın bir uzantısı, hukuksal bağ da bu bağın bir sonucu, uzantısı ve yansımasıdır.
Milletdaşlık, içi boş bir kavram değildir. İçi dolu bir kavramdır. Coğrafya, tarih doludur. Yurttaşlık, tarihdaşlık bu bağı çok güçlendirir. Vatandır bizi bağlayan. Vatan nedir? Millet nedir? Vatan ve millet, uğrunda ölünen toprak ve topluluktur. “Ben ezelden beri hür yaşadım, hür yaşarım” irade ve ruhudur. Ezel sözünün altını çiziniz. Halk türkülerine kadar bu ruh sızmıştır; “Urfalıyım ezelden” vb gibi, Urfalı olmak, bu milletin çocuğu olmak, müslüman olmak, Hz. İbrahim’e, hatta ezele gitmek bitişmek demektir. Yoksa, sadece, bir etnisite söz konusu değildir. Ortak bir inanç ve metafizik, ortak bir toplum yaşantısı, ortak yurt, ortak tarih, ortak bir kültür, ortak bir medeniyet oluşturmuştur. Hem milletdaş, hem yurttaş, hem dindaş, hem devletdaş, hem medeniyetdaşız.
Evet, biz milletdaşız. Bu tarihi sosyolojik toplum sözleşmesi, din ve metafizik sözleşmesi özlü bir inanç düşünce ve yaşantı bağıdır. Ayni zamanda devletdaşız. Sadece ayni toplumun, ayni milletin çocukları değil, ayni zamanda ayni devletin bağlısı, uyruğu, yurttaşıyız. Bu devlet, isim, sınır, toprak, rejim değiştirebilir. Fakat, temelde, Peygamber Efendimizin kurduğu devlet, Dört Halife Devleti, Emevi, Abbasi, Selçuklular, Osmanlılar ve irili ufaklı daha bir çok devlet görünümünde, bütüncül veya parçalı ortaya çıkan ayni devlettir. T.C. Devleti de Osmanlı Devleti’nin küçülmüşü, uzantısı ve rejimi değiştirilmişi, batılılaştırılmışı, batılılaştırılmaya dönüştürülmüşüdür. Kuruluşunda, Batıdan gelen nasyonalizm ve laiklik düşüncelerinin etkisinde kalmıştır. Bugüne kadar böyle gelinmiştir. Ancak, şimdi, büyük problem doğuruyor bu yapılaşma. Ama yine de onun altında her şeye rağmen, asıl yapı, temel yapı, ana yapı duruyor. Milletimizin ruhunda bu duruyor. A.B. hülyası, aldatmacası bu temeli yıkamayacak.
Evet, medeniyetdaşız. Ortak kültürümüz, şiirimiz, musikimiz var. Halk musikisi, klasik musiki, tüm etnik gruplar için ortak. Halk şiiri, Divan şiiri, Mevlâna, Hacı Bektaş, Y. Emre, Fuzulî, bu çeşitlilik, bu zenginlik, milleti ayırmaz, birbirine perçinler. Bunlardan ayrılmak, karanlığa düşmek, uçurumlara yuvarlanıp kaybolmak demektir. Çok ırklı, çok dilli, çok renkli bir milletiz.
Evet, Tarihdaşız. Sevinç ve üzüntü, zafer ve yenilgi, övüncü ve utancı ortak bir milletiz. Binlerle ifade edilen yılları, devirleri, zamanı, kahramanlık, yiğitlik destanlarıyla ortakça doldurdu toplumumuz. İnanç, vatan, millet uğruna binlerce öldük, şehit olduk. Şehitlik, milletdaşlığın ana harcıdır. Ne tevafukdur ki, şehitlik, birlikteliğimizin, millet yapımızın horasanıdır. Kur’an-ı Kerim’in bünyân-ı mersûs ifadesi, millet yapımızın sağlamlığını, safların sıkılığını taşları birbirine kurşunla perçinlenmiş, kenetlenmiş, bir duvar benzetmesi ile gözlerimizin önünde canlandırıyor.
Yurtdaşız. Dağlarımızı, ırmaklarımızı, yollarımızı, denizlerimizi, göğümüzü, toprağımızı birlikte tasarruf ediyoruz. Bu yurt, bu toprak, bizimle yoğrulmuştur, biz onunla yoğrulmuşuz. Hamurumuz, çamurumuz aynıdır. Şehirlerimizi, köy ve kasabalarımızı, kütüphanelerimizi, sebillerimizi, hanlarımızı, hamamlarımızı, hep birlikte sahiplenmiş bulunuyoruz.
Bütün bu, tüm dünyadan değerli varlıklarımızı ve birlikteliğimizi A.B. uğruna mı feda edip parçalanıp birbirimizden ayrılacağız, ufalanıp yok olacağız? A.B. bizim için, tez değil, antitezdir. İslâm Birlik ve Bütünlüğü önünde bir antitez, alternatif bile olamaz. Tüm islâm âlemince sun’i bir bölünmüşlüğü yaşıyorsak, bu böyle sürüp gidecek değildir. Allah’ın izni ile tarih dönecek, talih dönecektir. Daha çok parçalanma değil, yeniden büyüme ve bütünleşme günü gelecektir. Bu, kaderin bizim için sakladığı bir sırdır.
Bu; DİRİLİŞ YOLU sırrıdır. Toplumun bağrında açılmak istenen yaraları kim iyileştirecek? Yıkılmak istenen Millet Binasının duvarlarını kim onaracak? Açılan çatlakları kim kapatacak? Sorularının cevabı da bu sırda gizlidir.
Bu yol, Diriliş Yolu, bilinçli aydınların görev için koşacağı bir yoldur. Milletimiz büyük, kök sağlam, temel eşsizdir. Binbir hâtırayla örülü geçmiş, acı-tatlı ortak yaşantılı şimdiki zaman ve ancak birliktelik gücüyle gerçekleşebilecek gelecek umudu bulunmaz hazinemizdir.
DİRİLİŞ GÖRÜŞÜ, İSLÂM MİLLETİ gerçeğine dönüş işaretiyle, yolu aydınlatacak, ufukları aydınlatacak ve bu umudu gerçekleştirecektir.
Elbet, Allah’ın izniyle.
Add comment Haziran 30, 2008
Batılılaşma Çukuru
Yazar: Sezai Karakoç / 30.11.2007
Bütün meselelerimizin, sıkıntılarımızın, çıkmazlarımızın kaynağı Batılılaşmadır, Batıcılıktır. Yüzyıllardır içine saplandığımız bu bataklıktan kurtulmanın ne yazık ki halâ bir çaresini bulmuş değiliz.
Kurtulmak için yapılan her teşebbüs, dönüp dolaşıp daha çok batıcılıkla sonuçlanmaktadır.
Avrupa’da görev yapan dış işleri mensuplarının, elçilerin, vezirlerin görünüşe (ki Batı çok önem verir) kapılıp başlattığı bu hareket, daha sonra oraya okumaya gönderilen öğrencilerle devamlılık, yoğunluk ve hız kazanarak büyümüş ve bugün çok daha geniş ve etkin bir boyuta ulaşmıştır.
Bu formasyonu alan nesiller yetişmiş, ülkemizin manzarası değişmiş, ama bu değişiklik daha çok olumsuzluk yönünde gelişmiştir. Kendi öz kök ve kimliğimizden neredeyse ne varsa atmaya çalışmış, buna da “devrim” adını vermiş ve sonunda geriye dönüp bakmaya korkacak hâle gelmişizdir.
Toplumda geniş bir tabaka, İslâm yapısından kopmuş, otantik anlamda batılı da olamamış, halkımızın özgün deyimiyle söylersek, “iki arada bir derede” kalmıştır. Halkımızsa, kendi yaşantısını sürdürmeğe çaba sarfetmişse de, sahipsizlikten, bu da giderek gücünü koruyamayan bir yerellik direnişi seviyesini aşamamıştır.
Bütün bu gayretkeşliklere göre, bâri Batıyla aramızdaki teknoloji, bilim ve silâh sanayiindeki açık kapanmış olsaydı! Ama ne gezer! Aksine, bugün bu konudaki fark bir uçuruma dönüşmüştür. Kendimizi savunmak için her türlü ileri teknoloji ürünü silâhı, uçağı, tankı, helikopteri vb. ni satın almak zorundayız.
Neyle satın alcağız bunları? Elma, domates satarak mı? Tam tersine, Batı, tarım ürünlerimizi, tekstil mamullerimizi, tütünümüzü, şekerimizi dahi almama yönünde sınırlamalar getirmiş ve kendi tarım, hatta süt ürünlerini bize satmayı hedeflemiştir.
Herşeyi Batı’dan alcaksak neyle alcağız? Tabiidir ki, atalardan kalan ne varsa, onunla. Onların çoğu gitti. Sıra topraklarımıza geldi. Onu da artık kapış kapış alıyorlar.
Bu Batıcılık macerası bizi sonunda, yersiz yurtsuz, her kapıdan hakaretle kovulan ve en sonunda sefalet içinde bir çöplükte can veren dilencinin durumuna düşürecektir.
Avrupa Birliğine katılma ham hayali içinde varacağımız son, bir çukurda hayatı sona erdirmekten başkası olmayacaktır.
Dünya tarihinde, kendi varlık cevherini, özgün kişiliğini terk ve başkasını taklit ederek yeni bir atılım yapmış, hayatta kalmış bir toplum, bir millet, bir devlet, bir medeniyet yoktur.
Batı, Kartaca medeniyetini, eski Mısır medeniyetini, Amerikan kıtasındaki İnka, Maya ve Aztek medeniyetlerini yok etmiştir. Filistin Yahudi Devleti’ni yıkmış, halkını bütün dünyaya dağıtmıştır. Yahudiler ancak iki bin yıl sonra derlenip toparlanmışlardır. Baştan beri İslâmı yoketmek için saldırmış, bunun için asırlarca süren haçlı seferleri düzenlemiştir. Afrika’yı, Asya’yı, Hindista’nı, Çin’i, Orta Asya’yı (unutmayalım ki, Ruslar da Batı’ya dahildir) işgal ve istila etmiştir.
Birinci Dünya Savaşı’nda da son büyük İslâm devleti olan Osmanlı Devleti’ni yıkmışlar, islâm ülkelerini işgal etmişlerdi Batılılar. İkinci Dünya Savaşı’nda onlar birbirine düşünce, bir parça nefes alan islâm ülkelerine, şimdi, yeniden saldırmaya, hepsini tekrar işgal ve istilâya girmişlerdir.
Bütün bu saldırıları durdurmak, bu işgal ve istilâyı önlemek için girişilen batılılaşma hareketleri ve bunun artık bağımlılık biçimine girmiş hâli olan batıcılık, ülkeyi savunma ve korumada etkisiz kalmış, hatta batılıların işini kolaylaştırmaktan başka bir şeye yaramamıştır.
Jöntürklük, ittihatçılık, devrimcilik, liberallik, solculuk, sosyalistlik, komünistlik gibi adlarla bize yabancı ruhu musallat eden batıcılık, daha da ileri giderek, sözde demokrasi, sağcılık ve milliyetçilik adına, halka, hatta, bir dereceye kadar, sözde islâm cemaatlerine de ârız olmuş bir psikoloji olarak ruhumuzu kemiren, onulmaz aşağılık duygusuna boğan bir ortam oluşturmuştur.
Çaresiz miyiz? Bir çıkış yolu yok mudur? Kurtuluş yolu nedir?
Soru çok ciddidir. Sorun, derin ve büyüktür. Ancak, umutsuzluğa yer yoktur.
Kur’an-ı Kerim, bize eski medeniyetlerin neden çöktüğünü, bazı toplumların neden âdeta maymuna dönüştüklerini anlatmakta ve bizi uyarmakta iken, “başka”larına benzemekten bizi şiddetle men ettiği halde, gafletle bu uçuruma yuvarlanmış da olsak, yaptığımızdan dolayı pişman olmalı, tövbe etmeli, Allah’tan, af dilemeli ve ayağa kalkmalıyız. Peygamberimizi, sahabelerini, sayısız bilginlerimizi, bilgelerimizi, imamlarımızı, hükümdarlarımızı hatırlayarak eşsiz medeniyetlerimizi yeniden diriltmenin büyük atılımına girişmeliyiz.
Tarih, böyle köklü, uzun vâdeli ve çok cepheli, çok boyutlu yürekten yapılan bir girişimin başarıyla, zaferle biteceğine çok kez şahit olmuştur.
Yeter ki, birleşelim, Abbasiler, Osmanlılar gibi büyük devletlerimizi kuralım. Medeniyetin her alanında batılıları geride bırakacak keşifler, icatlar, çalışmalar yapalım. Bilimde, teknolojide, sanat ve edebiyatta, inanç ve ahlâkta en objektif değerlendirme ile en önde olalım. Sayısız tarihçi, sosyolog, arkeolog, matematikçi, fizikçi vb. yetiştirelim. Ölçü: Dünya çapında olmak. Dünya çapında bilim adamları, ruh insanları, devlet adamları, şairler, romancılar vb. yetiştirelim. Dünya çapında sinemamız, televizyonculuğumuz olmalı. Dünyaya her dilden seslenmeli ve onlara gerçek insancılığın çıkar yolunu göstermeliyiz.
İslâmın Dirilişi böyle gerçekleşecektir. Diriliş gençliğinin, diriliş erlerinin, tüm müslümanların yolu açık olsun!
Add comment Aralık 4, 2007
Diriliş Savaşı
Sezai Karakoç’un 24 Kasım 2007 tarihli basın açıklaması:
İslâm Dünyası – ki her zaman esasta bir millet, İSLÂM MİLLETİ olarak düşünülmelidir-, çağımızda, müthiş bir mücadele, yani yeniden var olma savaşı içindedir. Evet, islâm halkları, ölmediklerini, kelimenin tam anlamıyla varolduklarını, ölmeyeceklerini önce kendilerine, daha sonra bütün dünyaya göstermek, ispat etmek savaşı içindedir.
Bu savaş tek cepheli ya da tek boyutlu bir savaş değildir. Varolmanın bütün alanlarında verilen bir savaştır. Bu sebeple, milletimiz, islâm milletince, inanç, düşünce, ahlâk, sanat, edebiyat, hayat tarzı, yönetim, ekonomi ve askerlik alanlarını kaplayan tüm bir medeniyet, toplum, devlet ve tarih boyutlarıyla bu yüzyılda kimliğimizin büyük sınavı verilmektedir.
Ama, korkulacak bir şey yok, hamdolsun, milletimiz, İslâm Milleti büyük bir millettir. Bu sınavlara alışıktır. Daha doğarken adeta savaşların içine ve içinde doğdu İslâm. Önce putatapıcılıkla, sonra yahudilikle, hırıstiyanlıkla inanç alanında karşılaştı. Sonra, o günün büyük iki dünya devletiyle kılıç kılıca çarpıştı. Batının büyük devleti, Ortadoğu dedikleri bölgenin üzerine çökmüş Bizans Devleti ile, Doğunun o günkü büyük ve eski devleti İran İmparatorluğu ile. Bütün bu kızgın ateş çemberlerinden çeliğine su verilmiş bir Şam kılıcı kadar sağlam ve parlak çıktı.
Daha sonra, islâm, ruh, zihin, kültür alanında Eski Yunan, hukuk alanında Eski Roma ve yönetim, idare alanında İran teori ve pratiği ile boy ölçüştü. Sonuç, hep Kur’an’ı Kerim’in, islâmın zaferi oldu.
Arap, Fars, Türk ülkeleri, ırkları, kültür ve medeniyetleri Kur’an’ı Kerim’in mucize ışığında yoğrularak BÜYÜK İSLÂM MEDENİYETİ oluştu.
Tarihin sınavı burada da bitmedi. Bu dünyanın kuralı gereği, güzelliğe çirkinlik, hakikate yalan, iyiye kötülük musallattır. Olumlu ne varsa, onu yok etmek isteyen kara düşünce, niyet ve hareketle çarpışarak var olacak ve yaşamayı sürdürecektir.
Müslümanlar da, refah ve medeniyetin binbir gece masallarına konu olacak zirvesinde yaşarken, yukarıdan kopan bir çığ, bir sel, tufan ve kasırga gibi bir akın
oldu: Moğol Akını. Akın, karşısına ne çıktıysa yaktı, yıktı, harabeye çevirdi. Milyonlarca insanımızı öldürdüler. Yine de Müslümanlar dayandı, yıkımları onardı, Moğolları da medeni ve müslüman yapıp dinin hizmetine koşturdular.
Bu, doğudan gelen bir felâket fırtınasıydı. Batı’dan gelen ve yüzyıllar süren ve bir anlamda bugün de süren haçlı seferleri ise, Batı’nın islâmı yeryüzünden silip müslümanların ülkelerini işgal ve istilâ etmek amacı taşır. Geçmişte onlar bizi öldürmeye geldiler. Biz onlara hayat ve medeniyet verdik. Ama ne yazık ki, bundan bir ders almadılar. Birinci Dünya Savaşı’nda şanlı, şerefli devletimiz Osmanlı Devletini yıktılar. Şimdi de İslâm âleminde ne kadar devlet, kuruluş, eser varsa hepsini yerle bir edip ülkelerimizin bütün zenginliklerini yağma etmeye geldiler. Hepimizi, çocuk kadın, genç ihtiyar demeden öldürmek pahasına da olsa bu arzularından vazgeçmeyeceklerdir.
Evet, hayat bir savaştır. Biz Müslümanlar tecrübeyle bunu en iyi bileniz.
Batı’nın başlattığı bu yeni ve korkunç savaşı da, kendimizi toparlar toparlamaz karşılayacağız. Şimdiki tepkiler içgüdüsel direnişlerdir. Diriliş de gelecek.
Milâdi 3. binyıl (milenyum)ı hristiyanlığın islâmı ortadan kaldırması binyılı olarak ilan edenler görecektir ki, 2. binyıl gibi, 3. binyıl da islâmın binyılı olacaktır.
Milletimizin bilinçlenip dirilmesi ile, Allah’ın izni ile.
Add comment Aralık 1, 2007
Batı Saldırısına Karşı
Yazar: Sezai Karakoç / 09.11.2007
Yüzyıllar boyu Haçlı Seferlerini düzenleyerek İslâm ülkelerini işgal ve yağma eden, insanlarını öldüren, sayısız, hesapsız kıyım ve zarara sebep olan, sonunda medeniyetimizden hisseler kapıp giden Batı, Batı Hint Adaları inancıyla istilâya gittiği Amerika’yı keşfedince bir an için aradığını buldu sandı. Aradığı neydi? Aradığı, dünyayı zaptetmek için yüzyıllar içinde rahatça hazırlanabileceği tenha ve erişilmez bir yer bulmaktı.
Ancak, Amerika, insansız ve boş bir kıta değildi. Orada da her yerde olduğu gibi insanlar yaşıyordu ve bunların da kendilerine özgü medeniyetleri vardı. Olsun. Ne beis vardı, kendisini hak din hıristiyanlığı (!) nı yayan “fatihler” olarak adlandıran Batılılar, bu insanları soykırımına uğratıp soylarını soplarını yok ettiler. Kalan kılıç artıklarını da köleleştirdiler. Böylece, tarihin kaydettiği dikkate değer kültür ve medeniyetlerden olan İnka, Maya ve Aztek kültür ve medeniyetlerini yıktılar, tarihin karanlığına ve çöplüğüne gömdüler. Altınlarını, hazinelerini de mülkiyetlerine geçirdiler. Bu şekilde, Kader ve Tarih tarafından, kıyamete kadar sürecek “soy katili” yazısı damgası vuruldu alınlarına.
Bati, Roma İmparatorluğu devrinden beri hegemonya hastasıdır. Dünyaya hakim olmak, kendisinin dışındaki bütün insanları köle yapmak ister. Ona göre bu onun en doğal hakkıdır. O, b e y a z dır. “insanlar” derken kendilerini kasdederler. Avrupa dışındaki kıtalarda yaşayanlar, açıkça söylemeseler de, bir tür hayvan olarak görürler. Onları, sarı, siyah, kızıl gibi, ten renklerine göre isimlendirirler. Onları, köleleri, ülkelerini de, kendi malları mülkleri saymayı en tabii hakları olarak kabul ederler.
Önce, Afrika’ya yöneldiler. Oranın insanlarını hayvan avlar gibi yakalayıp Avrupaya, Amerikaya götürüp köle olarak en zalimane şekilde çalıştırdılar. Sonra Doğu’ya, Çin’e, Hindistan’a, Hindi Çini’ye, Avustralya’ya saldırdılar. Çin’i ve Hindistan’I işgal, Afrika’yı istilâ ettiler. Birinci Dünya Savaşı’nda da, yeni keşfedilmiş enerji kaynağı petrolü de gözönünde tutan bir hırsla, İslâm ülkelerine, bilhassa Batıya karşı İslâm, suru, kalesi olan Osmanlı Devleti’ne saldırdılar. Ve onu yıktılar. Ve artık bütün dünya ellerine düştü sandılar.
Ama, herkesin bir hesabı var, Allah’ın da bir hesabı var. İlahi Kudretin tecelli aynası olan kaderin ve tarihin hesabi var. Ve bu hesap gelmekte gecikmedi. Hırslarından dünyayı paylaşamadıkları için birbirlerine düştüler ve İkinci Dünya Savaşı patladı. Az kalsın birbirlerini yok edeceklerdi. Bundan yararlanarak bir çok ülke bağımsızlığına kavuştu.
Sonraki elli yıl içinde kendilerini toparlayan Batılılar, bir parça kendilerine gelmeye, rahat nefes almaya çalışan İslâm ülkelerine saldırıya geçtiler. Uzun vadeli planla İslâm Dünyasını paramparça edip, devletleri yıkıp yerine ufak ufak bağımsız yerel yönetimler kurmak, onları köleleştirmek, soykırımına uğratmak, soylarını soplarını yeryüzünden kaldırmak, medeniyetlerini yok etmek, İslâm inancını saptırıp yozlaştırmak, camilerini, şehirlerini yıkmak, su, petrol, tarihi eser ve topraklarını ele geçirmek için topyekûn bir saldırıdır bu. Böylece korkunç bir Haçlı amacıyla tekrar geldiler. Eldeki yazma eserleri yaktılar. Müzeleri yağmaladılar. İnsanlarımızı öldürüp duruyorlar. Terör bahanesiyle, ruhlarında silinmez bir şekilde yerleşmiş bulunan öldürme, yok etme komplekslerini, islâma karşı olan aşağılık komplekslerini tatmin etmek istiyorlar.
Suçlamamız, Batı yönetimleri içindir. Halklar pasiftir. Yönetimler onları kullanır. Batı düşünür, şair, bilgin ve yazarlarından bir kısmının içinde de yönetimlerinin bu zulümlerinden rahatsız olanları vardır. En azından, Batıda, kendi aralarında, “insan hakkı” mücadelesi sürdüren bu kimseleri, dünyayı sömürmek isteyen yöneticilerinden ayırıyoruz. Onları birlikte hareket etmeye elverişli görüyoruz.
İslâm Dünyası uyanmalı, harekete geçmeli. Kendi birliğini kurmalı. Kendi Birleşmiş Milletlerini, kendi Güvenlik Konseyi’ni, kendi Askeri Gücü’nü (Nato benzeri) en kısa zamanda kurmalı.
Kırk yıldır, elli yıldır söylediğimiz gibi, yine söylüyoruz ki, biran geçirmeden, İslâm ülkeleri İSLÂM BİRLİĞİ’ni kurmalı.
İSLÂM BİRLİĞİ’ni kurmalıyız, müslümanlar! Yoksa, esaret, kölelik geliyor. Topraklarımızın yabancıların eline geçmesi, ülkelerimizin işgâli, soy ve soplarımızın, insanlarımızın ve medeniyetimizin yok edilmesi geliyor.
Add comment Aralık 1, 2007
Güneş Yeniden Parlayacaktır
Yazar: Sezai Karakoç / 16.11.2007
Batılıların Ortadoğu dedikleri, İslâm Dünyasının merkez ülkeleri olan bölge, yaklaşık yüzyıldır tarihî bir şoku yaşıyor. Osmanlı devletinin, kendi öz adıyla Devlet-î Âliyenin (Yüce Devlet) yıkılmasının, ortadan kalkmasının şokunu.
Eski dünyanın ortası, merkezi olan bu bölge, tarih boyunca büyük devlet gücüyle ayakta durmuş, bir taraftan doğuyla batı arasında sağlıklı bir ilişkiyi, diğer taraftan doğu, batı ve orta dengesini kurmuş, böylece insanlığın mümkün olduğu ölçüde birarada bir bölgenin öbürünü ezmediği bir düzen sağlamıştır.
Kur’an-ı Kerim’de anlatılan, Doğu’ya ve Batı’ya dikilmiş Zülkarneyn setleri, İslâmın, bu, Doğu’yu da, Batı’yı da “yer”lerinde tutan gücünü sembolize etmektedir.
Abbasiler bunun ne güzel bir örneğidir.
Son büyük islâm devleti olan Devlet-i Âliye (Osmanlı Devleti), islâm ruhuna erişi ve yüz yılların birikimi ile bu bölgedeki çeşitli ırklara, mezheplere, hatta dinlere sahip topluluk-ları, antik dünyadan kalanlar dahil, âdetleri, gelenekleri, inançları, medeniyetleri ile, farklı coğrafyalarıyla geniş bir alandaki insanları, mümkün olan bir sulh, sükûnet ve refah içinde yaşatmıştı. Bunu yaparken, Batı’nın ve Kuzey’in hiç durmayan saldırılarını karşılamayı da sürdürmekten geri kalmamıştı.
Ne yazık ki, yüzyıllar süren bu saldırılar sonunda bu kutlu devleti yıkmayı başardı Ba-tı. Bunu da temelde teknoloji sayesinde yaptı.
Tarihe gömülen bu eşsiz devlet, yerinde, büyük, doldurulamaz derin bir boşluk bıraktı.
Kendisine üstünden güneş batmayan imparatorluk adını veren İngiliz İmparatorluğu, bu boşluğu doldurmak istedi. Ama bu mümkün değildi. Çünkü: o, ne kadar uyum sağlamağa çalışırsa çalışsın, sonuç itibariyle “yabancı”ydı. Dertleri bilemezdi. Çıkarı için gelmişti ve derdin kaynağı kendisiydi. Merkez İslâm bölgesini olduğu gibi, Doğu ve Batı İslâm Bölgele-rini de Batılılar (Ruslar dahil) işgal, istilâ etmişlerdi.
İslâm için ne karanlık günlerdi, Yüce Devletin (Osmanlı Devleti’nin) yıkılış günleri.
Yerine birçok sun’i, köksüz devletçikler türetilmişti. Bunlar da İngiltere’ye, Fransa’ya bağlı devletçiklerdi.
Sanki, islâmın son günleriydi.
Ama, en karanlık zamanlarda dahi, umudu kesmemek gerekir.
Çok zaman geçmedi, dünyayı paylaşamayan Avrupalı devletler birbirine düştü. İkinci Dünya Savaşı dedikleri bu savaş, İslâm Âlemi için bir kurtuluş ümidini doğurdu. Birçoğu ba-ğımsızlığını ilan etti. İngilizler, Fransızlar, en sonunda Ruslar, İslâm ülkesinden kovuldular.
Ama ne yazık ki, Birinci Dünya Savaşı’ndan sonra kurulan sun’i devletçikler, ekono-mi, askerlik, bilim ve teknoloji alanında gerekli güce ulaşamadıkları için kendini toparlayan Batı geri geldi.
Onları koruyacak, İslâm Âleminde düzeni sağlayacak, Batıya ve Doğuya haddini bildi-recek, onları durduracak, Yüce Devlet ( Devlet-î Âliye – Osmanlı Devleti) gibi bir devlet yok.
Sözde bize demokrasi, özgürlük, zulümlerden kurtuluş getiriyorlar. Oysa getirdikleri, ölüm, aşağılanma, sefalet, esaret ve köleliktir.
Ama, bu sürmeyecektir.
Biz, kimseye düşman değiliz. Hele halklara ve kendi yönetimlerinin fenalığını gören bilgin, sanatçı vb.lerine. Ama varlığımıza, kimliğimize, topraklarımıza, inanç ve değerlerimi-ze, eşsiz medeniyetimize saldıran, ülkemizi işgal ve istilâya kalkışan, insanlarımızı öldüren, kalblerinin kinle ve kötülükle dolu olduğu hareketlerinden apaçık ortaya çıkan düşmanlarımı-za, en yüksek düzeyde, milletimizin, BÜYÜK İSLÂM MİLLETİ’nin, sun’i de olsalar, zaruret dolayısıyla uyanması beklenen mevcut devletlerimizin, “ İSLÂM BİRLİĞİ” ni kurarak, gere-ken karşılığı vereceklerinden hiç kimsenin kuşkusu olmasın.
Hiç kimse şüphe etmesin ki, İslâm’ın Güneşi Asya ufuklarında göz kamaştırıcı bir par-laklıkla yeniden yükselecektir. O Güneş sönmemiştir. O Güneş, Diriliş Güneşi’dir. Vakti ge-lince; ki o vakit çok uzak değildir, bu güneşin ruhların birleşip kaynaşmasından doğup yeryü-zünü ışıkla, aydınlıkla dolduracağını bütün insanlık görüp yaşayacaktır. Bu, Müslümanlar için olduğu gibi, insanlık için de, asıl kurtuluş, gerçek kurtuluş olacaktır.
Add comment Kasım 21, 2007
Yüce Diriliş Programı -Giriş Bölümü-
Teorik düsünce, ne kadar saglam görünürse görünsün, realitenin sert ve çaprasık sartlarında dogrulamasını denemeye cesaret etmedikçe, inandırıcı ve yararlı olamaz. Pratik, teorigin mihenk tasıdır. Toplumla ilgili görüsler ve öneriler de, bu yüzden, los ve kaygan zihin planından, uygulamanın hem mutlu, hem sancılı günısıgına çıkmak zorundadırlar. Ne kadar çok ve farklı düsünce birbirleriyle karsılasırsa, toplum, kendini yasatacak ve gelistirecek asıl modeli bulmakta o kadar çok sanslı olur.
Geçmis zamanlarda, farklı medeniyt çevrelerinde, toplum yönetimi için önerilen ve uygulanan örgütlenis biçimleri, çag çag, bir dereceye kadar benzerlik göstermistir. Tarihî-sosyolojik sartlar, zihniyet ve teknoloji, devlet ve yönetim biçimlerinin olusmasında dolaylı ve dolaysız etkin olmustur. Yüzyılımızda ve en çok da Ikinci Dünya Savası’ndan sonra, Demokrasi”, günümüzün geçerli siyasî düzen, düsünce ve sekilerlinin birinci kaynagı, genel çerçevesi, renk ve çizgi hazinesi olmustur. Kimi ülkede bir hayat tarzı gibi baslayan ve benimsenen Demokrasi, giderek siyasî rejimi de kendi maya ve hamuruyla yogurmustur. Kimi ülkede ise, biraz da dogus yeri olan ülkelerden esinlenerek, sadece, siyasî rejim olarak kavranmıs, fakat zaman içinde, kisi yasantısını da etkileyerek ve insan psikolojisiyle kaynasarak hayat tarzını olusturma asamasına varmıstır.
Kisilerin esitligi, çok partililik, düzenli ve açık muhalefetin mesrulugu, karsı fikirlerin, elestirilerin yararlılıgı, kurallar çerçevesinde yarısmanın yönetim kadrosunun olusumu ve kalitesi bakımından verimliligi, halkın yöneticilere etkisinin gerekliligi ve daha genis bir anlamda kisilerin ekonomik ve sosyal durumlarının evletçe de düsünülmesi ve gereginde desteklenmesi gibi ilkelere dayandıgı ve özellikler tasıdıgı söylenebilecek olan demokrasinin
çagımızda hemen hemen bir alternatifi kalmamıs olduguna ve yakın bir gelecekte de böyle bir alternatifin tesekkül edecegine dair bir belirti bulunmadıgına göre, yönetim modellerinin belki daha uzun bir süre bu çerçeve ve yönde olusmakta devam edecegi kuskusuzdur.
Hiç kusku duymuyoruz ki, bir gün, insanlıgın gerçek mutluluk yönetimine kavusturulması basarısı, demokrasi deneyimini de göz önünde tutmak suretiyle, engin geçmisinden öz, kök ve hız alan, milletimizin nasibi olacaktır. Öteden beri sahip oldugumuz toplum düsüncelerinin, pratikte ve siyasî yelpazede yerini alarak, ülkemizin, özgürlük, barıs, esenlik içinde güvenli bir ilerlemeye ermesine katkıda bulunma amacıyla partimizi kurmus bulunuyoruz. Partimiz, milletimize ve ülkemize, kardes ülkelere ve tüm insanlıga, dileriz ugurlu olsun.
Add comment Kasım 13, 2007
Batılılara Karşılık Verme Gereği
Sezai Karakoç’un 19 ekim 2007 tarihli basın bildirisi.
İkinci Dünya Savaşı yıkımını tamir edip kendileri için felaket, ezdikleri halklar için kurtuluş ümidi olan o yıllardan uzaklaştıkça, bir anlamda kendilerine gelip eski benliklerine ve değişmez huylarına kavuştukça, Batılılar, zayıf gördükleri ülkeleri,başta da İslam ülkelerini, çeşitli, çoğu uydurma bahanelerle sıkıştırmaya, bu sıkıştırmayıda gittikçe arttırmaya başladılar.
Bu sıkıştırma, ülkeler için bir gün kabus halini alabilir.
Bu ülkelerin başında da Türkiye gelmektedir.
Elli yılı aşkın zamandan beri Kıbrıs bahanesiyle bizi uğraştıran Batı, yirmi yıldan beri de el altından, dolaylı yoldan Güneydoğuyu kopartmaya çalışmaktadır.
Bunlar yetmezmiş gibi şimdi bunlara bir üçüncüsünü eklediler: Soykırım iddiası.
Birinci Dünya Savaşı’nda bize saldıran, devletimizi yıkan, milyonlarca insanımızın ölümüne ve halkımızın sefaletine, ekonomimizin çöküşüne sebep olan ve sonuçta da ülkemizi paramparça eden Batılılar, bu kez son kalan vatan parçasına da göz dikmişler, onu da ufak ufak parçalara ayırıp yutmak için harekete geçmişlerdir.
Parlamentolarında kanunlar çıkarıp, kim: “Türkler soykırım yapmadı” derse onu hapse atmak gibi akıl almaz işlere girişmeye cüret etmişlerdir.
Ne yazık ki, devlet adamlarımız Tanzimat’tan bu yana, milletimize ve devletimize karşı girişilen bu gibi hainane saldırılara gereken cevabı verememişler, onları hep yatıştırmak için, yalvararak peşlerinden koşmak, onlara tavizler vermek, onlara menfaatler sağlayıp susturmak, yani hep eziklik içinde yetersiz bir savunmada kalmak
durumundan öteye gidememişlerdir. Bu acizlik hal ve tezahürleri onları daha şımartmış ve azdırmıştır. Kimbilir bu gidişle giderek ne akıl almaz isteklerde bulunacaklardır!
Oysa, en azından, devletin, dışişlerinde genel kural olan, mukabele-i bilmisilde bulunması(misli ile, yani aynen karşılık vermesi) gerekir. Caydırıcılığın en etkin çaresi budur.
Halkımız! Milletvekillerini seçip Meclis’e daha yeni gönderdiniz. Onların dikkatini çekiniz ve onları uyandırınız ve uyarınız.
Meclis, derhal toplanmalı ve yüzsüz batılılara gereken karşılığı bir tokat gibi vermeli, “mukabele-i bilmisil” de bulunmalı, bir kanun çıkarmalıdır.
Bu kanunda, özetle, şu iki husus, açık seçik ve en somut ifadeyle yer almalıdır:
1- Her kim, “Türkler soykırım yaptı” derse o yakalanıp yargılanacak, suçu sabit olunca hapse atılacak ve şu kadar yıl cezaevinde yatacaktır.
2- Her kim, “Batılılar, Avrupalılar, yani Amerikalılar, İngilizler, Ruslar, Fransızlar, Almanlar, İsrailliler ve irili ufaklı diğer Batılı ülkeler soykırım yapmadı ve yaptırmadı” derse yakalanıp yargılanacak, suçu sabit olunca hapse atılacak, Şu kadar yıl cezaevinde yatıp cezasını çekecektir.
Siz bu kanunu çıkartmadıkça ne yapsanız Batılıları susturamazsınız, durduramazsınız. Önce tazminat ve daha sonra da toprak isterler. Onları da verseniz doymazlar, az aldık, daha çoğaltın derler.
Oysa, onlar değil midir, daha dün, Bosna’da yüz binlerce insani öldürtüp seyirci olan? Onlar değil midir, kabileleri birbirlerine düşürüp Afrika’da milyonlarca insanın soykırıma uğramasına sebep olan? Onlar değil midir, Cezayir’de en vahşi soykırımını
yapan? Çeçenistan’da, Filistin’de ve Asya’da, Afrika’da Müslümanları yok etmeye çalışan kimdir?
Tarihin kaydettiği soykırımların kökünde veya en azından arkasında çoğu kez Batı’nın olduğu görülür. Şuuraltında bu vicdan azabını yaşayan Batı, bunu şuura çıkarıp kendi kendisiyle yüzleşeceğine, onu “başka”sına yansıtarak bu yükten kurtulmak istiyor. Ama, bu kendini aldatmaktan öteye gitmiyor, bu azap giderek büyüyor, verilecek hesap gittikçe kabarıyor, Batı ruhunu önlenmesi mümkün olmayan bir katastrof sanıyor.Temenni ediyoruz ki, Batı, mağdur milletlerden af dilesin, bu suçlarından dolayı tövbe etsin, günahkar olduğunu bilsin. Belki, o zaman, kurtuluş ümidi belirir kendisi için.
Devlet uyanmalı, Batılıların bu saldırılarına misliyle cevap vermeli, tazminat istemeli ve bizden kopardıkları toprakları davasını gütmeli. Geçmişte zarara uğramış yurttaşlarımız için (tehcire uğramış ermeni yurttaşlarımız dahil), buna sebep olan Amerika,İngiltere, Fransa, Almanya ve diğer batı ülkelerinden tazminat istemek, toprak talebinde bulunmak ve diğer İslam ülkelerinin gördüğü zararları dava etmek, devletin, meclisin, iktidarın, milletvekillerinin, medyanın boynuna düşen borçtur. Bu borcu yerine getirmedikçe Batılılar saldırılarını sürdürecekler ve gittikçe daha ileri boyutlara ulaştıracaklar, her biri inanılmaz derecede bir hakaret olan isteklerinin artışının ardı arkası kesilmeyecektir.
Tarih, uyanmayan, zamanında gereken tedbirleri almayanları asla affetmeyecek ve bu ihmal sebebiyle yurt ve millet telafi edilmez zararlara uğrarsa, nesiller, onları şüphesiz hayırla yad etmeyecektir.
Kaynak: yucedirilis.org.tr
Add comment Ekim 25, 2007